<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Efsane Board - islam Büyükleri Hakkında Bilgiler]]></title>
		<link>/</link>
		<description><![CDATA[Efsane Board - ]]></description>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 15:57:39 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ümmü Umâre (r.a.) Uhud’da Cesur Bir Kadın]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22250</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:21:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22250</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uhud’da Cesur Bir Kadın: <br />
Ümmü Umâre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de ilk kez kadınların savaşa katılmasına izin veriliyordu. Daha önce Bedir’e ve diğer seferlere katılmak isteyen kadınlar olmasına rağmen Allah Resûlü onların taleplerini uygun bulmamıştı. Fakat bu kez yaralıları tedavi etme, su, yiyecek ve ilaç temini gibi yardımcı hizmetlerde kadınların görev almalarına izin verilmişti. Bunlardan biri ensar hanımlarından Hazrec kabilesine mensup Ümmü Umâre künyesiyle tanınan Nesîbe bint Ka’b idi.<br />
Ümmü Umâre Uhud Savaşı’nın yapılacağı sabah evinden çıktı. Orada olup biteni merak ediyordu. Kocası ve iki oğlu da savaş meydanındaydı. Uhud’a ulaştığında Müslümanlar üstünlüğü ele geçirmiş durumdaydılar. Galibiyetin sevinciyle herkes ganimet toplamaya koştu. Hz. Peygamber tarafından kesin bir emir almadıkça bulundukları yerden ayrılmamaları gerektiği konusunda uyarılan Ayneyn Tepesi’ndeki okçular da yerlerini terk ettiler. Bu zafiyeti fırsat bilen müşrikler Müslüman ordusunun arka tarafından tekrar savaş alanına girerek saldırdılar. <br />
Müslümanlar hazırlıksız yakalanmışlardı. İslam ordusu dağılmak üzereydi. Bu kargaşa ortamında Ümmü Umâre, Resûlullah’ın ve etrafındaki bazı sahabilerinin mücadele ettiğini görünce hemen yanlarına koştu. Eline geçirdiği kılıç ve okla canı pahasına Allah Resûlü’ne siper oldu. Kocası ve oğulları da bu uğurda müşriklerle çarpıştılar. Ümmü Umâre’nin fedakârlığına ve cesaretine şahit olan Hz. Peygamber, kalkanıyla kaçmaya çalışan birine “Kalkanını çarpışana bırak!” dedi. Kalkanı eline geçiren Ümmü Umâre Resûlullah’ı korumaya devam etti. Bir müddet sonra Ümmü Umâre’ye atlı bir müşriğin saldırdığını gören Allah Resûlü oğluna, “Annene yardım et! Annene yardım et!” diye seslendi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 413)<br />
O gün Hz. Peygamber ne tarafa dönse Ümmü Umâre’yi uğrunda korkusuzca çarpışırken görüyordu. Ümmü Umâre on iki yerinden yaralanmıştı ama umursamıyordu. Müslümanların çetin bir imtihandan geçtiği zorlu savaşta Allah Resûlü’nün duasını aldıktan sonra gerisi önemsizdi. Allah’ın Elçisi onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için dua etmişti. Dünyada başına ne gelirse gelsin artık Ümmü Umâre’nin umurunda değildi hiçbiri. Hz. Peygamber Ümmü Umâre’nin yaptığına kimsenin güç yetiremeyeceğini ifade etti. Zira oğlu Abdullah’ın yaralı kolunu sardıktan sonra bile “Haydi müşriklerle savaş!” diyebilecek kadar fedakâr ve cesur bir anneydi o. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 414-415)<br />
Uhud Savaşı’nın ardından Ümmü Umâre Benî Kurayza Gazvesi’ne, Hayber’in ve Mekke’nin fethine, Huneyn Savaşı’na ve Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Yemâme Savaşı’na katıldı. Uhud’da olduğu gibi Huneyn’de bozguna uğrayıp dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için çaba sarf etti ve düşmanla çarpışmaktan çekinmedi. Nitekim o, Medineli ilk Müslüman kadınlardan biri olarak İkinci Akabe Biatı’nda Allah Resûlü’nü ne pahasına olursa olsun koruyacağına dair söz vermişti.<br />
Ümmü Umâre savaş meydanında olduğu kadar ilim öğrenme konusunda da cesaretli davranıyordu. Âyetlerin nüzulünü yakından takip ediyordu. Bir ayrıntı oldukça dikkatini çekmişti. Bunu Allah’ın Elçisi’ne sormaktan çekinmedi ve şöyle dedi: “(Kur’an’da) her şeyin erkekler için nazil olduğunu görüyorum. Hiçbir konuda kadınların zikredildiğini göremiyorum.” Ümmü Umâre’nin sitemi üzerine Ahzâb Sûresi’nin otuz beşinci âyeti nazil oldu: “Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 33) Buna göre kadın erkek kim olursa olsun Allah’a iman ve itaat eden, emir ve yasaklarına riayet eden herkese eşit muamele edilecekti.<br />
Savaş, insanın hayatta karşılaşabileceği en zor ve tehlikeli durumlardan biridir. Erkeklerin bile zorlandığı ve istemediği böyle bir ortamda, özellikle de Müslümanlar için çetin bir imtihan olan Uhud Savaşı’nda Ümmü Umâre yaptıklarıyla Allah Resûlü’nün takdirini kazanmış ve duasına mazhar olmuştur. Allah’a ve Peygamberi’ne iman etmenin sorumluluğunu derinden hissederek bu uğurda canını feda etmekten asla kaçınmayan Ümmü Umâre cesareti ve fedakârlığı ile adından söz ettiren örnek bir şahsiyettir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uhud’da Cesur Bir Kadın: <br />
Ümmü Umâre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de ilk kez kadınların savaşa katılmasına izin veriliyordu. Daha önce Bedir’e ve diğer seferlere katılmak isteyen kadınlar olmasına rağmen Allah Resûlü onların taleplerini uygun bulmamıştı. Fakat bu kez yaralıları tedavi etme, su, yiyecek ve ilaç temini gibi yardımcı hizmetlerde kadınların görev almalarına izin verilmişti. Bunlardan biri ensar hanımlarından Hazrec kabilesine mensup Ümmü Umâre künyesiyle tanınan Nesîbe bint Ka’b idi.<br />
Ümmü Umâre Uhud Savaşı’nın yapılacağı sabah evinden çıktı. Orada olup biteni merak ediyordu. Kocası ve iki oğlu da savaş meydanındaydı. Uhud’a ulaştığında Müslümanlar üstünlüğü ele geçirmiş durumdaydılar. Galibiyetin sevinciyle herkes ganimet toplamaya koştu. Hz. Peygamber tarafından kesin bir emir almadıkça bulundukları yerden ayrılmamaları gerektiği konusunda uyarılan Ayneyn Tepesi’ndeki okçular da yerlerini terk ettiler. Bu zafiyeti fırsat bilen müşrikler Müslüman ordusunun arka tarafından tekrar savaş alanına girerek saldırdılar. <br />
Müslümanlar hazırlıksız yakalanmışlardı. İslam ordusu dağılmak üzereydi. Bu kargaşa ortamında Ümmü Umâre, Resûlullah’ın ve etrafındaki bazı sahabilerinin mücadele ettiğini görünce hemen yanlarına koştu. Eline geçirdiği kılıç ve okla canı pahasına Allah Resûlü’ne siper oldu. Kocası ve oğulları da bu uğurda müşriklerle çarpıştılar. Ümmü Umâre’nin fedakârlığına ve cesaretine şahit olan Hz. Peygamber, kalkanıyla kaçmaya çalışan birine “Kalkanını çarpışana bırak!” dedi. Kalkanı eline geçiren Ümmü Umâre Resûlullah’ı korumaya devam etti. Bir müddet sonra Ümmü Umâre’ye atlı bir müşriğin saldırdığını gören Allah Resûlü oğluna, “Annene yardım et! Annene yardım et!” diye seslendi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 413)<br />
O gün Hz. Peygamber ne tarafa dönse Ümmü Umâre’yi uğrunda korkusuzca çarpışırken görüyordu. Ümmü Umâre on iki yerinden yaralanmıştı ama umursamıyordu. Müslümanların çetin bir imtihandan geçtiği zorlu savaşta Allah Resûlü’nün duasını aldıktan sonra gerisi önemsizdi. Allah’ın Elçisi onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için dua etmişti. Dünyada başına ne gelirse gelsin artık Ümmü Umâre’nin umurunda değildi hiçbiri. Hz. Peygamber Ümmü Umâre’nin yaptığına kimsenin güç yetiremeyeceğini ifade etti. Zira oğlu Abdullah’ın yaralı kolunu sardıktan sonra bile “Haydi müşriklerle savaş!” diyebilecek kadar fedakâr ve cesur bir anneydi o. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 414-415)<br />
Uhud Savaşı’nın ardından Ümmü Umâre Benî Kurayza Gazvesi’ne, Hayber’in ve Mekke’nin fethine, Huneyn Savaşı’na ve Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Yemâme Savaşı’na katıldı. Uhud’da olduğu gibi Huneyn’de bozguna uğrayıp dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için çaba sarf etti ve düşmanla çarpışmaktan çekinmedi. Nitekim o, Medineli ilk Müslüman kadınlardan biri olarak İkinci Akabe Biatı’nda Allah Resûlü’nü ne pahasına olursa olsun koruyacağına dair söz vermişti.<br />
Ümmü Umâre savaş meydanında olduğu kadar ilim öğrenme konusunda da cesaretli davranıyordu. Âyetlerin nüzulünü yakından takip ediyordu. Bir ayrıntı oldukça dikkatini çekmişti. Bunu Allah’ın Elçisi’ne sormaktan çekinmedi ve şöyle dedi: “(Kur’an’da) her şeyin erkekler için nazil olduğunu görüyorum. Hiçbir konuda kadınların zikredildiğini göremiyorum.” Ümmü Umâre’nin sitemi üzerine Ahzâb Sûresi’nin otuz beşinci âyeti nazil oldu: “Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 33) Buna göre kadın erkek kim olursa olsun Allah’a iman ve itaat eden, emir ve yasaklarına riayet eden herkese eşit muamele edilecekti.<br />
Savaş, insanın hayatta karşılaşabileceği en zor ve tehlikeli durumlardan biridir. Erkeklerin bile zorlandığı ve istemediği böyle bir ortamda, özellikle de Müslümanlar için çetin bir imtihan olan Uhud Savaşı’nda Ümmü Umâre yaptıklarıyla Allah Resûlü’nün takdirini kazanmış ve duasına mazhar olmuştur. Allah’a ve Peygamberi’ne iman etmenin sorumluluğunu derinden hissederek bu uğurda canını feda etmekten asla kaçınmayan Ümmü Umâre cesareti ve fedakârlığı ile adından söz ettiren örnek bir şahsiyettir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abdullah b. Abbâs (r.a.) Kur’an’ın Tercümanı Ümmetin Bilgesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22249</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:20:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22249</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’ın Tercümanı, </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmetin Bilgesi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah b. Abbâs (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Müşriklerin Mekke’de İslâm’ın yayılmasını engelleme çabalarından biri olarak Müslümanlara boykot uyguladıkları yıllardı. Peygamberi himaye eden Hâşimoğullarına karşı insafsızca bir sindirme politikası güdülüyordu. Müslümanlar hiç bu kadar zor durumda kalmamışlardı. Kendileriyle her türlü ticari ve sosyal ilişki kesilmiş, açlığa mahkum bırakılmışlardı. Bütün bu baskı ve zorluklara rağmen o günlerde Abdülmuttalib’in oğlu Abbâs’ın evinde buruk da olsa bir sevinç vardı. Sabırla beklenen minik misafir dünyaya gözlerini açmıştı nihayet. Allah’ın en sevdiği isimlerden biri olan Abdullah ismi verildi bebeğe, Allah’a güzel bir kul olması ümidiyle… Babası onu Resûlullah’a götürdü hemen. Allah Resûlü minik Abdullah’ın başını okşayarak dua etti, amcası Abbâs’ın sevincine sevinç kattı.<br />
Mekke’deki sıkıntılı yılların ardından hicretle birlikte Müslümanlar Medine’de Peygamber’in yanı başında daha huzurlu bir hayata kavuştular. Ashab Allah’ın Elçisi’nin yanında geçirdikleri her anı değerli addediyordu. Bir gün yaşlısı genci hep birlikte toplandıkları bir mecliste Resûlullah’a içecek ikram edilmiş, kendisi içtikten sonra kalanını ashabıyla paylaşmak istemişti. Hz. Peygamber ikrama sağ taraftan başlamak niyetindeydi. Sağında bir çocuk oturuyordu. Yaşlılar ise sol tarafta yerlerini almışlardı. Allah Resûlü “Delikanlı! Bunu yaşlılara vermeme müsaade eder misin?” diye sordu çocuğa. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi çocuk: “Senden gelen hakkımı hiç kimseyle paylaşamam yâ Resûlallah!” (Buhârî, Müsâkât, 10) Verdiği akıllıca cevapla bakışları üzerine toplayan o çocuk, henüz bebekken Hz. Peygamber’in duasına mazhar olan Abdullah b. Abbâs’tı. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 282)<br />
Peygamberimize gönülden bağlı bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs, aynı zamanda müminlerin annelerinden Hz. Meymûne’nin yeğeniydi. Bu, Allah Resûlü’nün hâl ve hareketlerine, ibadet hayatına yakından şahit olmak için bulunmaz bir fırsat demekti. Nitekim Abdullah bu fırsatı değerlendirmek maksadıyla zaman zaman teyzesinin evine misafir olur, geceleri orada kalırdı. O, abdest alırken suyun dikkatli kullanılması gerektiğini, (İbn Mâce, Tahâret, 48) cemaatle namaz kılma âdâbını, gece namazının kılınışını ve Resûlullah’ın namazlardan sonra yaptığı bazı duaları (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 18, Müslim, Müsâfirîn, 181) bu vesileyle öğrenmişti. <br />
Zeki bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs’ın iyi yetişmesini isteyen Hz. Peygamber, Yüce Allah’a ona Kur’an’ı öğretmesi ve onu dinde fakih kılması için dua etmişti. (Buhârî, İlim, 17, Vudû’, 10) Duanın yanı sıra fiilen gayret göstermeyi de ihmal etmemişti. Allah Resûlü Hz. Meymûne’nin evinde kaldığı gecelerde Abdullah’ın namazını kılıp kılmadığını sorarak (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26) namaz alışkanlığı kazanmasına yardımcı oluyordu. Bir defasında ise bineğinde arkada oturan Abdullah b. Abbâs’a şöyle nasihatte bulunmuştu: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir) .” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293) <br />
Resûlullah vefat ettiği zaman yaklaşık on üç yaşında olmasına rağmen zekâsı ve ilmî yeteneğiyle göz dolduran örnek bir gençti artık İbn Abbâs. İlim öğrenme ve öğretmeye olan iştiyakı sayesinde Kur’an’ı, Resûlullah’ın sünnetini ve fıkhî meseleleri en iyi bilen sahâbîlerden biri oldu. Hz. Ömer yaşça kendinden küçük olmasına rağmen onun ilmine çok değer verirdi. Bir gün sahabenin büyükleriyle birlikte bazı meseleleri sormak üzere İbn Abbâs’a gitti. İçlerinden Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’e “Onun kadar çocuklarımız varken ona mı soracağız?” dedi. Hz. Ömer ona bunun sebebini kendisinin de iyi bildiğini söyledikten sonra İbn Abbâs’a Nasr Sûresi ile ilgili sorusunu sordu ve aldığı cevap üzerine “Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum.” diyerek onun ilmine olan güvenini bir kez daha ortaya koydu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 110) <br />
Ashab arasında “Kur’an’ın tercümanı” ve “ümmetin bilgesi” unvanlarına layık görülen ehl-i beytin akıllı genci Abdullah b. Abbâs, ilmî dirayeti ve yetiştirdiği öğrencilerle İslam tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biri oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’ın Tercümanı, </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmetin Bilgesi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdullah b. Abbâs (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Müşriklerin Mekke’de İslâm’ın yayılmasını engelleme çabalarından biri olarak Müslümanlara boykot uyguladıkları yıllardı. Peygamberi himaye eden Hâşimoğullarına karşı insafsızca bir sindirme politikası güdülüyordu. Müslümanlar hiç bu kadar zor durumda kalmamışlardı. Kendileriyle her türlü ticari ve sosyal ilişki kesilmiş, açlığa mahkum bırakılmışlardı. Bütün bu baskı ve zorluklara rağmen o günlerde Abdülmuttalib’in oğlu Abbâs’ın evinde buruk da olsa bir sevinç vardı. Sabırla beklenen minik misafir dünyaya gözlerini açmıştı nihayet. Allah’ın en sevdiği isimlerden biri olan Abdullah ismi verildi bebeğe, Allah’a güzel bir kul olması ümidiyle… Babası onu Resûlullah’a götürdü hemen. Allah Resûlü minik Abdullah’ın başını okşayarak dua etti, amcası Abbâs’ın sevincine sevinç kattı.<br />
Mekke’deki sıkıntılı yılların ardından hicretle birlikte Müslümanlar Medine’de Peygamber’in yanı başında daha huzurlu bir hayata kavuştular. Ashab Allah’ın Elçisi’nin yanında geçirdikleri her anı değerli addediyordu. Bir gün yaşlısı genci hep birlikte toplandıkları bir mecliste Resûlullah’a içecek ikram edilmiş, kendisi içtikten sonra kalanını ashabıyla paylaşmak istemişti. Hz. Peygamber ikrama sağ taraftan başlamak niyetindeydi. Sağında bir çocuk oturuyordu. Yaşlılar ise sol tarafta yerlerini almışlardı. Allah Resûlü “Delikanlı! Bunu yaşlılara vermeme müsaade eder misin?” diye sordu çocuğa. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi çocuk: “Senden gelen hakkımı hiç kimseyle paylaşamam yâ Resûlallah!” (Buhârî, Müsâkât, 10) Verdiği akıllıca cevapla bakışları üzerine toplayan o çocuk, henüz bebekken Hz. Peygamber’in duasına mazhar olan Abdullah b. Abbâs’tı. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 282)<br />
Peygamberimize gönülden bağlı bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs, aynı zamanda müminlerin annelerinden Hz. Meymûne’nin yeğeniydi. Bu, Allah Resûlü’nün hâl ve hareketlerine, ibadet hayatına yakından şahit olmak için bulunmaz bir fırsat demekti. Nitekim Abdullah bu fırsatı değerlendirmek maksadıyla zaman zaman teyzesinin evine misafir olur, geceleri orada kalırdı. O, abdest alırken suyun dikkatli kullanılması gerektiğini, (İbn Mâce, Tahâret, 48) cemaatle namaz kılma âdâbını, gece namazının kılınışını ve Resûlullah’ın namazlardan sonra yaptığı bazı duaları (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 18, Müslim, Müsâfirîn, 181) bu vesileyle öğrenmişti. <br />
Zeki bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs’ın iyi yetişmesini isteyen Hz. Peygamber, Yüce Allah’a ona Kur’an’ı öğretmesi ve onu dinde fakih kılması için dua etmişti. (Buhârî, İlim, 17, Vudû’, 10) Duanın yanı sıra fiilen gayret göstermeyi de ihmal etmemişti. Allah Resûlü Hz. Meymûne’nin evinde kaldığı gecelerde Abdullah’ın namazını kılıp kılmadığını sorarak (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26) namaz alışkanlığı kazanmasına yardımcı oluyordu. Bir defasında ise bineğinde arkada oturan Abdullah b. Abbâs’a şöyle nasihatte bulunmuştu: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir) .” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293) <br />
Resûlullah vefat ettiği zaman yaklaşık on üç yaşında olmasına rağmen zekâsı ve ilmî yeteneğiyle göz dolduran örnek bir gençti artık İbn Abbâs. İlim öğrenme ve öğretmeye olan iştiyakı sayesinde Kur’an’ı, Resûlullah’ın sünnetini ve fıkhî meseleleri en iyi bilen sahâbîlerden biri oldu. Hz. Ömer yaşça kendinden küçük olmasına rağmen onun ilmine çok değer verirdi. Bir gün sahabenin büyükleriyle birlikte bazı meseleleri sormak üzere İbn Abbâs’a gitti. İçlerinden Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’e “Onun kadar çocuklarımız varken ona mı soracağız?” dedi. Hz. Ömer ona bunun sebebini kendisinin de iyi bildiğini söyledikten sonra İbn Abbâs’a Nasr Sûresi ile ilgili sorusunu sordu ve aldığı cevap üzerine “Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum.” diyerek onun ilmine olan güvenini bir kez daha ortaya koydu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 110) <br />
Ashab arasında “Kur’an’ın tercümanı” ve “ümmetin bilgesi” unvanlarına layık görülen ehl-i beytin akıllı genci Abdullah b. Abbâs, ilmî dirayeti ve yetiştirdiği öğrencilerle İslam tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biri oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Esmâ bint Yezîd (r.a.) Hanımların Hatibi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22248</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:18:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22248</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hanımların Hatibi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmâ bint Yezîd (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Günlerdir kafasında türlü sorular dolaşıyordu, ancak hiç birine bir cevap bulamıyordu. Düşünüyordu, çabalıyordu, kendisini teskin etmeye çalışıyordu, ancak hiçbir şey onu tatmin etmeye yetmiyordu.<br />
Gençti Esmâ, gencecikti. Gençliğinin verdiği heyecanın yanında, kabına sığamayan bir yapısı vardı. Zekiydi, atılgandı, cesurdu. Bir o kadar da açık sözlüydü, düşündüğünü en güzel şekilde kalıba dökmesini bilir, kendisini ifade ederdi. Bununla birlikte, kaç zamandır kendi kendine konuşuyordu, kimselere açamadığı derdine kendisi bir hal çaresi bulmak için çabalıyordu. Ancak ne yapsa boş, evin işleri yine üstündeydi, çocukların bakımı bütün zamanını alıyordu. Allah Resûlü’nün yanındaki sahabenin neredeyse tüm vakitlerini onunla birlikte geçirme imkânları varken, o ya yemek yapıyor, ya ip eğiriyor, ya diğer işlerle ilgileniyordu. Erkekler kadar ibadete zaman ayırma fırsatı olmadığı gibi Allah yolunda cihatta da onlar kadar aktif rol alamıyordu. Hepsini bir bir düşündü, içinde biriktirdi. Oysa Esmâ, ensar hanımlarının ileri gelenlerindendi. Allah Resûlü’ne ilk biat edenlerdendi. Akşamla yatsı arasında bir vakitte, Allah Resûlü’nün huzuruna varışı, ona biat edişi, onun “Size İslâm üzere hidayet veren Allah’a hamd olsun, ben sizinle biat ettim.” deyişi hâlâ gözlerinin önündeydi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 12) Böyleyken neden Allah Resûlü’ne halini arz etmiyor, sorularını ona yöneltmiyordu? Etrafında kendisi gibi düşünen ensar hanımlarının varlığı da kendisine cesaret verince, soluğu Allah Resûlü’nün yanında aldı. Resûl-i Ekrem, her zamanki gibi ashabı ile beraberdi. Esmâ, sözlerine ashabın dilinden düşürmediği şu cümle ile başladı: “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!” Sonra devam etti:<br />
“Ben sana kadınların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Kadın olduğumuz için evlerinizde kapanıp kalmış, nefislerinizi tatmin etmiş ve çocuklarınızı karnımızda taşımışızdır. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, camiye ve cemaate çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstünlük sağlamış bulunuyorsunuz. Bütün bunların en önemlisi Allah yolunda cihad etmektir. Fakat siz hac veya umre için yahut düşmanla savaşmak üzere evinizden çıktığınız zaman mallarınızı biz koruruz, iplik eğirip size elbise yaparız, çocuklarınızı besleriz. Buna göre bizler sizin kazandığınız hayır ve sevaplarda size ortak olamaz mıyız?”<br />
İşte bu kadardı; Esmâ, içinde biriktirdiği ne varsa Allah Resûlü’ne arz etmiş, rahatlamıştı. Resûl-i Ekrem de onu ciddiyetle dinledikten sonra, yüzünde etrafını aydınlatan gülümsemesiyle oradakilere şöyle dedi:<br />
“Siz bir kadından, din konusunda sorduğu bir soruda bundan daha güzel söz işittiniz mi?” Sonra da bir kadının eşiyle güzel geçinerek sıcak bir yuvaya sahip olmasının, az önce saydığı bütün üstünlüklere denk olduğunu söyledi. Bu haberi diğer bütün hanımlara ulaştırmasını isteyen Allah Resûlü, hem Esmâ’nın hem de bütün hanım sahabilerin içini rahatlatmıştı. Bu günden sonra da Esmâ “hatîbetü’n-nisâ” olarak anılır oldu. (İbnü’l-Esîr, VII, 19). <br />
O, hanımların sözcüsüydü. Hanım sahabilerin içlerinden çıkamadıkları bir durum olduğunda veya kendi özel durumlarıyla alakalı Allah Resûlü’ne iletmek istedikleri soruları bulunduğunda Esmâ devreye girerdi. Hz. Âişe’nin de yakın arkadaşlarından olunca, sık sık hâne-i saâdete gelme imkânı elde eder, bunu ilme olan merakını, öğrenme arzusunu gidermek için fırsat bilirdi. Yine bir defasında, hanımların özel halleriyle alakalı bir soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmiş, Hz. Âişe de onun bu tavrını takdir ederek, “Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dini (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor.” demekten kendini alamamıştı. (Müslim, Hayız, 61)<br />
Esmâ’nın öğrenmeye olan bu merakı, Hz. Peygamber’in hadislerini zihnine nakşetme konusunda da kendini gösterdi ve seksen bir rivayet, onun ağzından nakledilerek bugüne geldi. Esmâ, ilim konusunda gösterdiği cesaret kadar cihatta da şecaat sahibi idi. Esmâ’nın gözleri Mekke’nin, Hayber’in fethini gördü ve gözler, Esmâ’nın Yermük’te nasıl cesurca savaştığına şahit oldu. Esmâ bint Yezid, Müslüman bir kadının yuvasında, ilimde ve irfanda, yeri geldiğinde savaş meydanında cesaretiyle, mertliğiyle, gözü pekliğiyle nasıl örnek olabileceğini tüm Müslümanlara gösterdi.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hanımların Hatibi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmâ bint Yezîd (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Günlerdir kafasında türlü sorular dolaşıyordu, ancak hiç birine bir cevap bulamıyordu. Düşünüyordu, çabalıyordu, kendisini teskin etmeye çalışıyordu, ancak hiçbir şey onu tatmin etmeye yetmiyordu.<br />
Gençti Esmâ, gencecikti. Gençliğinin verdiği heyecanın yanında, kabına sığamayan bir yapısı vardı. Zekiydi, atılgandı, cesurdu. Bir o kadar da açık sözlüydü, düşündüğünü en güzel şekilde kalıba dökmesini bilir, kendisini ifade ederdi. Bununla birlikte, kaç zamandır kendi kendine konuşuyordu, kimselere açamadığı derdine kendisi bir hal çaresi bulmak için çabalıyordu. Ancak ne yapsa boş, evin işleri yine üstündeydi, çocukların bakımı bütün zamanını alıyordu. Allah Resûlü’nün yanındaki sahabenin neredeyse tüm vakitlerini onunla birlikte geçirme imkânları varken, o ya yemek yapıyor, ya ip eğiriyor, ya diğer işlerle ilgileniyordu. Erkekler kadar ibadete zaman ayırma fırsatı olmadığı gibi Allah yolunda cihatta da onlar kadar aktif rol alamıyordu. Hepsini bir bir düşündü, içinde biriktirdi. Oysa Esmâ, ensar hanımlarının ileri gelenlerindendi. Allah Resûlü’ne ilk biat edenlerdendi. Akşamla yatsı arasında bir vakitte, Allah Resûlü’nün huzuruna varışı, ona biat edişi, onun “Size İslâm üzere hidayet veren Allah’a hamd olsun, ben sizinle biat ettim.” deyişi hâlâ gözlerinin önündeydi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 12) Böyleyken neden Allah Resûlü’ne halini arz etmiyor, sorularını ona yöneltmiyordu? Etrafında kendisi gibi düşünen ensar hanımlarının varlığı da kendisine cesaret verince, soluğu Allah Resûlü’nün yanında aldı. Resûl-i Ekrem, her zamanki gibi ashabı ile beraberdi. Esmâ, sözlerine ashabın dilinden düşürmediği şu cümle ile başladı: “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!” Sonra devam etti:<br />
“Ben sana kadınların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Kadın olduğumuz için evlerinizde kapanıp kalmış, nefislerinizi tatmin etmiş ve çocuklarınızı karnımızda taşımışızdır. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, camiye ve cemaate çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstünlük sağlamış bulunuyorsunuz. Bütün bunların en önemlisi Allah yolunda cihad etmektir. Fakat siz hac veya umre için yahut düşmanla savaşmak üzere evinizden çıktığınız zaman mallarınızı biz koruruz, iplik eğirip size elbise yaparız, çocuklarınızı besleriz. Buna göre bizler sizin kazandığınız hayır ve sevaplarda size ortak olamaz mıyız?”<br />
İşte bu kadardı; Esmâ, içinde biriktirdiği ne varsa Allah Resûlü’ne arz etmiş, rahatlamıştı. Resûl-i Ekrem de onu ciddiyetle dinledikten sonra, yüzünde etrafını aydınlatan gülümsemesiyle oradakilere şöyle dedi:<br />
“Siz bir kadından, din konusunda sorduğu bir soruda bundan daha güzel söz işittiniz mi?” Sonra da bir kadının eşiyle güzel geçinerek sıcak bir yuvaya sahip olmasının, az önce saydığı bütün üstünlüklere denk olduğunu söyledi. Bu haberi diğer bütün hanımlara ulaştırmasını isteyen Allah Resûlü, hem Esmâ’nın hem de bütün hanım sahabilerin içini rahatlatmıştı. Bu günden sonra da Esmâ “hatîbetü’n-nisâ” olarak anılır oldu. (İbnü’l-Esîr, VII, 19). <br />
O, hanımların sözcüsüydü. Hanım sahabilerin içlerinden çıkamadıkları bir durum olduğunda veya kendi özel durumlarıyla alakalı Allah Resûlü’ne iletmek istedikleri soruları bulunduğunda Esmâ devreye girerdi. Hz. Âişe’nin de yakın arkadaşlarından olunca, sık sık hâne-i saâdete gelme imkânı elde eder, bunu ilme olan merakını, öğrenme arzusunu gidermek için fırsat bilirdi. Yine bir defasında, hanımların özel halleriyle alakalı bir soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmiş, Hz. Âişe de onun bu tavrını takdir ederek, “Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dini (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor.” demekten kendini alamamıştı. (Müslim, Hayız, 61)<br />
Esmâ’nın öğrenmeye olan bu merakı, Hz. Peygamber’in hadislerini zihnine nakşetme konusunda da kendini gösterdi ve seksen bir rivayet, onun ağzından nakledilerek bugüne geldi. Esmâ, ilim konusunda gösterdiği cesaret kadar cihatta da şecaat sahibi idi. Esmâ’nın gözleri Mekke’nin, Hayber’in fethini gördü ve gözler, Esmâ’nın Yermük’te nasıl cesurca savaştığına şahit oldu. Esmâ bint Yezid, Müslüman bir kadının yuvasında, ilimde ve irfanda, yeri geldiğinde savaş meydanında cesaretiyle, mertliğiyle, gözü pekliğiyle nasıl örnek olabileceğini tüm Müslümanlara gösterdi.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kâ’b b. Mâlik (r.a.) Doğruluğuyla Kurtuluşa Eren Sahabi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22247</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:17:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22247</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğruluğuyla Kurtuluşa </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eren Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kâ’b b. Mâlik (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Güneşin kavurucu sıcağı iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. O sıcakta, meyveleri olgunlaşan hurma dallarının gölgeliğinde biraz olsun serinlemek kadar insanı rahatlatan bir nimet olamazdı. Lakin Medine’de hummalı bir sefer hazırlığı vardı. Allah Resûlü Bizans’ın ani bir saldırı düzenleyeceği haberini almış, vakit kaybetmeden Medine-Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan Tebük’e doğru yola çıkmayı uygun görmüştü. Yolculuk uzun ve meşakkatli olacaktı. Ordunun iyi hazırlanması gerekti. <br />
Medine’nin beş büyük şairinden Kâ’b b. Mâlik de sefere katılacaklar arasındaydı. Ka’b, hicretten önce Akabe’de yapılan görüşmelerde biatiyle Hz. Peygamber’i memnun etmiş, Bedir hariç o zamana dek yapılan bütün gazvelere katılmış, on yedi yerinden yaralandığı Uhud Savaşı’nda büyük kahramanlık göstermişti. Ancak bu kez biraz rahat davranmıştı. Sefere hazırlık için sabahleyin evinden çıkıyor, akşam olduğunda hiçbir şey yapmadan geri dönüyordu. Hal böyleyken günler günleri kovalıyor, Ka’b kendini bir türlü toparlayamıyordu. O, daha vakit var diye düşünürken, hazırlıklarını tamamlayan ordu bir sabah yola çıktı. Ka’b, bugün yarın yetişirim düşüncesiyle oyalanırken aradan birkaç gün daha geçmiş, epeyce mesafe kat edilmişti. Yine de hazır değildi Ka’b. Hâlâ orduya yetişebileceği düşüncesiyle Medine sokaklarında dolaştığı bir gün, geride yalnızca münafıkların ve maddî imkânsızlıklar yüzünden sefere katılamayanların kaldığını anlayınca hatasının farkına vardı ancak artık çok geçti. Resûlullah’ın dönüşünü beklemek zorundaydı.<br />
Haftalar sonra Allah Resûlü’nün Medine’ye dönmek üzere yola çıktığı haberini alınca Kâ’b b. Mâlik’in içi içini kemirmeye başladı. Onun yüzüne nasıl bakacaktı? Hiçbir geçerli sebebi olmadığı halde sırf nefsinin esaretiyle Medine’de kalmıştı. Bu durumun nasıl bir izahı olabilirdi ki! Bir bahane uydursa Resûlullah’ın öfkesinden kurtulabilir miydi acaba? Hayır, çözüm bu değildi asla. Her şeyi olduğu gibi anlatmak gerekiyordu.<br />
Hz. Peygamber Medine’ye döndüğünde sefere katılmayıp geride kalanlar mescide gelerek mazeretlerini bildirdiler. Sıra Kâ’b’a geldiğinde Resûlullah ona ne sebeple seferden geri kaldığını sordu. Akabe’de aldığı sözü hatırlattı. Kâ’b elbette o günkü sözünü unutmamıştı fakat beyan edecek bir özrü de yoktu. Durumu aşikârdı, daha önce karar verdiği üzere başkaları gibi yalandan bir mazeret uydurmak yerine hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ondan, Yüce Allah kendisi hakkında bir hüküm bildirinceye kadar beklemesini istedi. Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye adlı iki sahabi de Kâ’b ile aynı durumdaydılar. Bu üç sahabiye karşı Resûllah’ı ve Medine’yi adeta derin bir sessizlik bürüdü. Kimse onlarla konuşmuyor, görenler yüzlerini ekşitiyordu. Yer gök, dağ taş sükût ediyordu sanki. Bu sessizliğe dayanamayan Mürâre ve Hilâl evlerine çekilip ağlıyorlar, Kâ’b ise aksine sokaklarda dolaşıyor, mescide namaza geliyor, Hz. Peygamber’in meclisine katılmaya çalışıyordu. Olur da selamına karşılık verirse diye Allah Resûlü’nün dudaklarının kıpırdayıp kıpırdamadığını takip ediyordu ama nafile. Resûlullah onunla göz göze bile gelmiyordu. Kâ’b çok pişmandı, üzüntüsü ve kederi tarifsizdi.<br />
Medine çarşısında dolaştığı bir gün Şam taraflarından gelen bir adam Kâ’b’a, Gassan melikinden bir mektup getirdi. Gassan meliki, Hz. Peygamber’in Kâ’b’a haksız muamele ettiğini iddia ediyor, buna karşılık topraklarına geldiği takdirde kendisinin onu layık olduğu bir hürmet ve taltifle karşılayacağını bildiriyordu. Ancak Kâ’b Resûlullah’a karşı başka bir hata daha işlememeye karar vermişti artık, bu teklifi hiç tereddütsüz reddetti.<br />
Kâ’b’ı derinden sarsan sessizliğin üzerinden kırk gün geçmişti. Allah Resûlü’nden bu kez üç sahabi için eşleriyle birlikte yaşamalarını yasaklayan bir emir geldi. Ailesinden mahrum kalma pahasına da olsa, Hz. Peygamber’in emrine itaat etmeliydi Kâ’b. Hanımına hakkında bir hüküm bildirilinceye kadar babasının evinde kalmasını söyledi.<br />
Medine’yi bürüyen sessizliğin ellinci günüydü. Sabah namazını henüz eda eden Kâ’b b. Mâlik’in içindeki vicdan azabı ve hüzün öylesine büyümüştü ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyordu artık ona. Boğuluyordu adeta. Elinden gelen tek şey Rabbi’nin azabından yine O’nun merhametine sığınmaktı. Bu düşüncelerle şehrin sessizliğine kulak veren Kâ’b, birden “Ey Kâ’b b. Mâlik, müjde!” diye koşarak kendisine gelen kişinin sesiyle irkildi. Göklerin ve yerin Rabbi tarafından tövbesi kabul edilmişti. Hemen secdeye kapandı. Vakit kaybetmeden Resûlullah’ın mescidine koştu. Mescide girer girmez Allah Resûlü’nün mübarek yüzündeki mutluluk dikkatini çekti, bir ay parçası gibi parlıyordu. Kâ’b annesinden doğalı, yaşadığı en hayırlı gün bugündü. Hz. Peygamber’in simasından gönlüne sirayet eden neşeyle coşarak malının tamamını fakirlere bağışlamak istediğini bildirdi. Fakat Allah Resûlü ona, malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. Bu büyük badireden doğruluğu sayesinde kurtulduğunu itiraf eden Kâ’b b. Mâlik, yaşadığı müddetçe doğruluktan asla ayrılmayacağına dair Resûlullah’a söz verdi. Bundan böyle yalan söylemek aklının ucundan dahi geçmeyecekti.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğruluğuyla Kurtuluşa </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eren Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kâ’b b. Mâlik (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Güneşin kavurucu sıcağı iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. O sıcakta, meyveleri olgunlaşan hurma dallarının gölgeliğinde biraz olsun serinlemek kadar insanı rahatlatan bir nimet olamazdı. Lakin Medine’de hummalı bir sefer hazırlığı vardı. Allah Resûlü Bizans’ın ani bir saldırı düzenleyeceği haberini almış, vakit kaybetmeden Medine-Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan Tebük’e doğru yola çıkmayı uygun görmüştü. Yolculuk uzun ve meşakkatli olacaktı. Ordunun iyi hazırlanması gerekti. <br />
Medine’nin beş büyük şairinden Kâ’b b. Mâlik de sefere katılacaklar arasındaydı. Ka’b, hicretten önce Akabe’de yapılan görüşmelerde biatiyle Hz. Peygamber’i memnun etmiş, Bedir hariç o zamana dek yapılan bütün gazvelere katılmış, on yedi yerinden yaralandığı Uhud Savaşı’nda büyük kahramanlık göstermişti. Ancak bu kez biraz rahat davranmıştı. Sefere hazırlık için sabahleyin evinden çıkıyor, akşam olduğunda hiçbir şey yapmadan geri dönüyordu. Hal böyleyken günler günleri kovalıyor, Ka’b kendini bir türlü toparlayamıyordu. O, daha vakit var diye düşünürken, hazırlıklarını tamamlayan ordu bir sabah yola çıktı. Ka’b, bugün yarın yetişirim düşüncesiyle oyalanırken aradan birkaç gün daha geçmiş, epeyce mesafe kat edilmişti. Yine de hazır değildi Ka’b. Hâlâ orduya yetişebileceği düşüncesiyle Medine sokaklarında dolaştığı bir gün, geride yalnızca münafıkların ve maddî imkânsızlıklar yüzünden sefere katılamayanların kaldığını anlayınca hatasının farkına vardı ancak artık çok geçti. Resûlullah’ın dönüşünü beklemek zorundaydı.<br />
Haftalar sonra Allah Resûlü’nün Medine’ye dönmek üzere yola çıktığı haberini alınca Kâ’b b. Mâlik’in içi içini kemirmeye başladı. Onun yüzüne nasıl bakacaktı? Hiçbir geçerli sebebi olmadığı halde sırf nefsinin esaretiyle Medine’de kalmıştı. Bu durumun nasıl bir izahı olabilirdi ki! Bir bahane uydursa Resûlullah’ın öfkesinden kurtulabilir miydi acaba? Hayır, çözüm bu değildi asla. Her şeyi olduğu gibi anlatmak gerekiyordu.<br />
Hz. Peygamber Medine’ye döndüğünde sefere katılmayıp geride kalanlar mescide gelerek mazeretlerini bildirdiler. Sıra Kâ’b’a geldiğinde Resûlullah ona ne sebeple seferden geri kaldığını sordu. Akabe’de aldığı sözü hatırlattı. Kâ’b elbette o günkü sözünü unutmamıştı fakat beyan edecek bir özrü de yoktu. Durumu aşikârdı, daha önce karar verdiği üzere başkaları gibi yalandan bir mazeret uydurmak yerine hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ondan, Yüce Allah kendisi hakkında bir hüküm bildirinceye kadar beklemesini istedi. Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye adlı iki sahabi de Kâ’b ile aynı durumdaydılar. Bu üç sahabiye karşı Resûllah’ı ve Medine’yi adeta derin bir sessizlik bürüdü. Kimse onlarla konuşmuyor, görenler yüzlerini ekşitiyordu. Yer gök, dağ taş sükût ediyordu sanki. Bu sessizliğe dayanamayan Mürâre ve Hilâl evlerine çekilip ağlıyorlar, Kâ’b ise aksine sokaklarda dolaşıyor, mescide namaza geliyor, Hz. Peygamber’in meclisine katılmaya çalışıyordu. Olur da selamına karşılık verirse diye Allah Resûlü’nün dudaklarının kıpırdayıp kıpırdamadığını takip ediyordu ama nafile. Resûlullah onunla göz göze bile gelmiyordu. Kâ’b çok pişmandı, üzüntüsü ve kederi tarifsizdi.<br />
Medine çarşısında dolaştığı bir gün Şam taraflarından gelen bir adam Kâ’b’a, Gassan melikinden bir mektup getirdi. Gassan meliki, Hz. Peygamber’in Kâ’b’a haksız muamele ettiğini iddia ediyor, buna karşılık topraklarına geldiği takdirde kendisinin onu layık olduğu bir hürmet ve taltifle karşılayacağını bildiriyordu. Ancak Kâ’b Resûlullah’a karşı başka bir hata daha işlememeye karar vermişti artık, bu teklifi hiç tereddütsüz reddetti.<br />
Kâ’b’ı derinden sarsan sessizliğin üzerinden kırk gün geçmişti. Allah Resûlü’nden bu kez üç sahabi için eşleriyle birlikte yaşamalarını yasaklayan bir emir geldi. Ailesinden mahrum kalma pahasına da olsa, Hz. Peygamber’in emrine itaat etmeliydi Kâ’b. Hanımına hakkında bir hüküm bildirilinceye kadar babasının evinde kalmasını söyledi.<br />
Medine’yi bürüyen sessizliğin ellinci günüydü. Sabah namazını henüz eda eden Kâ’b b. Mâlik’in içindeki vicdan azabı ve hüzün öylesine büyümüştü ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyordu artık ona. Boğuluyordu adeta. Elinden gelen tek şey Rabbi’nin azabından yine O’nun merhametine sığınmaktı. Bu düşüncelerle şehrin sessizliğine kulak veren Kâ’b, birden “Ey Kâ’b b. Mâlik, müjde!” diye koşarak kendisine gelen kişinin sesiyle irkildi. Göklerin ve yerin Rabbi tarafından tövbesi kabul edilmişti. Hemen secdeye kapandı. Vakit kaybetmeden Resûlullah’ın mescidine koştu. Mescide girer girmez Allah Resûlü’nün mübarek yüzündeki mutluluk dikkatini çekti, bir ay parçası gibi parlıyordu. Kâ’b annesinden doğalı, yaşadığı en hayırlı gün bugündü. Hz. Peygamber’in simasından gönlüne sirayet eden neşeyle coşarak malının tamamını fakirlere bağışlamak istediğini bildirdi. Fakat Allah Resûlü ona, malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. Bu büyük badireden doğruluğu sayesinde kurtulduğunu itiraf eden Kâ’b b. Mâlik, yaşadığı müddetçe doğruluktan asla ayrılmayacağına dair Resûlullah’a söz verdi. Bundan böyle yalan söylemek aklının ucundan dahi geçmeyecekti.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebû Hüreyre (r.a.) Mücevherlere Sahip Bir Fakir]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22246</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:15:41 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22246</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mücevherlere Sahip Bir Fakir: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Hüreyre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de, Peygamber Mescidi’nin hemen bitişiğinde, üzeri hurma dalları ile örtülü bir gölgelik… Ve bu gölgeliği yuva bellemiş bir garip yürek… Ne ailesi ne malı vardı onun, tek sermayesi Allah ve Resûlü’ne duyduğu derin muhabbetti. Bu muhabbet onun için dünya ve içindeki her şeyden daha değerliydi. Bu yüzden günlerini çok sevdiği Peygamberinin yanında geçirirdi hep, onun her bir meclisine katılır, her bir sözüne dikkat kesilir ve ilgiyle onu dinlerdi. Dinlemek onun için asla pasif bir eylem değildi. Dinlemek, onun için kulaktan gönle giden esaslı bir işti. Kulağından giren ve Nebî’ye (s.a.v.) ait olan her bir söz, bir anda adeta bir mücevher olur ve mahfazasında korunurdu. İşte bu mücevherleri korumaktı onun yegâne meşgalesi. Böylelikle o, aslında mücevherlere sahip bir fakir idi.<br />
İsmi mi?<br />
İslam’la tanışmadan evvel “güneşin kulu” derlerdi ona, İslam’dan sonra “Rahman’ın kulu” oldu. “Abdüşems” olan ismi “Abdurrahman” olarak değişmedi sadece, değişen dünyasıydı. Bir de kedicikleri vardı çok sevip de kucağından indirmediği. O yüzden isminden çok künyesiyle bilindi, “kedicik babası” yani “Ebû Hüreyre” dendi ona kedilerine izafetle. <br />
Ebû Hüreyre, Yemen’den gelip de Peygamberine iman ettiğinden beridir onsuz geçen yıllarına hayıflanarak, onsuz geçen zamanların adeta acısını çıkararak hiç yanından ayrılmadı çok sevdiği Resûlü’nün. İslam’dan uzak kaldığı yıllarını telafi etmek için gecesini de gündüzünü de bu yola adadı. Medineli arkadaşlarının malı mülkü, ilgilenmek zorunda oldukları hurma bahçeleri vardı, muhacirler ise vakitlerinin çoğunu çarşı pazarda ticaretle geçirirlerdi. Allah Resûlü’nün en yakınlarından olan Hz. Ebû Bekir’in evi Mescid-i Nebevî’ye uzak olduğu için, Hz. Ömer’i de işleri meşgul ettiği için Peygamberle birlikte olma konusunda Ebû Hüreyre kadar şanslı değillerdi. O, Nebî’nin hemen yanında, suffede yaşar, onun hizmetinde bulunur, karın tokluğuna onun yanından ayrılmazdı. Çoğu zaman Peygamberin ikramlarıyla karnını doyurur, onun sofrasından nasiplenirdi. Bununla birlikte, çoğu zaman aç gezerdi, Allah Resûlü’nün ikramları veya Müslümanların yardımları bulunmadığı vakit karnını doyurmaktan aciz kalır, açlıktan karnına taş dahi bağlardı. Hatta bir defasında açlıktan bayılmıştı da onu deli sanmışlardı. Deli değildi ancak divaneydi belki. Kendini, dünyayı ve dünyalığı unutacak kadar çok severdi Peygamberini. Hayatını ona ve onun mübarek sözlerine adayacak kadar onun divanesiydi. Kendisini unutup da günlerce aç gezdiği vakitlerde Allah Resûlü onun halinden anlar ve onu hâne-i saâdete götürerek yemeğini onunla paylaşırdı.<br />
Yine böyle, açlığın dayanılmaz bir hal aldığı bir zamanda Medine sokaklarına çıktı Ebû Hüreyre. Amacı bir Müslüman kardeşinin derdini anlayıp da açlığını gidermesiydi. İşlek yollardan birinde durup, oradan geçenlere bir ayet hakkında bir soru sormaya karar verdi. Soracağı ayeti herkesten çok bilmesine rağmen bu bahaneyle karnının doyurulmasını sağlayabilirdi belki. Arkadaşlarından biri evine çağırıp da ikramda bulunsa şu halde ona ne iyi gelecekti. Kafası bu düşüncelerle meşgulken birden Ebû Bekir’in (r.a.) geldiğini fark etti. Ona bir ayet hakkında soru sordu ancak Ebû Bekir (r.a.) biraz konuşup gitti, kendisini anlamamıştı. Çaresiz boynunu büktü. Derken Ömer’in (r.a.) yaklaştığını gördü. Ona da aynı şekilde bir ayet sordu. Amacı belliydi ancak Ömer (r.a.) de onun halinden anlamamış, bir şeyler anlatıp gitmişti. Sonra Allah Resûlü (s.a.v.) göründü. Ebû Hüreyre’nin mahzun halinden hemen derdini anladı ve ona tatlı tatlı gülümseyerek, “Haydi benimle gel!” dedi. Birlikte Allah Resûlü’nün evine gittiler, Ebû Hüreyre mahcup bir edayla eve girmek için izin istedi. Girmesini söyledi Nebî. Evde ise sadece bir tas süt bulunmaktaydı. Resûl-i Ekrem, süte baktıktan sonra, Ebû Hüreyre’ye suffeye gidip orada kim varsa çağırmasını istedi. Allah Resûlü, evinde bulunan yiyecekleri her zaman İslam’ın misafirleri dediği suffe talebeleriyle paylaşırdı. Anlaşılan bugün de onlara bu sütten verecekti. Ancak açlıktan kıvranan Ebû Hüreyre, bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. “Bir tas süt onca kişiye nasıl yetecek, hele ki ben bu kadar açken” diye içinden geçirdi. Birazcık güç toplayabilmek için o süte en çok kendisinin ihtiyacı olduğu düşüncesiyle, istemeyerek de olsa arkadaşlarını çağırmaya gitti. Biraz sonra herkes hâne-i saâdetteki yerini aldı, Allah Resûlü Ebû Hüreyre’ye sırayla arkadaşlarına kaptaki sütü ikram etmesini söyledi. Ebû Hüreyre arkadaşlarına sütü uzattığında her biri kana kana ondan içiyor, bir diğerine veriyordu. O da aynı şekilde doyuncaya kadar sütten içiyor, yanındakine uzatıyordu. Bu şekilde sonuncu arkadaşı da sütten içmiş ve Ebû Hüreyre kabı içindeki sütle birlikte Allah Resûlü’ne iade etmişti. Resûl-i Ekrem ise kabı aldıktan sonra gülümseyerek ona, “Senle ben kaldık, otur sen de iç” demişti. Ebû Hüreyre sütü almış, doyuncaya kadar içmişti. Resûlullah (s.a.v.), biraz daha içmesini söylemiş, o da devam etmişti. Ta ki artık içecek hali kalmamış ve Allah Resûlü’ne dönerek “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki içecek yerim kalmadı.” demişti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Allah’a hamdedip besmele çekerek kalan sütü içmişti. (Buhârî, Rikâk, 17)<br />
Peygamberin sofrasında sadece mide değil kalp de doyardı. Ve Ebû Hüreyre’nin kalbi onun muhabbetinden en çok nasiplenenler arasındaydı. Her şeyden geçip, dünyadan yüz çevirip de her anını ona, onun mübarek sözlerine ayırmak ona nasip olmuştu. Öyle ki gündüzleri Peygamberinin yanından ayrılmayan Ebû Hüreyre gecesini de üçe ayırır, bir kısmında namaz kılar, bir kısmında uyur, kalanında da Allah Resûlü’nün sözlerini müzakere ederdi. (Dârimî, Mukaddime, 27) Onun en büyük varlığı, hafızasına işlediği, her biri birbirinden değerli olan, Allah Resûlü’nün mübarek sözleriydi. Onun vefatından sonra da Ebû Hüreyre Peygamber mescidinde hadisleri nakletmeye devam etti. Çok sevdiği peygamberi ile hangi güzel anısı gözünde canlanırdı bilinmez, Mescid-i Nebevî’de hadis naklederken Ebû Hüreyre gözyaşlarına hakim olamazdı. (Hâkim, I, 418) <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mücevherlere Sahip Bir Fakir: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Hüreyre (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medine’de, Peygamber Mescidi’nin hemen bitişiğinde, üzeri hurma dalları ile örtülü bir gölgelik… Ve bu gölgeliği yuva bellemiş bir garip yürek… Ne ailesi ne malı vardı onun, tek sermayesi Allah ve Resûlü’ne duyduğu derin muhabbetti. Bu muhabbet onun için dünya ve içindeki her şeyden daha değerliydi. Bu yüzden günlerini çok sevdiği Peygamberinin yanında geçirirdi hep, onun her bir meclisine katılır, her bir sözüne dikkat kesilir ve ilgiyle onu dinlerdi. Dinlemek onun için asla pasif bir eylem değildi. Dinlemek, onun için kulaktan gönle giden esaslı bir işti. Kulağından giren ve Nebî’ye (s.a.v.) ait olan her bir söz, bir anda adeta bir mücevher olur ve mahfazasında korunurdu. İşte bu mücevherleri korumaktı onun yegâne meşgalesi. Böylelikle o, aslında mücevherlere sahip bir fakir idi.<br />
İsmi mi?<br />
İslam’la tanışmadan evvel “güneşin kulu” derlerdi ona, İslam’dan sonra “Rahman’ın kulu” oldu. “Abdüşems” olan ismi “Abdurrahman” olarak değişmedi sadece, değişen dünyasıydı. Bir de kedicikleri vardı çok sevip de kucağından indirmediği. O yüzden isminden çok künyesiyle bilindi, “kedicik babası” yani “Ebû Hüreyre” dendi ona kedilerine izafetle. <br />
Ebû Hüreyre, Yemen’den gelip de Peygamberine iman ettiğinden beridir onsuz geçen yıllarına hayıflanarak, onsuz geçen zamanların adeta acısını çıkararak hiç yanından ayrılmadı çok sevdiği Resûlü’nün. İslam’dan uzak kaldığı yıllarını telafi etmek için gecesini de gündüzünü de bu yola adadı. Medineli arkadaşlarının malı mülkü, ilgilenmek zorunda oldukları hurma bahçeleri vardı, muhacirler ise vakitlerinin çoğunu çarşı pazarda ticaretle geçirirlerdi. Allah Resûlü’nün en yakınlarından olan Hz. Ebû Bekir’in evi Mescid-i Nebevî’ye uzak olduğu için, Hz. Ömer’i de işleri meşgul ettiği için Peygamberle birlikte olma konusunda Ebû Hüreyre kadar şanslı değillerdi. O, Nebî’nin hemen yanında, suffede yaşar, onun hizmetinde bulunur, karın tokluğuna onun yanından ayrılmazdı. Çoğu zaman Peygamberin ikramlarıyla karnını doyurur, onun sofrasından nasiplenirdi. Bununla birlikte, çoğu zaman aç gezerdi, Allah Resûlü’nün ikramları veya Müslümanların yardımları bulunmadığı vakit karnını doyurmaktan aciz kalır, açlıktan karnına taş dahi bağlardı. Hatta bir defasında açlıktan bayılmıştı da onu deli sanmışlardı. Deli değildi ancak divaneydi belki. Kendini, dünyayı ve dünyalığı unutacak kadar çok severdi Peygamberini. Hayatını ona ve onun mübarek sözlerine adayacak kadar onun divanesiydi. Kendisini unutup da günlerce aç gezdiği vakitlerde Allah Resûlü onun halinden anlar ve onu hâne-i saâdete götürerek yemeğini onunla paylaşırdı.<br />
Yine böyle, açlığın dayanılmaz bir hal aldığı bir zamanda Medine sokaklarına çıktı Ebû Hüreyre. Amacı bir Müslüman kardeşinin derdini anlayıp da açlığını gidermesiydi. İşlek yollardan birinde durup, oradan geçenlere bir ayet hakkında bir soru sormaya karar verdi. Soracağı ayeti herkesten çok bilmesine rağmen bu bahaneyle karnının doyurulmasını sağlayabilirdi belki. Arkadaşlarından biri evine çağırıp da ikramda bulunsa şu halde ona ne iyi gelecekti. Kafası bu düşüncelerle meşgulken birden Ebû Bekir’in (r.a.) geldiğini fark etti. Ona bir ayet hakkında soru sordu ancak Ebû Bekir (r.a.) biraz konuşup gitti, kendisini anlamamıştı. Çaresiz boynunu büktü. Derken Ömer’in (r.a.) yaklaştığını gördü. Ona da aynı şekilde bir ayet sordu. Amacı belliydi ancak Ömer (r.a.) de onun halinden anlamamış, bir şeyler anlatıp gitmişti. Sonra Allah Resûlü (s.a.v.) göründü. Ebû Hüreyre’nin mahzun halinden hemen derdini anladı ve ona tatlı tatlı gülümseyerek, “Haydi benimle gel!” dedi. Birlikte Allah Resûlü’nün evine gittiler, Ebû Hüreyre mahcup bir edayla eve girmek için izin istedi. Girmesini söyledi Nebî. Evde ise sadece bir tas süt bulunmaktaydı. Resûl-i Ekrem, süte baktıktan sonra, Ebû Hüreyre’ye suffeye gidip orada kim varsa çağırmasını istedi. Allah Resûlü, evinde bulunan yiyecekleri her zaman İslam’ın misafirleri dediği suffe talebeleriyle paylaşırdı. Anlaşılan bugün de onlara bu sütten verecekti. Ancak açlıktan kıvranan Ebû Hüreyre, bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. “Bir tas süt onca kişiye nasıl yetecek, hele ki ben bu kadar açken” diye içinden geçirdi. Birazcık güç toplayabilmek için o süte en çok kendisinin ihtiyacı olduğu düşüncesiyle, istemeyerek de olsa arkadaşlarını çağırmaya gitti. Biraz sonra herkes hâne-i saâdetteki yerini aldı, Allah Resûlü Ebû Hüreyre’ye sırayla arkadaşlarına kaptaki sütü ikram etmesini söyledi. Ebû Hüreyre arkadaşlarına sütü uzattığında her biri kana kana ondan içiyor, bir diğerine veriyordu. O da aynı şekilde doyuncaya kadar sütten içiyor, yanındakine uzatıyordu. Bu şekilde sonuncu arkadaşı da sütten içmiş ve Ebû Hüreyre kabı içindeki sütle birlikte Allah Resûlü’ne iade etmişti. Resûl-i Ekrem ise kabı aldıktan sonra gülümseyerek ona, “Senle ben kaldık, otur sen de iç” demişti. Ebû Hüreyre sütü almış, doyuncaya kadar içmişti. Resûlullah (s.a.v.), biraz daha içmesini söylemiş, o da devam etmişti. Ta ki artık içecek hali kalmamış ve Allah Resûlü’ne dönerek “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki içecek yerim kalmadı.” demişti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Allah’a hamdedip besmele çekerek kalan sütü içmişti. (Buhârî, Rikâk, 17)<br />
Peygamberin sofrasında sadece mide değil kalp de doyardı. Ve Ebû Hüreyre’nin kalbi onun muhabbetinden en çok nasiplenenler arasındaydı. Her şeyden geçip, dünyadan yüz çevirip de her anını ona, onun mübarek sözlerine ayırmak ona nasip olmuştu. Öyle ki gündüzleri Peygamberinin yanından ayrılmayan Ebû Hüreyre gecesini de üçe ayırır, bir kısmında namaz kılar, bir kısmında uyur, kalanında da Allah Resûlü’nün sözlerini müzakere ederdi. (Dârimî, Mukaddime, 27) Onun en büyük varlığı, hafızasına işlediği, her biri birbirinden değerli olan, Allah Resûlü’nün mübarek sözleriydi. Onun vefatından sonra da Ebû Hüreyre Peygamber mescidinde hadisleri nakletmeye devam etti. Çok sevdiği peygamberi ile hangi güzel anısı gözünde canlanırdı bilinmez, Mescid-i Nebevî’de hadis naklederken Ebû Hüreyre gözyaşlarına hakim olamazdı. (Hâkim, I, 418) <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.) Sünnete Hizmetin Öncülerinden]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22245</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:14:00 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22245</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sünnete Hizmetin Öncülerinden: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Allah Resûlü peygamberlik görevini en güzel şekilde tamamlamış ve “En Yüce Dost”a kavuşmuştu artık. Hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan sahabilerin bir kısmı Peygamber şehri Medine’den ayrılmış, fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yerlerini almaya başlamışlardı. Ensar hanımlarından Ümmü Atıyye’ye gelen bir haber onun da gitme vaktinin geldiğini bildiriyordu: Oğlu Basra’daydı ve çok hastaydı. Onu görebilmek için aceleyle yola çıktıysa da uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Basra’ya vardığında oğlunun bir iki gün evvel vefat ettiğini öğrendi. Hastalığında yanında olamamış ve onu son bir kez görememişti. Cahiliye geleneklerine göre bağırıp çağırmanın, çığlıklar atmanın, üstünü başını parçalayarak dövünmenin, mersiyeler okumanın tam zamanıydı şimdi; süslenmeden karalar bağlama, günlerce yas tutma vaktiydi. Ümmü Atıyye bunların hiçbirini yapmadı. Çünkü bunların hepsi cahiliyyede kalmış, o ise İslamın nuruyla aydınlanmıştı ve Allah Resûlü’ne bu adetleri terk edeceğine dair yemin etmişti. Rabbinin hükmüne rıza gösterdi, oğlunun ölümüne ne kadar üzülse de isyan etmedi. Ne kötü bir söz söyledi ne de feryat figan eyledi, üç günden fazla yas tutmadı (Buhârî, Cenâiz, 30; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III,127). <br />
Ümmü Atıyye künyesiyle meşhur olan Nüseybe bint Hâris, hicretten sonra Resûlullah’a biat eden Medineli hanımlardandı. Bu biatte onlar, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftira atmamak ve dinin emirleri konusunda kendisine karşı gelmemek” üzere Allah Resûlü’ne söz vermişlerdi. Ölülerin arkasından bağırıp çağırmak, günlerce yas tutarak ağıt yakmak anlamına gelen “niyâha”yı terk edeceklerine dair de biat istemişti Resûlullah. Zira Cahiliye döneminde oldukça yaygın ve köklü bir gelenekti bu; sadece kendi cenazelerinde değil başkalarının cenazelerinde de topluca ağıt yakar, çığlıklar koparırlardı. Hz. Peygamber, isyanı körükleyen ve İslam inancıyla bağdaşmayan bu adetten vazgeçmenin onlar için hiç de kolay olmayacağını biliyordu (Müslim, Cenâiz, 29). Ümmü Atıyye de bu hususta endişelenmişti, sözünü tutamamaktan korkuyordu. Kendi yakınlarından birinin cenazesinde yasına ortak olan bir hanım geldi aklına, onun bu yaptığına mutlaka karşılık vermeliydi. Resûlullah’tan izin alarak onunla görüştükten sonra geri geldi ve artık “niyâha”yı terk edeceğine dair kesin söz verdi. O gün onunla birlikte biat eden hanımlardan birçoğu bu yasağa riayet edemedi, ama Ümmü Atıyye sözüne daima sadık kaldı (Buhârî, Ahkâm, 49). <br />
İslam’ı benimsemekle hayatına yepyeni bir sayfa açan Ümmü Atıyye, ömrü boyunca dinin gereklerini yerine getirme konusunda oldukça hassas davrandı ve Hak yolunda hizmetten geri durmadı. Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yedi gazveye katıldı, kâh askerlerin geride bıraktıkları yüklerine göz kulak oldu, kâh yemek yaptı. Yaralıların tedavisiyle meşgul olup hastalarla ilgilendi (Müslim, Cihâd, 142). Hanımların cenaze hizmetlerinde ilk akla gelen isimlerden biriydi. Zira Allah Resûlü, kızları Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ü son yolculuğuna uğurlarken teçhiz ve tekfin işlemlerinde Ümmü Atıyye de görev almış ve bu konudaki uygulamaları bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti (Buhârî, Cenâiz, 9). <br />
Resûlullah’ın vefatından sonra da hizmete devam eden Ümmü Atıyye, oğlu için geldiği Basra’da ilim önderlerinin yetişmesine katkıda bulundu. Fıkıh ve hadis bilgisiyle temayüz eden Ümmü Atıyye’nin naklettiği rivayetler hanımlarla ilgili özel meselelere ve cenazeyle ilgili pek çok hususa ışık tutarken zekât malına dair naklettiği bir hadis de fıkıh kaidelerine kaynaklık etti. Resûlullah’ın (s.a.v.) adını her anışında “Babam ona feda olsun!” demeden geçmeyen (Buhârî, Hac, 81) bu güzide hanım, Allah Resûlü’nden aktardığı yüz kadar hadisle sünnetin nesiller boyu yaşatılmasına ve farklı coğrafyalara yayılmasına öncülük etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sünnete Hizmetin Öncülerinden: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Allah Resûlü peygamberlik görevini en güzel şekilde tamamlamış ve “En Yüce Dost”a kavuşmuştu artık. Hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan sahabilerin bir kısmı Peygamber şehri Medine’den ayrılmış, fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yerlerini almaya başlamışlardı. Ensar hanımlarından Ümmü Atıyye’ye gelen bir haber onun da gitme vaktinin geldiğini bildiriyordu: Oğlu Basra’daydı ve çok hastaydı. Onu görebilmek için aceleyle yola çıktıysa da uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Basra’ya vardığında oğlunun bir iki gün evvel vefat ettiğini öğrendi. Hastalığında yanında olamamış ve onu son bir kez görememişti. Cahiliye geleneklerine göre bağırıp çağırmanın, çığlıklar atmanın, üstünü başını parçalayarak dövünmenin, mersiyeler okumanın tam zamanıydı şimdi; süslenmeden karalar bağlama, günlerce yas tutma vaktiydi. Ümmü Atıyye bunların hiçbirini yapmadı. Çünkü bunların hepsi cahiliyyede kalmış, o ise İslamın nuruyla aydınlanmıştı ve Allah Resûlü’ne bu adetleri terk edeceğine dair yemin etmişti. Rabbinin hükmüne rıza gösterdi, oğlunun ölümüne ne kadar üzülse de isyan etmedi. Ne kötü bir söz söyledi ne de feryat figan eyledi, üç günden fazla yas tutmadı (Buhârî, Cenâiz, 30; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III,127). <br />
Ümmü Atıyye künyesiyle meşhur olan Nüseybe bint Hâris, hicretten sonra Resûlullah’a biat eden Medineli hanımlardandı. Bu biatte onlar, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftira atmamak ve dinin emirleri konusunda kendisine karşı gelmemek” üzere Allah Resûlü’ne söz vermişlerdi. Ölülerin arkasından bağırıp çağırmak, günlerce yas tutarak ağıt yakmak anlamına gelen “niyâha”yı terk edeceklerine dair de biat istemişti Resûlullah. Zira Cahiliye döneminde oldukça yaygın ve köklü bir gelenekti bu; sadece kendi cenazelerinde değil başkalarının cenazelerinde de topluca ağıt yakar, çığlıklar koparırlardı. Hz. Peygamber, isyanı körükleyen ve İslam inancıyla bağdaşmayan bu adetten vazgeçmenin onlar için hiç de kolay olmayacağını biliyordu (Müslim, Cenâiz, 29). Ümmü Atıyye de bu hususta endişelenmişti, sözünü tutamamaktan korkuyordu. Kendi yakınlarından birinin cenazesinde yasına ortak olan bir hanım geldi aklına, onun bu yaptığına mutlaka karşılık vermeliydi. Resûlullah’tan izin alarak onunla görüştükten sonra geri geldi ve artık “niyâha”yı terk edeceğine dair kesin söz verdi. O gün onunla birlikte biat eden hanımlardan birçoğu bu yasağa riayet edemedi, ama Ümmü Atıyye sözüne daima sadık kaldı (Buhârî, Ahkâm, 49). <br />
İslam’ı benimsemekle hayatına yepyeni bir sayfa açan Ümmü Atıyye, ömrü boyunca dinin gereklerini yerine getirme konusunda oldukça hassas davrandı ve Hak yolunda hizmetten geri durmadı. Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yedi gazveye katıldı, kâh askerlerin geride bıraktıkları yüklerine göz kulak oldu, kâh yemek yaptı. Yaralıların tedavisiyle meşgul olup hastalarla ilgilendi (Müslim, Cihâd, 142). Hanımların cenaze hizmetlerinde ilk akla gelen isimlerden biriydi. Zira Allah Resûlü, kızları Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ü son yolculuğuna uğurlarken teçhiz ve tekfin işlemlerinde Ümmü Atıyye de görev almış ve bu konudaki uygulamaları bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti (Buhârî, Cenâiz, 9). <br />
Resûlullah’ın vefatından sonra da hizmete devam eden Ümmü Atıyye, oğlu için geldiği Basra’da ilim önderlerinin yetişmesine katkıda bulundu. Fıkıh ve hadis bilgisiyle temayüz eden Ümmü Atıyye’nin naklettiği rivayetler hanımlarla ilgili özel meselelere ve cenazeyle ilgili pek çok hususa ışık tutarken zekât malına dair naklettiği bir hadis de fıkıh kaidelerine kaynaklık etti. Resûlullah’ın (s.a.v.) adını her anışında “Babam ona feda olsun!” demeden geçmeyen (Buhârî, Hac, 81) bu güzide hanım, Allah Resûlü’nden aktardığı yüz kadar hadisle sünnetin nesiller boyu yaşatılmasına ve farklı coğrafyalara yayılmasına öncülük etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zeyd b. Erkâm (r.a.) Rabbinin Tasdikiyle Müjdelenen Genç]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22244</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:12:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22244</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbinin Tasdikiyle </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müjdelenen Genç: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyd b. Erkâm (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Hz. Peygamber ve ordusu, etrafındaki kabileleri kışkırtarak Müslümanlara karşı asker toplayan Benî Mustalik kabilesine düzenlenen sefer nedeniyle Müreysi’ kuyusunun başında karargâh kurmuşlardı. İçerisinde az miktarda su bulunan kuyu ashab tarafından ortak kullanılıyordu. Muhacirlerden Cehcâh b. Kays ile ensardan Sinan b. Vebera kuyuda karışan kovaları nedeniyle hararetli bir tartışmaya giriştiler. Tartışma giderek şiddetlenince muhacirler ve ensarın tamamı bu olaya müdahil oldular. <br />
Münafıkların lideri Abdullah b. Übey b. Selûl fırsattan istifade edip olayı içinden çıkılmaz hale getirmek üzere harekete geçti. Ensardan yana tavır alarak onlara muhacirlere yardım etmemelerini, böylece onların Resûlullah’ın etrafından dağılıp gideceklerini söyledi. Ardından da küstahça “Medine’ye dönersek güçlü olanlar zayıf olanları muhakkak oradan çıkaracaktır!” dedi. O esnada ensarın arasında bulunan genç Zeyd b. Erkâm, Abdullah b. Übeyy’in pervasızca serdettiği laflara daha fazla dayanamadı. Amcası aracılığıyla duyduklarını Allah Resûlü’ne haber verdi. Bunun üzerine Zeyd’i yanına çağıran Hz. Peygamber olanları bir defa da kendisinden dinledi. Duyduklarına inanmakta zorlanan Resûlullah, Abdullah b. Übeyy’i de dinleyerek peşin hüküm vermemeyi tercih etti. Zeyd yanlış işitmiş olabilirdi. Allah Resûlü’nün huzuruna gelen münafıkların lideri ve beraberindeki arkadaşları o sözleri asla söylemediklerine yemin ettiler. Onların bu kararlı tutumu karşısında Hz. Peygamber Abdullah b. Übeyy’in doğru söylediğine kanaat getirdi. Bu durumda Zeyd de yalancı konumuna düşmüştü. (Buhârî, Tefsîr, (Münâfikûn) 1, 2)<br />
Zeyd, ömründe hiçbir şeye böylesine üzülmemişti. Herkes onu kınamıştı, amcası bile kendisine inanmamış, “Ne derdin vardı da Resûlullah’ın seni yalanlamasına ve sana öfkelenmesine neden oldun!” diye onu azarlamıştı. Zeyd’in elinden bir şey gelmiyordu. Çaresiz beklemeye karar verdi. Zaman geçtikçe sıkıntısı hafiflemiyor daha da artıyordu. İyice bunaldığı ve üzüntüsünden artık başını bile kaldıramadığı bir haldeyken Hz. Peygamber yanına geliverdi. Kulağını ovuşturup yüzüne gülümsedi. Zeyd’in gönlü ferahladı bir anda. Kendisine dünyada ebedî kalacağı müjdelense bu kadar sevinmezdi. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi ve kendisine Resûlullah’ın ne söylediğini sordu. Zeyd “Bir şey söylemedi. Kulağımı ovuşturdu ve yüzüme gülümsedi.” dedi. Hz. Ebû Bekir “Müjdeler olsun!” dedi ve gitti. Sonra Hz. Ömer’le karşılaştı Zeyd. Hz. Ebû Bekir’e söylediklerini ona da söyledi. Ertesi gün sabahın aydınlığıyla beraber gelen müjde ile Zeyd’in gönlü de aydınlandı adeta. (Tirmizî, Tefsîr, 63) Zeyd’i yanına çağıran Allah Resûlü, “Ey Zeyd! Şüphesiz Allah seni tasdik etti.” dedi. Münafıkların ikiyüzlülüklerini açıkça ortaya koyarak Zeyd b. Erkâm’ın aklanmasına vesile olan Münâfikûn sûresi indirilmiş ve Yüce Allah münafıkların küstahça sözlerini teker teker yüzlerine vurmuştu: “Onlar, ‘Allah Resûlü’nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler.’ diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar. Onlar, ‘Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.’ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberi’nin ve müminlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.” (Münâfikûn, 63/7-8) <br />
Ensarın en gençlerinden olan Zeyd b. Erkâm, münafıkların ikiyüzlülükleri karşısında kendinden büyüklerin cesaret edemeyeceği bir tavır takınmıştı. O sözleri babasının ağzından duymuş olsa bile muhakkak Resûlullah’a bildirirdi. Hiç kimsenin Allah’ın Elçisi’ni aldatmasına gönlü razı olamazdı. Bütün bu iyi niyetli düşüncelerine rağmen kimseyi kendisine inandıramadığı ve çevresindeki herkesin tepkisini aldığı halde doğru olanı yaptığından emindi. Daha önce yaşının küçüklüğü sebebiyle Uhud Savaşı’na katılmasına izin verilmeyen Zeyd b. Erkâm, katıldığı ilk seferde ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmıştı. Yalancılıkla itham edilmek kendisini tahmin ettiğinden çok daha fazla yıpratmıştı. Yine de Rabbine güvenmekten vazgeçmedi. Yalancı olup olmadığının er ya da geç ortaya çıkacağını ve Allah Resûlü’nün kendisine hak vereceğini umuyordu. Sonunda öyle de oldu. Rabbinin tasdikiyle müjdelendi genç Zeyd. Herkese nasip olmayacak bir nimetti bu. <br />
Hz. Peygamber’den çok sayıda hadis nakleden Zeyd b. Erkâm, yaşlandığı zaman kendisine hadis dinlemek üzere gelen kimselerin “Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Resûlullah’ı (s.a.v.) gördün, hadisini dinledin, onunla beraber gazâ ettin ve arkasında namaz kıldın. Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Bize Resûlullah’tan (s.a.v.) işittiklerini rivayet et ey Zeyd!” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 36) diye hürmetle ve imrenerek ziyaret ettikleri kıymetli sahabilerden biri oldu.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbinin Tasdikiyle </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müjdelenen Genç: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zeyd b. Erkâm (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Hz. Peygamber ve ordusu, etrafındaki kabileleri kışkırtarak Müslümanlara karşı asker toplayan Benî Mustalik kabilesine düzenlenen sefer nedeniyle Müreysi’ kuyusunun başında karargâh kurmuşlardı. İçerisinde az miktarda su bulunan kuyu ashab tarafından ortak kullanılıyordu. Muhacirlerden Cehcâh b. Kays ile ensardan Sinan b. Vebera kuyuda karışan kovaları nedeniyle hararetli bir tartışmaya giriştiler. Tartışma giderek şiddetlenince muhacirler ve ensarın tamamı bu olaya müdahil oldular. <br />
Münafıkların lideri Abdullah b. Übey b. Selûl fırsattan istifade edip olayı içinden çıkılmaz hale getirmek üzere harekete geçti. Ensardan yana tavır alarak onlara muhacirlere yardım etmemelerini, böylece onların Resûlullah’ın etrafından dağılıp gideceklerini söyledi. Ardından da küstahça “Medine’ye dönersek güçlü olanlar zayıf olanları muhakkak oradan çıkaracaktır!” dedi. O esnada ensarın arasında bulunan genç Zeyd b. Erkâm, Abdullah b. Übeyy’in pervasızca serdettiği laflara daha fazla dayanamadı. Amcası aracılığıyla duyduklarını Allah Resûlü’ne haber verdi. Bunun üzerine Zeyd’i yanına çağıran Hz. Peygamber olanları bir defa da kendisinden dinledi. Duyduklarına inanmakta zorlanan Resûlullah, Abdullah b. Übeyy’i de dinleyerek peşin hüküm vermemeyi tercih etti. Zeyd yanlış işitmiş olabilirdi. Allah Resûlü’nün huzuruna gelen münafıkların lideri ve beraberindeki arkadaşları o sözleri asla söylemediklerine yemin ettiler. Onların bu kararlı tutumu karşısında Hz. Peygamber Abdullah b. Übeyy’in doğru söylediğine kanaat getirdi. Bu durumda Zeyd de yalancı konumuna düşmüştü. (Buhârî, Tefsîr, (Münâfikûn) 1, 2)<br />
Zeyd, ömründe hiçbir şeye böylesine üzülmemişti. Herkes onu kınamıştı, amcası bile kendisine inanmamış, “Ne derdin vardı da Resûlullah’ın seni yalanlamasına ve sana öfkelenmesine neden oldun!” diye onu azarlamıştı. Zeyd’in elinden bir şey gelmiyordu. Çaresiz beklemeye karar verdi. Zaman geçtikçe sıkıntısı hafiflemiyor daha da artıyordu. İyice bunaldığı ve üzüntüsünden artık başını bile kaldıramadığı bir haldeyken Hz. Peygamber yanına geliverdi. Kulağını ovuşturup yüzüne gülümsedi. Zeyd’in gönlü ferahladı bir anda. Kendisine dünyada ebedî kalacağı müjdelense bu kadar sevinmezdi. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi ve kendisine Resûlullah’ın ne söylediğini sordu. Zeyd “Bir şey söylemedi. Kulağımı ovuşturdu ve yüzüme gülümsedi.” dedi. Hz. Ebû Bekir “Müjdeler olsun!” dedi ve gitti. Sonra Hz. Ömer’le karşılaştı Zeyd. Hz. Ebû Bekir’e söylediklerini ona da söyledi. Ertesi gün sabahın aydınlığıyla beraber gelen müjde ile Zeyd’in gönlü de aydınlandı adeta. (Tirmizî, Tefsîr, 63) Zeyd’i yanına çağıran Allah Resûlü, “Ey Zeyd! Şüphesiz Allah seni tasdik etti.” dedi. Münafıkların ikiyüzlülüklerini açıkça ortaya koyarak Zeyd b. Erkâm’ın aklanmasına vesile olan Münâfikûn sûresi indirilmiş ve Yüce Allah münafıkların küstahça sözlerini teker teker yüzlerine vurmuştu: “Onlar, ‘Allah Resûlü’nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler.’ diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar. Onlar, ‘Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.’ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberi’nin ve müminlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.” (Münâfikûn, 63/7-8) <br />
Ensarın en gençlerinden olan Zeyd b. Erkâm, münafıkların ikiyüzlülükleri karşısında kendinden büyüklerin cesaret edemeyeceği bir tavır takınmıştı. O sözleri babasının ağzından duymuş olsa bile muhakkak Resûlullah’a bildirirdi. Hiç kimsenin Allah’ın Elçisi’ni aldatmasına gönlü razı olamazdı. Bütün bu iyi niyetli düşüncelerine rağmen kimseyi kendisine inandıramadığı ve çevresindeki herkesin tepkisini aldığı halde doğru olanı yaptığından emindi. Daha önce yaşının küçüklüğü sebebiyle Uhud Savaşı’na katılmasına izin verilmeyen Zeyd b. Erkâm, katıldığı ilk seferde ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmıştı. Yalancılıkla itham edilmek kendisini tahmin ettiğinden çok daha fazla yıpratmıştı. Yine de Rabbine güvenmekten vazgeçmedi. Yalancı olup olmadığının er ya da geç ortaya çıkacağını ve Allah Resûlü’nün kendisine hak vereceğini umuyordu. Sonunda öyle de oldu. Rabbinin tasdikiyle müjdelendi genç Zeyd. Herkese nasip olmayacak bir nimetti bu. <br />
Hz. Peygamber’den çok sayıda hadis nakleden Zeyd b. Erkâm, yaşlandığı zaman kendisine hadis dinlemek üzere gelen kimselerin “Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Resûlullah’ı (s.a.v.) gördün, hadisini dinledin, onunla beraber gazâ ettin ve arkasında namaz kıldın. Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Bize Resûlullah’tan (s.a.v.) işittiklerini rivayet et ey Zeyd!” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 36) diye hürmetle ve imrenerek ziyaret ettikleri kıymetli sahabilerden biri oldu.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Yüreğinde Güzel Sözler Biriktiren Bir Genç]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22243</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:10:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22243</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yüreğinde Güzel Sözler </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Biriktiren Bir Genç: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Küçük bir çocukken başlamıştı onunla ilgili hatıralar biriktirmeye zihninde. Ölümüne kadar da tüm hayatı bu anıları tazelemekle geçti. Onunla yaşadığı bir olayı diğerine tercih edemezdi, onun ağzından çıkmış olan her bir kelime değerliydi. Bazı sözler vardır, kulak onu işittikten sonra kalbe düşer, orada kendine derin bir yer edinir ve kalp durana kadar yerini muhafaza eder. İnsanın kalbi kadar, nefesi kadar değerlidir bu kelimeler. Çünkü bunların sahibine insan kendi kalbi kadar değer vermiştir. Ne kadar derindeyse sevgisi o kadar derûnda saklanır bu sözler. Ne uzun yıllar silebilir ne kıvrılan yollar. Öyle sinesinde saklar insan, değerli bir hazine gibi... Sarıp sarmalar bu paha biçilemeyen mücevherleri, hürmetle mahfazasına koyar, yıllar yılı muhafaza eder. Hatırlamak, tekrar yaşamak, sözünü dilde, hayalini gözde canlandırmak istediğinde ise özenle mahfazasından çıkarır, titizlikle her bir kelime yerli yerinde telaffuz edilerek anlatılır. O esnada her bir kelime canlanır, sizinle aynı ortamı solur, siz de onların söylendiği atmosferde nefes alır, aynı anları tekrar yaşarsınız.<br />
Peygamberiyle yaşadığı anılarını paylaşırken, onun sözlerini aktarırken işte bu duyguları tekrar yaşardı Ebû Saîd el-Hudrî. 1000 küsur rivayeti nakşetmişti kalbine. Onunla ilgili anılar biriktirmeye küçük bir çocukken başlamıştı ve bu bir ömür devam etti. Hep onun yanında olma gayretindeydi; ağzından çıkan sözleri, verdiği nasihatleri, olaylar karşısında gösterdiği tepkileri ayrıntılarıyla hıfzetti ve başkalarına bildirdi. Öyle ki onun naklettiği bir olayla ilgili kapısını çalanlar karşısında Ebû Saîd iki parmağını kaldırır, iki gözünü ve iki kulağını işaret edip kendisinden gayet emin bir şekilde “şu iki gözüm görmüş ve şu iki kulağım işitmiştir ki” diyerek sözlerini sürdürürdü. (Müslim, Müsâkât, 76) <br />
Bir heyeti misafir ederken de yanındaydı peygamberinin, rüyasını anlatırken de… Haramdan sakındıran sözlerini de işitti, son anlarında son nasihatlerini de… Yağmurlu bir günde mescidin tavanındaki hurma dallarından yağmur suları boşaldığı esnada, peygamberinin su içinde nasıl namaz kıldığına da şahitlik etmişti, faziletinden dolayı yatsı namazını geciktirerek eda edişine de. Hatta onunla birlikte mescitte yatsı namazını kılmak için beklediği bir gece, namazı beklemenin faziletine dair müjdesini işitmişti. (Ebû Davud, Salât, 7) Bir başka gün Allah Resûlü ona seslenerek şöyle söylemişti de nasıl mutlu olmuştu: “Yâ Ebâ Saîd! Her kim Rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, Peygamber olarak da Muhammed’e razı olursa o kimseye cennet vaciptir.” (Müslim, İmâre, 116)<br />
Medineli Müslüman bir ailede dünyaya gelip küçük yaşta Müslüman olan Ebû Saîd, babası ile birlikte Uhud Savaşı’na katılmak için Allah Resûlü’nün huzuruna gelmiş ancak o esnada on üç yaşında olduğu için kendisine izin verilmemişti. Uhud’dan babası şehit olarak döndü. Babasıyla Uhud’a katılamasa da sonraki senelerde tam on iki gazvede bulundu, her birinde kahramanca mücadele etti. Ebû Saîd sadece savaş meydanlarında değil, babasından sonra yoklukla da mücadele halindeydi; ancak peygamberinin tavsiyesine uyarak onu da metanetle yendi.<br />
Ebû Saîd’in Medine’de en çok zaman geçirdiği mekân ise peygamber mescidiydi. Orada Peygamberinin en yakınında, ilim meclislerinde bulunmak, suffedeki arkadaşlarıyla birlikte bu halkalarda yer almak, Ebû Saîd için en güzel şeydi. Onun unutamadığı anılarından pek çoğu buraya aitti. Bir defasında mescitte fakir muhacir arkadaşlarının bulunduğu bir halkaya dahil olmuştu. Ancak orada bulunanlar o kadar fakirlerdi ki üzerlerindeki kıyafetleri kendilerini tam olarak örtmediği için birbirlerinin arkasına gizlenmek durumunda kalıyorlardı. İçlerinden biri Kur’an okuyordu. Derken Allah Resûlü yanlarına geldi, onlara selam verdi. Sonra da halkalarına dâhil oldu ve bu fakir insanları müjdeleriyle zengin kılıp, gönüllerini ferahlattı. (Ebû Dâvûd, İlim, 13) Nasıl da sevinmişti orada bulunan herkes nasıl da teskin olmuştu yürekleri. O güzel geceyi Ebû Saîd nasıl unutabilirdi?<br />
Yaşanan o geceyi, gündüzü, Allah Resûlü’yle yaşadığı her bir anı, işittiği her bir sözü asla unutmadı. Onun ağzından tüm bu yaşananları dinlemek isteyenler yıllar yılı Ebû Saîd’in kapısını aşındırdı. Allah Resûlü’nün bu samimi sahabisi talebelerini, “Merhaba Resûlullah’ın bize vasiyet ettiği kimseler!” diyerek karşılardı. Çünkü mahfazasında sakladığı sözlerden birinde peygamberi böyle yapmasını tavsiye etmişti. (Tirmizî, İlim, 4)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yüreğinde Güzel Sözler </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Biriktiren Bir Genç: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Küçük bir çocukken başlamıştı onunla ilgili hatıralar biriktirmeye zihninde. Ölümüne kadar da tüm hayatı bu anıları tazelemekle geçti. Onunla yaşadığı bir olayı diğerine tercih edemezdi, onun ağzından çıkmış olan her bir kelime değerliydi. Bazı sözler vardır, kulak onu işittikten sonra kalbe düşer, orada kendine derin bir yer edinir ve kalp durana kadar yerini muhafaza eder. İnsanın kalbi kadar, nefesi kadar değerlidir bu kelimeler. Çünkü bunların sahibine insan kendi kalbi kadar değer vermiştir. Ne kadar derindeyse sevgisi o kadar derûnda saklanır bu sözler. Ne uzun yıllar silebilir ne kıvrılan yollar. Öyle sinesinde saklar insan, değerli bir hazine gibi... Sarıp sarmalar bu paha biçilemeyen mücevherleri, hürmetle mahfazasına koyar, yıllar yılı muhafaza eder. Hatırlamak, tekrar yaşamak, sözünü dilde, hayalini gözde canlandırmak istediğinde ise özenle mahfazasından çıkarır, titizlikle her bir kelime yerli yerinde telaffuz edilerek anlatılır. O esnada her bir kelime canlanır, sizinle aynı ortamı solur, siz de onların söylendiği atmosferde nefes alır, aynı anları tekrar yaşarsınız.<br />
Peygamberiyle yaşadığı anılarını paylaşırken, onun sözlerini aktarırken işte bu duyguları tekrar yaşardı Ebû Saîd el-Hudrî. 1000 küsur rivayeti nakşetmişti kalbine. Onunla ilgili anılar biriktirmeye küçük bir çocukken başlamıştı ve bu bir ömür devam etti. Hep onun yanında olma gayretindeydi; ağzından çıkan sözleri, verdiği nasihatleri, olaylar karşısında gösterdiği tepkileri ayrıntılarıyla hıfzetti ve başkalarına bildirdi. Öyle ki onun naklettiği bir olayla ilgili kapısını çalanlar karşısında Ebû Saîd iki parmağını kaldırır, iki gözünü ve iki kulağını işaret edip kendisinden gayet emin bir şekilde “şu iki gözüm görmüş ve şu iki kulağım işitmiştir ki” diyerek sözlerini sürdürürdü. (Müslim, Müsâkât, 76) <br />
Bir heyeti misafir ederken de yanındaydı peygamberinin, rüyasını anlatırken de… Haramdan sakındıran sözlerini de işitti, son anlarında son nasihatlerini de… Yağmurlu bir günde mescidin tavanındaki hurma dallarından yağmur suları boşaldığı esnada, peygamberinin su içinde nasıl namaz kıldığına da şahitlik etmişti, faziletinden dolayı yatsı namazını geciktirerek eda edişine de. Hatta onunla birlikte mescitte yatsı namazını kılmak için beklediği bir gece, namazı beklemenin faziletine dair müjdesini işitmişti. (Ebû Davud, Salât, 7) Bir başka gün Allah Resûlü ona seslenerek şöyle söylemişti de nasıl mutlu olmuştu: “Yâ Ebâ Saîd! Her kim Rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, Peygamber olarak da Muhammed’e razı olursa o kimseye cennet vaciptir.” (Müslim, İmâre, 116)<br />
Medineli Müslüman bir ailede dünyaya gelip küçük yaşta Müslüman olan Ebû Saîd, babası ile birlikte Uhud Savaşı’na katılmak için Allah Resûlü’nün huzuruna gelmiş ancak o esnada on üç yaşında olduğu için kendisine izin verilmemişti. Uhud’dan babası şehit olarak döndü. Babasıyla Uhud’a katılamasa da sonraki senelerde tam on iki gazvede bulundu, her birinde kahramanca mücadele etti. Ebû Saîd sadece savaş meydanlarında değil, babasından sonra yoklukla da mücadele halindeydi; ancak peygamberinin tavsiyesine uyarak onu da metanetle yendi.<br />
Ebû Saîd’in Medine’de en çok zaman geçirdiği mekân ise peygamber mescidiydi. Orada Peygamberinin en yakınında, ilim meclislerinde bulunmak, suffedeki arkadaşlarıyla birlikte bu halkalarda yer almak, Ebû Saîd için en güzel şeydi. Onun unutamadığı anılarından pek çoğu buraya aitti. Bir defasında mescitte fakir muhacir arkadaşlarının bulunduğu bir halkaya dahil olmuştu. Ancak orada bulunanlar o kadar fakirlerdi ki üzerlerindeki kıyafetleri kendilerini tam olarak örtmediği için birbirlerinin arkasına gizlenmek durumunda kalıyorlardı. İçlerinden biri Kur’an okuyordu. Derken Allah Resûlü yanlarına geldi, onlara selam verdi. Sonra da halkalarına dâhil oldu ve bu fakir insanları müjdeleriyle zengin kılıp, gönüllerini ferahlattı. (Ebû Dâvûd, İlim, 13) Nasıl da sevinmişti orada bulunan herkes nasıl da teskin olmuştu yürekleri. O güzel geceyi Ebû Saîd nasıl unutabilirdi?<br />
Yaşanan o geceyi, gündüzü, Allah Resûlü’yle yaşadığı her bir anı, işittiği her bir sözü asla unutmadı. Onun ağzından tüm bu yaşananları dinlemek isteyenler yıllar yılı Ebû Saîd’in kapısını aşındırdı. Allah Resûlü’nün bu samimi sahabisi talebelerini, “Merhaba Resûlullah’ın bize vasiyet ettiği kimseler!” diyerek karşılardı. Çünkü mahfazasında sakladığı sözlerden birinde peygamberi böyle yapmasını tavsiye etmişti. (Tirmizî, İlim, 4)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Muâz b. Cebel (r.a.) Âlimlerin Öncüsü Fakih Sahabi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22242</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:09:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22242</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âlimlerin Öncüsü </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fakih Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Muâz b. Cebel (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Elçiler Yılı olarak anılan hicretin dokuzuncu yılıydı. Medine’ye gelen heyetler içerisinde Yemenliler, hem fazlalığı hem de dini öğrenme hususundaki gayretleriyle Resûlullah’ın takdirini kazanmıştı. Allah Resûlü de kendilerine göndermek üzere bir heyet hazırlamış, bu heyete başkan olarak “ümmetim içerisinde helal ve haram konusunda en bilgili olan kişi” (Tirmizî, Menâkıb, 32) dediği Muâz b. Cebel’i seçmişti. Elçi, zekât memuru ve kadı sıfatıyla Yemen’e gidecek olan Muâz (r.a.) bir yandan yönetimde görev alırken bir yandan da dinî konularda halka rehberlik edecekti. Resûlullah, üzerine yüklediği bu ağır sorumluluğu hafifletmek istercesine, her bir vazifeyi ifa ederken nasıl davranması gerektiğini ona ayrıntılarıyla açıklamaya başladı: “Sen Kitap ehli bir topluluğa gideceksin. Oraya vardığında onları önce, ‘Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Resûlü olduğuna’ şehâdet etmeye çağır. Bu davetine uyarlarsa onlara Allah’ın kendilerine her gün ve gece içinde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Buna da uyarlarsa kendilerine, Allah’ın onlara zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek olan zekâtı farz kıldığını bildir...” (Buhârî, Megâzî, 61). <br />
Henüz on sekiz yaşındayken Müslüman olan Muâz b. Cebel, İkinci Akabe Biati’ne katılarak Resûlullah’a bağlılık yemini eden Medineli ilk Müslümanlardandı. O günden sonra kendisini İslam’a adamış, dini en güzel şekilde öğrenme ve yaşama gayreti içerisinde olmuştu. Resûlullah’ın yanından ayrılmamaya özen gösterir, yanı başında yürürken veya bineğinin terkisindeyken dahi ona merak ettiği hususlarda sorular yöneltmekten geri durmazdı. Şimdi ise Allah Resûlü soruyor, Muâz cevaplıyordu:<br />
- (Sana bir dava geldiğinde) nasıl hüküm vereceksin?<br />
- Allah’ın kitabına göre hüküm vereceğim.<br />
- (O konuda) Allah’ın kitabında bir hüküm bulamazsan?<br />
- Resûlullah’ın sünneti ile (karar vereceğim).<br />
- Resûlullah’ın sünnetinde de yoksa?<br />
- Kendi görüşümle ictihad ederek bir karara varacak, ona göre hüküm vereceğim.<br />
Senelerce Resûl’ün eğitiminde yetişmenin, onun terbiyesinden geçmiş olmanın verdiği birikimle yanıtlamıştı Muâz soruları ve tam da muhatabının istediği cevapları vermişti. Allah Resûlü elini Muâz’ın göğsüne koyarak duyduğu memnuniyeti şöyle dile getirdi: “Resûlü’nün elçisini (Resûlü’nün arzuladığı cevabı vermeye) muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.” (Tirmizî, Ahkâm, 3)<br />
Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezbere bilen Muâz, Hz. Peygamber’in kendisinden Kur’an öğrenmeyi tavsiye ettiği dört mümtaz şahsiyetten biriydi (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 117). Sünneti de en iyi bilen kimselerden olduğu aşikârdı. Bildiklerini öylesine içselleştirmişti ki güçlü imanı, itaatkâr yaşantısı ve insanlara marufu öğretme azminden dolayı sahabiler kendisini Hz. İbrahim’e benzetiyorlardı. Bu azmin meyvelerini de Rabbi ona bahşetmiş, onu dinde kavrayışlı, fakih kimselerden eylemişti. Resûlullah hayattayken fetva verebilen nadir insanlardandı Muâz. Daha bir yıl evvel Mekke fethedildiğinde Resûl-i Ekrem, bu mukaddes şehrin hidayete susamış insanlarını ona emanet etmişti. Muâz onları Kur’an’la buluşturmuş, cahiliyeden sıyrılıp İslamın aydınlığına çıkmalarında güzel bir rehber olmuştu. Sıra Yemen’deydi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen en güzel öğretmen, bu önemli bölgeye muallim olma vazifesini kendisine veriyor; tavsiye ve uyarılarla dolu uzun konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu: “Ey Muâz! Bu seneden sonra benimle karşılaşamayabilirsin, belki de ancak şu mescidime veya kabrime uğrarsın.” (İbn Hanbel, V, 236)<br />
Veda niteliğindeki bu sözlerden sonra yola çıkan Muâz, “Ey Muâz, ben seni seviyorum.” diyen gül yüzlü elçiyi bir daha göremedi (Ebû Dâvûd, Vitir, 26). Ama onun verdiği muallimlik vazifesine ömrü boyunca devam etti. Yemen’deki pek çok kabilenin Müslümanlığına vesile olmakla kalmadı, daha sonraları ilim meşalesini Suriye’ye taşıdı. Ashabın da fıkhi meseleleri kendisine danıştığı bu büyük âlim, rivayet ettiği hadislerle sünnetin nesiller boyu aktarılmasında önemli rol oynadı. Allah Resûlü’nün son konuşmasında ona verdiği talimatlar, yeni fethedilen yerlerde nasıl davranacakları hususunda Müslümanlara yüzyıllarca kılavuzluk ederken Muâz’ın Resûlullah’a verdiği cevaplar da fıkıh düşüncesinin geliştirilmesinde ve yeni ekollerin kurulmasında hayati önem taşıdı. Zamana ve mekâna sığmayan hizmetleriyle ilim önderlerine öncülük eden bu sahabiye Peygamberimizin bir de müjdesi vardı: Muâz, kıyamet günü âlimlerin bir adım önünde yer alacaktı (İbn Sa’d, Tabakât, II, 264).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âlimlerin Öncüsü </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fakih Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Muâz b. Cebel (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Elçiler Yılı olarak anılan hicretin dokuzuncu yılıydı. Medine’ye gelen heyetler içerisinde Yemenliler, hem fazlalığı hem de dini öğrenme hususundaki gayretleriyle Resûlullah’ın takdirini kazanmıştı. Allah Resûlü de kendilerine göndermek üzere bir heyet hazırlamış, bu heyete başkan olarak “ümmetim içerisinde helal ve haram konusunda en bilgili olan kişi” (Tirmizî, Menâkıb, 32) dediği Muâz b. Cebel’i seçmişti. Elçi, zekât memuru ve kadı sıfatıyla Yemen’e gidecek olan Muâz (r.a.) bir yandan yönetimde görev alırken bir yandan da dinî konularda halka rehberlik edecekti. Resûlullah, üzerine yüklediği bu ağır sorumluluğu hafifletmek istercesine, her bir vazifeyi ifa ederken nasıl davranması gerektiğini ona ayrıntılarıyla açıklamaya başladı: “Sen Kitap ehli bir topluluğa gideceksin. Oraya vardığında onları önce, ‘Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Resûlü olduğuna’ şehâdet etmeye çağır. Bu davetine uyarlarsa onlara Allah’ın kendilerine her gün ve gece içinde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Buna da uyarlarsa kendilerine, Allah’ın onlara zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek olan zekâtı farz kıldığını bildir...” (Buhârî, Megâzî, 61). <br />
Henüz on sekiz yaşındayken Müslüman olan Muâz b. Cebel, İkinci Akabe Biati’ne katılarak Resûlullah’a bağlılık yemini eden Medineli ilk Müslümanlardandı. O günden sonra kendisini İslam’a adamış, dini en güzel şekilde öğrenme ve yaşama gayreti içerisinde olmuştu. Resûlullah’ın yanından ayrılmamaya özen gösterir, yanı başında yürürken veya bineğinin terkisindeyken dahi ona merak ettiği hususlarda sorular yöneltmekten geri durmazdı. Şimdi ise Allah Resûlü soruyor, Muâz cevaplıyordu:<br />
- (Sana bir dava geldiğinde) nasıl hüküm vereceksin?<br />
- Allah’ın kitabına göre hüküm vereceğim.<br />
- (O konuda) Allah’ın kitabında bir hüküm bulamazsan?<br />
- Resûlullah’ın sünneti ile (karar vereceğim).<br />
- Resûlullah’ın sünnetinde de yoksa?<br />
- Kendi görüşümle ictihad ederek bir karara varacak, ona göre hüküm vereceğim.<br />
Senelerce Resûl’ün eğitiminde yetişmenin, onun terbiyesinden geçmiş olmanın verdiği birikimle yanıtlamıştı Muâz soruları ve tam da muhatabının istediği cevapları vermişti. Allah Resûlü elini Muâz’ın göğsüne koyarak duyduğu memnuniyeti şöyle dile getirdi: “Resûlü’nün elçisini (Resûlü’nün arzuladığı cevabı vermeye) muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.” (Tirmizî, Ahkâm, 3)<br />
Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezbere bilen Muâz, Hz. Peygamber’in kendisinden Kur’an öğrenmeyi tavsiye ettiği dört mümtaz şahsiyetten biriydi (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 117). Sünneti de en iyi bilen kimselerden olduğu aşikârdı. Bildiklerini öylesine içselleştirmişti ki güçlü imanı, itaatkâr yaşantısı ve insanlara marufu öğretme azminden dolayı sahabiler kendisini Hz. İbrahim’e benzetiyorlardı. Bu azmin meyvelerini de Rabbi ona bahşetmiş, onu dinde kavrayışlı, fakih kimselerden eylemişti. Resûlullah hayattayken fetva verebilen nadir insanlardandı Muâz. Daha bir yıl evvel Mekke fethedildiğinde Resûl-i Ekrem, bu mukaddes şehrin hidayete susamış insanlarını ona emanet etmişti. Muâz onları Kur’an’la buluşturmuş, cahiliyeden sıyrılıp İslamın aydınlığına çıkmalarında güzel bir rehber olmuştu. Sıra Yemen’deydi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen en güzel öğretmen, bu önemli bölgeye muallim olma vazifesini kendisine veriyor; tavsiye ve uyarılarla dolu uzun konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu: “Ey Muâz! Bu seneden sonra benimle karşılaşamayabilirsin, belki de ancak şu mescidime veya kabrime uğrarsın.” (İbn Hanbel, V, 236)<br />
Veda niteliğindeki bu sözlerden sonra yola çıkan Muâz, “Ey Muâz, ben seni seviyorum.” diyen gül yüzlü elçiyi bir daha göremedi (Ebû Dâvûd, Vitir, 26). Ama onun verdiği muallimlik vazifesine ömrü boyunca devam etti. Yemen’deki pek çok kabilenin Müslümanlığına vesile olmakla kalmadı, daha sonraları ilim meşalesini Suriye’ye taşıdı. Ashabın da fıkhi meseleleri kendisine danıştığı bu büyük âlim, rivayet ettiği hadislerle sünnetin nesiller boyu aktarılmasında önemli rol oynadı. Allah Resûlü’nün son konuşmasında ona verdiği talimatlar, yeni fethedilen yerlerde nasıl davranacakları hususunda Müslümanlara yüzyıllarca kılavuzluk ederken Muâz’ın Resûlullah’a verdiği cevaplar da fıkıh düşüncesinin geliştirilmesinde ve yeni ekollerin kurulmasında hayati önem taşıdı. Zamana ve mekâna sığmayan hizmetleriyle ilim önderlerine öncülük eden bu sahabiye Peygamberimizin bir de müjdesi vardı: Muâz, kıyamet günü âlimlerin bir adım önünde yer alacaktı (İbn Sa’d, Tabakât, II, 264).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Havle bint Sa’lebe (r.a.) Şikâyetini Allah’a Duyuran Kadın]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22241</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:00:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22241</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şikâyetini Allah’a Duyuran Kadın: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Havle bint Sa’lebe (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medineli hanım sahabilerden Havle bint Sa’lebe, kendisi gibi Hazrec kabilesine mensup olan Ubâde b. Sâmit’in kardeşi Evs b. Sâmit ile evliydi. Evs Bedir, Uhud, Hendek gibi birçok savaşta Hz. Peygamber’le birlikte müşriklere karşı mücadele vermişti. Ardında bıraktığı uzun yıllar Evs’i yormuş, iyice yaşlandırmıştı. Artık huysuz ve geçimsiz bir ihtiyardı. Olur olmaz her sebepten tartışma çıkarıyordu. Bir sebeple hanımı Havle’ye kızdığı günlerden biriydi. Öfkesine öyle yenik düşmüştü ki Havle’ye “Sen bana annemin sırtı gibisin!” diyerek bir telaşla evinden çıkıp gitti. Çok geçmeden sakinleşen ve öfkeyle hanımına söylediklerinden pişman olan Evs, geri döndü. Havle’yle yeniden bir araya gelmek istiyordu ama evliliklerinin geçerliliği şüpheliydi artık. Çünkü cahiliyeden kalma çirkin bir âdet olan “zıhar”la hanımını kendisine haram kılmıştı.<br />
Zıhar yani hanımını annesi gibi dinen evlenmesi mümkün olmayan bir kadına benzetmek, cahiliye Araplarının boşamak istedikleri hanımlarına reva gördükleri onur kırıcı bir cezaydı. Müslüman toplumunda ilk kez karşılaşılan bu kötü muamele Havle’yi oldukça incitmişti. Allah ve Resûlü haklarında bir hüküm vermedikçe kocası Evs’le evliliğini sürdüremeyeceğine karar verdi. Çok geçmeden Resûlullah’a gitti ve olanları anlattı. Evs’in uğruna gençliğini feda etmiş, onun çocuklarını dünyaya getirmişti. Kendisinin de yaşlılığa adım adım yaklaştığı böyle bir zamanda kocasının yaptığı çok ağırına gitmişti. Hz. Peygamber Havle’ye “Amcanın oğlu (Evs) artık çok yaşlı bir adam. Onun hakkında Allah’tan sakın!” dediyse de ayrılmaları gerektiğinden farklı bir hüküm veremiyordu. <br />
Havle bint Sa’lebe kabullenemiyordu olanları. Onca yıl sonra bir başına çocuklarına nasıl bakacaktı? Çocukları kendi alsa aç kalacaklar, babaları alsa perişan olacaklardı. Yüce Allah hakkında bir hüküm bildirinceye kadar yalvarmaktan vazgeçmedi. “Allah’ım şikâyetimi sana arz ediyorum. Peygamberinin dilinden bana hüküm (bildiren bir vahiy) indir.” diye dua etti. Havle’nin mücadelesine şahit olan Hz. Âişe ve Resûlullah’ın diğer ev halkı ağlamaya başladılar. Yedi kat göğün ötesinden derdinin dermanı olacak bir hüküm gönderilmesini bekliyordu ısrarla Havle. Sonunda Rabbi onun mücadelesini örnek gösterdiği bir sûreyle karşılık verdi azimli bekleyişine: “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Mücâdele, 58/1)<br />
Sûrenin devamındaki ayetlerde zıhar yapan erkeğin hanımına karşı çok çirkin ve asılsız bir söz söylediği ve ancak kefaretle yeniden bir araya gelebilecekleri bildiriliyordu. Hz. Peygamber Havle dönmek istediği takdirde Evs’in bir köle azat etmesi gerektiğini söyledi. Ancak onun azat edecek bir kölesi yoktu. O takdirde Resûlullah peş peşe iki ay oruç tutması gerektiğini bildirdi. Lakin Evs o kadar yaşlanmıştı ki oruç tutmaya gücü yetmezdi. Öyleyse altmış fakiri doyurması gerekiyordu. Ancak Evs fakir bir adamdı, onu bile karşılayabilecek durumu yoktu. Bunun üzerine Hz. Peygamber Havle’ye kocası adına fakirlere dağıtması için bir sepet hurma vereceğini söyledi. Sıkıntısının çözümsüz olmadığını gören Havle çok sevindi. Ferahlamıştı artık. Bir sepet hurmayı da kendisinin vereceğini söyledi. Her şeye rağmen Havle’nin kocasına destek olması Allah Resûlü’nü oldukça memnun etti. Havle’ye “İsabetli davrandın, iyi yaptın.” diyerek bundan sonra da kocasının iyiliğini istemesi tavsiyesinde bulundu. (İbn Hanbel, VI, 410)<br />
Haklı mücadelesinden vazgeçmeyerek şikâyetini Rabbine duyuran ve zıhar gibi cahiliyeden kalma çirkin bir muameleyle kadınlara yapılan haksızlığın Allah katında karşılıksız bırakılmayacağının canlı örneğini teşkil eden Havle bint Sa’lebe yaşlılığında da saygı gösterilen bir hanım oldu. Hz. Ömer onunla her karşılaştığında konuşmaya özen gösterirdi. Halifeliği zamanında bir gün yanında bazı kimseler olmasına rağmen Havle’yle konuşmaya dalmıştı. İçlerinden biri bu yaşlı kadın yüzünden Hz. Ömer’in insanları ihmal etmesine anlam veremedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “O kadının kim olduğunu biliyor musun? O, yedi kat gökler ötesinden şikâyetini Allah’a duyuran kadındır.” dedi ve kendisiyle akşama kadar konuşacak olsa bile namaz dışında hiçbir şey için onun yanından ayrılmayacağını ifade etti. (İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 115)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şikâyetini Allah’a Duyuran Kadın: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Havle bint Sa’lebe (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Medineli hanım sahabilerden Havle bint Sa’lebe, kendisi gibi Hazrec kabilesine mensup olan Ubâde b. Sâmit’in kardeşi Evs b. Sâmit ile evliydi. Evs Bedir, Uhud, Hendek gibi birçok savaşta Hz. Peygamber’le birlikte müşriklere karşı mücadele vermişti. Ardında bıraktığı uzun yıllar Evs’i yormuş, iyice yaşlandırmıştı. Artık huysuz ve geçimsiz bir ihtiyardı. Olur olmaz her sebepten tartışma çıkarıyordu. Bir sebeple hanımı Havle’ye kızdığı günlerden biriydi. Öfkesine öyle yenik düşmüştü ki Havle’ye “Sen bana annemin sırtı gibisin!” diyerek bir telaşla evinden çıkıp gitti. Çok geçmeden sakinleşen ve öfkeyle hanımına söylediklerinden pişman olan Evs, geri döndü. Havle’yle yeniden bir araya gelmek istiyordu ama evliliklerinin geçerliliği şüpheliydi artık. Çünkü cahiliyeden kalma çirkin bir âdet olan “zıhar”la hanımını kendisine haram kılmıştı.<br />
Zıhar yani hanımını annesi gibi dinen evlenmesi mümkün olmayan bir kadına benzetmek, cahiliye Araplarının boşamak istedikleri hanımlarına reva gördükleri onur kırıcı bir cezaydı. Müslüman toplumunda ilk kez karşılaşılan bu kötü muamele Havle’yi oldukça incitmişti. Allah ve Resûlü haklarında bir hüküm vermedikçe kocası Evs’le evliliğini sürdüremeyeceğine karar verdi. Çok geçmeden Resûlullah’a gitti ve olanları anlattı. Evs’in uğruna gençliğini feda etmiş, onun çocuklarını dünyaya getirmişti. Kendisinin de yaşlılığa adım adım yaklaştığı böyle bir zamanda kocasının yaptığı çok ağırına gitmişti. Hz. Peygamber Havle’ye “Amcanın oğlu (Evs) artık çok yaşlı bir adam. Onun hakkında Allah’tan sakın!” dediyse de ayrılmaları gerektiğinden farklı bir hüküm veremiyordu. <br />
Havle bint Sa’lebe kabullenemiyordu olanları. Onca yıl sonra bir başına çocuklarına nasıl bakacaktı? Çocukları kendi alsa aç kalacaklar, babaları alsa perişan olacaklardı. Yüce Allah hakkında bir hüküm bildirinceye kadar yalvarmaktan vazgeçmedi. “Allah’ım şikâyetimi sana arz ediyorum. Peygamberinin dilinden bana hüküm (bildiren bir vahiy) indir.” diye dua etti. Havle’nin mücadelesine şahit olan Hz. Âişe ve Resûlullah’ın diğer ev halkı ağlamaya başladılar. Yedi kat göğün ötesinden derdinin dermanı olacak bir hüküm gönderilmesini bekliyordu ısrarla Havle. Sonunda Rabbi onun mücadelesini örnek gösterdiği bir sûreyle karşılık verdi azimli bekleyişine: “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Mücâdele, 58/1)<br />
Sûrenin devamındaki ayetlerde zıhar yapan erkeğin hanımına karşı çok çirkin ve asılsız bir söz söylediği ve ancak kefaretle yeniden bir araya gelebilecekleri bildiriliyordu. Hz. Peygamber Havle dönmek istediği takdirde Evs’in bir köle azat etmesi gerektiğini söyledi. Ancak onun azat edecek bir kölesi yoktu. O takdirde Resûlullah peş peşe iki ay oruç tutması gerektiğini bildirdi. Lakin Evs o kadar yaşlanmıştı ki oruç tutmaya gücü yetmezdi. Öyleyse altmış fakiri doyurması gerekiyordu. Ancak Evs fakir bir adamdı, onu bile karşılayabilecek durumu yoktu. Bunun üzerine Hz. Peygamber Havle’ye kocası adına fakirlere dağıtması için bir sepet hurma vereceğini söyledi. Sıkıntısının çözümsüz olmadığını gören Havle çok sevindi. Ferahlamıştı artık. Bir sepet hurmayı da kendisinin vereceğini söyledi. Her şeye rağmen Havle’nin kocasına destek olması Allah Resûlü’nü oldukça memnun etti. Havle’ye “İsabetli davrandın, iyi yaptın.” diyerek bundan sonra da kocasının iyiliğini istemesi tavsiyesinde bulundu. (İbn Hanbel, VI, 410)<br />
Haklı mücadelesinden vazgeçmeyerek şikâyetini Rabbine duyuran ve zıhar gibi cahiliyeden kalma çirkin bir muameleyle kadınlara yapılan haksızlığın Allah katında karşılıksız bırakılmayacağının canlı örneğini teşkil eden Havle bint Sa’lebe yaşlılığında da saygı gösterilen bir hanım oldu. Hz. Ömer onunla her karşılaştığında konuşmaya özen gösterirdi. Halifeliği zamanında bir gün yanında bazı kimseler olmasına rağmen Havle’yle konuşmaya dalmıştı. İçlerinden biri bu yaşlı kadın yüzünden Hz. Ömer’in insanları ihmal etmesine anlam veremedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “O kadının kim olduğunu biliyor musun? O, yedi kat gökler ötesinden şikâyetini Allah’a duyuran kadındır.” dedi ve kendisiyle akşama kadar konuşacak olsa bile namaz dışında hiçbir şey için onun yanından ayrılmayacağını ifade etti. (İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 115)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Esmâ bint Umeys (r.a.) İki Hicret Sahibi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22240</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 22:59:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22240</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İki Hicret Sahibi </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmâ bint Umeys (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Kalp, imanla tanıştığında bütün korkuları reddediyor ve iman dolu cesur bir kalp, en çok mümin bir kadına yakışıyordu. İmanının verdiği cesaretle o, atalarının dinini bırakıp Son Peygamber’in ilahi çağrısına yüreğini bağlamıştı. Bu yüzdendi kalbiyle inandığını diliyle söylemekten korkmaması. İşkenceler altında inlerken dahi yolundan dönmemesi bu yüzdendi. Onun cesareti, Mekke’deki şirk bataklığının tam ortasında, imanı göğsünde gururla taşıyabilmesinden belliydi. O, Allah Resûlü’ne inanan bir avuç kişiden biri olan Esmâ bint. Umeys idi. <br />
Nebî’nin izinden giden Esmâ, öğrendi ki bu yol nice yolculuklara gebeydi. Allah’ın arzı genişti ve zulümden kurtulmak için günü geldiğinde terk-i diyar eylemek gerekebilirdi. Onun için iman, varını yoğunu ardında bırakıp hiç bilmediği topraklara Allah için hicret edebilme cesaretini gösterebilmekti. Bir gün, Esmâ’nın adımları Peygamber’in işaret ettiği topraklara yöneldi, çöllerden, denizlerden, zorlu yollardan geçti. İlkin Habeşistan diyarına hicret etti. Yoldaşı ve sevgili eşi Cafer b. Ebû Tâlib’le birlikte Habeş memleketinde, çok sevdiği Peygamberinin ve Müslüman kardeşlerinin yıllarca hasretini çekti. <br />
Aradan seneler geçti. Gün geldi, Allah’ın lütf u keremiyle Habeşistan muhacirleriyle Medine muhacirlerinin yolu Peygamber şehri Medine’de kesişti. Esmâ, sevgili eşiyle birlikte Hayber’in fethi esnasında, ikinci hicretini Medine’ye gerçekleştirdi. Böylece o, Allah yolunda iki defa hicret etmenin saadetine erdi. Ancak bu durum, Medine muhacirleriyle Habeşistan muhacirleri arasında tatlı bir rekabetin doğmasına neden oldu. Bir gün Esmâ’yı, kızı Hafsa’nın evinde gören Hz. Ömer, “Bu, Habeşli Esmâ mı, şu deniz yolcusu olan?” dedi ve devamında ekledi: “Medine’ye hicret faziletinde biz sizi geçtik. Biz, Resûlullah’a sizden daha yakınız.” Bu sözler, ömrünü Allah yoluna adayan, bu uğurda türlü cefalar çekmiş olan Esmâ’ya ağır geldi ve karşısındaki Ömer (r.a.) olsa dahi kendisini savunmaktan çekinmedi: “Hayır” dedi, “Allah’a yemin ederim ki, siz Resûlullah’la (s.a.v.) birlikte hicret ettiniz. O, sizin açlarınızı doyurdu, cahillerinizi eğitti. Biz ise uzaklarda, düşman yurdunda, Habeşistan’da idik. Bütün bu sıkıntılara biz, Allah’ın ve Resûlü’nün rızası uğruna katlandık. Ey Ömer! Yemin ederim, senin bu söylediklerini gidip Resûlullah’a anlatıncaya kadar ne bir lokma yiyeceğim ne de bir yudum su içeceğim. Vallahi, biz eziyet görüyor ve korku içinde yaşıyorduk.” Hz. Ömer’in sözleri ağırına giden ve durumu olduğu gibi Allah Resûlü’ne bildiren Esmâ, Nebî’den, kendisini sevince boğan şu sözleri işitti: “Bu hususta Ömer bana sizden daha yakın değildir. Zira o ve arkadaşları yalnız bir defa hicret etmişken siz gemi yolcuları, iki defa hicret ettiniz!” (Müslim, Fedâil, 169)<br />
Bu sözleri işiten Esmâ için artık hiçbir şey duyduklarından daha değerli değildi. Diğer muhacir kardeşleri de bu kutlu sözleri işitebilmek için defalarca onun kapısını çalıyorlardı. Esmâ ise her defasında o günün heyecanını tekrar yaşayarak, Nebî’nin sözlerini onlara aktarıyordu. (Müslim, Fedâil, 169)<br />
Esmâ’nın gözleri sevinçler kadar hüzünlere de şahit oldu. Ve onun için en büyük hüzünlerden biriydi eşi Cafer’i Mute Savaşı’nda yitirmesi. Esmâ, bundan böyle Cafer b. Ebû Tâlib’in değil, Cafer-i Tayyâr’ın eşiydi. Zira Cafer (r.a.), kahramanca savaşıp kaybettiği iki koluna mukabil cennete uçtuğu için bu adla anılır olmuştu. Cafer’in ardından kuş yavruları gibi kalan yetimleri ise artık bahtiyardı. Çünkü başlarını okşayan Peygamber’in eli, onlara yetimliklerini unutturan en büyük teselli kaynağı idi. (Nesâî, Zînet, 57)<br />
Esmâ bint Umeys, asırlar ötesine imanıyla, cesaretiyle, sabır ve metanetiyle örnek oldu. Peygamberine duyduğu muhabbetini, ona ve onun sözlerine olan bağlılığı ile gösterdi. Ve onun mübarek sözlerinden altmış kadarı, Esmâ’nın ağzından satırlara, satırlardan sadırlara, zamanlardan zamanlara hep nakledile geldi. Bunlardan birinde Sevgili Peygamberimiz, sıkıntılı ve kederli zamanlarında okuması için Esmâ’ya bir dua öğretmişti. Bu dua, Allah ve Resûlü’nün izinden giden, bu yolda kahrı da lütfu da hoş gören tüm Esmâların arkadaşı olacak nitelikte idi:<br />
“Benim Rabbim Allah’tır, O’na hiçbir şeyi ortak koşmam!” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İki Hicret Sahibi </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmâ bint Umeys (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Kalp, imanla tanıştığında bütün korkuları reddediyor ve iman dolu cesur bir kalp, en çok mümin bir kadına yakışıyordu. İmanının verdiği cesaretle o, atalarının dinini bırakıp Son Peygamber’in ilahi çağrısına yüreğini bağlamıştı. Bu yüzdendi kalbiyle inandığını diliyle söylemekten korkmaması. İşkenceler altında inlerken dahi yolundan dönmemesi bu yüzdendi. Onun cesareti, Mekke’deki şirk bataklığının tam ortasında, imanı göğsünde gururla taşıyabilmesinden belliydi. O, Allah Resûlü’ne inanan bir avuç kişiden biri olan Esmâ bint. Umeys idi. <br />
Nebî’nin izinden giden Esmâ, öğrendi ki bu yol nice yolculuklara gebeydi. Allah’ın arzı genişti ve zulümden kurtulmak için günü geldiğinde terk-i diyar eylemek gerekebilirdi. Onun için iman, varını yoğunu ardında bırakıp hiç bilmediği topraklara Allah için hicret edebilme cesaretini gösterebilmekti. Bir gün, Esmâ’nın adımları Peygamber’in işaret ettiği topraklara yöneldi, çöllerden, denizlerden, zorlu yollardan geçti. İlkin Habeşistan diyarına hicret etti. Yoldaşı ve sevgili eşi Cafer b. Ebû Tâlib’le birlikte Habeş memleketinde, çok sevdiği Peygamberinin ve Müslüman kardeşlerinin yıllarca hasretini çekti. <br />
Aradan seneler geçti. Gün geldi, Allah’ın lütf u keremiyle Habeşistan muhacirleriyle Medine muhacirlerinin yolu Peygamber şehri Medine’de kesişti. Esmâ, sevgili eşiyle birlikte Hayber’in fethi esnasında, ikinci hicretini Medine’ye gerçekleştirdi. Böylece o, Allah yolunda iki defa hicret etmenin saadetine erdi. Ancak bu durum, Medine muhacirleriyle Habeşistan muhacirleri arasında tatlı bir rekabetin doğmasına neden oldu. Bir gün Esmâ’yı, kızı Hafsa’nın evinde gören Hz. Ömer, “Bu, Habeşli Esmâ mı, şu deniz yolcusu olan?” dedi ve devamında ekledi: “Medine’ye hicret faziletinde biz sizi geçtik. Biz, Resûlullah’a sizden daha yakınız.” Bu sözler, ömrünü Allah yoluna adayan, bu uğurda türlü cefalar çekmiş olan Esmâ’ya ağır geldi ve karşısındaki Ömer (r.a.) olsa dahi kendisini savunmaktan çekinmedi: “Hayır” dedi, “Allah’a yemin ederim ki, siz Resûlullah’la (s.a.v.) birlikte hicret ettiniz. O, sizin açlarınızı doyurdu, cahillerinizi eğitti. Biz ise uzaklarda, düşman yurdunda, Habeşistan’da idik. Bütün bu sıkıntılara biz, Allah’ın ve Resûlü’nün rızası uğruna katlandık. Ey Ömer! Yemin ederim, senin bu söylediklerini gidip Resûlullah’a anlatıncaya kadar ne bir lokma yiyeceğim ne de bir yudum su içeceğim. Vallahi, biz eziyet görüyor ve korku içinde yaşıyorduk.” Hz. Ömer’in sözleri ağırına giden ve durumu olduğu gibi Allah Resûlü’ne bildiren Esmâ, Nebî’den, kendisini sevince boğan şu sözleri işitti: “Bu hususta Ömer bana sizden daha yakın değildir. Zira o ve arkadaşları yalnız bir defa hicret etmişken siz gemi yolcuları, iki defa hicret ettiniz!” (Müslim, Fedâil, 169)<br />
Bu sözleri işiten Esmâ için artık hiçbir şey duyduklarından daha değerli değildi. Diğer muhacir kardeşleri de bu kutlu sözleri işitebilmek için defalarca onun kapısını çalıyorlardı. Esmâ ise her defasında o günün heyecanını tekrar yaşayarak, Nebî’nin sözlerini onlara aktarıyordu. (Müslim, Fedâil, 169)<br />
Esmâ’nın gözleri sevinçler kadar hüzünlere de şahit oldu. Ve onun için en büyük hüzünlerden biriydi eşi Cafer’i Mute Savaşı’nda yitirmesi. Esmâ, bundan böyle Cafer b. Ebû Tâlib’in değil, Cafer-i Tayyâr’ın eşiydi. Zira Cafer (r.a.), kahramanca savaşıp kaybettiği iki koluna mukabil cennete uçtuğu için bu adla anılır olmuştu. Cafer’in ardından kuş yavruları gibi kalan yetimleri ise artık bahtiyardı. Çünkü başlarını okşayan Peygamber’in eli, onlara yetimliklerini unutturan en büyük teselli kaynağı idi. (Nesâî, Zînet, 57)<br />
Esmâ bint Umeys, asırlar ötesine imanıyla, cesaretiyle, sabır ve metanetiyle örnek oldu. Peygamberine duyduğu muhabbetini, ona ve onun sözlerine olan bağlılığı ile gösterdi. Ve onun mübarek sözlerinden altmış kadarı, Esmâ’nın ağzından satırlara, satırlardan sadırlara, zamanlardan zamanlara hep nakledile geldi. Bunlardan birinde Sevgili Peygamberimiz, sıkıntılı ve kederli zamanlarında okuması için Esmâ’ya bir dua öğretmişti. Bu dua, Allah ve Resûlü’nün izinden giden, bu yolda kahrı da lütfu da hoş gören tüm Esmâların arkadaşı olacak nitelikte idi:<br />
“Benim Rabbim Allah’tır, O’na hiçbir şeyi ortak koşmam!” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sa’d b. Muâz (r.a.) Hayrın Anahtarı Gönüller Sultanı Yiğit Sahabi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22239</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 22:38:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22239</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayrın Anahtarı <br />
Gönüller Sultanı <br />
Yiğit Sahabi: <br />
Sa’d b. Muâz (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Sabah namazını kıldırdıktan sonra telaşla mescidden çıktı Allah Resûlü. Gece vefat eden Sa’d b. Muâz’ın cenazesini teslim alan Abdüleşheloğullarının evlerine doğru yürüyordu. O kadar hızlıydı ki beraberindekiler kendisine yetişmekte zorlanıyordu. Kiminin hırkası boynundan düşüyor, kiminin terliğinden parmak bağı kopuyordu. Şikâyetlere aldırmadan ilerliyordu Resûlullah. Sa’d’ın cenaze işlemlerinde hazır bulunamamaktan korkuyordu. <br />
Otuz yedi yaşında vefat eden Sa’d, kısa ömrünün yalnızca son birkaç senesini müslüman olarak geçirmesine karşın İslama büyük hizmetlerde bulunmuş, müminler için tam anlamıyla bir “ensar” kardeşi olmuştu. Kavmi içinde saygın bir konumdaydı; sözü dinlenir, hatrı sayılır liderlerdendi. Birinci Akabe Biati’nden sonra Medine halkına İslamı öğretmek üzere gelen Mus’ab b. Umeyr’in davetiyle Müslüman olduğunda kavmini de bu güzel dine girmeye çağırmış ve onun telkinleriyle Abdüleşheloğullarından İslama girmeyen kalmamıştı. Ardından Mus’ab b. Umeyr’i evine alan Sa’d’ın evinden yayılan İslam nuru büyük bir hızla her yanı kaplamış, günden güne Medine, eski adıyla Yesrib şehri, “münevver” Peygamber yurdu olmaya hazır hale gelmişti. <br />
Bedir Savaşı öncesi yapılan istişarelerde ortaya çıkan gerginliğin aşılmasında da Sa’d b. Muâz başroldeydi. Küfre karşı büyük bir savaşa atılmak müminleri biraz tedirgin etmiş, bu konuda çekimser davranmışlardı. Allah Resûlü’nün daima yanıbaşında olacaklarını bildiren muhacirlerden Mikdâd b. Amr’ın konuşması Resûlullah’ın yüreğine su serpmişse de asıl beklediği sayıca daha fazla olan ensarın desteğiydi. Medine’de Resûlullah’ı koruyacaklarına söz veren bu güzel insanlar, Medine dışında yapılacak bir savaşa katılmayabilirlerdi. İşte tam bu sırada ensar adına söz alan Sa’d b. Muâz coşku dolu şu sözlerle toplantıya son noktayı koydu:<br />
“Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Getirdiğin her şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözüne uymak konusunda söz verdik. Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın emrini uygula (biz seninle beraberiz). Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin olsun ki sen şu denize dalacak olsan biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Dilediğinle görüş, dilediğinle ilişkiyi kes. Mallarımızdan dilediğini al. Doğrusu mallarımızdan aldığın bizim için bıraktığından daha hoştur.” (Vâkıdî, Megâzî, I, 48-49) Bu sözlerin ardından gönüllerdeki iman tazelenmiş, puslu düşünceler yerini azim ve kararlılığa bırakmıştı. <br />
Sa’d b. Muâz’ın varlığı inananları hep güçlendirmiş, attığı adımlar daima ümmete rahmet getirmişti. Hayrın anahtarlarından biri olan bu aklı selim sahabiyle istişare etmeyi önemserdi Allah Resûlü. Buvat Gazası’na giderken yerine onu vekil tayin etmiş, her fırsatta müminlerin kuyusunu kazmaya çalışan Kurayzaoğulları hakkında verilecek hükmü de yaralı olmasına rağmen ona bırakmıştı. Verdiği karardan memnuniyet duymuş ve o doğrultuda hareket etmişti. Ne var ki Hendek Savaşı’nda ağır yaralanan Sa’d bu hükmü verdikten kısa bir süre sonra vefat etti. <br />
Yaralandığında Allah Resûlü Sa’d’ı mescidde yaralıların tedavisi için kurulan çadıra getirtmiş, kendisini sık sık ziyaret ederek tedavi sürecini yakından takip etmişti. Yarasının tekrar açıldığını haber aldığında da derhal yanına gelip başını dizine koymuş, ruhunu huzurla teslim edebilmesi için dua etmişti. Sa’d o gece Rabbine kavuşmuştu, Resûlullah acı haberi sabah ashabından öğrendi. Nasıl ki o kendisini ve inananları hiç yalnız bırakmadıysa Allah Resûlü de ona karşı son görevlerini yapmak istiyor, bu yüzden acele ediyordu. Cenaze işlemlerini özenle takip etti ve kısacık yaşamına çok büyük hizmetler sığdıran bu yiğit sahabinin namazını bizzat kıldırdı. Kendisinden, Sad’ın ölümüyle arşın titrediğine ve cenazesinde binlerce meleğin hazır bulunduğuna dair müjdeler aktarılmış olsa da Resûlullah onun bu dünyadan ayrılmasıyla derinden sarsılmıştı, yüreğini kaplayan hüzün hal ve hareketlerine yansıyordu. Sadece onun değil bütün inananların içi yanıyordu. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gözyaşlarına hâkim olamıyor, Sa’d’ın annesi ağladıkça müminlerin de yüreği dağlanıyordu. Başta Resûlullah olmak üzere bütün müminleri yakıp kavuran bu tarifsiz acı, Hz. Âişe’nin yıllar sonra söylediği şu sözlerde en güzel ifadesini buldu: “Resûlullah Aleyhisselam ile iki arkadaşından (Ebû Bekir ile Ömer’den) sonra, vefatı Müslümanlara Sa’d b. Muâz’ınkinden daha ağır gelen bir kimse yoktur!” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 375). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayrın Anahtarı <br />
Gönüller Sultanı <br />
Yiğit Sahabi: <br />
Sa’d b. Muâz (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Sabah namazını kıldırdıktan sonra telaşla mescidden çıktı Allah Resûlü. Gece vefat eden Sa’d b. Muâz’ın cenazesini teslim alan Abdüleşheloğullarının evlerine doğru yürüyordu. O kadar hızlıydı ki beraberindekiler kendisine yetişmekte zorlanıyordu. Kiminin hırkası boynundan düşüyor, kiminin terliğinden parmak bağı kopuyordu. Şikâyetlere aldırmadan ilerliyordu Resûlullah. Sa’d’ın cenaze işlemlerinde hazır bulunamamaktan korkuyordu. <br />
Otuz yedi yaşında vefat eden Sa’d, kısa ömrünün yalnızca son birkaç senesini müslüman olarak geçirmesine karşın İslama büyük hizmetlerde bulunmuş, müminler için tam anlamıyla bir “ensar” kardeşi olmuştu. Kavmi içinde saygın bir konumdaydı; sözü dinlenir, hatrı sayılır liderlerdendi. Birinci Akabe Biati’nden sonra Medine halkına İslamı öğretmek üzere gelen Mus’ab b. Umeyr’in davetiyle Müslüman olduğunda kavmini de bu güzel dine girmeye çağırmış ve onun telkinleriyle Abdüleşheloğullarından İslama girmeyen kalmamıştı. Ardından Mus’ab b. Umeyr’i evine alan Sa’d’ın evinden yayılan İslam nuru büyük bir hızla her yanı kaplamış, günden güne Medine, eski adıyla Yesrib şehri, “münevver” Peygamber yurdu olmaya hazır hale gelmişti. <br />
Bedir Savaşı öncesi yapılan istişarelerde ortaya çıkan gerginliğin aşılmasında da Sa’d b. Muâz başroldeydi. Küfre karşı büyük bir savaşa atılmak müminleri biraz tedirgin etmiş, bu konuda çekimser davranmışlardı. Allah Resûlü’nün daima yanıbaşında olacaklarını bildiren muhacirlerden Mikdâd b. Amr’ın konuşması Resûlullah’ın yüreğine su serpmişse de asıl beklediği sayıca daha fazla olan ensarın desteğiydi. Medine’de Resûlullah’ı koruyacaklarına söz veren bu güzel insanlar, Medine dışında yapılacak bir savaşa katılmayabilirlerdi. İşte tam bu sırada ensar adına söz alan Sa’d b. Muâz coşku dolu şu sözlerle toplantıya son noktayı koydu:<br />
“Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Getirdiğin her şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözüne uymak konusunda söz verdik. Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın emrini uygula (biz seninle beraberiz). Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin olsun ki sen şu denize dalacak olsan biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Dilediğinle görüş, dilediğinle ilişkiyi kes. Mallarımızdan dilediğini al. Doğrusu mallarımızdan aldığın bizim için bıraktığından daha hoştur.” (Vâkıdî, Megâzî, I, 48-49) Bu sözlerin ardından gönüllerdeki iman tazelenmiş, puslu düşünceler yerini azim ve kararlılığa bırakmıştı. <br />
Sa’d b. Muâz’ın varlığı inananları hep güçlendirmiş, attığı adımlar daima ümmete rahmet getirmişti. Hayrın anahtarlarından biri olan bu aklı selim sahabiyle istişare etmeyi önemserdi Allah Resûlü. Buvat Gazası’na giderken yerine onu vekil tayin etmiş, her fırsatta müminlerin kuyusunu kazmaya çalışan Kurayzaoğulları hakkında verilecek hükmü de yaralı olmasına rağmen ona bırakmıştı. Verdiği karardan memnuniyet duymuş ve o doğrultuda hareket etmişti. Ne var ki Hendek Savaşı’nda ağır yaralanan Sa’d bu hükmü verdikten kısa bir süre sonra vefat etti. <br />
Yaralandığında Allah Resûlü Sa’d’ı mescidde yaralıların tedavisi için kurulan çadıra getirtmiş, kendisini sık sık ziyaret ederek tedavi sürecini yakından takip etmişti. Yarasının tekrar açıldığını haber aldığında da derhal yanına gelip başını dizine koymuş, ruhunu huzurla teslim edebilmesi için dua etmişti. Sa’d o gece Rabbine kavuşmuştu, Resûlullah acı haberi sabah ashabından öğrendi. Nasıl ki o kendisini ve inananları hiç yalnız bırakmadıysa Allah Resûlü de ona karşı son görevlerini yapmak istiyor, bu yüzden acele ediyordu. Cenaze işlemlerini özenle takip etti ve kısacık yaşamına çok büyük hizmetler sığdıran bu yiğit sahabinin namazını bizzat kıldırdı. Kendisinden, Sad’ın ölümüyle arşın titrediğine ve cenazesinde binlerce meleğin hazır bulunduğuna dair müjdeler aktarılmış olsa da Resûlullah onun bu dünyadan ayrılmasıyla derinden sarsılmıştı, yüreğini kaplayan hüzün hal ve hareketlerine yansıyordu. Sadece onun değil bütün inananların içi yanıyordu. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gözyaşlarına hâkim olamıyor, Sa’d’ın annesi ağladıkça müminlerin de yüreği dağlanıyordu. Başta Resûlullah olmak üzere bütün müminleri yakıp kavuran bu tarifsiz acı, Hz. Âişe’nin yıllar sonra söylediği şu sözlerde en güzel ifadesini buldu: “Resûlullah Aleyhisselam ile iki arkadaşından (Ebû Bekir ile Ömer’den) sonra, vefatı Müslümanlara Sa’d b. Muâz’ınkinden daha ağır gelen bir kimse yoktur!” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 375). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Enes b. Mâlik (r.a.) Resûlullah’ın Hizmetkârı]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22238</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 22:36:56 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22238</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Resûlullah’ın Hizmetkârı: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Enes b. Mâlik (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Resûlullah’ın huzuruna çıktığında henüz on yaşındaydı. Okuma yazma bilen, zeki ve yetenekli bir çocuktu. Annesi Ümmü Süleym oğlunun, Medine’ye henüz hicret eden Hz. Peygamber’e hizmet etmesini ve onun terbiyesiyle yetişmesini çok arzuluyordu. “Ya Resûlallah! Enes hizmetçindir. Onun için Allah’a dua et.” diyerek oğlunu Nebî’nin hizmetine vermek istediğini bildirdi. Bütün samimiyetleriyle kendisine kucak açan bu şehrin insanlarından gelen her teklif Allah Resûlü’nün nezdinde değerliydi. Geri çevirmedi Ümmü Süleym’i. Oğlu Enes’i yanına almayı kabul etti ve küçük hizmetkârı için şöyle dua etti: “Allah’ım, (bu yavruya) bolca mal ve evlât nasip et. Verdiklerini de kendisi için bereketli eyle.” (Buhârî, Deavât, 47; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 142)<br />
Hz. Peygamber’i tanıdığı gün, küçük Enes’in hayatının en güzel on yılının başlangıcı oldu. İnsanların en güzeli, en cömerdi, en cesuru (Buhârî, Edeb, 39) ve ailesine karşı en şefkatlisi olan Allah’ın sevgili elçisinin (İbn Sa’d, Tabakât, I, 136) yanında bulunmak ve ona hizmet etmek ne büyük şerefti. Çocuk dostu Peygamber’in “yavrucuğum” diye hitap ettiği Enes’in (Ebû Dâvûd, Edeb, 65; Tirmizî, Edeb, 62) yerinde olmak isteyen kaç Medineli çocuk daha vardı kim bilir? Kendisine hizmet ettiği on sene boyunca Resûlullah Enes’e bir kez olsun “öf” bile dememiş, yaptığı herhangi bir işten dolayı onu, “Niçin böyle yaptın?”, “Şöyle yapsaydın ya!” diye azarlamamıştı. (Müslim, Fedâil, 51; Buhârî, Edeb, 39) Hatta bir defasında Hz. Peygamber kendisini bir işe göndereceğinde ona karşı koymak istemediği halde “Allah’a yemin olsun ki gitmem.” demiş fakat hatasını anlar anlamaz yola koyulmuştu. Derken yolda oynayan arkadaşlarına rastladı ve onlarla oyuna daldı. Arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken zamanın nasıl geçtiğini anlamak imkânsızdı. Ansızın saçlarına dokunan elin sıcaklığıyla irkildi. Dönüp arkasına baktığında Allah Resûlü’nün gülümseyen çehresiyle karşılaştı. Utanmıştı Enes. Resûlullah ses tonunda hiçbir kızgınlık belirtisi olmadan “Enescik, sana emrettiğim yere git haydi!” dedi. O da, “Peki Yâ Resûlallah, hemen gidiyorum.” dedi. (Müslim, Fedâil, 54; Ebû Dâvûd, Edeb, 1)<br />
Hz. Peygamber vefat ettiğinde yirmi yaşında bir delikanlı olan Enes, geçen on yıl süresince ondan çok şey öğrenmişti. Allah Resûlü’nün yanı başında geçen bu zaman dilimi ömrünün en güzel ve verimli çağını teşkil ediyordu. Zira Nebî’nin ahlâkı, günlük yaşantısı ve ibadet hayatıyla ilgili birçok ayrıntıya vâkıf olmuştu. Çok sevdiği Resûlullah’ın kendisine öğrettiklerini, bir baba şefkatiyle ettiği nasihatleri, onun yaşantısına ve ahlakına dair gözlemlediklerini başkalarıyla paylaşma isteği sayesinde Enes b. Mâlik en çok hadis rivayet eden üçüncü sahabi oldu. <br />
Allah Resûlü’ne layık bir ümmet olabilmek, onunla dünyadaki birlikteliğini âhirette de sürdürebilmek Enes b. Mâlik’in en büyük arzusuydu. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’in “O halde sen sevdiğinle berabersin.” sözünden daha fazla hiçbir şeye sevinmemişti. Zira kıyametin ne zaman kopacağını sormak üzere kendisine gelen bir adama “Sen kıyamet için ne hazırladın?” buyuran Resûlullah sorusuna karşılık “Allah ve Resûlü’nün sevgisini” cevabını alınca “O halde sen sevdiğinle berabersin.” müjdesini vermişti. Enes b. Mâlik de Allah’ı ve Resûlü’nü, Hz. Ebû Bekir’i ve Hz. Ömer’i çok seviyordu. Onların amelleri gibi amel edemediyse de onlarla birlikte olmayı umuyordu. (Müslim, Birr, 163)<br />
Hz. Peygamber’in duasıyla ömrü bereketlenen Enes b. Mâlik, onun vefatından sonra daha uzun yıllar yaşadı. Ancak Resûlullah’ın gelişiyle birlikte her yeri aydınlanan Medine, vefat ettiği gün karanlıklara gömülmüştü genç sahabi Enes’in nezdinde. (Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn Mâce, Cenâiz, 65) Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Basra’ya yerleşerek ömrünün büyük kısmını orada geçirdi. Basralı Müslümanlar aldığı peygamber terbiyesi ve ilmi nedeniyle takdir ettikleri ve varlığından mutluluk duydukları bu değerli sahabinin engin hadis kültüründen uzun yıllar faydalandılar. Hicrî 93 yılında 103 yaşında vefat eden “Hâdimü’n-Nebî/ Peygamber’in Hizmetkârı” Enes b. Mâlik, Basra’da vefat eden sahabilerin sonuncusu oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Resûlullah’ın Hizmetkârı: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Enes b. Mâlik (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Resûlullah’ın huzuruna çıktığında henüz on yaşındaydı. Okuma yazma bilen, zeki ve yetenekli bir çocuktu. Annesi Ümmü Süleym oğlunun, Medine’ye henüz hicret eden Hz. Peygamber’e hizmet etmesini ve onun terbiyesiyle yetişmesini çok arzuluyordu. “Ya Resûlallah! Enes hizmetçindir. Onun için Allah’a dua et.” diyerek oğlunu Nebî’nin hizmetine vermek istediğini bildirdi. Bütün samimiyetleriyle kendisine kucak açan bu şehrin insanlarından gelen her teklif Allah Resûlü’nün nezdinde değerliydi. Geri çevirmedi Ümmü Süleym’i. Oğlu Enes’i yanına almayı kabul etti ve küçük hizmetkârı için şöyle dua etti: “Allah’ım, (bu yavruya) bolca mal ve evlât nasip et. Verdiklerini de kendisi için bereketli eyle.” (Buhârî, Deavât, 47; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 142)<br />
Hz. Peygamber’i tanıdığı gün, küçük Enes’in hayatının en güzel on yılının başlangıcı oldu. İnsanların en güzeli, en cömerdi, en cesuru (Buhârî, Edeb, 39) ve ailesine karşı en şefkatlisi olan Allah’ın sevgili elçisinin (İbn Sa’d, Tabakât, I, 136) yanında bulunmak ve ona hizmet etmek ne büyük şerefti. Çocuk dostu Peygamber’in “yavrucuğum” diye hitap ettiği Enes’in (Ebû Dâvûd, Edeb, 65; Tirmizî, Edeb, 62) yerinde olmak isteyen kaç Medineli çocuk daha vardı kim bilir? Kendisine hizmet ettiği on sene boyunca Resûlullah Enes’e bir kez olsun “öf” bile dememiş, yaptığı herhangi bir işten dolayı onu, “Niçin böyle yaptın?”, “Şöyle yapsaydın ya!” diye azarlamamıştı. (Müslim, Fedâil, 51; Buhârî, Edeb, 39) Hatta bir defasında Hz. Peygamber kendisini bir işe göndereceğinde ona karşı koymak istemediği halde “Allah’a yemin olsun ki gitmem.” demiş fakat hatasını anlar anlamaz yola koyulmuştu. Derken yolda oynayan arkadaşlarına rastladı ve onlarla oyuna daldı. Arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken zamanın nasıl geçtiğini anlamak imkânsızdı. Ansızın saçlarına dokunan elin sıcaklığıyla irkildi. Dönüp arkasına baktığında Allah Resûlü’nün gülümseyen çehresiyle karşılaştı. Utanmıştı Enes. Resûlullah ses tonunda hiçbir kızgınlık belirtisi olmadan “Enescik, sana emrettiğim yere git haydi!” dedi. O da, “Peki Yâ Resûlallah, hemen gidiyorum.” dedi. (Müslim, Fedâil, 54; Ebû Dâvûd, Edeb, 1)<br />
Hz. Peygamber vefat ettiğinde yirmi yaşında bir delikanlı olan Enes, geçen on yıl süresince ondan çok şey öğrenmişti. Allah Resûlü’nün yanı başında geçen bu zaman dilimi ömrünün en güzel ve verimli çağını teşkil ediyordu. Zira Nebî’nin ahlâkı, günlük yaşantısı ve ibadet hayatıyla ilgili birçok ayrıntıya vâkıf olmuştu. Çok sevdiği Resûlullah’ın kendisine öğrettiklerini, bir baba şefkatiyle ettiği nasihatleri, onun yaşantısına ve ahlakına dair gözlemlediklerini başkalarıyla paylaşma isteği sayesinde Enes b. Mâlik en çok hadis rivayet eden üçüncü sahabi oldu. <br />
Allah Resûlü’ne layık bir ümmet olabilmek, onunla dünyadaki birlikteliğini âhirette de sürdürebilmek Enes b. Mâlik’in en büyük arzusuydu. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’in “O halde sen sevdiğinle berabersin.” sözünden daha fazla hiçbir şeye sevinmemişti. Zira kıyametin ne zaman kopacağını sormak üzere kendisine gelen bir adama “Sen kıyamet için ne hazırladın?” buyuran Resûlullah sorusuna karşılık “Allah ve Resûlü’nün sevgisini” cevabını alınca “O halde sen sevdiğinle berabersin.” müjdesini vermişti. Enes b. Mâlik de Allah’ı ve Resûlü’nü, Hz. Ebû Bekir’i ve Hz. Ömer’i çok seviyordu. Onların amelleri gibi amel edemediyse de onlarla birlikte olmayı umuyordu. (Müslim, Birr, 163)<br />
Hz. Peygamber’in duasıyla ömrü bereketlenen Enes b. Mâlik, onun vefatından sonra daha uzun yıllar yaşadı. Ancak Resûlullah’ın gelişiyle birlikte her yeri aydınlanan Medine, vefat ettiği gün karanlıklara gömülmüştü genç sahabi Enes’in nezdinde. (Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn Mâce, Cenâiz, 65) Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Basra’ya yerleşerek ömrünün büyük kısmını orada geçirdi. Basralı Müslümanlar aldığı peygamber terbiyesi ve ilmi nedeniyle takdir ettikleri ve varlığından mutluluk duydukları bu değerli sahabinin engin hadis kültüründen uzun yıllar faydalandılar. Hicrî 93 yılında 103 yaşında vefat eden “Hâdimü’n-Nebî/ Peygamber’in Hizmetkârı” Enes b. Mâlik, Basra’da vefat eden sahabilerin sonuncusu oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Hale ŞAHİN</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebû Talha (r.a.) Medineli Fedakâr Sahabi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22237</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 22:35:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22237</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Medineli Fedakâr Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Talha (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Zaman hilalden dolunaya doğru akarken ay değildi sadece tamamlanan. Kum saatinden akan her bir kum tanesi, akrebin yelkovanın her bir hareketi sanki yarım kalan bir şeyleri tamamlama gayretindeydi. Medine’de zaman işte böyle zamanın dışında işler, Müslümanlar her geçen gün yeni bir tamamlanma evresine girerlerdi. Büyürlerdi her an, olgunlaşırlardı. Onlar için her yeni gün, Peygamberin gösterdiği istikamette atılan yeni bir adım demekti. Peygamber’le Medine’de yaşamak her sabah hayata yeniden başlamak gibiydi; hiçbiri diğerine denk olmadığından hiçbir gün öncekine benzemezdi. Her bir hilal bambaşkaydı, dolunayların hiçbiri öncekine eş değildi.<br />
Medine gecelerinde ay ışığı hurma dallarından akar, bereketli hurma bahçeleri ayın şavkı ile aydınlanırdı. Çölün çoraklığına inat insanlara serin gölgeliklerini, soğuk sularını ve tatlı meyvelerini ikram eden bu bahçeler sayesinde Medineliler biraz rahat nefes alabiliyorlardı. Gündüzleri güneş bütün ihtişamıyla kendisini gösterip her taraf sarının türlü tonlarına boyandığında, bu bahçelerin yeşilini görmek dahi insanı ferahlatmaya yeterdi. İnsanların açlığın şiddetine dayanabilmek için karınlarına taşlar bağladıkları, gölge ve gölgeliğin en değerli nimetler olarak görüldüğü bu coğrafyada serin hurma bahçeleri kuşkusuz en değerli nimetlerden biriydi. <br />
Ebû Talha için de tam olarak öyleydi. Peygamber Mescidinin hemen karşısında olan Beyrûha isimli bahçesini pek severdi. Sevgili Peygamberini burada ağırlar, ona bahçesinin ürünlerinden ikram ederdi. Allah Resûlü de mescidinin yakınında bulunan bu hurmalığı sık sık ziyaret eder, soğuk sularından içer, gölgesinde serinlerdi. Nasıl da mutlu olurdu böyle zamanlarda Ebû Talha, kendisini nasıl da şanslı hissederdi. Varlıklı bir sahabi olan ve ensarın ileri gelenleri arasında bulunan Ebû Talha, aslında Medine’de pek çok hurmalığın sahibiydi ancak Beyruha’nın onda ayrı bir yeri vardı. <br />
Medine’de ay hilalden dolunaya dönüyor, Ebû Talha vazgeçmenin de imandan olduğunu öğreniyordu. Eksilmiyor, bilakis tamamlanıyordu. Göklerden gelen her bir haberi tasdik ettiğinde imanın tadına varıyor, kulluğunun tamamlandığını hissediyordu. En son indirilen ayette Rabbi “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92) buyurmuştu da Ebû Talha soluğu hemen Allah Resûlü’nün yanında almıştı. Bir an dahi duraksamadan dudaklarından şu sözler dökülüverdi:<br />
- Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah, “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz...” buyuruyor. Benim en çok sevdiğim mülküm Beyruhâ’dır. O, Allah yolunda sadakadır. Ben, onun Allah katında sevabını ve âhiret azığım olmasını dilerim. Ey Allah’ın Resûlü, onu Allah’ın sana işaret buyurduğu yerde kullan! <br />
Allah Resûlü onun bu davranışını takdir etmiş ve bahçesini ihtiyacı olan akrabalarına bağışlamasının daha uygun olacağını söylemişti. Bunun üzerine Ebû Talha bahçeyi yakınları arasında paylaştırdı. (Buhârî, Zekât, 44)<br />
Sevdiği şeylerden Allah için vazgeçmenin de paylaşmanın da imanını olgunlaştırdığının farkındaydı Ebû Talha. Bu yüzden elinden geldiği kadar Medine’deki ihtiyaç sahiplerine yardım eder, bazen kendisi aç kalma pahasına kardeşlerini doyurduğu olurdu. Bir defasında Allah Resûlü, yardıma muhtaç bir adamcağız için kendi evinde ikram edecek bir şey bulamamıştı ve sahabilerinden yardım istemişti. Ebû Talha hemen bu kimseye yardıma talip olmuş, kendisinin ve çocuklarının aç kalması pahasına Peygamber misafirini evinde ağırlamıştı. Hatta Allah Teala bu olay üzerine indirdiği ayetle onların kurtuluşa eren kimseler olduklarını müjdelemişti. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 10) Ebû Talha ve onun geniş gönüllü ailesi peygamberlerini ve onun ashabını evlerinde ağırlamaktan büyük mutluluk duyarlar bu sebeple hanelerine yağan berekete birlikte şahitlik ederlerdi. Allah Resûlü de bu aileyi pek sever sık sık evlerine misafir olur, ikramlarını geri çevirmez, bazen de evlerinde öğle uykusuna yatardı. <br />
Medine’de ensar olmak Allah Resûlü ve onun ashabı için her türlü fedakârlıktan kaçınmamayı gerektiriyordu ve Ebû Talha her zaman bunun bilincindeydi. Sadece malını, mülkünü, evladını değil yeri geldiğinde canını da Allah ve Resûlü’nün uğruna feda etmekten çekinmedi. Uhud günü onun kendisini Peygamberine nasıl siper ettiğine, onu kahramanca nasıl koruduğuna, “Ya Resûlullah yüzüm yüzüne siper; canım canına fedadır.” sözlerine herkes şahitti. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 18)<br />
Şahitti Medine’de hurma dallarına yansıyan hilaller ve dolunaylar her şeye. En sevdiklerini en sevdiği için feda edebildiği zaman insanın nasıl tamamlandığına, nasıl Ebû Talha olduğuna…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Medineli Fedakâr Sahabi: </span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ebû Talha (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Zaman hilalden dolunaya doğru akarken ay değildi sadece tamamlanan. Kum saatinden akan her bir kum tanesi, akrebin yelkovanın her bir hareketi sanki yarım kalan bir şeyleri tamamlama gayretindeydi. Medine’de zaman işte böyle zamanın dışında işler, Müslümanlar her geçen gün yeni bir tamamlanma evresine girerlerdi. Büyürlerdi her an, olgunlaşırlardı. Onlar için her yeni gün, Peygamberin gösterdiği istikamette atılan yeni bir adım demekti. Peygamber’le Medine’de yaşamak her sabah hayata yeniden başlamak gibiydi; hiçbiri diğerine denk olmadığından hiçbir gün öncekine benzemezdi. Her bir hilal bambaşkaydı, dolunayların hiçbiri öncekine eş değildi.<br />
Medine gecelerinde ay ışığı hurma dallarından akar, bereketli hurma bahçeleri ayın şavkı ile aydınlanırdı. Çölün çoraklığına inat insanlara serin gölgeliklerini, soğuk sularını ve tatlı meyvelerini ikram eden bu bahçeler sayesinde Medineliler biraz rahat nefes alabiliyorlardı. Gündüzleri güneş bütün ihtişamıyla kendisini gösterip her taraf sarının türlü tonlarına boyandığında, bu bahçelerin yeşilini görmek dahi insanı ferahlatmaya yeterdi. İnsanların açlığın şiddetine dayanabilmek için karınlarına taşlar bağladıkları, gölge ve gölgeliğin en değerli nimetler olarak görüldüğü bu coğrafyada serin hurma bahçeleri kuşkusuz en değerli nimetlerden biriydi. <br />
Ebû Talha için de tam olarak öyleydi. Peygamber Mescidinin hemen karşısında olan Beyrûha isimli bahçesini pek severdi. Sevgili Peygamberini burada ağırlar, ona bahçesinin ürünlerinden ikram ederdi. Allah Resûlü de mescidinin yakınında bulunan bu hurmalığı sık sık ziyaret eder, soğuk sularından içer, gölgesinde serinlerdi. Nasıl da mutlu olurdu böyle zamanlarda Ebû Talha, kendisini nasıl da şanslı hissederdi. Varlıklı bir sahabi olan ve ensarın ileri gelenleri arasında bulunan Ebû Talha, aslında Medine’de pek çok hurmalığın sahibiydi ancak Beyruha’nın onda ayrı bir yeri vardı. <br />
Medine’de ay hilalden dolunaya dönüyor, Ebû Talha vazgeçmenin de imandan olduğunu öğreniyordu. Eksilmiyor, bilakis tamamlanıyordu. Göklerden gelen her bir haberi tasdik ettiğinde imanın tadına varıyor, kulluğunun tamamlandığını hissediyordu. En son indirilen ayette Rabbi “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92) buyurmuştu da Ebû Talha soluğu hemen Allah Resûlü’nün yanında almıştı. Bir an dahi duraksamadan dudaklarından şu sözler dökülüverdi:<br />
- Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah, “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz...” buyuruyor. Benim en çok sevdiğim mülküm Beyruhâ’dır. O, Allah yolunda sadakadır. Ben, onun Allah katında sevabını ve âhiret azığım olmasını dilerim. Ey Allah’ın Resûlü, onu Allah’ın sana işaret buyurduğu yerde kullan! <br />
Allah Resûlü onun bu davranışını takdir etmiş ve bahçesini ihtiyacı olan akrabalarına bağışlamasının daha uygun olacağını söylemişti. Bunun üzerine Ebû Talha bahçeyi yakınları arasında paylaştırdı. (Buhârî, Zekât, 44)<br />
Sevdiği şeylerden Allah için vazgeçmenin de paylaşmanın da imanını olgunlaştırdığının farkındaydı Ebû Talha. Bu yüzden elinden geldiği kadar Medine’deki ihtiyaç sahiplerine yardım eder, bazen kendisi aç kalma pahasına kardeşlerini doyurduğu olurdu. Bir defasında Allah Resûlü, yardıma muhtaç bir adamcağız için kendi evinde ikram edecek bir şey bulamamıştı ve sahabilerinden yardım istemişti. Ebû Talha hemen bu kimseye yardıma talip olmuş, kendisinin ve çocuklarının aç kalması pahasına Peygamber misafirini evinde ağırlamıştı. Hatta Allah Teala bu olay üzerine indirdiği ayetle onların kurtuluşa eren kimseler olduklarını müjdelemişti. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 10) Ebû Talha ve onun geniş gönüllü ailesi peygamberlerini ve onun ashabını evlerinde ağırlamaktan büyük mutluluk duyarlar bu sebeple hanelerine yağan berekete birlikte şahitlik ederlerdi. Allah Resûlü de bu aileyi pek sever sık sık evlerine misafir olur, ikramlarını geri çevirmez, bazen de evlerinde öğle uykusuna yatardı. <br />
Medine’de ensar olmak Allah Resûlü ve onun ashabı için her türlü fedakârlıktan kaçınmamayı gerektiriyordu ve Ebû Talha her zaman bunun bilincindeydi. Sadece malını, mülkünü, evladını değil yeri geldiğinde canını da Allah ve Resûlü’nün uğruna feda etmekten çekinmedi. Uhud günü onun kendisini Peygamberine nasıl siper ettiğine, onu kahramanca nasıl koruduğuna, “Ya Resûlullah yüzüm yüzüne siper; canım canına fedadır.” sözlerine herkes şahitti. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 18)<br />
Şahitti Medine’de hurma dallarına yansıyan hilaller ve dolunaylar her şeye. En sevdiklerini en sevdiği için feda edebildiği zaman insanın nasıl tamamlandığına, nasıl Ebû Talha olduğuna…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Rukiye AYDOĞDU DEMİR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ümmü Süleym (r.a.) Ensarın Seçkin Hanımlarından]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22236</link>
			<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 22:34:00 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22236</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ensarın Seçkin Hanımlarından: <br />
Ümmü Süleym (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Bitmek bilmeyen savaşlarla yıkık dökük bir harabeye dönen Yesrib şehrinin sakinleri düşmanlıklardan, çatışmalardan ve Yahudilerin oyunlarından usanmıştı. Huzura susamış gönüller biçare beklerken içlerinden bazıları, şehrin kasvetini dağıtmakla kalmayıp gönül hanelerini de aydınlatacak bir kurtarıcının geldiğini anlamışlardı. Onlar, Resûlullah’ı görmeden ona inanmış, gönüllerini onun getirdiği hidayete açmış Yesrib’deki ilk Müslümanlardı. Onlar, kötüleme, bozma, karışıklık anlamındaki “Yesrib” ismiyle müsemma bu beldenin, iman nuruyla “Medinetü’r-Resûl” ismini alarak medeniyetin beşiği haline gelmesine vesile olacak müminlerin öncüleriydi. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları soyundan gelen Milhân kızı Rümeysâ da onlardan biriydi.<br />
Rümeysâ, “Ümmü Süleym” künyesiyle anılıyordu. Müşrik olan eşi Mâlik ne derse desin, o hakikati bulmuş, Resûlullah’ın davetine uymuştu. Biricik yavrusunun da bu yolda olmasını arzuluyor, ona kelime-i tevhidi telkin ediyordu. Bu duruma razı olmayan eşinin vefatıyla Ümmü Süleym’in hayatına yön veren tek şey imanı olmuştu. Çevresindeki pek çok hanımın asla reddetmeyeceği Ebû Talha’nın evlilik teklifini, Müslüman olmadığı için kabul etmemişti. Emsalleri, evlenirken alacakları mehrin meblağı konusunda tartışadursun o, talibinin Müslümanlığı kabul etmesini kendisi için mehir olarak kâfi görmüştü. Böylelikle Ebû Talha gibi bir yiğidin şirk bataklığından kurtulup İslam’la şereflenmesine; gazalarda Resûlullah’a bedenini siper edip dillere destan mülkünü Allah yolunda hibe edecek kadar ihlaslı, türlü hizmetleriyle ashabın seçkin isimleri arasında yerini alan örnek bir mümin olmasına vesile olmuştu. <br />
Sadece eşi Ebû Talha’nın değil, oğlu Enes’in de hak yolunda inananlara önderlik eden güzide bir sahabi olmasının yolunu açmıştı Ümmü Süleym. Zira Allah’ın Sevgili Elçisi hicret ettiğinde Medineli hanımlar ona hediyeler takdim ederken o, en değerli varlığını, on yaşındaki biricik oğlu Enes’i götürmüştü yanında. Resûl’ün hizmetinde bulunsun ve onun yolunda yetişsin diye yavrusunu ona teslim etmişti. Bu sayede Hz. Peygamber’in terbiyesinde büyüyen Enes b. Mâlik, on yıl ona hizmet etmekle kalmayacak, nebevi mirasın nesiller sonrasına aktarılmasında da önemli rol üstlenecekti.<br />
Medine’de, başta Allah’a şirk koşmamak olmak üzere İslam’ın temel kaidelerine sımsıkı sarılacağına dair Resûlullah’a biat ederek imanını perçinleyen Ümmü Süleym, her daim verdiği bu sözün gereklerine uygun bir yaşam sürdü. Onun hayatı, Allah ve Resûlü’nü dünyadaki her şeyden çok sevmenin nişaneleriyle doluydu âdeta. Yuvasını iman üzere kurarak bir evladını Allah yoluna adayan bu mümin hanımefendi, ikinci oğlu Ebû Umeyr’in vefatını tam bir teslimiyetle karşılamıştı. Kendi acısını bir kenara bırakarak eşi Ebû Talha’yı teselli sadedinde sarf ettiği şu sözler oldukça manidardı: “Birinden ödünç bir şey alan kimse aldığı şey geri istenince onu vermeyip yanında alıkoyabilir mi?” Ölünün ardından saçını başını dağıtarak, bağıra çağıra günlerce ağıt yakmayı öngören cahiliye geleneğinden gelen bir insanın dilinden dökülen bu sözler, “alanın da verenin de Allah olduğu” inancını içselleştirmenin ne demek olduğunu gösteriyordu o zamandan bu zamana tüm “inandık” diyenlere. İslam’ı daha iyi yaşamak adına Hz. Peygamber’e en mahrem konularda bile soru soran Ümmü Süleym, inananların aydınlatılmasına vesile olmuş; dini uğruna hiçbir fedakârlıktan geri durmamıştı. Zorlu Uhud Savaşı’nda sırtında taşıdığı su tulumuyla koşuşturup yaralılara su dağıtmış, Resûlullah ile birlikte başka gazalara da katılarak fedakârlık örnekleri sergilemişti. <br />
Resûl’e duyduğu hürmet ve muhabbetle de meşhur olmuştu Ümmü Süleym. Onun yastığa dökülen saçlarını toplamış, terini bir koku şişesinde biriktirmiş, su içtiği tulumun ağzına değen kısmını da kesip saklamıştı. Resûlullah Efendimizin nezdinde de onun ayrı bir yeri vardı. O, aynı zamanda süt teyzesi olan bu hanımın evini sık sık ziyaret eder, ona hayır duada bulunurdu. Kendisini aylarca hüzne boğan Bi’ri Maûne olayında şehit düşen sahabilerden Harâm b. Milhân’ın kardeşi olduğu için ona daha çok merhamet besleyen Hz. Peygamber, sahabe arasında dindarlığı, zekâsı ve hizmetleriyle temayüz eden bu hanım hakkında şu müjdeyi vermişti: “Rüyamda kendimi cennete girmiş gördüm, orada Ebû Talha’nın hanımı Ümmü Süleym ile karşılaştım.” (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 6)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ensarın Seçkin Hanımlarından: <br />
Ümmü Süleym (r.a.)</span></span><br />
<br />
<br />
Bitmek bilmeyen savaşlarla yıkık dökük bir harabeye dönen Yesrib şehrinin sakinleri düşmanlıklardan, çatışmalardan ve Yahudilerin oyunlarından usanmıştı. Huzura susamış gönüller biçare beklerken içlerinden bazıları, şehrin kasvetini dağıtmakla kalmayıp gönül hanelerini de aydınlatacak bir kurtarıcının geldiğini anlamışlardı. Onlar, Resûlullah’ı görmeden ona inanmış, gönüllerini onun getirdiği hidayete açmış Yesrib’deki ilk Müslümanlardı. Onlar, kötüleme, bozma, karışıklık anlamındaki “Yesrib” ismiyle müsemma bu beldenin, iman nuruyla “Medinetü’r-Resûl” ismini alarak medeniyetin beşiği haline gelmesine vesile olacak müminlerin öncüleriydi. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları soyundan gelen Milhân kızı Rümeysâ da onlardan biriydi.<br />
Rümeysâ, “Ümmü Süleym” künyesiyle anılıyordu. Müşrik olan eşi Mâlik ne derse desin, o hakikati bulmuş, Resûlullah’ın davetine uymuştu. Biricik yavrusunun da bu yolda olmasını arzuluyor, ona kelime-i tevhidi telkin ediyordu. Bu duruma razı olmayan eşinin vefatıyla Ümmü Süleym’in hayatına yön veren tek şey imanı olmuştu. Çevresindeki pek çok hanımın asla reddetmeyeceği Ebû Talha’nın evlilik teklifini, Müslüman olmadığı için kabul etmemişti. Emsalleri, evlenirken alacakları mehrin meblağı konusunda tartışadursun o, talibinin Müslümanlığı kabul etmesini kendisi için mehir olarak kâfi görmüştü. Böylelikle Ebû Talha gibi bir yiğidin şirk bataklığından kurtulup İslam’la şereflenmesine; gazalarda Resûlullah’a bedenini siper edip dillere destan mülkünü Allah yolunda hibe edecek kadar ihlaslı, türlü hizmetleriyle ashabın seçkin isimleri arasında yerini alan örnek bir mümin olmasına vesile olmuştu. <br />
Sadece eşi Ebû Talha’nın değil, oğlu Enes’in de hak yolunda inananlara önderlik eden güzide bir sahabi olmasının yolunu açmıştı Ümmü Süleym. Zira Allah’ın Sevgili Elçisi hicret ettiğinde Medineli hanımlar ona hediyeler takdim ederken o, en değerli varlığını, on yaşındaki biricik oğlu Enes’i götürmüştü yanında. Resûl’ün hizmetinde bulunsun ve onun yolunda yetişsin diye yavrusunu ona teslim etmişti. Bu sayede Hz. Peygamber’in terbiyesinde büyüyen Enes b. Mâlik, on yıl ona hizmet etmekle kalmayacak, nebevi mirasın nesiller sonrasına aktarılmasında da önemli rol üstlenecekti.<br />
Medine’de, başta Allah’a şirk koşmamak olmak üzere İslam’ın temel kaidelerine sımsıkı sarılacağına dair Resûlullah’a biat ederek imanını perçinleyen Ümmü Süleym, her daim verdiği bu sözün gereklerine uygun bir yaşam sürdü. Onun hayatı, Allah ve Resûlü’nü dünyadaki her şeyden çok sevmenin nişaneleriyle doluydu âdeta. Yuvasını iman üzere kurarak bir evladını Allah yoluna adayan bu mümin hanımefendi, ikinci oğlu Ebû Umeyr’in vefatını tam bir teslimiyetle karşılamıştı. Kendi acısını bir kenara bırakarak eşi Ebû Talha’yı teselli sadedinde sarf ettiği şu sözler oldukça manidardı: “Birinden ödünç bir şey alan kimse aldığı şey geri istenince onu vermeyip yanında alıkoyabilir mi?” Ölünün ardından saçını başını dağıtarak, bağıra çağıra günlerce ağıt yakmayı öngören cahiliye geleneğinden gelen bir insanın dilinden dökülen bu sözler, “alanın da verenin de Allah olduğu” inancını içselleştirmenin ne demek olduğunu gösteriyordu o zamandan bu zamana tüm “inandık” diyenlere. İslam’ı daha iyi yaşamak adına Hz. Peygamber’e en mahrem konularda bile soru soran Ümmü Süleym, inananların aydınlatılmasına vesile olmuş; dini uğruna hiçbir fedakârlıktan geri durmamıştı. Zorlu Uhud Savaşı’nda sırtında taşıdığı su tulumuyla koşuşturup yaralılara su dağıtmış, Resûlullah ile birlikte başka gazalara da katılarak fedakârlık örnekleri sergilemişti. <br />
Resûl’e duyduğu hürmet ve muhabbetle de meşhur olmuştu Ümmü Süleym. Onun yastığa dökülen saçlarını toplamış, terini bir koku şişesinde biriktirmiş, su içtiği tulumun ağzına değen kısmını da kesip saklamıştı. Resûlullah Efendimizin nezdinde de onun ayrı bir yeri vardı. O, aynı zamanda süt teyzesi olan bu hanımın evini sık sık ziyaret eder, ona hayır duada bulunurdu. Kendisini aylarca hüzne boğan Bi’ri Maûne olayında şehit düşen sahabilerden Harâm b. Milhân’ın kardeşi olduğu için ona daha çok merhamet besleyen Hz. Peygamber, sahabe arasında dindarlığı, zekâsı ve hizmetleriyle temayüz eden bu hanım hakkında şu müjdeyi vermişti: “Rüyamda kendimi cennete girmiş gördüm, orada Ebû Talha’nın hanımı Ümmü Süleym ile karşılaştım.” (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 6)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)<br />
Elif ERDEM</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>