<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Efsane Board - Eğitim Öğretim Bilgileri]]></title>
		<link>/</link>
		<description><![CDATA[Efsane Board - ]]></description>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 17:15:13 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[TÜRK EDEBİYATI]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22966</link>
			<pubDate>Wed, 04 Oct 2023 05:37:18 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22966</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK EDEBİYATI</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK EDEBİYATI’NIN BÖLÜMLERİ</span></span><br />
<br />
Türk Edebiyatı’nı ,tarih boyunca yaşanan  kültür değişmelerine bağlı olarak üç ana bölümde inceliyoruz:<br />
I. İslam’dan Önceki Türk  Edebiyatı <br />
II. İslam Kültürü  Etkisindeki Türk Edebiyatı<br />
III. Batı Kültürü Etkisindeki  Türk Edebiyatı<br />
I. İSLAM’DAN ÖNCEKİ  TÜRK EDEBİYATI<br />
Türk’ler, İslam’dan önce “Şamanizm, Maniheizm , Budizm” gibi dinlerin etkisiyle bir edebiyat oluşturmuşlardır. M.S.XI. yüzyıla kadar süren bu edebiyatı ikiye ayırıyoruz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A. SÖZLÜ EDEBİYAT</span></span><br />
<br />
M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin  yazılı bir edebiyatı yoktur. Şiirler sözlü olarak üretilmekte, kulaktan kulağa yayılarak varlıklarını sürdürmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan türlerin başlıcaları şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KOŞUK</span></span><br />
“Sığır denilen sürek avları sırasında söylenen lirik doğa şiirleridir. “Kopuz” eşliğinde söylenir. Halk şiirindeki koşmalara benzer. Dörtlük birimi ve hece ölçüsüyle oluşturulur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAGU</span></span><br />
“Yuğ” adı verilen cenaze törenlerinde söylenen bu şiirler, Halk Edebiyatı’ndaki  ağıtların en eski biçimleridir. Ölen kişinin iyiliğinden, ölümünün doğurduğu acıdan söz eder. Nazım birimi dörtlük, ölçü hecedir. Sözlü gelenek içinde ortaya çıkan bu şiirlerden yalnız ikisi günümüze  kadar gelebilmiştir. Bunlar, sakaların komutanı Alp Er Tunga  ile Batı Hun Devleti hükümdarı Atilla’nın ölümü üzerine söylenmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAV</span></span><br />
Günümüzdeki atasözlerinin ilk örnekleri olan özlü sözlerdir. Bunların birçoğunu, Kaşgarlı Mahmut’un ünlü eseri Divan ü Lugat-it Türk’te buluyoruz. Kimilerinin ölçü ve uyak izlerini taşıdığına bakarak, savların ve atasözlerinin manzum biçimde doğup sonradan düzyazı niteliği kazandığını söyleyebiliriz. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DESTAN</span></span><br />
İslam öncesi sözlü edebiyatın en yaygın şiir türüdür. Destanların bir kısmı evrenin, Dünya’nın ,insanın nasıl oluştuğunu anlatır. Bir kısmı ise, konularını tarihten, toplumu derinden etkileyen olaylardan alır.<br />
Bütün destanlar, şu ortak özelliklere sahiptir:<br />
1.Manzumdurlar.<br />
2.Anonimdirler.<br />
3.Zamanla türlü değişikliklere uğrayabilirler.<br />
4.Olay ve kişiler olağanüstüdür.<br />
Destanlar, oluşum biçimlerine göre üçe ayrılır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1.DOĞAL(TABİİ) DESTAN</span></span><br />
Önce bir şair tarafından söylenen, zamanla şairi unutularak anonimleşen destanlardır. Bunlar,dilden dile dolaşırken büyük değişikliklere uğrar. Örneğin, Ergenekon Destanı, bir doğal destandır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.YAPMA (SUNİ) DESTAN</span></span><br />
Doğal destandan temel farkı, anonim nitelik taşımamasıdır. Bir şair tarafından, doğal destanlara benzetilerek yazılır. Örneğin Tasso’nun  Kurtarılmış Kudüs, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ nın Üç Şehitler Destanı  adlı eserleri, birer yapma destandır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3.ULUSAL (MİLLİ) DESTAN</span></span><br />
Bir ulusa özgü destanların birleştirilerek tek destan haline getirilmesine denir. Yunanlıların İlliada, Odysseia; Almanların  Nibelungen, Gudrun ; Hintlilerin Ramayana, Mahabarata ; İranlıların Şehname ; Finlilerin Kalevala adlı destanların, bu türün örnekleridir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK DESTANLARI</span></span><br />
Köktürk (Göktürk) Destanı : Birbirini  tamamlayan  Ergenekon Destanı  ve  Bozkurt Destanı’ ndan oluşur. Bunlarda Türklerin tarih sahnesine nasıl çıktıkları ve hangi soydan geldikleri üzerine efsaneler anlatılır. <br />
1. Uygur Destanı : türeyiş Destanı  ve  Göç Destanı  olmak üzere  iki destandan oluşur. İlki Uygurların var oluşunu, ikincisi yurtlarından göç etmek zorunda kalışlarını anlatır. <br />
2. Saka Destanı : Saka Türklerine ait bu destan da, Şu Destanı ve  Alp Er Tunga  Destanı olmak üzere iki parçadan oluşur. Bunlar Şu ve Alp Er Tunga  adlarındaki komutanların hayat hikayeleri üzerine kurulmuştur.<br />
3. Hun Destanı : Oğuz Kağan Destanı diye bilinir. Büyük bir ihtimalle, Hun hükümdarı Mete’nin hayatını konu alır; ancak onu olağanüstü niteliklere büründürerek anlatır. Bu destan, daha sonra  değişikliklere uğrayarak İslami bir nitelik kazanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B.YAZILI EDEBİYAT</span></span><br />
<br />
Türk yazılı edebiyatının ilk örnekleri Orhun Yazıtları’dır. Köktürklerden kalan bu yazıtlar,üç mezar taşından ibarettir. İsveçli Strahhlenberg tarafından, Orhun Irmağı kıyısında bulunmuş ; W.Thomsen  tarafından okunmuştur. 38 harfli Köktürk alfabesiyle yazılan bu yazıtlar, Kültigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk adına dikilmiştir. Yazılar, Yolug Tigin  tarafından taşlara kazınarak yazılmıştır. <br />
Köktürk Yazıtları’nda, Köktürk tarihi  konu edinilir. Devletin güçsüzleşmesi, Türk ulusunun  bağımsızlığını yitirip Çin egemenliği altına girmesi, sonra yeniden güçlenmesiyle ilgili gelişmeler ve bunların nedenleri üzerine durulur. Bu tarihi olayların anlatımında kullanılan Türkçe, oldukça gelişmiş bir kültür dili olarak karşımıza çıkmaktadır.<br />
Türk yazılı edebiyatı, Uygurlar devrinde daha da gelişmiştir. 14 harfli Uygur alfabesiyle yazılan eserler, Budizm’in etkilerini taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">II.İSLAM KÜLTÜRÜ ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI </span></span><br />
<br />
Türkler, X. yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kitleler halinde kabul etmeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak, İslam kültürüne bağlı bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Türkçe’de Arapça ve Farsça etkilerinin duyulmaya başladığı, aruz ölçüsünün ilk kez kullanıldığı eserler,XI. yüzyılda verilmiştir. Bu ilk İslami eserlerin başlıcaları  şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUTADGU BİLİG</span></span><br />
Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. Yazarı, Yusuf Has Hacip’tir. Karahanlılar zamanında (XI. yüzyıl-1070) yazılmış, ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Esrin dilinde henüz  Arapça ve Farsça etkisi yoktur. Birimi beyit, ölçüsü aruz, kalıbı fe u lün/fe u lün /fe ul’dür. Bilinen üç nüshası, bugün Fergana, Viyana ve Mısır’da bulunmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN Ü  LUGAT-İT TÜRK</span></span><br />
Eserin adı, “Türk Dili’nin toplu(genel) Sözlüğü” anlamına gelir. Adından da anlaşılacağı gibi, eser bir sözlüktür; Araplara  Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bundan dolayı, Türkçe’nin Arapça karşısında savunulduğu bir eser olarak değerlendirilir. Eserde Türkçe sözcüklerin anlamları Arapça’yla açıklanmakta ve her maddeden sonra birtakım Türkçe metinler örnek olarak verilmektedir. Kaşgarlı Mahmut tarafından XI. yüzyılda yazılan eserin asıl önemi de, işte bu derleme Türkçe metinlerden ileri gelmektedir; yani eser, zengin bir folklor kaynağı durumundadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ATABETÜ’L-HAKAYIK </span></span><br />
Eserin  adı “gerçeklerin eşiği” anlamına gelmektedir. Yazarı Edip Ahmet’tir. Eserde hem dörtlük, hem de beyit nazım birimleri kullanılmıştır. Ölçü aruzdur. Okuyucuya dini öğütler veren eser, anlatım yönünden kurudur; didaktik  özelliklere sahiptir; XII. yüzyılda yazılmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN-I HİKMET</span></span><br />
Ahmet Yesevi tarafından XII. yüzyılda  yazılan eser, tasavvuf felsefesinin yayılmasını amaçlar. Didaktik nitelikli olduğundan, oldukça kuru bir anlatıma sahiptir. Türk tasavvuf edebiyatının ilk örneği sayılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAMİ TÜRK EDEBİYATI’NIN  BÖLÜMLENMESİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A.DİVAN EDEBİYATI</span></span><br />
<br />
XIII.-XIX. Yüzyıllar arasında yaşayan bu edebiyat; dil, anlatım, nazım içimleri, ölçü, türler ve<br />
konular bakımından Arap ve Fars edebiyatlarının etkisi altındadır. Bu nedenle, Ortadoğu İslam edebiyatlarının bir parçası sayılır.<br />
Divan Edebiyatı, “Kuruluş Dönemi” denilen XIII-XIX. Yüzyıllar arasında, genellikle Fars Edebiyatının taklidi görünümündedir. Şairler kendi sanat kişiliklerini ortaya koyacak yerde, ünlü İran şairleri gibi söylemeye bu dönemde büyük özen gösterirler. Osmanlı İmparatorluğu’ nun yükselişe geçtiği XVI. yüzyıldan  itibaren, bu taklitçi anlayışın “Olgunluk Dönemini” ni yaşamaya başladığı, hatta Divan şairlerinin kendilerini İran şairlerinden üstün sayar  bir tavır takındıkları görülür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN EDEBİYATI’NIN  TEMEL ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
<br />
1. Bu edebiyatın dili, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin söz hazineleriyle dilbilgisi kurallarının birleşmesinden oluşan “Osmanlıca”dır. <br />
2. Dil ağır, anlatım genellikle süslüdür.<br />
3. Hayattan kopuk bir sanat anlayışı vardır. Şairler, toplum ve insanla ilgili sorunlara eğilme gereği duymamışlardır. ; ancak bazı şiirlerde, toplum hayatını aksatan durumlara değinilmiştir.<br />
4. Bu edebiyat, halk kültüründen uzaktır. Sanatçılar da  çoğu zaman saray ve çevresinde yetişmişlerdir.  Onun için Divan Edebiyatı’na “Yüksek Zümre Edebiyatı”,”Saray Edebiyatı” gibi adlar verilmiştir.<br />
5. Bu edebiyat, biçimcidir. Anlatılan değil, anlatım biçimi daima önde gelir. Şiirde sıkı sanat kuralları uygulanır. Divan Edebiyatı, bu yönüyle klasizme benzer.<br />
6. Başlıca konular aşk, doğa, ölüm, ayrılık, özlem v.b.’dir. <br />
7.       Şiirde temel ölçü aruzdur. Bazı şairler, hece ölçüsüyle tek tük şiir yazmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GAZEL</span></span><br />
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Aşk, doğa, içki, eğlence konuları işlenir. Beyit birimiyle yazılır. 5-15 beyit uzunluğundadır. Beyitler “AA/BA/CA/DA” uyak düzeniyle sıralanır. İlk beyit matla(doğuş)”, son beyit “makta(kesiş)”, en güzel söylenmiş beyit de “beytü’l-gazel” adını alır. Şairin adı, makta beytinde geçer. Gazellerde genellikle konu bütünlüğü bulunmaz; yani şiirdeki beyitler, anlamca birbirine bağlı olmaz. Anlam  bütünlüğü taşıyan gazellere “yek-ahenk gazel” denir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KASİDE</span></span><br />
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Övgü şiiridir. Gazel gibi uyaklanır.  Uzunluğu 33-39 beyit arasında değişir. Şu bölümlerden oluşur:<br />
a. Nesib(teşbib):Giriş bölümüdür. Kasideler, bu bölümde yapılan betimlemelere göre adlandırılır. Bahar betimlemesi yapılan kasidelere “kaside-i bahariyye”, kış betimlemesi yapılanlara “kaside-i şitaiye”, bayram betimlemesi yapılanlara  da “kaside-i ıydiyye” denir.<br />
b. Tegazzül :Kaside içinde güzel söyleme anlamına gelir. Bu bölümde aşk, şarap, kadın gibi gazellere özgü konular, lirik bir anlatımla işlenir.<br />
c. Girizgah:Denk düşürerek asıl konuya, yani övgüye giriş yapılan bölümdür.<br />
d. Methiye : Padişah, sadrazam, vezir, paşa gibi yüksek görevli kişilere ya da din büyüklerine yöneltilen övgünün yapıldığı bölümdür.<br />
e. Fahriyye : Şairin, kendi şiir yeteneğini övdüğü bölüme verilen addır.<br />
f. Dua : Kasidenin sonuç bölümüdür. Şair, böyle güzel bir şiiri yazıp bitirebildiği için dua ederek kasidesini tamamlar. <br />
Daha sonra, Tanzimat döneminde de kaside nazım biçimi kullanılmış;ama kasidenin hem konularında, hem biçiminde değişiklik yapılmıştır.<br />
Kasideler, konularına göre dörde ayrılır:<br />
a. Methiyye : Ünlü, saygın kişilerin övüldüğü kasidelerdir. <br />
b. Tevhid :Allah’ın birliğini konu edinen ve onu öven kasidelere denir.<br />
c. Münacaat : Allah’a yalvarış amacıyla yazılır. <br />
d. Na’t : Hz. Muhammed’in övgüsünü yapmak için yazılan kasidelerdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MESNEVİ </span></span><br />
Divan  Edebiyatı’na Fars Edebiyatı’ndan geçmiş olup uzun manzum öykülerdir. Beyit birimiyle, türlü aruz  kalıplarıyla yazılır. Beyitler “AA/BB/CC/DD” biçimiyle kendi aralarında uyaklanır. İslami edebiyatın ortak konularını işler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞARKI</span></span><br />
Divan Edebiyatı’nda XVIII.yüzyılda kullanılmaya başlayan bir nazım biçimidir. Dörtlüklerle yazılır. Halk Edebiyatı’ndaki koşma nazım biçiminin etkisiyle doğduğu söylenir. Dörtlükler “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Aşk, doğa, içki, kadın gibi dünyevi konular işlenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RUBAİ</span></span><br />
Tek dörtlükten oluşan, “AABA” uyak düzeniyle ve aruzun özel kalıplarıyla yazılan; aşk, hayat, insan gibi konuları ve  felsefi düşünceleri işleyen bir nazım içimidir. Fars Edebiyatı’ndan Divan Edebiyatı’na geçmiştir. Dünyaca ünlü temsilcisi, İranlı şair Ömer Hayyam’dır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERKİB-İ BEND</span></span><br />
“Bend” adı verilen bölümlerden oluşur. Her ben ; bir “hane” ve bir “vasıta” bölümünü kapsar. Haneler 5-15 beyit uzunluğunda olup “AA/BA/CA/DA” biçiminde uyaklanır. Vasıta ise , tek beyittir. Vasıtanın dizeleri kendi aralarında uyaklıdır. Bendler değiştikçe, aynı uyak düzeni, başka uyak sözcükleriyle tekrarlanır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERCİ-İ BEND </span></span><br />
Konu ve biçim bakımından terkib-i bende benzer. Ondan tek farkı, vasıta beytinin her bendden sonra değişmemesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MURABBA </span></span><br />
Dörtlüklerden oluşur. “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Bu biçim özellliğiyle şarkıdan farkı yoktur.  Murabba ile şarkıyı ayıran tek fark, şarkıların bir besteye bağlanmasıdır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSTEZAT</span></span><br />
Bir manzumenin uzun dizelerinden sonra kısa dizeler getirilmesiyle oluşur. Uzun ve kısa dizeler, kendi aralarında gazel gibi uyaklanır. Kısa dizelere “ziyade” denir. Uzun dizelerde aruzun “mef u lü/me fa i lü /fe u lün”; kısa dizelerde ise “mef u lü /fe u lün”  kalıbı kullanılır. Batı Edebiyatı etkisi altına girildikten sonra, bu nazım biçimindeki  kuralların gevşetilmesiyle “serbest müstezat” denilen yeni bir nazım biçimi ortaya çıkmıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN EDEBİYATI’NDA DÜZYAZI</span></span><br />
<br />
Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır. <br />
Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:<br />
1. Sanatlı(süslü) Düzyazı<br />
Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır.  Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir<br />
        2.  Orta Düzyazı      <br />
          Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler,  önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı.  Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi  Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.<br />
        3. Sade Düzyazı<br />
Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır:    Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B. HALK EDEBİYATI</span></span><br />
<br />
Halk Edebiyatı, sözlü edebiyatın uzantısıdır. Halkın yarattığı sözlü eserlerden oluşur. Dil., biçim, konular, duyarlıklar bakımından halk kültürüne sıkı sıkıya bağlıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALK EDEBİYATI’NIN TEMEL ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
1. Bu edebiyat, halk diline bağlıdır.<br />
2. Dil ve anlatımda süslü söyleyişe yöneliş yoktur. Genellikle yalın anlatım kullanılır. <br />
3. Halkın içinden doğan eserler, konu, tema ve duyarlık bakımından halkın hayatına  sıkı sıkıya bağlıdır.<br />
4. Şairler, genellikle okumamış kişilerdir.<br />
5. Dörtlük birimi esastır.<br />
6. Şairlerde , milli ölçü olan hece ölçüsü kullanılır.<br />
7. Aşk, doğa, ayrılık, özlem, dil, tasavvuf konularının yanı sıra toplum hayatını  ilgilendiren sorunlara da sık sık eğilen şairler, bunlarla ilgili eleştiriler getirirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ</span></span><br />
Halk şiirindeki nazım biçimlerini iki ana öbekte inceliyoruz.:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1.MANİ TİPİ </span></span><br />
Maniler, anonim, lirik şiirlerdir,”AABA” uyak düzeniyle, 7’li hece ölçüsünün 4-3 durağıyla söylenir. Ana tema sevgidir. Dört dizeden oluşan manilere “düz mani” denir. Üç dizeden oluşan ve “ABA” biçiminde uyaklanan maniler “kesik mani”, beş dizeden oluşan ve “ABACA” biçiminde uyaklanan maniler “genişletilmiş mani”, uyakları cinaslı sözcüklerden seçilen maniler ise “ cinaslı mani” adını alır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.KOŞMA TİPİ</span></span><br />
Koşma tipi nazım biçimlerinin kalıplaşmış bir yapısı vardır. Hepsi, dörtlüklerle ve değişmez bir uyak düzeniyle (ABAB/CCCB/DDDB, AAAB/CCCB/DDDB ya da –B-B/CCCB/DDDB) söylenir. Bunlar, kullanılan ölçü kalıbı, uzunluk-kısalık, konular bakımından farklılıklar taşır. Koşma tipi nazım biçimlerinin başlıcaları şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KOŞMA </span></span><br />
Kısa, lirik şiirlerdir. Dörtlüklerle, AABA(-A-A)/CCCA/DDDA uyak düzeniyle, hece ölçüsünün 6-5 ya da 4-4-3 duraklı 11’li kalıbıyla söylenir. aşk ve doğa konularının yanı sıra,ayrılık, özlem, yalnızlık,gurbet, sıla, ölüm gibi temaları işler. Genellikle saz eşliğinde, ezgiyle söylenen koşmalar, ezginin niteliğine göre “Acemi koşması,Ankara koşması, topal koşma, kesik kerem” gibi türlere ayrılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DESTAN</span></span><br />
Biri, sözlü gelenekte evrenin ve insanın oluşumunu, toplumu derinden etkileyen olayları olağanüstülükler  katarak anlatan uzun manzum öyküler; öteki Halk Edebiyatı’nda bir nazım biçimi olmak üzere iki ayrı destan vardır. Birinci tür olan destanla ilgili bilgileri “İslam’dan Önceki Türk Edebiyat’ı” başlığı altında verildi. Nazım biçimi olan destan ise, ölçü, duraklar, uyak düzeni bakımından koşmaya benzer; ancak destanlar, konularıyla koşmadan ayrılır. Bunlarda, genellikle bir yöre halkı üzerinde derin etki yaratan olaylar ve bunların uyandırdığı ortak duygular dile getirilir. Bir kısım destanlar ise mizahidir. Bunlarda 11’li hecenin yanı sıra, 7’li ve 8’li hecede kullanılmaktadır. Destanı koşmadan ayıran bir başka özellik ise, bunların uzun olmasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEMAİ</span></span><br />
Uyaklanışı koşmaya benzer. 8’li hece ölçüsünün 4-4 durağıyla ve özel bir ezgi eşliğinde söylenir. Konuları, koşmada olduğu gibi aşk, doğadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VARSAĞI</span></span><br />
Uyak düzeni ve ölçüsü semai gibidir; ancak ezgisinin niteliği ve konusu ondan farklıdır. Varsağıda yiğitçe bir söyleyiş vardır. Bu nedenle de “Bre!Hey!Behey!” gibi ünlemlerle başlar. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRKÜ</span></span><br />
Hece ölçüsünün türlü  kalıplarıyla söylenen ezgili, anonim şiirlerdir. Bazen de kime ait olduğu bilinen şiirler, türkü formlarıyla söylenir. Türkülerde  genellikle iki bölüm bulunur. Birincisi, şiirin iskeletini oluşturan “asıl bölüm” ; ikincisi “kavuştak”tır. Kavuştaklar, asıl bölümlerin arasına gelerek onları birbirine bağlar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İLAHİ VE NEFES</span></span><br />
Din ve tasavvuf konularının işlendiği şiirlere “ilahi” denir. Koşma gibi uyaklanan ilahilerde 4-4 duraklı 8’li ölçü kullanılır. <br />
Bunlar herhangi bir tarikatın görüşlerini yansıtmaz; konuyu genel olarak ele alır.<br />
İlahilerin Bektaşi tekkelerinde söylenenlerine “nefes”, Alevi anlayışına bağlı olanlarına ise “deme” adı verilir. <br />
İlahi, nefes ve demeler, bestelenerek söylenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞLICA NAZIM TÜRLERİ</span></span><br />
Halk şiirleri, konularına göre türlere ayrılır. Bu nazım türleri şöyle sıralanabilir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÜZELLEME </span></span><br />
Sevgi üstüne söylenen şiirlerdir. Bazen de bunlarda doğa güzellikleri karşısında duyulan hayranlık duygusu dile getirilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KOÇAKLAMA </span></span><br />
Konusu yiğitlik,kahramanlık, kavga  ve savaş olan şirlerdir.,<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TAŞLAMA</span></span><br />
Bir kişiyi ya da toplumdaki bir aksaklığı yermek amacıyla söylenen şiirlere bu ad verilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AĞIT</span></span><br />
Sözlü Türk Edebiyatı’ndaki saguların Halk Edebiyatı’nda aldığı biçimdir. Ölen kişilerin ardından söylenir, ölümden doğan acıyı dile getirir. Genellikle kadınlar tarafından yakılan ağıtlar, anonim özellik taşır. Bununla birlikte, az da olsa,  şairi bilinen ağıtlara rastlanmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUAMMA</span></span><br />
Kapalı bir biçimde anlatılan bir olayın ya da bilginin okuyucu tarafından anlaşılmasını, bunlarla ilgili soruların cevaplandırılmasını isteyen bir tür manzum bilmecedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NASİHAT</span></span><br />
Bir şey öğretmek,bir düşüncenin  yayılmasına çalışmak gibi amaçlarla söylenen didaktik şiirlerdir.<br />
NOT<br />
“Destan, ilahi, nefes ve deme”, hem birer nazım biçimi, hem de tür olarak değerlendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALK ŞAİRLERİNİN GRUPLANDIRILMASI</span></span><br />
<br />
Halk şairleri, halk şiirinin yerleşmiş kurallarına bağlı kalmakla birlikte, türlü kültürel nedenlerle dil, anlatım, ölçü kullanımı bakımından farklı yönelişler içine girebilmektedirler. Ayrıca yaşadıkları çevre de onların sanat anlayışlarını farklılaştıran bir etmen olarak karşımızı çıkmaktadır. Halk şairlerini, işte bu gibi noktaları dikkate alarak şöyle ayırıyoruz:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. GÖÇEBE(GEZGİN) ŞAİRLER</span></span><br />
          Bir yere bağlı kalmadan gezerler. Genellikle eğitim görmedikleri için, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmezler. Dilleri sadedir. Hece ölçüsüne bağlıdırlar. Geleneksel şiir anlayışını sürdürürler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. YENİÇERİ ŞAİRLER</span></span><br />
Osmanlılar zamanında askerlik, hayat boyu süren bir meslekti. Orduda görev arasında şairler yetişmiştir.  Bunlar, katıldıkları savaşlarla ilgili yiğitlik şiirleriyle dikkati çekerler. Dil, anlatım, ölçü bakımından, göçebe şairler gibi geleneksel şiir anlayışına bağlıdırlar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KÖYLÜ ŞAİRLER</span></span><br />
Hayatları köylerde, kasabalarda geçer. Büyük kentlerle ilgileri olmadığı için, kent kültüründen, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmeden, halk şiiri geleneklerine bağlı kalmışlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4.KENTLİ ŞAİRLER</span></span><br />
Genellikle Divan Edebiyatı’nın etkisinde kalırlar. Hem Halk, hem de Divan Edebiyatı tarzında şiirler söylerler. Dillerinde Arapça ve Farsça sözcüklerin oranı yüksektir. Hece ölçüsüyle birlikte aruza da yer verirler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. TASAVVUF (TEKKE ) ŞAİRLERİ</span></span><br />
Tekkelerde yetiştikleri, din ve tasavvuf konusunda eğitim gördükleri için, dilleri, göçebe, yeniçeri ve  köylü şairlere göre bazen daha ağırdır. Zaman zaman  Divan Edebiyatı’nın dil, anlatım, biçim, ölçü özelliklerini taşıyan şiirler söylerler. Örneğin Yunus Emre bile, aruz ölçüsü ve mesnevi düzeniyle Risaletü’n-Nushiyye adlı bir eser vermiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALK ÖYKÜLERİ</span></span><br />
Halk öyküleri, destanların zamanla biçim ve öz değişimine uğramaları sonunda ortaya çıkmış sözlü eserlerdir. Anonimdir. Başlıca türleri şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. DESTAN ÖYKÜLER</span></span><br />
Destanlardaki olağanüstülük gibi bazı özellikleri koruyan halk öyküleridir XIII.-XIV.yüzyılda Doğu Anadolu’da ortaya çıkan Dede Korkut Öyküleri ile Köroğlu  Öyküsü, bu türün tanınmış örnekleridir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. AŞK ÖYKÜLERİ</span></span><br />
İki sevgilinin aşkını, bunların kavuşmasını önleyen engellerle mücadelesini anlatan öyküler olup en tanınmışları  Kerem ile Aslı,  Emrah ile Selvi, Asuman ile Zeycan ,Aşık Garip.v.b.’dir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. DİNİ ÖYKÜLER</span></span><br />
İslamiyet’in yayılmasına katkıları olan kişilerin hayatlarını ve mücadelelerini  temel alan öykülerdir .Hz. Ali’nin savaşlarını anlatan Kan Kalesi Cengi, Hayber Kalesi Cengi; Anadolu’da İslamiyet’in yayılması için mücadele eden komutanların savaşlarını anlatan Battal Gazi  Öyküsü, Dnişment Gazi Öyküsü gibi sözlü, anonim eserler, bu türün örnekleri arasında yer alır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BATI ETKİSİNDE TÜRK EDEBİYATI </span></span><br />
<br />
1850 yıllarından günümüze kadar sürer. Amacı, metod bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat yaratmaktır. Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik hareketlerini yansıtır. Üç döneme ayrılır. :<br />
s1.Tanzimat Edebiyatı :1860’ta tercüman-ı ahval gazetesinin yayımlanmasıyla başlar, 1896’ya kadar sürer. Sarsıntılar geçiren Osmanlı İmp.u durumunu kurtarmak için, ordudan başlayarak ıslahat ve devrim hareketlerine girişiyordu . 3. Selim , 2. Mahmut , Abdülmecit dönemleri böyle geçmiştir. <br />
Bu ortamda Batıcı ve yenilikçi olan şair ve yazarlar, sanatlarını toplum için kullandılar. Fransız kültürüyle  kültürüyle yetişmiş ,romantik ve ülkücüydüler. Divan şiirini yıkmaya çalıştılar. Çok yönlüydüler: şair,romancı,tiyatro yazarı...vb. Sanattan çok,fikir ve ülkü peşindedirler; zulme,haksızlığa karşı savaş açarlar.  Vatan ,millet,hürriyet,adalet,meşrutiyet kavramlarını heyecanla savunurlar. Daha geniş kitlelere seslenebilmek için ,dilde sadelik yanlısıdırlar. Hemen hepsi politikacı ve mücadele adamıdırlar. Tanzimat ikinci döneminde realizimin etkisi görülür. Şiirde konu birliğini sağladılar. Aruzla yazdılar. Düzyazı dilini şiire uyguladılar. Roman,hikaye,makale gibi türler,edebiyatımıza bu dönemde girdi. İlk tanzimatçılar ,Divan şiirinin nazım biçimlerini kullandılar.<br />
1.Dönemin Önemli Temsilcileri:<br />
<br />
Şinasi:Gazeteci ,şair ve yazardır. Tercüman-Ahval(1860),Tavir-i Efkar (1862) gazetelerini çıkardı. Fikir adamıdır. Eserleri:Şair Evlenmesi(ilk tiyatro),Şiir çevirileri,Türk Atasözleri,Seçme Şiirler...<br />
Namık Kemal:Gür sesli vatan şairi,dava ve sanat adamıdır. Zulme ve keyfi idareye başkaldırdı. Şiirlerinde vatan ,millet,hürriyet ...ülkülerini aşılamıştır. <br />
Eserleri:Şiirler,Tiyatroları:Vatan Yahut Silistre,Gülnihal,Akif Bey,Kara Bela,Zavallı Çoçuk,Romanları :İntibah,Cezmi,Biyografileri:Dev-i İstila ,Kanişe,Eleştiri:Tahrib-i Harabat,Takip.<br />
<br />
Ziya Paşa: Tanzimatçılar içinde eskiye en fazla bağlı kalanlardandır. Şiirlerinde öğütler, felsefi temalar görülür.<br />
Eserleri : Divan, Terkib-i Bend, Zafername(hiciv), Harabat(şiir antolojisi), Veraset Mektupları(Makale).<br />
<br />
Ahmet Mithat Efendi:İlgi çekici, eğlendirici roman ve hikayeler yazdı. Eserleri 200’ün üzerindedir, halkı aydınlatmıştır. Dili sadedir. <br />
Eserleri: Letaif-i Rivayet(28 hikaye) , Romanları: Hasan Mellah, Felatun Beyle Rakım Efendi, Henüz 17 Yaşında, Yeniçeriler, Karnaval...<br />
<br />
Ahmet Vefik Paşa: Milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının ilk büyük temsilicisidir. Moliere komedilerinden yaptığı 16 çeviri ve uyarlamayla, Türk tiyatrosuna önemli hizmetler etti. <br />
Eserleri: Lehçe-i Osmani, Şecere-i Türk, Moliere’den Zor Nikah, Meraki, Azarya, Zoraki Takip...<br />
<br />
2.Dönemin Önemli Temsilcileri:<br />
Recaizade Mahmut Ekrem : Edebiyat kuramcısı ve şiir eleştirmenidir. Romancı ve şairdir. <br />
Eserleri:Araba Sevdası(ilk gerçekçi roman), Çok Bilen  Çok Yanılır(tiyatro)  Zemzeme I-II-III(şiir)...<br />
Samipaşazade Sezai: Roman ve hikayecidir. Gündelik, gerçekçi hayatı vermiştir.<br />
Eserleri: Sergüzeşt, Küçük Şeyler(ilk edebi romandır).<br />
<br />
Şemsettin  Sami: Türk edebiyatında ilk romanı yazdı.  Taaşşuk-i Tal’at ve Fitnat .Sözlük ve ansiklopedi çalışmaları yaptı . Orhun yazıtlarını Türkçe’ye çevirdi. <br />
Eserleri : Kemusül Alam , Kamus-i Türki , çeviri: Sefiller.<br />
<br />
2- Servet-i Fünun Edebiyatı:<br />
<br />
Servet-i  Fünun edebiyat dergisinin çıkışı (1896) ve kapanışı (1901) arasında sürdü. II. Abdülhamit’in  hiçbir özgürlük tanımayan yönetimi nedeniyle, sosyal konulara eğilememişlerdir; “Sanat için Sanat” ilkesine bağlı kalmışlardır. Süslü, seçkin insanların zevklerini okşayan bir üslupları vardır. <br />
Bilhassa Fransız edebiyatında , çağdışı olan Sembolizm, Parnasizm’le  ilgilenmişlerdir.  Osmanlı İmp.’nun  çöküntüsü, halkın cahilliği, ümitsizlik, baskı, sansür ve sürgünler yüzünden ; içe dönük yılgın ve hasta bir edebiyat olmuştur. <br />
Bu dönemde kuralsız nazım biçimleri benimsenmiştir. Ayrıca Batı’dan  sone ve terzarime gibi nazım biçimleri getirilmiştir.  Ölçü aruzdur.<br />
Bu edebiyatta roman ve hikaye, şiirden daha güçlüdür. Olayların çevresi İstanbul’dur.  Fransız realist ve natüralistleri örnek tutulmuştur. <br />
Konu bütünlüğüne önem verilmiştir. Bazen bir cümle üç-beş dizeye yayılarak, nazım nesre yakınlaştırılmıştır. Temalar , hayal-hakikat çarpışmasıdır; maddilik-manevilik çekişmesi , yalnızlık , tabiata ve sessizliğe sığınmak, “hüzün ve acıdır”.<br />
<br />
Önemli Temsilcileri<br />
<br />
Tevfik Fikret:Bireyci duyguları ,tabiatı  , yaşanmış hayat sahnelerini işleyen romantik-lirik şiirler yazdı.1901’den sonra sosyal şiirler yazarak didaktik-lirik oldu. Nazmı nesre yaklaştırdı. <br />
Eserleri:Rübab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri Şermin.<br />
<br />
Cenap Şehabettin : Yeniliklerde öncüdür. Parnasizmden biçim güzelliği Sembolizmden kapalı şiir zevkini aldı.  <br />
Eserleri : evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh.<br />
<br />
Halit Ziya Uşaklıgil : Türk edebiyatının ilk büyük romancısıdır. Romanlarının konusu çoğunlukla aydın, zengin çevreden seçilmiştir. Hikayelerinde halk tabakalarına  inmiştir.<br />
Eserleri: Mai ve Siyah, Aşk-ı  Memnu, Kırık Hayatlar, Hikaye:İhtiyar Dost, Kadın Peçesi...<br />
<br />
3- 20. Yüzyıl  Türk Edebiyatı:<br />
<br />
20.y.y. Türk edebiyatını hazırlayan etmenler : Bazı devletlerin Osmanlı Devletini yıkmaya çalışmaları , İkinci Meşrutiyet, 31 Mart Olayı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimi, Balkanlarda, Yemen ve Arnavutluk’ta çıkan  isyanlar, yeni devletimizin kurulmasıdır.<br />
<br />
Başlıca Bölümleri:<br />
a) Fecr-i Ati Edebiyatı : <br />
<br />
(1909) Servet-i Fünun’dan sonra Batı’yla dil, edebiyat ,bilim alanlarında sıkı bağlar kuracaklarını ileri sürdüler ; fakat pek bir şey yapamadılar. En büyük temsilcisi, Fransız sembolizmini benimseyen Ahmet Haşim’dir.<br />
Ahmet Haşim: Bireyci öz şiirin ustalarındandır. Ona göre şiirin  dili,  anlaşılmak için değil, duyulmak içindir. Kapalı şiirler yazdı.<br />
Eserleri: Şiir:Göl Saatleri, Piyale, Düzyazı: Bize göre, Frankfurt Seyahatnamesi, Gurabahane-i Laklakan.<br />
<br />
b) Milli Edebiyat Akımı:<br />
<br />
(1910-1923):Ömer Seyfettin , Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’in Genç Kalemler dergisindeki bildirileri, akımın başlangıcıdır. <br />
Milli konulara, toplum ve yurt sorunlarına eğilmişlerdir. Sade ve süssüz Türkçe’yle yazdılar. Konuşulan Türkçe’yi yazı dili haline soktular. Hikaye ve romanlarda olaylar, İstanbul dışına çıkartıldı. Şiirde hece ölçüsü ve koşma  biçimi kullanıldı.<br />
<br />
Önemli Temsilcileri:<br />
Öncüleri :<br />
<br />
Mehmet Emin Yurdakul :Yurdumuzun acı gerçeklerini şiirimize ilk defa yansıtmıştır. Türkiye milliyetçiliğini savunur. <br />
Eserleri: Türkçe Şiirler, Türk Sazı...<br />
<br />
Ziya Gökalp: Türk halkının folklor ve tarihini yazdı, araştırdı. Sade bir dille toplumsal amaçlı şiirler yazdı. <br />
Eserleri : Düzyazı : Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak ,Türkçülüğün Esasları,Şiir: Kızılelma, Altın Işık.<br />
<br />
Ömer Seyfettin :Bizde Maupassant tarzı hikayenin klasik değeri sayılır. Konuları  çoçukluğundan, Türk savaş tarihinden, Anadolu efsanelerinden ...almıştır. Tasvir ve tahlile değil, olaya önem verir. Türkçülüğü savundu. Sade yazmıştır.<br />
Eserleri: Bomba, Beyaz Lale, Yalnız Efe...<br />
<br />
Diğer Şair ve Yazarlar:<br />
<br />
Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay , Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri  Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay.<br />
<br />
Beş Hececiler: <br />
<br />
Milli Edebiyat döneminde beş şair, hece ölçüsünü kuvvetle benimsediler. Şiirimize katıksız Türkçe’nin yerleşmesinde önemli rol oynadılar. Bunlar :  Faruk N. Çamlıbel , Yusuf Z.Ortaç O.S. Orhan, E.B. Koryürek, H.F. Ozansoy.’dur.<br />
<br />
c) Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı (1923-1940) :<br />
<br />
Bu dönemde tam anlamıyla yerli ve sade bir dil kullanıldı. Konuşma ve yazı dilini birleştirdiler. Hece ölçüsünün sesini gizleyerek, iç ahenge yöneldiler. <br />
<br />
<br />
Önemli Temsilcileri:<br />
<br />
Ahmet Kutsi Tecer: Anadolu halk motiflerini işlediği duygulu ve memleketçi şiirleriyle tanındı. <br />
Eserleri : Şiirler, Köşebaşı(tiyatro)<br />
<br />
Ahmet  Hamdi Tanpınar: sembolizm havası içinde soyut şiirin ve psikolojik roman, hikaye türlerinin ustasıdır. <br />
Eserleri: Şiirler, Hikaye: Abdullah Efendinin Rüyaları, Roman: Huzur, Deneme : Beş Şehir.<br />
<br />
Ahmet Muhip Dranas: Baudolaire (Bodler)  sembolizmini Türk halk şiiriyle kaynaştırdı. <br />
Eserleri :Şiirler, Tiyatro: Gölgeler...<br />
<br />
Cahit Sıtkı Tarancı : Yaşamanın ve aşkın güzelliğini, ölümün üstünlüğünü vurguladı. Bol ve güzel halk deyimleri kullandı.<br />
Eserleri: Şiir:Otuz Beş Yaş , Düşten Güzel , Sonrası.<br />
<br />
Yedi Meşaleciler: 1928’de Yedi Meşale adlı bir kitapta yedi  sanatçı birleşti. Beş Hececilerin yaptıklarını  geliştirerek, modern Türk şiirinin doğmasına ortam hazırladılar.  Hissedilir bir değişiklik yapamadılar. Bunlar:S. E. Siyavuşgil , V. M. Kocatürk , Y. N. Nayır, C. K. Solok , Kenan Hulusi  , Muammer Lütfi , Z. O. Saba’dır.<br />
<br />
Ziya Osman Saba : Yedi Meşalecilerin şiire en sadık olanıdır. Çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, kadere boyun eğiş... temalarını işledi. <br />
Eserleri: Şiir: Sebil ve Güvercinler. Hikaye: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi...<br />
<br />
Cumhuriyet Döneminin Diğer Şairleri: Kemalettin Kamu, Ö. B. Uşaklı , Arif  Nihat Asya, Necip Fazıl Kısakürek . <br />
<br />
Cumhuriyet Dönemi Yazarları: <br />
<br />
Memduh Şevket Esendal:Tuhaf inançları, cahilliğin ve insan huylarının yarattığı sonuçları işler. Konuşur gibi sade ve içten yazdı. Yorumu okuyucuya bırakır.<br />
Hikayeleri: Otlakçı, Bizim Nesibe... Roman : Ayaşlı ve Kiracıları.<br />
<br />
Abdülhak Şinasi Hisar:İzlenimci roman yazdı. Tahlil ve düşünceye yer verdi. Üslubu süslüdür. <br />
Eserleri: Fahim Bey ve Biz... Anı:Boğaziçi Mehtapları...<br />
<br />
Peyami Sefa: Türk edebiyatında psikolojik roma türünün ustasıdır.<br />
Eserleri : Dokuzuncu Hariciye Koğuşu , Matmazel Noralya’nın Koltuğu...<br />
<br />
Sait Faik Abasıyanık: Konuşur gibi canlı bir İstanbul Türkçe’siyle yazdı. Hikayecidir, roman ve şiirleri de vardır. Orta ve alt tabaka insanlarının hayatlarını işledi. Bir anlık izlenimler, parça buçuk olaylar, Çehov tarzında kaleme alınmıştır. <br />
Eserleri: Hikaye: Semaver, Son Kuşlar, Lüzumsuz Adam...Roman:Kayıp Aranıyor,Birtakım İnsanlar...Şiir: Şimdi Sevişmek Vakti.<br />
<br />
d) 1940’tan Sonraki Yeni Türk Edebiyatı:<br />
<br />
Bu dönemi yaratan etmenler: Köyden kente göç, tarımda makinalaşmanın yarattığı sorunlar, toprak kavgaları, işçi-patron çekişmeleri ... v.b.  <br />
Bu dönem şiirlerinde ölçü, kafiye yok sayıldı;serbest şiir egemen oldu.  Roman da hikayede toplumcu gerçekçilik görüldü. <br />
Bu Dönemde Başlıca Edebi Hareketler:<br />
1) Garipçiler(1. Yeni ):<br />
Onlara göre şiir, her yerde görülen basit şeyleri anlatmalıydı.  Alaycı ve nükteciydiler. Aydınları bırakıp halka yöneldiler. Şiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayılmıştır. Serbest şiir egemen olmuştur.<br />
Dil, sürekli bir özleşme ve arınma çabasındadır. Roman ve hikayede serim , düğüm, sonuç bölümleri umursanmamıştır. Şairaneliğe kaçmadan, mecazsız  yazdılar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük şeyler şeyler işlendi. “ Konunun bayağısı yoktur, ancak işleyişte bayağılık vardır.” diye düşünürler. <br />
En çok görülen temalar: yaşama sevinci, tabiat sevgisi, çocukluğa dönüş, ölüm, insan sevgisi, aşk.<br />
<br />
Bu akımın Öncüleri:<br />
<br />
Orhan Veli Kanık: Hareketin en güçlüsüdür. Bir ideolojiye bağlı değildir. Şiirlerinde İstaanbul sevgisi ağır basar, son şiirlerinde toplum hicvi görülür.<br />
Eserleri:  Şiir: Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi , Yenisi ,Karşı, Çeviri ve Uyarlama:Lafonten Masalları , Nasrettin Hoca Hikayeleri.<br />
<br />
Oktay Rıfat Horozcu: Her kitabında Garipçi,toplumcu, bireyci, gerçeküstücü oldu. <br />
Eserleri: Şiir:  Teknenin Ölümü...Tiyatro:Mikadonun Çöpleri...Roman :Gizli Emir...<br />
<br />
2) İkinci Yeni Hareketi:<br />
<br />
Orhan Veli’nin açtığı çığır, taklitçilerin elinde tükenmeye yüz tutmuş,yıpranmıştı. Tepki olarak gerçeküstücü, simgeci yol tutturuldu. Karamsar , toplumdan uzak bireyciydiler. Önemli temsilcileri: Turgut Uyar, Cemal Süreyya , Edip Cansever...<br />
<br />
3)1940’tan Sonra Yeni Tür Edebiyatında Bağımsız Şairler:<br />
<br />
Bedri Rahmi Eyüboğlu: Şiirlerinde halk türkü ve deyişleri fazla yer tutar.<br />
Eserleri: Şiir:Karadut...<br />
<br />
Fazıl Hüsnü Dağlarca: Kolay anlaşılmayan, anlamsızca yakın şiirler yazmıştır. İnsanın iç ve dış dünyasının çatışmalarını işler. <br />
Eserleri: Şiir:Çocuk ve Allah , Toprak Ana ...Destanlar: Üç Şehitler Destanı, Yedi Memetler...<br />
<br />
Behçet Necatigil: Şiirleri ev, aile , yakın  çevre üçgeninde geçer ;içe dönük ve karamsardır.<br />
Eserleri: Şiir: Eski Toprak, , Yaz dönemi...<br />
<br />
Cahit Külebi: Yurt şiirlerinde , tabiatın yoksunluğuyla, insanın bahtsızlığını iç içe işledi. Eski halk deyişlerini kullandı. <br />
Eserleri: Yeşeren Otlar, Yangın ...<br />
<br />
Necati Cumalı: Kişisel temaları , gündelik hayat ve dünya durumlarını işledi. Mecazsız, duru bir anlatımı vardır. <br />
Eserleri:  Şiir: Yağmurlu Deniz...Hikaye: Değişik Gözle , Makedonya 1900...Roman : Susuz Yaz, Nalınlar...<br />
4) 1940’tan Sonraki Türk Edebiyatında Roman ve Hikayede Sosyal (toplumsal)Gerçekçiler:<br />
Bu akım ; bir meseleyi, bir derdi ortaya koyarak, topluma faydalı olmak istiyordu. İlk ürünleri, Anadolu  köy romancılığıdır. Konuları: işçi-ırgat hayatı,sınıf çatışmaları,grev-lokavt gibi durumlar, toprak-su kavgaları...<br />
<br />
Önemli Temsilcileri:<br />
<br />
Kemal Tahir: Konularını cezaevi yaşantılarından , Kurtuluş Savaşı’ndan, eşkıya menkıbelerinden aldı. Gerçek  bir Anadolu romanı oluşturdu. <br />
Eserleri: Roman:Yorgun Savaşçı,Devlet Ana ...<br />
<br />
Orhan Kemal: Hayatına girmiş yüzlerce kişinin  kader ve direnişlerini yazdı.  Sürükleyicilik,tabiilik, gerçeklik eserlerinin özelliğidir.<br />
Eserleri :Roman: Murtaza, Hanımın Çiftliği...Tiyatro:72.Koğuş...<br />
<br />
Yaşar Kemal: Genellikle Çukurova insanının hayat savaşlarını şiirli bir dille yazdı. Tezli romanı savunur. Folklor unsurları ve güçlü doğa tasvirleri görülür. <br />
Eserleri: Roman:İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Teneke...<br />
<br />
Fakir Baykurt: İçinde doğup yetiştiği köylülerin hayatını yazmıştır. <br />
Eserleri: Roman: Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı...Hikaye: Can Parası.<br />
<br />
5) Bağımsız Yazarlar:<br />
<br />
Halikarnas Balıkçısı(Cevdet Şakir Kabaağaçlı): Konularını daima Ege ve Akdeniz kıyılarından çıkardı.; balıkçıları, sünger avcilarını...işledi.<br />
Eserleri: Hikaye: Merhaba Akdeniz...Roman :Deniz Gurbetçileri..<br />
<br />
Haldun Taner: Gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan hikayeleriyle tanındı. Epik tiyatro türünde eserler verdi. <br />
Eserleri: Hikaye: Şişhane’ye Yağmur yağıyordu, On İkiye Bir Var...Tiyatro:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Kocası...<br />
<br />
Tarık Buğra: Tek adamın dengesiz, bazen alaycı, bazen acılı tedirginliğini ele alır. <br />
Eserleri:Roman:Küçük Ağa , İbişin Rüyası...<br />
<br />
Diğer Bağımsız Yazarlar:<br />
<br />
Samet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Selim İleri , Cengiz Dağcı, Füruzan, Orhan Pamuk.<br />
<br />
6)Tiyatro:<br />
<br />
Vedat Nedim Tör (kör), Turgut Özakman (duvarların ötesi, Sarı Pınar), Güngör Dilmen (Midas’ın Kulakları ) , Sermet Çağan (Ayak Bacak Fabrikası) , Cevat Fehmi Başkut (Paydos, Buzlar Çözülmeden, Harputta Bir Amerikalı) <br />
<br />
Deneme ve Eleştiri:<br />
Nurullah Ataç : Deneme, eleştiri yazdı. Çeviriler yaptı. Türkçe’nin özleşmesi için yılmadan savaştı. Yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı. <br />
Eserleri:Günlerin Getirdiği, Okuruma Mektuplar...<br />
<br />
Suut Kemal Yetkin: Edebiyatın çeşitli konularında özlü ve açık bir anlatımla yazdı.<br />
Eserleri:Denemeler, Edebiyat Konuşmaları...<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK EDEBİYATI</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK EDEBİYATI’NIN BÖLÜMLERİ</span></span><br />
<br />
Türk Edebiyatı’nı ,tarih boyunca yaşanan  kültür değişmelerine bağlı olarak üç ana bölümde inceliyoruz:<br />
I. İslam’dan Önceki Türk  Edebiyatı <br />
II. İslam Kültürü  Etkisindeki Türk Edebiyatı<br />
III. Batı Kültürü Etkisindeki  Türk Edebiyatı<br />
I. İSLAM’DAN ÖNCEKİ  TÜRK EDEBİYATI<br />
Türk’ler, İslam’dan önce “Şamanizm, Maniheizm , Budizm” gibi dinlerin etkisiyle bir edebiyat oluşturmuşlardır. M.S.XI. yüzyıla kadar süren bu edebiyatı ikiye ayırıyoruz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A. SÖZLÜ EDEBİYAT</span></span><br />
<br />
M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin  yazılı bir edebiyatı yoktur. Şiirler sözlü olarak üretilmekte, kulaktan kulağa yayılarak varlıklarını sürdürmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan türlerin başlıcaları şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KOŞUK</span></span><br />
“Sığır denilen sürek avları sırasında söylenen lirik doğa şiirleridir. “Kopuz” eşliğinde söylenir. Halk şiirindeki koşmalara benzer. Dörtlük birimi ve hece ölçüsüyle oluşturulur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAGU</span></span><br />
“Yuğ” adı verilen cenaze törenlerinde söylenen bu şiirler, Halk Edebiyatı’ndaki  ağıtların en eski biçimleridir. Ölen kişinin iyiliğinden, ölümünün doğurduğu acıdan söz eder. Nazım birimi dörtlük, ölçü hecedir. Sözlü gelenek içinde ortaya çıkan bu şiirlerden yalnız ikisi günümüze  kadar gelebilmiştir. Bunlar, sakaların komutanı Alp Er Tunga  ile Batı Hun Devleti hükümdarı Atilla’nın ölümü üzerine söylenmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAV</span></span><br />
Günümüzdeki atasözlerinin ilk örnekleri olan özlü sözlerdir. Bunların birçoğunu, Kaşgarlı Mahmut’un ünlü eseri Divan ü Lugat-it Türk’te buluyoruz. Kimilerinin ölçü ve uyak izlerini taşıdığına bakarak, savların ve atasözlerinin manzum biçimde doğup sonradan düzyazı niteliği kazandığını söyleyebiliriz. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DESTAN</span></span><br />
İslam öncesi sözlü edebiyatın en yaygın şiir türüdür. Destanların bir kısmı evrenin, Dünya’nın ,insanın nasıl oluştuğunu anlatır. Bir kısmı ise, konularını tarihten, toplumu derinden etkileyen olaylardan alır.<br />
Bütün destanlar, şu ortak özelliklere sahiptir:<br />
1.Manzumdurlar.<br />
2.Anonimdirler.<br />
3.Zamanla türlü değişikliklere uğrayabilirler.<br />
4.Olay ve kişiler olağanüstüdür.<br />
Destanlar, oluşum biçimlerine göre üçe ayrılır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1.DOĞAL(TABİİ) DESTAN</span></span><br />
Önce bir şair tarafından söylenen, zamanla şairi unutularak anonimleşen destanlardır. Bunlar,dilden dile dolaşırken büyük değişikliklere uğrar. Örneğin, Ergenekon Destanı, bir doğal destandır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.YAPMA (SUNİ) DESTAN</span></span><br />
Doğal destandan temel farkı, anonim nitelik taşımamasıdır. Bir şair tarafından, doğal destanlara benzetilerek yazılır. Örneğin Tasso’nun  Kurtarılmış Kudüs, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ nın Üç Şehitler Destanı  adlı eserleri, birer yapma destandır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3.ULUSAL (MİLLİ) DESTAN</span></span><br />
Bir ulusa özgü destanların birleştirilerek tek destan haline getirilmesine denir. Yunanlıların İlliada, Odysseia; Almanların  Nibelungen, Gudrun ; Hintlilerin Ramayana, Mahabarata ; İranlıların Şehname ; Finlilerin Kalevala adlı destanların, bu türün örnekleridir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK DESTANLARI</span></span><br />
Köktürk (Göktürk) Destanı : Birbirini  tamamlayan  Ergenekon Destanı  ve  Bozkurt Destanı’ ndan oluşur. Bunlarda Türklerin tarih sahnesine nasıl çıktıkları ve hangi soydan geldikleri üzerine efsaneler anlatılır. <br />
1. Uygur Destanı : türeyiş Destanı  ve  Göç Destanı  olmak üzere  iki destandan oluşur. İlki Uygurların var oluşunu, ikincisi yurtlarından göç etmek zorunda kalışlarını anlatır. <br />
2. Saka Destanı : Saka Türklerine ait bu destan da, Şu Destanı ve  Alp Er Tunga  Destanı olmak üzere iki parçadan oluşur. Bunlar Şu ve Alp Er Tunga  adlarındaki komutanların hayat hikayeleri üzerine kurulmuştur.<br />
3. Hun Destanı : Oğuz Kağan Destanı diye bilinir. Büyük bir ihtimalle, Hun hükümdarı Mete’nin hayatını konu alır; ancak onu olağanüstü niteliklere büründürerek anlatır. Bu destan, daha sonra  değişikliklere uğrayarak İslami bir nitelik kazanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B.YAZILI EDEBİYAT</span></span><br />
<br />
Türk yazılı edebiyatının ilk örnekleri Orhun Yazıtları’dır. Köktürklerden kalan bu yazıtlar,üç mezar taşından ibarettir. İsveçli Strahhlenberg tarafından, Orhun Irmağı kıyısında bulunmuş ; W.Thomsen  tarafından okunmuştur. 38 harfli Köktürk alfabesiyle yazılan bu yazıtlar, Kültigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk adına dikilmiştir. Yazılar, Yolug Tigin  tarafından taşlara kazınarak yazılmıştır. <br />
Köktürk Yazıtları’nda, Köktürk tarihi  konu edinilir. Devletin güçsüzleşmesi, Türk ulusunun  bağımsızlığını yitirip Çin egemenliği altına girmesi, sonra yeniden güçlenmesiyle ilgili gelişmeler ve bunların nedenleri üzerine durulur. Bu tarihi olayların anlatımında kullanılan Türkçe, oldukça gelişmiş bir kültür dili olarak karşımıza çıkmaktadır.<br />
Türk yazılı edebiyatı, Uygurlar devrinde daha da gelişmiştir. 14 harfli Uygur alfabesiyle yazılan eserler, Budizm’in etkilerini taşır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">II.İSLAM KÜLTÜRÜ ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI </span></span><br />
<br />
Türkler, X. yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kitleler halinde kabul etmeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak, İslam kültürüne bağlı bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Türkçe’de Arapça ve Farsça etkilerinin duyulmaya başladığı, aruz ölçüsünün ilk kez kullanıldığı eserler,XI. yüzyılda verilmiştir. Bu ilk İslami eserlerin başlıcaları  şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUTADGU BİLİG</span></span><br />
Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. Yazarı, Yusuf Has Hacip’tir. Karahanlılar zamanında (XI. yüzyıl-1070) yazılmış, ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Esrin dilinde henüz  Arapça ve Farsça etkisi yoktur. Birimi beyit, ölçüsü aruz, kalıbı fe u lün/fe u lün /fe ul’dür. Bilinen üç nüshası, bugün Fergana, Viyana ve Mısır’da bulunmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN Ü  LUGAT-İT TÜRK</span></span><br />
Eserin adı, “Türk Dili’nin toplu(genel) Sözlüğü” anlamına gelir. Adından da anlaşılacağı gibi, eser bir sözlüktür; Araplara  Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bundan dolayı, Türkçe’nin Arapça karşısında savunulduğu bir eser olarak değerlendirilir. Eserde Türkçe sözcüklerin anlamları Arapça’yla açıklanmakta ve her maddeden sonra birtakım Türkçe metinler örnek olarak verilmektedir. Kaşgarlı Mahmut tarafından XI. yüzyılda yazılan eserin asıl önemi de, işte bu derleme Türkçe metinlerden ileri gelmektedir; yani eser, zengin bir folklor kaynağı durumundadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ATABETÜ’L-HAKAYIK </span></span><br />
Eserin  adı “gerçeklerin eşiği” anlamına gelmektedir. Yazarı Edip Ahmet’tir. Eserde hem dörtlük, hem de beyit nazım birimleri kullanılmıştır. Ölçü aruzdur. Okuyucuya dini öğütler veren eser, anlatım yönünden kurudur; didaktik  özelliklere sahiptir; XII. yüzyılda yazılmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN-I HİKMET</span></span><br />
Ahmet Yesevi tarafından XII. yüzyılda  yazılan eser, tasavvuf felsefesinin yayılmasını amaçlar. Didaktik nitelikli olduğundan, oldukça kuru bir anlatıma sahiptir. Türk tasavvuf edebiyatının ilk örneği sayılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAMİ TÜRK EDEBİYATI’NIN  BÖLÜMLENMESİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A.DİVAN EDEBİYATI</span></span><br />
<br />
XIII.-XIX. Yüzyıllar arasında yaşayan bu edebiyat; dil, anlatım, nazım içimleri, ölçü, türler ve<br />
konular bakımından Arap ve Fars edebiyatlarının etkisi altındadır. Bu nedenle, Ortadoğu İslam edebiyatlarının bir parçası sayılır.<br />
Divan Edebiyatı, “Kuruluş Dönemi” denilen XIII-XIX. Yüzyıllar arasında, genellikle Fars Edebiyatının taklidi görünümündedir. Şairler kendi sanat kişiliklerini ortaya koyacak yerde, ünlü İran şairleri gibi söylemeye bu dönemde büyük özen gösterirler. Osmanlı İmparatorluğu’ nun yükselişe geçtiği XVI. yüzyıldan  itibaren, bu taklitçi anlayışın “Olgunluk Dönemini” ni yaşamaya başladığı, hatta Divan şairlerinin kendilerini İran şairlerinden üstün sayar  bir tavır takındıkları görülür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN EDEBİYATI’NIN  TEMEL ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
<br />
1. Bu edebiyatın dili, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin söz hazineleriyle dilbilgisi kurallarının birleşmesinden oluşan “Osmanlıca”dır. <br />
2. Dil ağır, anlatım genellikle süslüdür.<br />
3. Hayattan kopuk bir sanat anlayışı vardır. Şairler, toplum ve insanla ilgili sorunlara eğilme gereği duymamışlardır. ; ancak bazı şiirlerde, toplum hayatını aksatan durumlara değinilmiştir.<br />
4. Bu edebiyat, halk kültüründen uzaktır. Sanatçılar da  çoğu zaman saray ve çevresinde yetişmişlerdir.  Onun için Divan Edebiyatı’na “Yüksek Zümre Edebiyatı”,”Saray Edebiyatı” gibi adlar verilmiştir.<br />
5. Bu edebiyat, biçimcidir. Anlatılan değil, anlatım biçimi daima önde gelir. Şiirde sıkı sanat kuralları uygulanır. Divan Edebiyatı, bu yönüyle klasizme benzer.<br />
6. Başlıca konular aşk, doğa, ölüm, ayrılık, özlem v.b.’dir. <br />
7.       Şiirde temel ölçü aruzdur. Bazı şairler, hece ölçüsüyle tek tük şiir yazmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GAZEL</span></span><br />
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Aşk, doğa, içki, eğlence konuları işlenir. Beyit birimiyle yazılır. 5-15 beyit uzunluğundadır. Beyitler “AA/BA/CA/DA” uyak düzeniyle sıralanır. İlk beyit matla(doğuş)”, son beyit “makta(kesiş)”, en güzel söylenmiş beyit de “beytü’l-gazel” adını alır. Şairin adı, makta beytinde geçer. Gazellerde genellikle konu bütünlüğü bulunmaz; yani şiirdeki beyitler, anlamca birbirine bağlı olmaz. Anlam  bütünlüğü taşıyan gazellere “yek-ahenk gazel” denir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KASİDE</span></span><br />
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Övgü şiiridir. Gazel gibi uyaklanır.  Uzunluğu 33-39 beyit arasında değişir. Şu bölümlerden oluşur:<br />
a. Nesib(teşbib):Giriş bölümüdür. Kasideler, bu bölümde yapılan betimlemelere göre adlandırılır. Bahar betimlemesi yapılan kasidelere “kaside-i bahariyye”, kış betimlemesi yapılanlara “kaside-i şitaiye”, bayram betimlemesi yapılanlara  da “kaside-i ıydiyye” denir.<br />
b. Tegazzül :Kaside içinde güzel söyleme anlamına gelir. Bu bölümde aşk, şarap, kadın gibi gazellere özgü konular, lirik bir anlatımla işlenir.<br />
c. Girizgah:Denk düşürerek asıl konuya, yani övgüye giriş yapılan bölümdür.<br />
d. Methiye : Padişah, sadrazam, vezir, paşa gibi yüksek görevli kişilere ya da din büyüklerine yöneltilen övgünün yapıldığı bölümdür.<br />
e. Fahriyye : Şairin, kendi şiir yeteneğini övdüğü bölüme verilen addır.<br />
f. Dua : Kasidenin sonuç bölümüdür. Şair, böyle güzel bir şiiri yazıp bitirebildiği için dua ederek kasidesini tamamlar. <br />
Daha sonra, Tanzimat döneminde de kaside nazım biçimi kullanılmış;ama kasidenin hem konularında, hem biçiminde değişiklik yapılmıştır.<br />
Kasideler, konularına göre dörde ayrılır:<br />
a. Methiyye : Ünlü, saygın kişilerin övüldüğü kasidelerdir. <br />
b. Tevhid :Allah’ın birliğini konu edinen ve onu öven kasidelere denir.<br />
c. Münacaat : Allah’a yalvarış amacıyla yazılır. <br />
d. Na’t : Hz. Muhammed’in övgüsünü yapmak için yazılan kasidelerdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MESNEVİ </span></span><br />
Divan  Edebiyatı’na Fars Edebiyatı’ndan geçmiş olup uzun manzum öykülerdir. Beyit birimiyle, türlü aruz  kalıplarıyla yazılır. Beyitler “AA/BB/CC/DD” biçimiyle kendi aralarında uyaklanır. İslami edebiyatın ortak konularını işler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞARKI</span></span><br />
Divan Edebiyatı’nda XVIII.yüzyılda kullanılmaya başlayan bir nazım biçimidir. Dörtlüklerle yazılır. Halk Edebiyatı’ndaki koşma nazım biçiminin etkisiyle doğduğu söylenir. Dörtlükler “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Aşk, doğa, içki, kadın gibi dünyevi konular işlenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RUBAİ</span></span><br />
Tek dörtlükten oluşan, “AABA” uyak düzeniyle ve aruzun özel kalıplarıyla yazılan; aşk, hayat, insan gibi konuları ve  felsefi düşünceleri işleyen bir nazım içimidir. Fars Edebiyatı’ndan Divan Edebiyatı’na geçmiştir. Dünyaca ünlü temsilcisi, İranlı şair Ömer Hayyam’dır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERKİB-İ BEND</span></span><br />
“Bend” adı verilen bölümlerden oluşur. Her ben ; bir “hane” ve bir “vasıta” bölümünü kapsar. Haneler 5-15 beyit uzunluğunda olup “AA/BA/CA/DA” biçiminde uyaklanır. Vasıta ise , tek beyittir. Vasıtanın dizeleri kendi aralarında uyaklıdır. Bendler değiştikçe, aynı uyak düzeni, başka uyak sözcükleriyle tekrarlanır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TERCİ-İ BEND </span></span><br />
Konu ve biçim bakımından terkib-i bende benzer. Ondan tek farkı, vasıta beytinin her bendden sonra değişmemesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MURABBA </span></span><br />
Dörtlüklerden oluşur. “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Bu biçim özellliğiyle şarkıdan farkı yoktur.  Murabba ile şarkıyı ayıran tek fark, şarkıların bir besteye bağlanmasıdır. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜSTEZAT</span></span><br />
Bir manzumenin uzun dizelerinden sonra kısa dizeler getirilmesiyle oluşur. Uzun ve kısa dizeler, kendi aralarında gazel gibi uyaklanır. Kısa dizelere “ziyade” denir. Uzun dizelerde aruzun “mef u lü/me fa i lü /fe u lün”; kısa dizelerde ise “mef u lü /fe u lün”  kalıbı kullanılır. Batı Edebiyatı etkisi altına girildikten sonra, bu nazım biçimindeki  kuralların gevşetilmesiyle “serbest müstezat” denilen yeni bir nazım biçimi ortaya çıkmıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİVAN EDEBİYATI’NDA DÜZYAZI</span></span><br />
<br />
Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır. <br />
Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:<br />
1. Sanatlı(süslü) Düzyazı<br />
Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır.  Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir<br />
        2.  Orta Düzyazı      <br />
          Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler,  önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı.  Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi  Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.<br />
        3. Sade Düzyazı<br />
Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır:    Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B. HALK EDEBİYATI</span></span><br />
<br />
Halk Edebiyatı, sözlü edebiyatın uzantısıdır. Halkın yarattığı sözlü eserlerden oluşur. Dil., biçim, konular, duyarlıklar bakımından halk kültürüne sıkı sıkıya bağlıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALK EDEBİYATI’NIN TEMEL ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
1. Bu edebiyat, halk diline bağlıdır.<br />
2. Dil ve anlatımda süslü söyleyişe yöneliş yoktur. Genellikle yalın anlatım kullanılır. <br />
3. Halkın içinden doğan eserler, konu, tema ve duyarlık bakımından halkın hayatına  sıkı sıkıya bağlıdır.<br />
4. Şairler, genellikle okumamış kişilerdir.<br />
5. Dörtlük birimi esastır.<br />
6. Şairlerde , milli ölçü olan hece ölçüsü kullanılır.<br />
7. Aşk, doğa, ayrılık, özlem, dil, tasavvuf konularının yanı sıra toplum hayatını  ilgilendiren sorunlara da sık sık eğilen şairler, bunlarla ilgili eleştiriler getirirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ</span></span><br />
Halk şiirindeki nazım biçimlerini iki ana öbekte inceliyoruz.:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1.MANİ TİPİ </span></span><br />
Maniler, anonim, lirik şiirlerdir,”AABA” uyak düzeniyle, 7’li hece ölçüsünün 4-3 durağıyla söylenir. Ana tema sevgidir. Dört dizeden oluşan manilere “düz mani” denir. Üç dizeden oluşan ve “ABA” biçiminde uyaklanan maniler “kesik mani”, beş dizeden oluşan ve “ABACA” biçiminde uyaklanan maniler “genişletilmiş mani”, uyakları cinaslı sözcüklerden seçilen maniler ise “ cinaslı mani” adını alır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.KOŞMA TİPİ</span></span><br />
Koşma tipi nazım biçimlerinin kalıplaşmış bir yapısı vardır. Hepsi, dörtlüklerle ve değişmez bir uyak düzeniyle (ABAB/CCCB/DDDB, AAAB/CCCB/DDDB ya da –B-B/CCCB/DDDB) söylenir. Bunlar, kullanılan ölçü kalıbı, uzunluk-kısalık, konular bakımından farklılıklar taşır. Koşma tipi nazım biçimlerinin başlıcaları şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KOŞMA </span></span><br />
Kısa, lirik şiirlerdir. Dörtlüklerle, AABA(-A-A)/CCCA/DDDA uyak düzeniyle, hece ölçüsünün 6-5 ya da 4-4-3 duraklı 11’li kalıbıyla söylenir. aşk ve doğa konularının yanı sıra,ayrılık, özlem, yalnızlık,gurbet, sıla, ölüm gibi temaları işler. Genellikle saz eşliğinde, ezgiyle söylenen koşmalar, ezginin niteliğine göre “Acemi koşması,Ankara koşması, topal koşma, kesik kerem” gibi türlere ayrılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DESTAN</span></span><br />
Biri, sözlü gelenekte evrenin ve insanın oluşumunu, toplumu derinden etkileyen olayları olağanüstülükler  katarak anlatan uzun manzum öyküler; öteki Halk Edebiyatı’nda bir nazım biçimi olmak üzere iki ayrı destan vardır. Birinci tür olan destanla ilgili bilgileri “İslam’dan Önceki Türk Edebiyat’ı” başlığı altında verildi. Nazım biçimi olan destan ise, ölçü, duraklar, uyak düzeni bakımından koşmaya benzer; ancak destanlar, konularıyla koşmadan ayrılır. Bunlarda, genellikle bir yöre halkı üzerinde derin etki yaratan olaylar ve bunların uyandırdığı ortak duygular dile getirilir. Bir kısım destanlar ise mizahidir. Bunlarda 11’li hecenin yanı sıra, 7’li ve 8’li hecede kullanılmaktadır. Destanı koşmadan ayıran bir başka özellik ise, bunların uzun olmasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEMAİ</span></span><br />
Uyaklanışı koşmaya benzer. 8’li hece ölçüsünün 4-4 durağıyla ve özel bir ezgi eşliğinde söylenir. Konuları, koşmada olduğu gibi aşk, doğadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VARSAĞI</span></span><br />
Uyak düzeni ve ölçüsü semai gibidir; ancak ezgisinin niteliği ve konusu ondan farklıdır. Varsağıda yiğitçe bir söyleyiş vardır. Bu nedenle de “Bre!Hey!Behey!” gibi ünlemlerle başlar. <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRKÜ</span></span><br />
Hece ölçüsünün türlü  kalıplarıyla söylenen ezgili, anonim şiirlerdir. Bazen de kime ait olduğu bilinen şiirler, türkü formlarıyla söylenir. Türkülerde  genellikle iki bölüm bulunur. Birincisi, şiirin iskeletini oluşturan “asıl bölüm” ; ikincisi “kavuştak”tır. Kavuştaklar, asıl bölümlerin arasına gelerek onları birbirine bağlar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İLAHİ VE NEFES</span></span><br />
Din ve tasavvuf konularının işlendiği şiirlere “ilahi” denir. Koşma gibi uyaklanan ilahilerde 4-4 duraklı 8’li ölçü kullanılır. <br />
Bunlar herhangi bir tarikatın görüşlerini yansıtmaz; konuyu genel olarak ele alır.<br />
İlahilerin Bektaşi tekkelerinde söylenenlerine “nefes”, Alevi anlayışına bağlı olanlarına ise “deme” adı verilir. <br />
İlahi, nefes ve demeler, bestelenerek söylenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAŞLICA NAZIM TÜRLERİ</span></span><br />
Halk şiirleri, konularına göre türlere ayrılır. Bu nazım türleri şöyle sıralanabilir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÜZELLEME </span></span><br />
Sevgi üstüne söylenen şiirlerdir. Bazen de bunlarda doğa güzellikleri karşısında duyulan hayranlık duygusu dile getirilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KOÇAKLAMA </span></span><br />
Konusu yiğitlik,kahramanlık, kavga  ve savaş olan şirlerdir.,<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TAŞLAMA</span></span><br />
Bir kişiyi ya da toplumdaki bir aksaklığı yermek amacıyla söylenen şiirlere bu ad verilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AĞIT</span></span><br />
Sözlü Türk Edebiyatı’ndaki saguların Halk Edebiyatı’nda aldığı biçimdir. Ölen kişilerin ardından söylenir, ölümden doğan acıyı dile getirir. Genellikle kadınlar tarafından yakılan ağıtlar, anonim özellik taşır. Bununla birlikte, az da olsa,  şairi bilinen ağıtlara rastlanmaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MUAMMA</span></span><br />
Kapalı bir biçimde anlatılan bir olayın ya da bilginin okuyucu tarafından anlaşılmasını, bunlarla ilgili soruların cevaplandırılmasını isteyen bir tür manzum bilmecedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NASİHAT</span></span><br />
Bir şey öğretmek,bir düşüncenin  yayılmasına çalışmak gibi amaçlarla söylenen didaktik şiirlerdir.<br />
NOT<br />
“Destan, ilahi, nefes ve deme”, hem birer nazım biçimi, hem de tür olarak değerlendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALK ŞAİRLERİNİN GRUPLANDIRILMASI</span></span><br />
<br />
Halk şairleri, halk şiirinin yerleşmiş kurallarına bağlı kalmakla birlikte, türlü kültürel nedenlerle dil, anlatım, ölçü kullanımı bakımından farklı yönelişler içine girebilmektedirler. Ayrıca yaşadıkları çevre de onların sanat anlayışlarını farklılaştıran bir etmen olarak karşımızı çıkmaktadır. Halk şairlerini, işte bu gibi noktaları dikkate alarak şöyle ayırıyoruz:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. GÖÇEBE(GEZGİN) ŞAİRLER</span></span><br />
          Bir yere bağlı kalmadan gezerler. Genellikle eğitim görmedikleri için, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmezler. Dilleri sadedir. Hece ölçüsüne bağlıdırlar. Geleneksel şiir anlayışını sürdürürler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. YENİÇERİ ŞAİRLER</span></span><br />
Osmanlılar zamanında askerlik, hayat boyu süren bir meslekti. Orduda görev arasında şairler yetişmiştir.  Bunlar, katıldıkları savaşlarla ilgili yiğitlik şiirleriyle dikkati çekerler. Dil, anlatım, ölçü bakımından, göçebe şairler gibi geleneksel şiir anlayışına bağlıdırlar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KÖYLÜ ŞAİRLER</span></span><br />
Hayatları köylerde, kasabalarda geçer. Büyük kentlerle ilgileri olmadığı için, kent kültüründen, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmeden, halk şiiri geleneklerine bağlı kalmışlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4.KENTLİ ŞAİRLER</span></span><br />
Genellikle Divan Edebiyatı’nın etkisinde kalırlar. Hem Halk, hem de Divan Edebiyatı tarzında şiirler söylerler. Dillerinde Arapça ve Farsça sözcüklerin oranı yüksektir. Hece ölçüsüyle birlikte aruza da yer verirler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. TASAVVUF (TEKKE ) ŞAİRLERİ</span></span><br />
Tekkelerde yetiştikleri, din ve tasavvuf konusunda eğitim gördükleri için, dilleri, göçebe, yeniçeri ve  köylü şairlere göre bazen daha ağırdır. Zaman zaman  Divan Edebiyatı’nın dil, anlatım, biçim, ölçü özelliklerini taşıyan şiirler söylerler. Örneğin Yunus Emre bile, aruz ölçüsü ve mesnevi düzeniyle Risaletü’n-Nushiyye adlı bir eser vermiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALK ÖYKÜLERİ</span></span><br />
Halk öyküleri, destanların zamanla biçim ve öz değişimine uğramaları sonunda ortaya çıkmış sözlü eserlerdir. Anonimdir. Başlıca türleri şunlardır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. DESTAN ÖYKÜLER</span></span><br />
Destanlardaki olağanüstülük gibi bazı özellikleri koruyan halk öyküleridir XIII.-XIV.yüzyılda Doğu Anadolu’da ortaya çıkan Dede Korkut Öyküleri ile Köroğlu  Öyküsü, bu türün tanınmış örnekleridir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. AŞK ÖYKÜLERİ</span></span><br />
İki sevgilinin aşkını, bunların kavuşmasını önleyen engellerle mücadelesini anlatan öyküler olup en tanınmışları  Kerem ile Aslı,  Emrah ile Selvi, Asuman ile Zeycan ,Aşık Garip.v.b.’dir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. DİNİ ÖYKÜLER</span></span><br />
İslamiyet’in yayılmasına katkıları olan kişilerin hayatlarını ve mücadelelerini  temel alan öykülerdir .Hz. Ali’nin savaşlarını anlatan Kan Kalesi Cengi, Hayber Kalesi Cengi; Anadolu’da İslamiyet’in yayılması için mücadele eden komutanların savaşlarını anlatan Battal Gazi  Öyküsü, Dnişment Gazi Öyküsü gibi sözlü, anonim eserler, bu türün örnekleri arasında yer alır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BATI ETKİSİNDE TÜRK EDEBİYATI </span></span><br />
<br />
1850 yıllarından günümüze kadar sürer. Amacı, metod bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat yaratmaktır. Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik hareketlerini yansıtır. Üç döneme ayrılır. :<br />
s1.Tanzimat Edebiyatı :1860’ta tercüman-ı ahval gazetesinin yayımlanmasıyla başlar, 1896’ya kadar sürer. Sarsıntılar geçiren Osmanlı İmp.u durumunu kurtarmak için, ordudan başlayarak ıslahat ve devrim hareketlerine girişiyordu . 3. Selim , 2. Mahmut , Abdülmecit dönemleri böyle geçmiştir. <br />
Bu ortamda Batıcı ve yenilikçi olan şair ve yazarlar, sanatlarını toplum için kullandılar. Fransız kültürüyle  kültürüyle yetişmiş ,romantik ve ülkücüydüler. Divan şiirini yıkmaya çalıştılar. Çok yönlüydüler: şair,romancı,tiyatro yazarı...vb. Sanattan çok,fikir ve ülkü peşindedirler; zulme,haksızlığa karşı savaş açarlar.  Vatan ,millet,hürriyet,adalet,meşrutiyet kavramlarını heyecanla savunurlar. Daha geniş kitlelere seslenebilmek için ,dilde sadelik yanlısıdırlar. Hemen hepsi politikacı ve mücadele adamıdırlar. Tanzimat ikinci döneminde realizimin etkisi görülür. Şiirde konu birliğini sağladılar. Aruzla yazdılar. Düzyazı dilini şiire uyguladılar. Roman,hikaye,makale gibi türler,edebiyatımıza bu dönemde girdi. İlk tanzimatçılar ,Divan şiirinin nazım biçimlerini kullandılar.<br />
1.Dönemin Önemli Temsilcileri:<br />
<br />
Şinasi:Gazeteci ,şair ve yazardır. Tercüman-Ahval(1860),Tavir-i Efkar (1862) gazetelerini çıkardı. Fikir adamıdır. Eserleri:Şair Evlenmesi(ilk tiyatro),Şiir çevirileri,Türk Atasözleri,Seçme Şiirler...<br />
Namık Kemal:Gür sesli vatan şairi,dava ve sanat adamıdır. Zulme ve keyfi idareye başkaldırdı. Şiirlerinde vatan ,millet,hürriyet ...ülkülerini aşılamıştır. <br />
Eserleri:Şiirler,Tiyatroları:Vatan Yahut Silistre,Gülnihal,Akif Bey,Kara Bela,Zavallı Çoçuk,Romanları :İntibah,Cezmi,Biyografileri:Dev-i İstila ,Kanişe,Eleştiri:Tahrib-i Harabat,Takip.<br />
<br />
Ziya Paşa: Tanzimatçılar içinde eskiye en fazla bağlı kalanlardandır. Şiirlerinde öğütler, felsefi temalar görülür.<br />
Eserleri : Divan, Terkib-i Bend, Zafername(hiciv), Harabat(şiir antolojisi), Veraset Mektupları(Makale).<br />
<br />
Ahmet Mithat Efendi:İlgi çekici, eğlendirici roman ve hikayeler yazdı. Eserleri 200’ün üzerindedir, halkı aydınlatmıştır. Dili sadedir. <br />
Eserleri: Letaif-i Rivayet(28 hikaye) , Romanları: Hasan Mellah, Felatun Beyle Rakım Efendi, Henüz 17 Yaşında, Yeniçeriler, Karnaval...<br />
<br />
Ahmet Vefik Paşa: Milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının ilk büyük temsilicisidir. Moliere komedilerinden yaptığı 16 çeviri ve uyarlamayla, Türk tiyatrosuna önemli hizmetler etti. <br />
Eserleri: Lehçe-i Osmani, Şecere-i Türk, Moliere’den Zor Nikah, Meraki, Azarya, Zoraki Takip...<br />
<br />
2.Dönemin Önemli Temsilcileri:<br />
Recaizade Mahmut Ekrem : Edebiyat kuramcısı ve şiir eleştirmenidir. Romancı ve şairdir. <br />
Eserleri:Araba Sevdası(ilk gerçekçi roman), Çok Bilen  Çok Yanılır(tiyatro)  Zemzeme I-II-III(şiir)...<br />
Samipaşazade Sezai: Roman ve hikayecidir. Gündelik, gerçekçi hayatı vermiştir.<br />
Eserleri: Sergüzeşt, Küçük Şeyler(ilk edebi romandır).<br />
<br />
Şemsettin  Sami: Türk edebiyatında ilk romanı yazdı.  Taaşşuk-i Tal’at ve Fitnat .Sözlük ve ansiklopedi çalışmaları yaptı . Orhun yazıtlarını Türkçe’ye çevirdi. <br />
Eserleri : Kemusül Alam , Kamus-i Türki , çeviri: Sefiller.<br />
<br />
2- Servet-i Fünun Edebiyatı:<br />
<br />
Servet-i  Fünun edebiyat dergisinin çıkışı (1896) ve kapanışı (1901) arasında sürdü. II. Abdülhamit’in  hiçbir özgürlük tanımayan yönetimi nedeniyle, sosyal konulara eğilememişlerdir; “Sanat için Sanat” ilkesine bağlı kalmışlardır. Süslü, seçkin insanların zevklerini okşayan bir üslupları vardır. <br />
Bilhassa Fransız edebiyatında , çağdışı olan Sembolizm, Parnasizm’le  ilgilenmişlerdir.  Osmanlı İmp.’nun  çöküntüsü, halkın cahilliği, ümitsizlik, baskı, sansür ve sürgünler yüzünden ; içe dönük yılgın ve hasta bir edebiyat olmuştur. <br />
Bu dönemde kuralsız nazım biçimleri benimsenmiştir. Ayrıca Batı’dan  sone ve terzarime gibi nazım biçimleri getirilmiştir.  Ölçü aruzdur.<br />
Bu edebiyatta roman ve hikaye, şiirden daha güçlüdür. Olayların çevresi İstanbul’dur.  Fransız realist ve natüralistleri örnek tutulmuştur. <br />
Konu bütünlüğüne önem verilmiştir. Bazen bir cümle üç-beş dizeye yayılarak, nazım nesre yakınlaştırılmıştır. Temalar , hayal-hakikat çarpışmasıdır; maddilik-manevilik çekişmesi , yalnızlık , tabiata ve sessizliğe sığınmak, “hüzün ve acıdır”.<br />
<br />
Önemli Temsilcileri<br />
<br />
Tevfik Fikret:Bireyci duyguları ,tabiatı  , yaşanmış hayat sahnelerini işleyen romantik-lirik şiirler yazdı.1901’den sonra sosyal şiirler yazarak didaktik-lirik oldu. Nazmı nesre yaklaştırdı. <br />
Eserleri:Rübab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri Şermin.<br />
<br />
Cenap Şehabettin : Yeniliklerde öncüdür. Parnasizmden biçim güzelliği Sembolizmden kapalı şiir zevkini aldı.  <br />
Eserleri : evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh.<br />
<br />
Halit Ziya Uşaklıgil : Türk edebiyatının ilk büyük romancısıdır. Romanlarının konusu çoğunlukla aydın, zengin çevreden seçilmiştir. Hikayelerinde halk tabakalarına  inmiştir.<br />
Eserleri: Mai ve Siyah, Aşk-ı  Memnu, Kırık Hayatlar, Hikaye:İhtiyar Dost, Kadın Peçesi...<br />
<br />
3- 20. Yüzyıl  Türk Edebiyatı:<br />
<br />
20.y.y. Türk edebiyatını hazırlayan etmenler : Bazı devletlerin Osmanlı Devletini yıkmaya çalışmaları , İkinci Meşrutiyet, 31 Mart Olayı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimi, Balkanlarda, Yemen ve Arnavutluk’ta çıkan  isyanlar, yeni devletimizin kurulmasıdır.<br />
<br />
Başlıca Bölümleri:<br />
a) Fecr-i Ati Edebiyatı : <br />
<br />
(1909) Servet-i Fünun’dan sonra Batı’yla dil, edebiyat ,bilim alanlarında sıkı bağlar kuracaklarını ileri sürdüler ; fakat pek bir şey yapamadılar. En büyük temsilcisi, Fransız sembolizmini benimseyen Ahmet Haşim’dir.<br />
Ahmet Haşim: Bireyci öz şiirin ustalarındandır. Ona göre şiirin  dili,  anlaşılmak için değil, duyulmak içindir. Kapalı şiirler yazdı.<br />
Eserleri: Şiir:Göl Saatleri, Piyale, Düzyazı: Bize göre, Frankfurt Seyahatnamesi, Gurabahane-i Laklakan.<br />
<br />
b) Milli Edebiyat Akımı:<br />
<br />
(1910-1923):Ömer Seyfettin , Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’in Genç Kalemler dergisindeki bildirileri, akımın başlangıcıdır. <br />
Milli konulara, toplum ve yurt sorunlarına eğilmişlerdir. Sade ve süssüz Türkçe’yle yazdılar. Konuşulan Türkçe’yi yazı dili haline soktular. Hikaye ve romanlarda olaylar, İstanbul dışına çıkartıldı. Şiirde hece ölçüsü ve koşma  biçimi kullanıldı.<br />
<br />
Önemli Temsilcileri:<br />
Öncüleri :<br />
<br />
Mehmet Emin Yurdakul :Yurdumuzun acı gerçeklerini şiirimize ilk defa yansıtmıştır. Türkiye milliyetçiliğini savunur. <br />
Eserleri: Türkçe Şiirler, Türk Sazı...<br />
<br />
Ziya Gökalp: Türk halkının folklor ve tarihini yazdı, araştırdı. Sade bir dille toplumsal amaçlı şiirler yazdı. <br />
Eserleri : Düzyazı : Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak ,Türkçülüğün Esasları,Şiir: Kızılelma, Altın Işık.<br />
<br />
Ömer Seyfettin :Bizde Maupassant tarzı hikayenin klasik değeri sayılır. Konuları  çoçukluğundan, Türk savaş tarihinden, Anadolu efsanelerinden ...almıştır. Tasvir ve tahlile değil, olaya önem verir. Türkçülüğü savundu. Sade yazmıştır.<br />
Eserleri: Bomba, Beyaz Lale, Yalnız Efe...<br />
<br />
Diğer Şair ve Yazarlar:<br />
<br />
Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay , Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri  Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay.<br />
<br />
Beş Hececiler: <br />
<br />
Milli Edebiyat döneminde beş şair, hece ölçüsünü kuvvetle benimsediler. Şiirimize katıksız Türkçe’nin yerleşmesinde önemli rol oynadılar. Bunlar :  Faruk N. Çamlıbel , Yusuf Z.Ortaç O.S. Orhan, E.B. Koryürek, H.F. Ozansoy.’dur.<br />
<br />
c) Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı (1923-1940) :<br />
<br />
Bu dönemde tam anlamıyla yerli ve sade bir dil kullanıldı. Konuşma ve yazı dilini birleştirdiler. Hece ölçüsünün sesini gizleyerek, iç ahenge yöneldiler. <br />
<br />
<br />
Önemli Temsilcileri:<br />
<br />
Ahmet Kutsi Tecer: Anadolu halk motiflerini işlediği duygulu ve memleketçi şiirleriyle tanındı. <br />
Eserleri : Şiirler, Köşebaşı(tiyatro)<br />
<br />
Ahmet  Hamdi Tanpınar: sembolizm havası içinde soyut şiirin ve psikolojik roman, hikaye türlerinin ustasıdır. <br />
Eserleri: Şiirler, Hikaye: Abdullah Efendinin Rüyaları, Roman: Huzur, Deneme : Beş Şehir.<br />
<br />
Ahmet Muhip Dranas: Baudolaire (Bodler)  sembolizmini Türk halk şiiriyle kaynaştırdı. <br />
Eserleri :Şiirler, Tiyatro: Gölgeler...<br />
<br />
Cahit Sıtkı Tarancı : Yaşamanın ve aşkın güzelliğini, ölümün üstünlüğünü vurguladı. Bol ve güzel halk deyimleri kullandı.<br />
Eserleri: Şiir:Otuz Beş Yaş , Düşten Güzel , Sonrası.<br />
<br />
Yedi Meşaleciler: 1928’de Yedi Meşale adlı bir kitapta yedi  sanatçı birleşti. Beş Hececilerin yaptıklarını  geliştirerek, modern Türk şiirinin doğmasına ortam hazırladılar.  Hissedilir bir değişiklik yapamadılar. Bunlar:S. E. Siyavuşgil , V. M. Kocatürk , Y. N. Nayır, C. K. Solok , Kenan Hulusi  , Muammer Lütfi , Z. O. Saba’dır.<br />
<br />
Ziya Osman Saba : Yedi Meşalecilerin şiire en sadık olanıdır. Çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, kadere boyun eğiş... temalarını işledi. <br />
Eserleri: Şiir: Sebil ve Güvercinler. Hikaye: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi...<br />
<br />
Cumhuriyet Döneminin Diğer Şairleri: Kemalettin Kamu, Ö. B. Uşaklı , Arif  Nihat Asya, Necip Fazıl Kısakürek . <br />
<br />
Cumhuriyet Dönemi Yazarları: <br />
<br />
Memduh Şevket Esendal:Tuhaf inançları, cahilliğin ve insan huylarının yarattığı sonuçları işler. Konuşur gibi sade ve içten yazdı. Yorumu okuyucuya bırakır.<br />
Hikayeleri: Otlakçı, Bizim Nesibe... Roman : Ayaşlı ve Kiracıları.<br />
<br />
Abdülhak Şinasi Hisar:İzlenimci roman yazdı. Tahlil ve düşünceye yer verdi. Üslubu süslüdür. <br />
Eserleri: Fahim Bey ve Biz... Anı:Boğaziçi Mehtapları...<br />
<br />
Peyami Sefa: Türk edebiyatında psikolojik roma türünün ustasıdır.<br />
Eserleri : Dokuzuncu Hariciye Koğuşu , Matmazel Noralya’nın Koltuğu...<br />
<br />
Sait Faik Abasıyanık: Konuşur gibi canlı bir İstanbul Türkçe’siyle yazdı. Hikayecidir, roman ve şiirleri de vardır. Orta ve alt tabaka insanlarının hayatlarını işledi. Bir anlık izlenimler, parça buçuk olaylar, Çehov tarzında kaleme alınmıştır. <br />
Eserleri: Hikaye: Semaver, Son Kuşlar, Lüzumsuz Adam...Roman:Kayıp Aranıyor,Birtakım İnsanlar...Şiir: Şimdi Sevişmek Vakti.<br />
<br />
d) 1940’tan Sonraki Yeni Türk Edebiyatı:<br />
<br />
Bu dönemi yaratan etmenler: Köyden kente göç, tarımda makinalaşmanın yarattığı sorunlar, toprak kavgaları, işçi-patron çekişmeleri ... v.b.  <br />
Bu dönem şiirlerinde ölçü, kafiye yok sayıldı;serbest şiir egemen oldu.  Roman da hikayede toplumcu gerçekçilik görüldü. <br />
Bu Dönemde Başlıca Edebi Hareketler:<br />
1) Garipçiler(1. Yeni ):<br />
Onlara göre şiir, her yerde görülen basit şeyleri anlatmalıydı.  Alaycı ve nükteciydiler. Aydınları bırakıp halka yöneldiler. Şiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayılmıştır. Serbest şiir egemen olmuştur.<br />
Dil, sürekli bir özleşme ve arınma çabasındadır. Roman ve hikayede serim , düğüm, sonuç bölümleri umursanmamıştır. Şairaneliğe kaçmadan, mecazsız  yazdılar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük şeyler şeyler işlendi. “ Konunun bayağısı yoktur, ancak işleyişte bayağılık vardır.” diye düşünürler. <br />
En çok görülen temalar: yaşama sevinci, tabiat sevgisi, çocukluğa dönüş, ölüm, insan sevgisi, aşk.<br />
<br />
Bu akımın Öncüleri:<br />
<br />
Orhan Veli Kanık: Hareketin en güçlüsüdür. Bir ideolojiye bağlı değildir. Şiirlerinde İstaanbul sevgisi ağır basar, son şiirlerinde toplum hicvi görülür.<br />
Eserleri:  Şiir: Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi , Yenisi ,Karşı, Çeviri ve Uyarlama:Lafonten Masalları , Nasrettin Hoca Hikayeleri.<br />
<br />
Oktay Rıfat Horozcu: Her kitabında Garipçi,toplumcu, bireyci, gerçeküstücü oldu. <br />
Eserleri: Şiir:  Teknenin Ölümü...Tiyatro:Mikadonun Çöpleri...Roman :Gizli Emir...<br />
<br />
2) İkinci Yeni Hareketi:<br />
<br />
Orhan Veli’nin açtığı çığır, taklitçilerin elinde tükenmeye yüz tutmuş,yıpranmıştı. Tepki olarak gerçeküstücü, simgeci yol tutturuldu. Karamsar , toplumdan uzak bireyciydiler. Önemli temsilcileri: Turgut Uyar, Cemal Süreyya , Edip Cansever...<br />
<br />
3)1940’tan Sonra Yeni Tür Edebiyatında Bağımsız Şairler:<br />
<br />
Bedri Rahmi Eyüboğlu: Şiirlerinde halk türkü ve deyişleri fazla yer tutar.<br />
Eserleri: Şiir:Karadut...<br />
<br />
Fazıl Hüsnü Dağlarca: Kolay anlaşılmayan, anlamsızca yakın şiirler yazmıştır. İnsanın iç ve dış dünyasının çatışmalarını işler. <br />
Eserleri: Şiir:Çocuk ve Allah , Toprak Ana ...Destanlar: Üç Şehitler Destanı, Yedi Memetler...<br />
<br />
Behçet Necatigil: Şiirleri ev, aile , yakın  çevre üçgeninde geçer ;içe dönük ve karamsardır.<br />
Eserleri: Şiir: Eski Toprak, , Yaz dönemi...<br />
<br />
Cahit Külebi: Yurt şiirlerinde , tabiatın yoksunluğuyla, insanın bahtsızlığını iç içe işledi. Eski halk deyişlerini kullandı. <br />
Eserleri: Yeşeren Otlar, Yangın ...<br />
<br />
Necati Cumalı: Kişisel temaları , gündelik hayat ve dünya durumlarını işledi. Mecazsız, duru bir anlatımı vardır. <br />
Eserleri:  Şiir: Yağmurlu Deniz...Hikaye: Değişik Gözle , Makedonya 1900...Roman : Susuz Yaz, Nalınlar...<br />
4) 1940’tan Sonraki Türk Edebiyatında Roman ve Hikayede Sosyal (toplumsal)Gerçekçiler:<br />
Bu akım ; bir meseleyi, bir derdi ortaya koyarak, topluma faydalı olmak istiyordu. İlk ürünleri, Anadolu  köy romancılığıdır. Konuları: işçi-ırgat hayatı,sınıf çatışmaları,grev-lokavt gibi durumlar, toprak-su kavgaları...<br />
<br />
Önemli Temsilcileri:<br />
<br />
Kemal Tahir: Konularını cezaevi yaşantılarından , Kurtuluş Savaşı’ndan, eşkıya menkıbelerinden aldı. Gerçek  bir Anadolu romanı oluşturdu. <br />
Eserleri: Roman:Yorgun Savaşçı,Devlet Ana ...<br />
<br />
Orhan Kemal: Hayatına girmiş yüzlerce kişinin  kader ve direnişlerini yazdı.  Sürükleyicilik,tabiilik, gerçeklik eserlerinin özelliğidir.<br />
Eserleri :Roman: Murtaza, Hanımın Çiftliği...Tiyatro:72.Koğuş...<br />
<br />
Yaşar Kemal: Genellikle Çukurova insanının hayat savaşlarını şiirli bir dille yazdı. Tezli romanı savunur. Folklor unsurları ve güçlü doğa tasvirleri görülür. <br />
Eserleri: Roman:İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Teneke...<br />
<br />
Fakir Baykurt: İçinde doğup yetiştiği köylülerin hayatını yazmıştır. <br />
Eserleri: Roman: Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı...Hikaye: Can Parası.<br />
<br />
5) Bağımsız Yazarlar:<br />
<br />
Halikarnas Balıkçısı(Cevdet Şakir Kabaağaçlı): Konularını daima Ege ve Akdeniz kıyılarından çıkardı.; balıkçıları, sünger avcilarını...işledi.<br />
Eserleri: Hikaye: Merhaba Akdeniz...Roman :Deniz Gurbetçileri..<br />
<br />
Haldun Taner: Gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan hikayeleriyle tanındı. Epik tiyatro türünde eserler verdi. <br />
Eserleri: Hikaye: Şişhane’ye Yağmur yağıyordu, On İkiye Bir Var...Tiyatro:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Kocası...<br />
<br />
Tarık Buğra: Tek adamın dengesiz, bazen alaycı, bazen acılı tedirginliğini ele alır. <br />
Eserleri:Roman:Küçük Ağa , İbişin Rüyası...<br />
<br />
Diğer Bağımsız Yazarlar:<br />
<br />
Samet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Selim İleri , Cengiz Dağcı, Füruzan, Orhan Pamuk.<br />
<br />
6)Tiyatro:<br />
<br />
Vedat Nedim Tör (kör), Turgut Özakman (duvarların ötesi, Sarı Pınar), Güngör Dilmen (Midas’ın Kulakları ) , Sermet Çağan (Ayak Bacak Fabrikası) , Cevat Fehmi Başkut (Paydos, Buzlar Çözülmeden, Harputta Bir Amerikalı) <br />
<br />
Deneme ve Eleştiri:<br />
Nurullah Ataç : Deneme, eleştiri yazdı. Çeviriler yaptı. Türkçe’nin özleşmesi için yılmadan savaştı. Yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı. <br />
Eserleri:Günlerin Getirdiği, Okuruma Mektuplar...<br />
<br />
Suut Kemal Yetkin: Edebiyatın çeşitli konularında özlü ve açık bir anlatımla yazdı.<br />
Eserleri:Denemeler, Edebiyat Konuşmaları...<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22965</link>
			<pubDate>Wed, 04 Oct 2023 05:26:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22965</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ANKARA EKOLÜ</span></span><br />
<br />
Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.<br />
<br />
Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra  oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur. <br />
<br />
Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.<br />
<br />
Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’<br />
<br />
Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık  bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır.  Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.’ <br />
<br />
Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler. <br />
<br />
Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;<br />
- Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.<br />
- Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.<br />
<br />
Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır.  <br />
<br />
Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları  ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.<br />
<br />
Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir.  Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.<br />
<br />
Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni: <br />
- Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.<br />
- Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında  ihtisaslaşma yoktur. <br />
<br />
Köylerin iktisadi yapısı akrabalık  ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;<br />
- Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı<br />
- Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı<br />
- Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı<br />
- Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL EKOLÜ</span></span><br />
<br />
Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir. <br />
<br />
Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi  hatırlatmadan geçemez. <br />
<br />
Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister. <br />
<br />
Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir. <br />
<br />
Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister. <br />
<br />
İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi  gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.<br />
<br />
Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur. <br />
<br />
Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır. <br />
<br />
İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir. <br />
<br />
Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur. <br />
<br />
İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır: <br />
- Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.<br />
- Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.<br />
- Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir. <br />
- Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI</span></span><br />
<br />
Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir. <br />
a) Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler<br />
b) Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler. <br />
<br />
Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır. <br />
<br />
Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür. <br />
<br />
İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur. <br />
<br />
İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar. <br />
<br />
Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GENEL DEĞERLENDİRME</span></span><br />
<br />
1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler. <br />
<br />
Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin  ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır. <br />
<br />
İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar. <br />
<br />
Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi  Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder. <br />
<br />
Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır. <br />
<br />
Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir. <br />
<br />
Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır. <br />
<br />
Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme. <br />
<br />
Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır. <br />
<br />
İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir. <br />
<br />
İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:</span></span><br />
<br />
- İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler. <br />
- İki ekolde demokrasiye inanırlar.<br />
- Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.<br />
- Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir. <br />
- Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ SONUÇLAR.</span></span><br />
<br />
- Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.<br />
- 1940’lara kadar tekelci ve monist etkisini sürdüren Fransız sosyolojisi yani İstanbul ekolünün sosyolojiye sahip olma ayrıcalığı Ankara ekolünün oluşması ile sona ermiştir. <br />
- Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.<br />
- Elde edilen tüm bilgiler Batılılaşma ve çağdaşlaşma hızını belirlemeyi amaçlıyordu.<br />
- 1940 öncesinde olduğu gibi Türk sosyolojisi yalnızca resmi ideoloji sınırları içinde, rejimi savunmakla kalmıyor. Problemler oluştukça çözüm yolları arıyor. <br />
- İstanbul ekolü, bazı açıklamalarını tarihe dayandırmış ve Türk tarihini daha bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ankara ekolü, bilim dünyamıza devrimci katkılarından dolayı sosyoloji bilimini somuta indirgeyerek toplum çıkarları ile özdeşliği gösterilmeye çalışılmıştır. Yani sosyoloji toplumun yaşadığı hayattaki çıkarlarından bağımsız ve dogma bir bilim de değildir. <br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ANKARA EKOLÜ</span></span><br />
<br />
Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.<br />
<br />
Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra  oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur. <br />
<br />
Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.<br />
<br />
Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’<br />
<br />
Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık  bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır.  Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.’ <br />
<br />
Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler. <br />
<br />
Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;<br />
- Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.<br />
- Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.<br />
<br />
Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır.  <br />
<br />
Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları  ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.<br />
<br />
Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir.  Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.<br />
<br />
Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni: <br />
- Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.<br />
- Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında  ihtisaslaşma yoktur. <br />
<br />
Köylerin iktisadi yapısı akrabalık  ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;<br />
- Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı<br />
- Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı<br />
- Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı<br />
- Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL EKOLÜ</span></span><br />
<br />
Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir. <br />
<br />
Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi  hatırlatmadan geçemez. <br />
<br />
Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister. <br />
<br />
Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir. <br />
<br />
Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister. <br />
<br />
İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi  gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.<br />
<br />
Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur. <br />
<br />
Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır. <br />
<br />
İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir. <br />
<br />
Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur. <br />
<br />
İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır: <br />
- Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.<br />
- Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.<br />
- Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir. <br />
- Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI</span></span><br />
<br />
Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir. <br />
a) Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler<br />
b) Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler. <br />
<br />
Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır. <br />
<br />
Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür. <br />
<br />
İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur. <br />
<br />
İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar. <br />
<br />
Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GENEL DEĞERLENDİRME</span></span><br />
<br />
1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler. <br />
<br />
Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin  ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır. <br />
<br />
İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar. <br />
<br />
Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi  Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder. <br />
<br />
Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır. <br />
<br />
Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir. <br />
<br />
Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır. <br />
<br />
Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme. <br />
<br />
Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır. <br />
<br />
İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir. <br />
<br />
İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:</span></span><br />
<br />
- İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler. <br />
- İki ekolde demokrasiye inanırlar.<br />
- Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.<br />
- Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir. <br />
- Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ SONUÇLAR.</span></span><br />
<br />
- Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.<br />
- 1940’lara kadar tekelci ve monist etkisini sürdüren Fransız sosyolojisi yani İstanbul ekolünün sosyolojiye sahip olma ayrıcalığı Ankara ekolünün oluşması ile sona ermiştir. <br />
- Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.<br />
- Elde edilen tüm bilgiler Batılılaşma ve çağdaşlaşma hızını belirlemeyi amaçlıyordu.<br />
- 1940 öncesinde olduğu gibi Türk sosyolojisi yalnızca resmi ideoloji sınırları içinde, rejimi savunmakla kalmıyor. Problemler oluştukça çözüm yolları arıyor. <br />
- İstanbul ekolü, bazı açıklamalarını tarihe dayandırmış ve Türk tarihini daha bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ankara ekolü, bilim dünyamıza devrimci katkılarından dolayı sosyoloji bilimini somuta indirgeyerek toplum çıkarları ile özdeşliği gösterilmeye çalışılmıştır. Yani sosyoloji toplumun yaşadığı hayattaki çıkarlarından bağımsız ve dogma bir bilim de değildir. <br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Duyu Organları Nelerdir? 5 Duyu Organımız ve Görevleri]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22903</link>
			<pubDate>Sun, 01 Oct 2023 14:13:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22903</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organları Nelerdir? 5 Duyu Organımız ve Görevleri</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Duyu sistemi</span></span><br />
<br />
Duyu organı, stimülasyonlar (uyarılmalar) sonucu çevreden aldığı bilgileri elektrik impulslarına çeviren organ. Bilgiler, sinirler aracılığıyla beyne iletilirken filtrelenirler; diğer organlardan gelen bilgilerle ve önceden beyinde depolanmış olanlarla karşılaştırılırlar ve beyinde algıya dönüşürler. Duyu organları bilgileri reseptörler (alıcılar) vasıtasıyla toplarlar. En çok bilinen duyu organları, en basit haliyle, "5 duyu" olarak da adlandırılan; görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma işlevlerini yerine getiren göz, burun, kulak, dil ve deridir.<br />
<br />
Antik filozoflar duyuları "ruhun pencereleri" olarak tanımlamışlardır. Aristo bugün en çok bilinen 5 duyudan bahsetmiştir.[1] Yaygın olarak bilinen, bu nedenle sıklıkla duyu sistemlerinin tamamını oluşturduğu düşünülen bu beşinin haricinde kaslarda, tendonlarda ve eklemlerde de duyu reseptörleri vardır. Bunlara kinestetik duyular denir.[1] Bunun haricinde iç kulakta dengeyi sağlayan reseptörler vardır ve bunlar denge duyusu sistemini oluştururlar.[1] Dolaşım sisteminde kandaki karbondioksiti, basınç değişimlerini veya kalp atışı oranını tespit eden sensörler vardır. Ayrıca sindirim sisteminde açlık ve susuzluk hissini tespit eden reseptörler vardır. Bunların haricinde duyu sistemleri de vardır. Örneğin beynin alt kısımlarında beynin iç ısısını ölçen hücreler vardır.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Reseptörler</span></span><br />
<br />
Duyu reseptörleri; ışık, ısı gibi herhangi bir haricî uyarıcıya tepki gösterebilen ve duyu sinirlerine sinyal gönderen organ ya da hücredir.[2] İşlevlerine göre üçe ayrılırlar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kemoreseptörler</span></span><br />
<br />
Kemoreseptörler, burun ve dilde bulunan koku ve tat reseptörleridir. Kimyasal uyarıları algılarlar. Bazı iç organlarda da bulunurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fotoreseptörler</span></span><br />
<br />
Fotoreseptörler, gözde bulunan reseptörlerdir. Işığı algılarlar. Koni ve çomak hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mekanoreseptörler</span></span><br />
<br />
Mekanik ve fiziksel uyarıları algılarlar. Deride ve kulakta bulunur. Deride bulunan ve sıcak ile soğuğu algılayanlara termoreseptör denir. <br />
<br />
Yaşamı çok daha kolay algılayabilmemiz için duyu organlarımız büyük bir öneme sahiptir. Her bir duyu organlarımızın vücudumuzda farklı görevleri bulunmaktadır. Şimdi duyu organlarımızın neler olduğunu öğreneceğiz ve görevlerine bakacağız. İşte 6. sınıf fen bilgisi duyu organları konu anlatımı.<br />
<br />
5 tane duyu organımız bulunmaktadır. Bunlar göz, kulak, dil, burun ve deridir. Her birine günlük yaşamımız içerisinde kullanırız ve hayatın farklı kısımlarını algılamaya çalışırız. Duyu organlarının yapısında duyu almaçları bulunmaktadır. Böylece koku, tat, basınç, sıcaklık ve sesler gibi pek çok etkiyi algılayabiliriz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organları</span></span><br />
<br />
Duyu organlarımız belli bir temel görevi bağlı olarak çalışır. Genelde sinirlerde bir uyartı mesajı oluşmaktadır. Beyin uyartıları değerlendirmek suretiyle bir cevap hazırlar. Böyle durumlarda eğer gerekirse kaslarda aynı zamanda tepkime meydana gelir. Şimdi gelin duyu organlarımızı tek tek inceleyelim.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Göz: </span></span>Etraftaki nesneleri görmenizi ve renkli şekillerini algılamamızı sağlayan duyu organımız gözlerimizdir. Belli başlı bazı kısımlardan oluşur.<br />
<br />
- Sert tabaka (göz akı)<br />
<br />
- Damar tabaka<br />
<br />
- Ağ tabaka (retina)<br />
<br />
Her bir kısmın kendi görevleri bulunmaktadır ve bazıları gözü korurken bazıları ise sinir sistemi vasıtasıyla beyne gerekli bilgileri iletir. Aynı zamanda gözü koruyan bazı tabakalar mevcuttur. Bunlar kaşlar, göz kapakları, kirpikler ve gözyaşlarıdır.<br />
<br />
Bazı sebeplerden dolayı ayrıca gözümüzde birtakım hastalıklar oluşabilmektedir.<br />
<br />
- Renk körlüğü<br />
<br />
- Yaşadık<br />
<br />
- Miyop<br />
<br />
- Hipermetrop<br />
<br />
- Astigmatizm<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kulak: </span></span>Hem işitme hem de denge organımız olarak kulak öne çıkmaktadır. Gündelik hayatımızda pek çok farklı sesi kulaklarımıza duyarız. Aynı zamanda kulağımız içinde bulunan özel unsurlar dengemiz şaşmadan yürümemizi imkan verir. Kulak farklı bölümlerden meydana gelmektedir.<br />
<br />
- Dış kulak<br />
<br />
- Orta kulak<br />
<br />
- İç kulak<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Deri:</span></span> En büyük duyu organımız deridir. Deri vücudumuzun tamamını kaplar. Üst deri ve alt deri olmak üzere iki farklı kısma ayrılmaktadır. Aynı zamanda derinin bazı görevleri bulunur.<br />
<br />
- Vücut ısımızı dengeler.<br />
<br />
- Solunum ve boşaltma konusunda yardımcı olur.<br />
<br />
- Mikropların vücuda girmesini engeller.<br />
<br />
- Vücudumuzu birtakım dış etkilere karşı korur.<br />
<br />
- Soğuk ve sıcak ile beraber ağrı ve sızı konusunda farklı reseptörler üzerinden algılama imkanı verir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burun:</span></span> Koku alma ve aynı zamanda solunum organımız olarak öne çıkıyor. Aldığımız havanın ısınmasını, nemlenmesini ve temizlenmesini sağlaması konusunda büyük bir öneme sahiptir. Özellikle kokulu cisimlerden buharlaşmak suretiyle ayrılmış ve havaya karışmış olan tanecikler, sarı bölgedeki mukus sıvısında ayrışarak koku almaçları uyarılır. Böylece uyartılar beyindeki koku alma merkezine iletilir. Bu sayede dünyadaki bütün farklı kokuları alırız.<br />
<br />
Sinüzit ya da saman nezlesi ile beraber burun kanaması gibi sorunlar meydana gelebilmektedir. Günümüzde bu tür sorunlara karşı tıp dünyasında çözüm yöntemleri bulunur. Burun sağlığımızı korumak ve bu tür sorunlar ile karşılaşmamak için yapmamız gereken bazı hususlar mevcuttur.<br />
<br />
- Burnumuzu karıştırmamamız gerekir.<br />
<br />
- Burun kıllarımızı kesinlikle koparmamalıyız.<br />
<br />
- Sigara içmemeliyiz ve sigara içilen ortamda durmamalıyız.<br />
<br />
- Ne olduğunu bilmediğimiz veya çok keskin olan kokulardan mutlaka uzak durmalı ve koklamamalıyız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dil: </span></span>Tat alma ve çiğneme ile beraber yutma ya da konuşma görevleri üstlendi en önemli duyu organlarımız içerisinde yer almaktadır. Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır ve bu tatlılar beynimize iletilir. Bu konuda arka uçtan başlamak suretiyle ön uca doğru dilin farklı bölümleri farklıdır. Böylece tatlı, tuzlu, acı ve ekşi atlar elimiz var tatile merkezi sinir sistemi üzerinden beynimize iletilir.<br />
<br />
Duyu organlarımızın sağlığını korumak için mutlaka gerekli hususlara dikkat etmemiz gerekmektedir. Duyu organlarımız bizim için hayatımızda çok önemlidir.<br />
<br />
5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Duyu organlarımızın yapısal hafızaları sonucunda verileri birleştirmek ve anlamlandırmak bizler için çok daha kolay hale geliyor. Duyu organları konu anlatımı yazımızda duyu organlarını detaylı bir şekilde sizlerle birlikte inceleyelim.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organları Konu Anlatımı</span></span><br />
<br />
Duyu organlarının görevi, insanların dış dünyayı algılamalarına ve algıladıkları verilere adapte olabilmelerine yardımcı olmaktır. İnsan bedeninde toplam 5 duyu organı bulunmaktadır. Duyu organları ve duyu organlarının görevi şu şekildedir:<br />
<br />
-Göz- Görme Duyusu<br />
<br />
-Kulak- Duyma Duyusu<br />
<br />
-Burun- Koklama Duyusu<br />
<br />
-Dil- Tatma Duyusu<br />
<br />
-Deri- Dokunma Duyusu<br />
<br />
-Göz- Görme Duyusu<br />
<br />
Göz, ışığı algılayabilen reseptörlerle donatılmış duyu organımızdır. Etrafımızdaki nesneleri görebilmemize ve fiziksel olarak diğerlerinden ayırt etmemize yardımcı olur. İnsan gözü, belirli bir uzaklıktaki nesnelerin görüntülerini algılayabilme ve renklerini ayırt edebilme özelliğine sahiptir. Gözü koruyan yapılar ise şu şekildedir; kaşlar, göz kapakları, kirpikler, gözyaşı bezleridir.<br />
<br />
Kaşlar: Terin göze gelmesini önler.<br />
<br />
Göz kapakları: Gözü dıştan korur, gözün nemli kalmasını sağlar.<br />
<br />
Kirpikler: Göze gelen yabancı maddelerin girmesini engeller.<br />
<br />
Gözyaşı bezleri: Gözyaşı salgılar, gözün nemli kalmasını ve temizlenmesini sağlar.<br />
<br />
Kulak- Duyma Duyusu<br />
<br />
Kulak, havada yayılan ses dalgalarını beyne, vücudun dikey ve yatay eksenindeki hareket değişimlerini ise beyinciğe ileten duyu organımızdır. İşitme ve denge organı olarak görev yapar. Kulak, dış kulak, orta kulak ve iç kulak olmak üzere üç kısımdan oluşur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyma dört aşamada gerçekleşir:</span></span><br />
<br />
1.Kulak kepçesi ile toplanan ses dalgaları, kulak yolu ile iletilerek kulak zarını titreştirir.<br />
<br />
2.Çekiç, örs ve üzengi kemikleri bu titreşimi oval pencereye iletir.<br />
<br />
3.Titreşimler oval pencereden dalıza, oradan da salyangoza iletilir.<br />
<br />
4.Ses, salyangozdaki işitme almaçları tarafından algılanır ve işitme sinirleri aracılığıyla beyindeki işitme merkezine iletilir. Böylece işitme olayı gerçekleşmiş olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burun- Koklama Duyusu</span></span><br />
<br />
Burun, nefes ve koku alma işlemlerini tamamlayan duyu organımızdır. Solunan havayı ısıtma, temizleme ve nemlendirme gibi görevleri vardır. Burun, insanların koku duyusu, uçucu ve mukusta çözünebilen kimyasalları algılar. Burnumuz, kokunun alındığı ilk saniyede yarı yarıya adaptasyon gerçekleştirir, daha sonra adaptasyon yavaşlayarak devam eder ve birkaç dakika aynı koku ile karşılaşan kimsede burun, kokuyu algılamamaya başlar. Kişinin kendi kokusunu veya üzerine sıktığı parfüm kokusunu bir süre sonra algılayamamasının sebebi budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dil- Tatma Duyusu</span></span><br />
<br />
Dil, tat alma, çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı olan duyu organımızdır. Maddelerin tadının alınabilmesi için tükürükte çözünmesi gerekir. Besinlerin tatlarının alınmasında dilde bulunan tat tomurcukları görev yapar.<br />
<br />
Tat alma dört aşamada gerçekleşir:<br />
<br />
1. Besin maddeleri tükürükte çözünür.<br />
<br />
2. Tat tomurcuklarındaki almaçlar uyarır.<br />
<br />
3. Almaçlar, aldıkları uyarıları tat alma sinirlerine iletir.<br />
<br />
4. Tat alma sinirleri beyindeki tat alma merkezini uyarır ve tat duyusu algılanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Deri- Dokunma Duyusu</span></span><br />
<br />
Deri en büyük duyu organımızdır. Vücudumuzu tamamen örter ve beyne en çok bilgi veren duyu organıdır. Deri; vücut sıcaklığının düzenlenmesi, su kaybının önlenmesi, fiziksel ve kimyasal etkilerden vücudun korunması, solunuma ve boşaltıma yardımcı olma gibi pek çok fonksiyonda görev alır.<br />
<br />
Derinin görevleri:<br />
<br />
1. Vücut ısımızı ayarlar.<br />
<br />
2. Solunum ve boşaltıma yardımcı olur.<br />
<br />
3. Vücudumuzu dış etkilerden korur.<br />
<br />
4. Sıcak soğuk, ağrı sızı, basıncı algılayan reseptörler bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beş Duyu Organımız Arasındaki İlişki</span></span><br />
<br />
Duyu organlarımız olan; gözler, kulaklar, burun, dil ve deri bir bütün olarak ele alındığında insan yaşamını ilerleten en önemli noktaları oluşturur. Ve 5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Bir duyu organımızla algıladığımız durumu diğer duyu organlarımızla da tamamlarız. Örneğin; duyduğumuz bir sesin neye ait olduğunu anlayabilmek için gözlerimizle bilgiyi netleştiririz. Ya da gördüğümüz bir nesnenin dokusunun nasıl olduğunu anlayabilmek için dokunarak çözümleme yaparız.<br />
<br />
Duyu organlarının görevi dış dünyada algılanan durum ve olayları birleştirerek beyinde bir sonuç oluşturmasıdır. Bu yüzden 5 duyu organı arasındaki ilişki ve iletişim oldukça önemlidir. Herhangi bir duyu organımızda hastalık ve rahatsızlık olduğunda insan yaşamını etkileyen olumsuz durumlar ortaya çıkabilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organı Hastalıkları</span></span><br />
<br />
Duyu organı hastalıkları kişilerin yaşamlarını olumsuz etkilese de bazı hastalıklar tedavi ile iyileştirilebilir. Duyu organı hastalıkları genel olarak doğuştan gelen kusurlar ve sonradan oluşan kusurlar olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Doğuştan olan göz kusurları: Renk körlüğü, şaşılık.<br />
<br />
Sonradan olan göz kusurları: Miyopluk, Hipermetropluk, Astigmatizm, Katarakt, Presbitlik<br />
<br />
Doğuştan gelen işitme bozuklukları: Kulak zarı sertleşmesi, orta kulakta kemik kaynaması ve iç kulaktaki zedelenmeler.<br />
<br />
Sonradan oluşan işitme bozuklukları: Şiddetli darbeler sonucu kulak zarının yırtılması, işitme duyu sinirlerinin zedelenmesidir. İşitme kaybı olan insanlar, işitme cihazı kullanırlar.<br />
<br />
Deri hastalıkları: Deriye kesilme, ezilme, yanma ve kimyasal maddeler zarar verebilir.<br />
<br />
Mantar, pire, kene ve parazit ısırmaları deriye zarar verir. Mikroorganizmalar, deri iltihaplanmasına yol açabilir. Alerjik deri hastalıkları kurdeşen ve egzama oluşabilir.<br />
<br />
Burun hastalıkları: Sinüzit, Saman nezlesi, Burun kanaması</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organları Nelerdir? 5 Duyu Organımız ve Görevleri</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Duyu sistemi</span></span><br />
<br />
Duyu organı, stimülasyonlar (uyarılmalar) sonucu çevreden aldığı bilgileri elektrik impulslarına çeviren organ. Bilgiler, sinirler aracılığıyla beyne iletilirken filtrelenirler; diğer organlardan gelen bilgilerle ve önceden beyinde depolanmış olanlarla karşılaştırılırlar ve beyinde algıya dönüşürler. Duyu organları bilgileri reseptörler (alıcılar) vasıtasıyla toplarlar. En çok bilinen duyu organları, en basit haliyle, "5 duyu" olarak da adlandırılan; görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma işlevlerini yerine getiren göz, burun, kulak, dil ve deridir.<br />
<br />
Antik filozoflar duyuları "ruhun pencereleri" olarak tanımlamışlardır. Aristo bugün en çok bilinen 5 duyudan bahsetmiştir.[1] Yaygın olarak bilinen, bu nedenle sıklıkla duyu sistemlerinin tamamını oluşturduğu düşünülen bu beşinin haricinde kaslarda, tendonlarda ve eklemlerde de duyu reseptörleri vardır. Bunlara kinestetik duyular denir.[1] Bunun haricinde iç kulakta dengeyi sağlayan reseptörler vardır ve bunlar denge duyusu sistemini oluştururlar.[1] Dolaşım sisteminde kandaki karbondioksiti, basınç değişimlerini veya kalp atışı oranını tespit eden sensörler vardır. Ayrıca sindirim sisteminde açlık ve susuzluk hissini tespit eden reseptörler vardır. Bunların haricinde duyu sistemleri de vardır. Örneğin beynin alt kısımlarında beynin iç ısısını ölçen hücreler vardır.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Reseptörler</span></span><br />
<br />
Duyu reseptörleri; ışık, ısı gibi herhangi bir haricî uyarıcıya tepki gösterebilen ve duyu sinirlerine sinyal gönderen organ ya da hücredir.[2] İşlevlerine göre üçe ayrılırlar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kemoreseptörler</span></span><br />
<br />
Kemoreseptörler, burun ve dilde bulunan koku ve tat reseptörleridir. Kimyasal uyarıları algılarlar. Bazı iç organlarda da bulunurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fotoreseptörler</span></span><br />
<br />
Fotoreseptörler, gözde bulunan reseptörlerdir. Işığı algılarlar. Koni ve çomak hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mekanoreseptörler</span></span><br />
<br />
Mekanik ve fiziksel uyarıları algılarlar. Deride ve kulakta bulunur. Deride bulunan ve sıcak ile soğuğu algılayanlara termoreseptör denir. <br />
<br />
Yaşamı çok daha kolay algılayabilmemiz için duyu organlarımız büyük bir öneme sahiptir. Her bir duyu organlarımızın vücudumuzda farklı görevleri bulunmaktadır. Şimdi duyu organlarımızın neler olduğunu öğreneceğiz ve görevlerine bakacağız. İşte 6. sınıf fen bilgisi duyu organları konu anlatımı.<br />
<br />
5 tane duyu organımız bulunmaktadır. Bunlar göz, kulak, dil, burun ve deridir. Her birine günlük yaşamımız içerisinde kullanırız ve hayatın farklı kısımlarını algılamaya çalışırız. Duyu organlarının yapısında duyu almaçları bulunmaktadır. Böylece koku, tat, basınç, sıcaklık ve sesler gibi pek çok etkiyi algılayabiliriz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organları</span></span><br />
<br />
Duyu organlarımız belli bir temel görevi bağlı olarak çalışır. Genelde sinirlerde bir uyartı mesajı oluşmaktadır. Beyin uyartıları değerlendirmek suretiyle bir cevap hazırlar. Böyle durumlarda eğer gerekirse kaslarda aynı zamanda tepkime meydana gelir. Şimdi gelin duyu organlarımızı tek tek inceleyelim.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Göz: </span></span>Etraftaki nesneleri görmenizi ve renkli şekillerini algılamamızı sağlayan duyu organımız gözlerimizdir. Belli başlı bazı kısımlardan oluşur.<br />
<br />
- Sert tabaka (göz akı)<br />
<br />
- Damar tabaka<br />
<br />
- Ağ tabaka (retina)<br />
<br />
Her bir kısmın kendi görevleri bulunmaktadır ve bazıları gözü korurken bazıları ise sinir sistemi vasıtasıyla beyne gerekli bilgileri iletir. Aynı zamanda gözü koruyan bazı tabakalar mevcuttur. Bunlar kaşlar, göz kapakları, kirpikler ve gözyaşlarıdır.<br />
<br />
Bazı sebeplerden dolayı ayrıca gözümüzde birtakım hastalıklar oluşabilmektedir.<br />
<br />
- Renk körlüğü<br />
<br />
- Yaşadık<br />
<br />
- Miyop<br />
<br />
- Hipermetrop<br />
<br />
- Astigmatizm<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kulak: </span></span>Hem işitme hem de denge organımız olarak kulak öne çıkmaktadır. Gündelik hayatımızda pek çok farklı sesi kulaklarımıza duyarız. Aynı zamanda kulağımız içinde bulunan özel unsurlar dengemiz şaşmadan yürümemizi imkan verir. Kulak farklı bölümlerden meydana gelmektedir.<br />
<br />
- Dış kulak<br />
<br />
- Orta kulak<br />
<br />
- İç kulak<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Deri:</span></span> En büyük duyu organımız deridir. Deri vücudumuzun tamamını kaplar. Üst deri ve alt deri olmak üzere iki farklı kısma ayrılmaktadır. Aynı zamanda derinin bazı görevleri bulunur.<br />
<br />
- Vücut ısımızı dengeler.<br />
<br />
- Solunum ve boşaltma konusunda yardımcı olur.<br />
<br />
- Mikropların vücuda girmesini engeller.<br />
<br />
- Vücudumuzu birtakım dış etkilere karşı korur.<br />
<br />
- Soğuk ve sıcak ile beraber ağrı ve sızı konusunda farklı reseptörler üzerinden algılama imkanı verir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burun:</span></span> Koku alma ve aynı zamanda solunum organımız olarak öne çıkıyor. Aldığımız havanın ısınmasını, nemlenmesini ve temizlenmesini sağlaması konusunda büyük bir öneme sahiptir. Özellikle kokulu cisimlerden buharlaşmak suretiyle ayrılmış ve havaya karışmış olan tanecikler, sarı bölgedeki mukus sıvısında ayrışarak koku almaçları uyarılır. Böylece uyartılar beyindeki koku alma merkezine iletilir. Bu sayede dünyadaki bütün farklı kokuları alırız.<br />
<br />
Sinüzit ya da saman nezlesi ile beraber burun kanaması gibi sorunlar meydana gelebilmektedir. Günümüzde bu tür sorunlara karşı tıp dünyasında çözüm yöntemleri bulunur. Burun sağlığımızı korumak ve bu tür sorunlar ile karşılaşmamak için yapmamız gereken bazı hususlar mevcuttur.<br />
<br />
- Burnumuzu karıştırmamamız gerekir.<br />
<br />
- Burun kıllarımızı kesinlikle koparmamalıyız.<br />
<br />
- Sigara içmemeliyiz ve sigara içilen ortamda durmamalıyız.<br />
<br />
- Ne olduğunu bilmediğimiz veya çok keskin olan kokulardan mutlaka uzak durmalı ve koklamamalıyız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dil: </span></span>Tat alma ve çiğneme ile beraber yutma ya da konuşma görevleri üstlendi en önemli duyu organlarımız içerisinde yer almaktadır. Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır ve bu tatlılar beynimize iletilir. Bu konuda arka uçtan başlamak suretiyle ön uca doğru dilin farklı bölümleri farklıdır. Böylece tatlı, tuzlu, acı ve ekşi atlar elimiz var tatile merkezi sinir sistemi üzerinden beynimize iletilir.<br />
<br />
Duyu organlarımızın sağlığını korumak için mutlaka gerekli hususlara dikkat etmemiz gerekmektedir. Duyu organlarımız bizim için hayatımızda çok önemlidir.<br />
<br />
5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Duyu organlarımızın yapısal hafızaları sonucunda verileri birleştirmek ve anlamlandırmak bizler için çok daha kolay hale geliyor. Duyu organları konu anlatımı yazımızda duyu organlarını detaylı bir şekilde sizlerle birlikte inceleyelim.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organları Konu Anlatımı</span></span><br />
<br />
Duyu organlarının görevi, insanların dış dünyayı algılamalarına ve algıladıkları verilere adapte olabilmelerine yardımcı olmaktır. İnsan bedeninde toplam 5 duyu organı bulunmaktadır. Duyu organları ve duyu organlarının görevi şu şekildedir:<br />
<br />
-Göz- Görme Duyusu<br />
<br />
-Kulak- Duyma Duyusu<br />
<br />
-Burun- Koklama Duyusu<br />
<br />
-Dil- Tatma Duyusu<br />
<br />
-Deri- Dokunma Duyusu<br />
<br />
-Göz- Görme Duyusu<br />
<br />
Göz, ışığı algılayabilen reseptörlerle donatılmış duyu organımızdır. Etrafımızdaki nesneleri görebilmemize ve fiziksel olarak diğerlerinden ayırt etmemize yardımcı olur. İnsan gözü, belirli bir uzaklıktaki nesnelerin görüntülerini algılayabilme ve renklerini ayırt edebilme özelliğine sahiptir. Gözü koruyan yapılar ise şu şekildedir; kaşlar, göz kapakları, kirpikler, gözyaşı bezleridir.<br />
<br />
Kaşlar: Terin göze gelmesini önler.<br />
<br />
Göz kapakları: Gözü dıştan korur, gözün nemli kalmasını sağlar.<br />
<br />
Kirpikler: Göze gelen yabancı maddelerin girmesini engeller.<br />
<br />
Gözyaşı bezleri: Gözyaşı salgılar, gözün nemli kalmasını ve temizlenmesini sağlar.<br />
<br />
Kulak- Duyma Duyusu<br />
<br />
Kulak, havada yayılan ses dalgalarını beyne, vücudun dikey ve yatay eksenindeki hareket değişimlerini ise beyinciğe ileten duyu organımızdır. İşitme ve denge organı olarak görev yapar. Kulak, dış kulak, orta kulak ve iç kulak olmak üzere üç kısımdan oluşur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyma dört aşamada gerçekleşir:</span></span><br />
<br />
1.Kulak kepçesi ile toplanan ses dalgaları, kulak yolu ile iletilerek kulak zarını titreştirir.<br />
<br />
2.Çekiç, örs ve üzengi kemikleri bu titreşimi oval pencereye iletir.<br />
<br />
3.Titreşimler oval pencereden dalıza, oradan da salyangoza iletilir.<br />
<br />
4.Ses, salyangozdaki işitme almaçları tarafından algılanır ve işitme sinirleri aracılığıyla beyindeki işitme merkezine iletilir. Böylece işitme olayı gerçekleşmiş olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burun- Koklama Duyusu</span></span><br />
<br />
Burun, nefes ve koku alma işlemlerini tamamlayan duyu organımızdır. Solunan havayı ısıtma, temizleme ve nemlendirme gibi görevleri vardır. Burun, insanların koku duyusu, uçucu ve mukusta çözünebilen kimyasalları algılar. Burnumuz, kokunun alındığı ilk saniyede yarı yarıya adaptasyon gerçekleştirir, daha sonra adaptasyon yavaşlayarak devam eder ve birkaç dakika aynı koku ile karşılaşan kimsede burun, kokuyu algılamamaya başlar. Kişinin kendi kokusunu veya üzerine sıktığı parfüm kokusunu bir süre sonra algılayamamasının sebebi budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dil- Tatma Duyusu</span></span><br />
<br />
Dil, tat alma, çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı olan duyu organımızdır. Maddelerin tadının alınabilmesi için tükürükte çözünmesi gerekir. Besinlerin tatlarının alınmasında dilde bulunan tat tomurcukları görev yapar.<br />
<br />
Tat alma dört aşamada gerçekleşir:<br />
<br />
1. Besin maddeleri tükürükte çözünür.<br />
<br />
2. Tat tomurcuklarındaki almaçlar uyarır.<br />
<br />
3. Almaçlar, aldıkları uyarıları tat alma sinirlerine iletir.<br />
<br />
4. Tat alma sinirleri beyindeki tat alma merkezini uyarır ve tat duyusu algılanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Deri- Dokunma Duyusu</span></span><br />
<br />
Deri en büyük duyu organımızdır. Vücudumuzu tamamen örter ve beyne en çok bilgi veren duyu organıdır. Deri; vücut sıcaklığının düzenlenmesi, su kaybının önlenmesi, fiziksel ve kimyasal etkilerden vücudun korunması, solunuma ve boşaltıma yardımcı olma gibi pek çok fonksiyonda görev alır.<br />
<br />
Derinin görevleri:<br />
<br />
1. Vücut ısımızı ayarlar.<br />
<br />
2. Solunum ve boşaltıma yardımcı olur.<br />
<br />
3. Vücudumuzu dış etkilerden korur.<br />
<br />
4. Sıcak soğuk, ağrı sızı, basıncı algılayan reseptörler bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beş Duyu Organımız Arasındaki İlişki</span></span><br />
<br />
Duyu organlarımız olan; gözler, kulaklar, burun, dil ve deri bir bütün olarak ele alındığında insan yaşamını ilerleten en önemli noktaları oluşturur. Ve 5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Bir duyu organımızla algıladığımız durumu diğer duyu organlarımızla da tamamlarız. Örneğin; duyduğumuz bir sesin neye ait olduğunu anlayabilmek için gözlerimizle bilgiyi netleştiririz. Ya da gördüğümüz bir nesnenin dokusunun nasıl olduğunu anlayabilmek için dokunarak çözümleme yaparız.<br />
<br />
Duyu organlarının görevi dış dünyada algılanan durum ve olayları birleştirerek beyinde bir sonuç oluşturmasıdır. Bu yüzden 5 duyu organı arasındaki ilişki ve iletişim oldukça önemlidir. Herhangi bir duyu organımızda hastalık ve rahatsızlık olduğunda insan yaşamını etkileyen olumsuz durumlar ortaya çıkabilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duyu Organı Hastalıkları</span></span><br />
<br />
Duyu organı hastalıkları kişilerin yaşamlarını olumsuz etkilese de bazı hastalıklar tedavi ile iyileştirilebilir. Duyu organı hastalıkları genel olarak doğuştan gelen kusurlar ve sonradan oluşan kusurlar olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Doğuştan olan göz kusurları: Renk körlüğü, şaşılık.<br />
<br />
Sonradan olan göz kusurları: Miyopluk, Hipermetropluk, Astigmatizm, Katarakt, Presbitlik<br />
<br />
Doğuştan gelen işitme bozuklukları: Kulak zarı sertleşmesi, orta kulakta kemik kaynaması ve iç kulaktaki zedelenmeler.<br />
<br />
Sonradan oluşan işitme bozuklukları: Şiddetli darbeler sonucu kulak zarının yırtılması, işitme duyu sinirlerinin zedelenmesidir. İşitme kaybı olan insanlar, işitme cihazı kullanırlar.<br />
<br />
Deri hastalıkları: Deriye kesilme, ezilme, yanma ve kimyasal maddeler zarar verebilir.<br />
<br />
Mantar, pire, kene ve parazit ısırmaları deriye zarar verir. Mikroorganizmalar, deri iltihaplanmasına yol açabilir. Alerjik deri hastalıkları kurdeşen ve egzama oluşabilir.<br />
<br />
Burun hastalıkları: Sinüzit, Saman nezlesi, Burun kanaması</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Boşaltım Sistemi Anatomisi - Uriner Anatomi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22348</link>
			<pubDate>Mon, 11 Sep 2023 00:18:28 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22348</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boşaltım Sistemi Anatomisi - Uriner Anatomi</span></span><br />
<br />
Boşaltım veya atılım (İng. Excretion), metabolik atıkların organizmadan atıldığı bir süreçtir. Omurgalılarda bu işlem öncelikle akciğerler, böbrekler ve deri tarafından gerçekleştirilir.[1] Boşaltım, maddenin hücreyi terk ettikten sonra belirli görevleri olabileceği salgılamanın tersidir. Boşaltım, tüm yaşam formlarında önemli bir süreçtir. Örneğin memelilerde idrar, boşaltım sisteminin bir parçası olan üretra yoluyla dışarı atılır. Tek hücreli organizmalarda, atık ürünler doğrudan hücre yüzeyinden boşaltılır.<br />
<br />
Hücresel solunum gibi yaşam aktiviteleri sırasında vücutta çeşitli kimyasal reaksiyonlar meydana gelir. Bunlar metabolizma olarak bilinir. Bu kimyasal reaksiyonlar sonucu karbondioksit, su, tuzlar, üre ve ürik asit gibi atık ürünler ortaya çıkar. Bu atıkların vücutta belirli bir seviyenin üzerinde birikmesi vücuda zararlıdır. Boşaltım organları bu atıkları uzaklaştırır. Metabolik atıkların vücuttan atılması işlemine atılım denir.<br />
<br />
Yeşil bitkiler, solunum ürünleri olarak karbondioksit ve su üretir. Yeşil bitkilerdeki solunum sırasında açığa çıkan karbondioksit fotosentez sırasında kullanılır. Oksijen, fotosentez sırasında üretilen bir yan üründür ve stoma, kök hücre duvarları ve diğer yollardan dışarı atılır. Bitkiler, terleme ve gutasyon yoluyla fazla sudan kurtulabilirler. Yaprağın bir 'dışkılama' görevi gördüğü ve birincil fotosentez organı olmasının yanı sıra difüzyon yoluyla zehirli (toksik) atıkların atılması için bir yöntem olarak kullanıldığı gösterilmiştir. Bazı bitkiler tarafından dışarı atılan diğer atık maddelerin (reçine, özsular, lateks vb.) boşaltımı, bitki içindeki hidrostatik basınçlar ve bitki hücrelerinin soğurma kuvvetleri tarafından bitkinin içinden zorlanarak yapılır. Bu son işlemler ilave enerjiye ihtiyaç duymaz, pasif olarak hareket ederler. Bununla birlikte, yaprak dökümü (absisyon) öncesi aşamada, bir yaprağın metabolik seviyeleri yüksektir.[2][3] Ayrıca bitkiler çevrelerindeki toprağa da bazı atık maddeleri boşaltırlar. <br />
<br />
Hayvanlarda, başlıca boşaltım ürünleri karbondioksit, amonyak (amoniyotelikler), üre (üreotelikler), ürik asit (ürikotelikler), guanin (Örümceğimsigiller'de ) ve kreatindir . Karaciğer ve böbrekler kandan birçok maddeyi temizler (örneğin böbrek atılımı) ve temizlenen maddeler daha sonra idrar ve dışkı yoluyla vücuttan atılır.[4]<br />
<br />
Amonyak bileşikleri yüksek çözünürlüğe sahip olduğundan ve seyreltme için bol miktarda su gerektiğinden, suda yaşayan hayvanlar genellikle doğrudan dış ortama amonyak boşaltırlar. Karasal hayvanlarda amonyak benzeri bileşikler, çevrede daha az su olduğundan ve amonyağın kendisi zehirli olduğundan daha az zararlı olan diğer azotlu maddelere, yani üreye dönüştürülür. Bu işleme detoksifikasyon denir.[5]<br />
Bir kertenkele tarafından atılmış koyu renkli dışkıyla birlikte beyaz ürik asit dışkısı. Böcekler, kuşlar ve diğer bazı sürüngenler de benzer bir mekanizma kullanır.<br />
<br />
Kuşlar azotlu atıklarını macun şeklinde ürik asit olarak salgılarlar. Bu işlem metabolizmayı yorsa da daha verimli su tutulmasını sağlar ve yumurtada daha kolay depolanabilir. Birçok kuş türü, özellikle deniz kuşları, özel burun tuz bezleri yoluyla tuz salgılayabilirler, tuzlu su çözeltisi gagadaki burun deliklerinden dışarı çıkar.<br />
<br />
Böceklerde, metabolik atıkları atmak için Malpighi tüpleriniden müteşekkil bir sistem kullanılır. Metabolik atık, atıkları bağırsaklara taşıyan tübüle yayılır veya aktif olarak taşınır. Metabolik atık daha sonra dışkı maddesi ile birlikte vücuttan atılır.<br />
<br />
Atılan madde ejecta olarak adlandırılabilir.[6] Patolojide ejecta kelimesi daha yaygın olarak kullanılır.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üriner Sistemi Oluşturan Organlar</span></span><br />
<br />
    Böbrek (Çift)<br />
    Üreter(Çift)<br />
    Mesane (Tek)<br />
    Üretra(Tek)<br />
<br />
Üriner Sistem (Boşaltım Sistemi)<br />
Üriner sistem böbrekler, üreter, mesane(İdrar kesesi) ve üretradan oluşur. İdrar böbreklerde üretilir. Üreterler aracılığıyla mesaneye iletilir. Mesane vücutta üretilen idrarın depolanma yeridir. Mesanede biriken idrar belli bir hacme ulaşınca (Yaklaşık 150ml) idrar hissi oluşur ve idrar üretra yoluyla istemli olarak dışarı atılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Böbreğin Yapısı</span></span><br />
Böbrekler karın boşluğunun arka tarafında bulunan bir çift kırmızı-kahverengi; derinde yerleşmiş ve iyi korunan organlardır. Yapı olarak her bir böbrek iki kısımdan oluşur: Korteks (Dış Kısım) ve Medulla (İç Kısım).Korteks: İdrarın oluştuğu yerdir.Medulla: Çok küçük değişik büyüklükte kanallardan oluşur ve idrarı böbrekten üretere iletir. Normal böbrek ağırlığı erkeklerde yaklaşık 150gr; kadınlarda yaklaşık 135gr. kadardır. Uzunluğu 10-12cm, eni 5-7cm ve kalınlığı 3cm. dir. Boyutlar cinsiyete olduğu kadar genel vücut yapısına da bağlıdır.<br />
Böbrek Ne İşe Yarar?<br />
Böbreğin 3 temel görevi vardır. Boşaltım: Kanı temizleyerek idrar üretirler. Vücudumuzda biriken atık ve zararlı maddeleri idrar olarak vücuttan atarlar. Düzenleyici Fonksiyon: Su, asit- baz dengesi ve kan basıncı gibi vücudumuz için hayati önemi olan fonksiyonları düzenlerler. Hormonların Salgılanması: Vücudumuz kemiklerinin güçlenmesi ve kan yapımında görevli bazı önemli hormonların yapım yeri böbreklerdir.<br />
Üreter<br />
Böbrek ile mesane (idrar torbası) arasındadırlar. Her bir böbrekten mesaneye uzanan birer tane üreter vardır.<br />
<br />
    Erişkinlerde yaklaşık 22-30 cm uzunluğundadır.<br />
    Kas liflerinden oluşmuş boru şeklinde yapılardır.<br />
    Normalde böbrekte oluşan idrarın mesaneye ulaştırılması pasif değil üreter kaslarının yukardan aşağıya dalga şeklinde kasılması sonucu gerçekleşen aktif bir olaydır.<br />
    Üreterin 3 adet darlığı vardır: Böbrek çıkışından hemen sonra Kalça hizasındaki büyük damarlar komşuluğunda Mesaneye girmeden önce<br />
    Bu 3 yerde üreterin çapı daha küçük olduğu için idrar yolu taşları takılabilir. Takılınca kolik tarzda (kıvrandırıcı) ağrılara neden olabilir ve idrarın böbrekten mesaneye geçmesi zorlaşır. Üreter taşın neden olduğu engeli aşmak için daha güçlü kasıldığında ağrılar da dayanılmaz hal alır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mesane (İdrar Torbası)</span></span><br />
<br />
    İdrarın depolandığı yerdir.<br />
    Yoğun kas liflerinden oluşmuştur.<br />
    Mesane dolduğunda yaklaşık 500ml. lik kapasiteye sahiptir.<br />
    Genişleme ve güçlü kasılma özelliğine sahiptir.<br />
    Kasıldığı zaman idrar mesaneden üretraya geçer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üretra</span></span><br />
<br />
    Kanal şeklindedir, idrarı mesaneden dışarı atar.<br />
    Erkek ve kadınlarda farklı yapıya sahiptir: Kadınlarda kısadır ve düz seyreder.<br />
    Bu nedenle kadınlarda üretradan taşların geçmesi erkeğe göre daha kolaydır.<br />
    Erkeklerde uzundur ve 2 kez kıvrılma yapar ve daralır.<br />
    Bundan dolayı taşlar bu bölgelerde takılabilir. Şiddetli sancı ve idrarda tıkanmaya sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İdrarın Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
Böbrekler sürekli olarak çalışırlar ve kanı atık maddelerden temizlerler. Böbreklerde kan filtre olur(kanın süzülmesi) ve bu işlem sonucunda idrar üretilir. İdrar %95 oranında sudan oluşan sarı renkli bir sıvıdır. Sağlıklı bir insanda günde yaklaşık 1,2-1,7 lt kadar idrar üretilir. Günlük miktar ve idrarın içeriği; beslenme tarzı, ortamın sıcaklığı, kullanılan ilaçlar gibi bazı durumlara bağlı olarak değişir.<br />
<br />
Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir.[1] Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir.[2] Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.[3]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anatomi</span></span><br />
Böbreğin yapısı: 1. Renal piramit (pyramides renales, Malpighi piramitleri), 2. Interlobar arter (a. interlobaris), 3. Renal arter (a. renalis), 4. Renal ven (v. renalis), 5. Renal hilus (böbrek hilusu, hilum renale), 6. Renal pelvis (pelvis renalis), 7. Üreter, 8. Minör kaliks (calices minores renales), 9. Renal kapsül (capsula fibrosa renalis), 10. Alt pol (inferior pol, extremitas inferior), 11. Üst pol (superior pol, extremitas superior), 12. Interlobar ven (v. interlobaris), 13. Nefron, 14. Renal sinüs (sinus renalis), 15. Majör kaliks (calices majores renales), 16. Renal papilla (papilla renalis), 17. Renal column (columna renalis, Bertin sütunları)<br />
Böbreğin yanal-dikey biçimde ortasından kesilmiş görüntüsü<br />
<br />
İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar.[4] İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir, ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında, ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.[5]<br />
<br />
Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte, ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar.[6] Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır.[7] Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler, ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.[8]<br />
<br />
Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar.[9] Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.[10]<br />
Doku bilimi (histoloji)<br />
<br />
İlgili madde: Nefron<br />
Genel<br />
<br />
Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir.[11] Havuzcuktan da küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir.[12] İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır.[12] Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta, ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.[13]<br />
Damarlar<br />
Bir domuzun açılmış böbreği<br />
<br />
Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5'lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25'ini alırlar, ve bu daha da artabilir.[14] Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90'ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır.[15] Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.[16]<br />
<br />
Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler.[17] Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar.[18] Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar.[19] Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.[20]<br />
<br />
Böbrek damar atar ve toplar damar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organlardan değişik olup, kendine özgü olan birkaç özelliği bulunmaktadır. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur.[21] Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği, ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur.[22] Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır, ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.[23]<br />
Yumakçık (Glomerül)<br />
Ana madde: Glomerulus<br />
Yumakçığın şeması<br />
<br />
Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur.[24] Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır.[25] Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.[26]<br />
<br />
Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir, ve şu yapılardan oluşmaktadır:<br />
<br />
    İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.[27]<br />
    Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa ("yoğun katman" anlamına gelmektedir), ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara ("seyrek katman" anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir.[28] Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden, ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.[29]<br />
    İçteki epitel gözeler (podosit, "ayak gözeleri" anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.[30]<br />
    Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.[31]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yumakçık dokusu</span></span><br />
<br />
Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını, ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez.[32] Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir, ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.[33]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Borucuklar (Tubulus)</span></span><br />
<br />
Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar.[34] Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar, ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.[35]<br />
<br />
Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir.[36] Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur, ve renin bileşiğini içerir.[37] Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir.[38] Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.[39]<br />
İşlevleri<br />
Kuzu böbrekleri<br />
Ana madde: Böbrek fizyolojisi<br />
<br />
Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:[40]<br />
<br />
    Metobolizma atık ürünleri olan üre, kreatinin, ürik asit, ilaç ve toksinlerin vücuttan atılmasını sağlamak<br />
    Vücut sıvı elektrolit dengesini düzenlemek<br />
    Vücudun asit baz dengesini düzenlemek<br />
    Kan basıncını ayarlamak<br />
    Alyuvar yapımını uyarmak<br />
<br />
Böbreğin işlevlerinin daha iyi anlaşılması için böbrek fizyolojisinin iyi bilinmesi gerekir.<br />
Atık ürünlerin atılması<br />
<br />
Böbrekler yapım-yıkım sonucunda oluşan çeşitli atık ürünleri özellikle protein yapımı ve protein yıkımı sonucunda oluşan üreyi ve nükleik asitlerin yapım-yıkımı sonucunda oluşan ürik asidi, ve suyu vücuttan dışarı atar. Böbreklerin çalışmaması veya işlevini yapamaması durumunda bu atıklar atılamayacağı için sorun teşkil eder.[41]<br />
Vücut dengesinin (Homeostaz) sağlanması<br />
Şematik olarak böbrek<br />
<br />
Böbrekler vücut dengesinin sağlanmasında çok büyük önem taşır. İşlevleri arasında:<br />
<br />
    Asit-baz dengesini sağlamak,<br />
    Kansıvısının, ve vücuttaki değişik bölmelerdeki sıvıların elektrolit derişimlerini düzenlemek,<br />
    Kan basıncını ayarlamak,<br />
    Kan hacmini düzenlemek<br />
<br />
önemli yer tutar.[42]<br />
<br />
Böbrekler bu işlevlerin çoğunu öbür organlarla (özellikle kalp, iç salgı bezleri ve karaciğer) eş güdümlü bir biçimde gerçekleştirir. Böbrekler bu organlarla kandaki hormonlar yoluyla iletişir. Ancak, kan hacmini, basıncını algılama konusunda böbreğin içsel alıcıları bulunmaktadır.[42]<br />
<br />
Öz ayarlama mekanizması (tübüloglomerüler geribildirim): Bu mekanizma genel olarak, afferent arteriollerdeki miyojenik (kas dokusundan kaynaklanan) gerilim reseptörlerinin aktivitesi olarak kabul edilmektedir. Nefronlardaki macula densa hücreleri Na+ ve Cl- düzeyindeki değişikliklere duyarlıdır. Glomerüler hidrostatik basıncın artması ile glomerüler filtrasyon oranı (GFR) de artar. Bu artış; macula densa'ya gelen Na+ ve Cl- oranında da artışa neden olacaktır. Fizyolojik yanıt ise afferent arteriolün daralması ve mezangiyum hücrelerinin büzülmesidir.[43]<br />
Asit-baz dengesinin düzenlenmesi<br />
<br />
Böbrekler kandaki pH'yi, H+ (protonun) ve HCO3- (bikarbonatın) derişimini ayarlayarak küçük bir aralıkta tutar. Bu konuda akciğerle eş güdümlü çalışır.[44] Daha ayrıntılı bilgi için böbrek fizyolojisi maddesine bakınız.<br />
Kan basıncının ayarlanması<br />
<br />
Böbrekler kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. Kansıvısındaki sodyum derişimi, kan hacmiyle ve dolayısıyla kan basıncıyla yakından ilgilidir. Nefronların içinde sodyumun (ve öbür elektrolitlerin) süzülmesini ve geri emilimini sağlayan yapılar bulunmaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezlerinin Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan Aldosteron da böbreğin uç borucuklar ve toplama kanalları üzerinde etkisini göstererek kan basıncını ayarlamada önemli bir yer tutar.[45]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kansıvısı hacmi</span></span><br />
<br />
Kansıvısının toplam derişimindeki (osmolalite) değişikler hipotalamustaki derişim-alıcılarınca algılanır. Hipotalamusun uzantısı olan hipofiz bezinin arka bölümü kansıvındaki derişimin artması üzerine vazopressin (ADH) salgılar. Bu da böbreklerin toplama kanallarına etkiyerek suyun geri emilimini arttırıp, idrarın daha derişik olmasına neden olur. Böylece böbrek, hipofiz beziyle eş güdümlü bir biçimde çalışarak kansıvısının hacmini dengede tutar.[46]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hormon salgılamak</span></span><br />
<br />
Böbrekler eritropoetin (alyuvar yapımını uyaran hormon) salgılar. Ayrıca etkin durumda olmayan vitamin D'yi (önhormon) etkin duruma getirir.[47]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalıklar</span></span><br />
<br />
Böbrekler karmaşık organlar oldukları için, hastalıkları da karmaşıktır. Bundan dolayı, böbrek hastalıklarını öbeklere ayırmak mantıklıdır. Ancak, böbrekte çok türde hastalık bulunmasına karşın, bunların belirtileri aynı oranda çeşitli değildir; çoğu aynı öbekten hastalıklar benzer biçimlerde kendilerini gösterir. Dolayısıyla, öncelikle böbrek hastalıklarının genel bulguları incelenecek, ondan sonra hastalıklar öbek halinde ele alınacaktır.[48]<br />
Böbrek hastalıklarında bulgular<br />
<br />
    İveğen (akut) nefritik sendromu yumakçıktan kaynaklanan ve çoğunlukla iveğen gelişen, idrarda kan bulunması durumudur (hematüri). Bunun yanında, idrarda orta düzeyde protein (proteinüri) ve yüksek kan basıncı bulguları, streptokok sonrası gelişen glomerulonefritin alışılmış sunumudur.[49]<br />
    Nefrotik sendrom, idrarda ağır oranda protein bulunması (günde 3.5 gramdan çok), kanda albümin düzeyinin düşmesi (hipoalbüminemi), aşırı şişlik, kandaki yağ düzeylerinin yükselmesi (hiperlipıdemi), ve idrarda yağ bulunması bulgularıyla ortaya çıkar.[50]<br />
    İveğen böbrek yetmezliği idrarın kesilmesi (oliguri), ya da idrarsızlık (anüri), ve kanda azotlu atıkların artması (azotemi) ile ortaya çıkar. Yumakçıkta, ara bölgelerde, böbrek damarlarına gelen hasar sonucunda, ya da borucuklarda iveğen gelişen doku ölümü (akut tubüler nekroz) sonucunda ortaya çıkar.[51]<br />
    Süreğen (kronik) böbrek yetmezliği, üreminin (böbrek yetmezliği sonucu kandaki azotlu atıkların artıp, bunların vücuttaki dokulara ve organlara zarar vermesi sonucunda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür) belirtileriyle özdeştir, ve herhangi bir böbrek hastalığının ilerlemesi sonucunda varacağı son noktadır.<br />
    Böbrek borucuk bozuklukları, idrar çokluğu (poliuri), gece yatağı ıslatma (noktüri), ve elektrolit düzensizlikleriyle ortaya çıkar.[52]<br />
    İdrar yollarında bulaşım, idrarda bakteri (bakteriuri) ve irin bulunmasıyla ortaya çıkar. Bulaşım belirtili de, belirtisiz de olabilip, yalnızca aşağı idrar yollarını (sidik kesesini), ya da böbrek de içinde olmak üzere yukarı idrar yollarını da etkileyebilir.<br />
    Böbrek taşı, böbrek kuluncu, idrarda kan olması, ve yineleyen taş oluşumları ile ortaya çıkar.<br />
    Boşaltım yollarında tıkanma ve böbrek urları daha çok anatomiyi ilgilendiren durumlardır, ve sorunun olduğu yere göre belirtileri değişir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Böbrek üstü bezleri</span></span><br />
<br />
Böbrek üstü bezleri (adrenal bezler, suprarenal bezler, sürrenal bezler), üçgen biçimini andıran iç salgı (endokrin) bezleridir. Anatomik olarak böbreklerin hemen üstlerinde bulunduklarından bu adı almışlardır. Kabuk (korteks) ve öz (medulla) olarak anılan iki ayrı katmandan oluşan bezlerin temel işlevi fizyolojik gerilim (stres) karşısında kortikosteroid (kabuk katmanı) ve katekolamin (öz katman) bireşimleyip kana salgılamaktır. Adrenalin ve nöradrenalin salgılarlar.<br />
Anatomi<br />
<br />
Anatomik olarak, böbrek üstü bezleri, karnın karın zarı arkası (retroperitonal) bölgesinde bulunup, böbreklere göre ön-üst (anterosüperior) konumdadırlar. Bütünüyle yağ dokusuyla çevrelenmişlerdir ve bu yağ dokusu da böbrek zarı (renal fasiya) ile çevrelenir. Böbrek üstü bezleri, kabuk (korteks) ve öz (medulla) olmak üzere iki ayrı katmana ayrılır.<br />
Böbrek üstü bezleri besleyen damarlar<br />
<br />
Bezlere giden ve bezlerden ayrılan atar ve toplar damar öbekleri her ne kadar kişiden kişiye değişkenlik gösterse de atar damarlar genellikle üçe ayrılır:<br />
<br />
    Üst böbrek üstü atar damarı, (alt diyafram atardamarından ayrılır.)<br />
    Orta böbrek üstü atar damarı, (karın bölgesi aorttan ayrılır.)<br />
    Alt böbrek üstü atar damarı (böbrek atardamarından ayrılır.)<br />
<br />
Bezlerden gelen kanı toplayan damarlar ise birleştiği damar bakımından sağda ve soldaki bezlerde değişiklik gösterir:<br />
<br />
    Sağ böbrek üstü toplar damarı alt ana toplar damara,<br />
    Sol böbrek üstü toplar damarı ise alt diyafram toplar damarına ya da böbrek toplardamarına bağlanır.<br />
<br />
Tiroid bezi gibi böbrek üstü bezleri de gram başına en çok kan alan bölgelerdir. Bu da evrimleşmenin doğal bir sonucudur, çünkü bu tür endokrin organlar, bir canlının fizyolojik gerilim karşısında vücut dengesinin (homeostaz) bozulmadan işlevini sürdürebilmesi için çok önemlidir.<br />
<br />
Tıpkı öbür endokrin bezlerde olduğu gibi, bu bezlerin toplardamarlarında hormonlar çok derişiktir. Tıpta bu durumdan yararlanılarak, bu hormon düzeylerinin dengesizliklerinden kuşkulanıldığı durumlarda böbrek toplardamarındaki hormonların derişimi ölçülüp, bu incelemeler tanı konulmasında yardımcı nitelikte olabilir.<br />
Doku özellikleri ve katmanları<br />
Böbrek üstü bezlerinin katmanları<br />
<br />
İki ayrı katmana ayrılan böbrek üstü bezlerinin bu katmanlarında da alt katmanlar söz konusudur:<br />
<br />
Kabuk bölgesi üç katmandan oluşur. Bunlar dıştan içe sırasıyla:<br />
<br />
    Zona glomerulosa: Latince'de "yumakçık bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla aldosteron salgılar.<br />
    Zona fasciculata: Latince'de "demet bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla kortizol salgılar.<br />
    Zona reticularis: Latince'de "ağ bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla seks hormonlarını (dihidroepiandrosteron (DHEA) ve androstenedion) salgılar. Bu hormonlar öbeğine androjenler denilmektedir.<br />
<br />
Öz bölge ise, kabuk bölgesinin aksine, tek bölgeden oluşmaktadır ve buradaki gözelere Kromafin gözeleri denir. Kromafin, Yunanca'da "renke ilgi" anlamına gelir. Böyle adlandırılmasının nedeni, Krom tuzlarıyla boyandığında, bu gözelerin içindeki katekolaminlerin yükseltgenip, çoklu bileşik (polimer) haline dönüşmesi ve elde edilen bileşiğin kahverengi olmasıdır.<br />
Fizyolojik işlev<br />
<br />
Burada, bezlerin kabuk ve öz katmanlarının işlevleri ayrı ayrı açıklanacaktır.<br />
Kabuk katmanı ve hormonları<br />
<br />
Kabuk bölgesi, bezin yaşamsal önem taşıyan katmanıdır. Bu yapıdan hipofiz bezinden salgılanan adenokortikotropik hormon (ACTH) hormonunun etkisiyle başta kortizol olmak üzere çok sayıda hormon salgılanır. Kortizol salgılanma düzeni gün içinde gösterdiği değişiklikler açısından ilginç bir özellik taşır. Gün boyunca değişen derişimlerle kana salgılanan kortizol, akşam sıralarında ve uykuya dalıştan hemen sonraki saatlerde en az düzeydeyken, sabah kalkmadan önceki saatlerde ise en yüksek düzeydedir. Böbrek üstü bezlerinden salgılanan öteki kabuk hormonları da kortizole benzer değişiklikler gösterir. Bu değişkenliğin nedeni, hipotalamustaki CRH salgılanmasına bağlı olan ACTH salgılanımının, aydınlık/karanlık döngüsüne ilişkin bilginin retinadan hipotalamusta bulunan çifte çekirdeklere (suprachiasmatic nuclei) iletilmesine bağlı olmasıdır. Ön görülebileceği gibi, koma, körlük ya da sürekli ışığa ya da karanlığa maruz kalma durumlarında bu değişkenlik de ortadan kalkar.<br />
Glukokortikoidler<br />
<br />
İlgili madde: Kortizol<br />
<br />
Zona Fasciculata bölgesinden salgılanan kortizolun (ana glukokortikoid) çok yönlü etkileri vardır. Tıpkı öbür steroid bileşikleri gibi, kortizol, etkisini erek gözenin çekirdeğine girerek, DNA'nın kalıt yazımından mesajcı RNA'yı bireşimleyerek, ve bundan da yeni protein bireşimleterek gösterir. Yukarıda da açıklandığı gibi Glukokortikoidler yaşamsal önem taşır. Glukokortikoidler etkilerini, şeker üretimi (glukoneojenez), damarların katekolaminlere yanıt vermeleri, yangının ve bağışıklık sisteminin baskılanması ve merkezi sinir sisteminin düzenlenmesi biçiminde gösterir.<br />
<br />
    Glukoneojenezin uyarımı: Kortizolun en önemli etkinliklerinden ikisi glikojen depolanması ve glukoneojenezdir. Genel olarak, kortizol etkileri yıkıma (katabolizma) ağırlık verir. Kortizol, protein, yağ ve karbonhidrat yapım-yıkımını eş güdümlü bir biçimde şeker üretimini arttıracak şekilde düzenler: kaslardaki protein yıkımını arttırıp, yeni protein bireşimlenmesini baskılar, ve böylece karaciğerin şekere dönüştürmesi için serumda amino asit sağlamış olur. Benzer bir biçimde yağ yıkımını da arttırıp, karaciğerin şekere dönüştürmesi için serumda gliserol bileşiğini de sağlar. Son olarak, kortizol, şekerin dokularca kullanımını ve yakılmasını da engelleyip, yağ gözelerinin (adipoz) insüline olan duyarlılığını da azaltır. Tüm bunlardan dolayı, açlık sırasında yaşamda kalabilmek için glukokortikoidler çok önemlidir; beyin kandaki şekerden dolayı işlevini sürdürebilir. Kortizolun olağan düzeyinden düşük olduğu durumlarda kan şekeri düşer (hipoglisemi), ve yüksek olduğu durumlarda da kan şekeri artar (hiperglisemi).<br />
    Yangıyı baskılayıcı etkileri: Kortizol bunu üç yolla gerçekleştirir:<br />
        Lipokortinin bireşimlenmesini uyarır. Fosfolipaz A2 enzimini baskılayan lipokortin, bundan dolayı arachidonic asitin zar fosfoyağlardan serbest bırakılmasını önler. Arachidonic asit, yangıyı tetikleyen etmenlerin bireşimlenmesinde kullanılan önemli bir bileşiktir. Bu dolaylı yol ile kortizol, yangıyı baskılar.<br />
        Kortizol, interlükin 2 (IL-2)'nin üretilmesini ve T lenfositlerinin çoğalmasını engeller.<br />
        Kortizol mastositlerden histaminin, pıhtı gözelerinden (trombosit) serotonin salgılanmasını baskılar.<br />
    Bağışıklık sisteminin baskılanması: yukarıda da açıklandığı gibi, kortizol interlükin 2 (IL-2)'nin üretilmesini ve T lenfositlerinin çoğalmasını engeller. Organ nakli gerçekleşmiş olan hastalarda organ reddini önlemek için glukokortikoidler ilaç olarak verilir.<br />
    Damarların katekolaminlere yanıtını olanaklı kılar: Kortizol kan basıncının olağan değerlerde izlemesi için gereklidir, bunu damarcıklardaki (arteriyol) alfa-1 katekolamin alıcılarının etkinliğini arttırarak yapar. Böylece, kortizol damarcıkların büzülmesinde ve kan basıncının artmasında önemli rol oynar. Kortizol düzeyi olağanın altında olduğunda, hipotansiyon, olağan düzeyinin üstünde seyrettiğinde ise hipertansiyon gerçekleşir.<br />
    Kemik oluşumunu baskılar: Bunu kemiklerde bulunan 1. tip kollajenin (bağ dokunun yapı maddesi) bireşimlemesini engelleyerek, kemik gözelerinin (osteoblast) çoğalmalarını engelleyerek, ve bağırsaktan kalsiyum emilimini azalatarak gerçekleştirir.<br />
    Glomerüler süzme hızını (GFR) azaltmak: Kortizol, nefronlardaki getirici damarcıkları genişleterek böbreğe giden kan akışını, ve GFR'yi arttırır.<br />
    Merkezi sinir sistemine etkisi: Özellikle limbik sistemde olmak üzere, merkezi sinir sisteminde glukokortikoid alıcıları bulunmaktadır. Glukokortikoidler, REM uykusununu azaltır, yavaş-dalgalı uyku evresini arttırır, ve genel olarak uyku zamanını azaltır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mineralokortikoidler</span></span><br />
<br />
İlgili madde: Aldosteron<br />
<br />
İnsanlarda en çok bireşimlenen mineralokortikoid Aldosteron'dur. Yalnızca Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan hormon, tıpkı Zona Fasciculata'dan salgılanan kortizol gibi kolesterol molekülünden bireşimlenir, ve bu tepkimeler dizisindeki enzimler aynıdır. Zona Glomerulosa'da ek olarak Aldosteron sentaz adlı enzim bulunduğundan Aldosteron yalnızca bu bölgede bireşimlenir. Ancak, Zona Glomerulosa kortizol üretmez. Bunun nedeni, Zona Glomerulosa'da progesterondan kortizol bireşimlemesini sağlayan 17-alfa-hidroksilaz enziminin bulunmamasıdır.<br />
<br />
Aldosteron mineralokortikoid özelliği gösteren tek steroid değildir; 11-deoksikortikosteron (DOC) ve kortikosteron bileşikleri de mineralokortikoid kimyasal davranışlarını sergilerler. Bundan dolayı, mineralokortikoid bireşimlenmesindeki tepkiler dizisinde DOC'den sonraki bir aşamada eksiklik olursa (11-beta-hidroksilaz ya da aldosteron sentetaz enzimlerinde eksiklik), mineralokortikoid etkinliğinde bir azalma olmaz. Ancak tepkiler dizinde DOC'den önceki bir aşamada bir aksaklık çıkarsa (21-beta-hidroksilaz eksikliği), o zaman mineralokortikoid etkinliğinde azalma gerçekleşir.<br />
<br />
Mineralokortikoidler, etkilerini böbreklerin nefron yapısındaki uç borucuklarda (distal tubül) ve toplayıcı kanallarda gösterir: Na+ (sodyum) geri emilimini arttırıp, K+ (potasyum) atılımını ve H+ (proton) atılımını arttırır. Na+ geri emilimini ve K+ atılımını prinsipal gözelerde, H+ atılımını ise alfa-aracık gözelerinde gerçekleştirir. Bu sodyum geri emilimi, ve potasyum ve proton atılımı sonucu göze-dışı (ekstraselüler)hacim artıp, hipertansiyon, potasyum düzeyi düşüklüğü (hipokalemi) ve metabolik alkaloz gerçekleşir. Aldosteron düzeyi düştüğünde ise (örneğin böbrek üstü yetmezliğinde) Na+ geri emilimi azalıp, K+ ve H+ atılımı da azalır. Bu durumda ise göze-dışı hacim azalıp, potasyum düzeyi yükselir (hiperkalemi) ve metabolik asidoz oluşur.<br />
<br />
Her ne kadar kortizolun da mineralokortkoid etkinliği olsa da (kortizol mineralokortikoid alıcılarına aldosteron'la aynı düzeyde ilgiyle bağlanabilir), böbrekte Aldosteron'un etki ettiği erek gözeler (prinsipal gözeler ve alfa-aracık gözeleri), kansıvındaki (plazma) kortizole "aldanmazlar." Bunun nedeni, bu gözelerde 11-beta-hidroksisteroid dihidrojenaz enzimi bulunmasıdır: bu enzim, kortizol'u kortizon'a dönüştürmekte, ve kortizol'un aksine, kortizon'un mineralokortikoid etkinliği yoktur. Bundan dolayı, kortizolun yüksek izlediği durumlarda bile, mineralokortikoid alıcıları bundan etkilenmez.<br />
Eşeysel hormonlar (androjenler)<br />
<br />
Yukarıda da belirtildiği gibi, kabuk bölgesi DHEA ve androstenedion bireşimlemektedir. Erkeklerde, bu bileşikler testiste testosterona dönüştürülmektedir. Erkeklerde, böbrek üstü bezlerinin salgıladığı bu androjenlerin önemi azdır, çünkü testosteron testislerde kolesterolden bireşimlenir. Bunun aksine, kadınlarda böbrek üstü bezlerinin ürettiği androjenler önemlidir, ve ergenlik çağında koltukaltı ve pubik bölgelerde kılların çıkmasından sorumludur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Öz katman</span></span><br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin öz katmanı, özerk sinir sisteminin sempatik bölümünün bir sinir düğümüdür (ganglion). Sinir düğümü öncesi nöronların gövdeleri omuriliğin göğüs bölgesinde bulunmaktadır. Bu nöronların aksonları büyük splanknik sinirden geçerek böbrek üstü bezinin öz bölgesine ulaşıp ve kromafin gözelerle sinir bağlanımı yapıp, asetilkolin salgılarlar. Asetilkolin, sinir düğümü sonrasındaki nöronların nikotinik alıcılarını etkinleştirir. Kromafin gözeler bunun üzerine dolaşıma adrenalin (epinefrin) ve noradrenalin (norepinefrin) salgılar. Sinir düğümü sonrasındaki nöronların genellikle noradrenalin salgılamalarına karşın, böbrek üstü bezlerinin öz bölgesi çoğunlukla (%80) adrenalin, ve ancak %20 oranında noradrenalin salgılar. Bunun nedeni, öz bölgede feniletanolamin-N-metiltransferaz (PNMT) enziminin bulunması, ve bu enzimin sempatik sinir düğümü sonrası nöronlarda bulunmamasıdır (bu enzim noradrenalini adrenaline dönüştüren kimyasal tepkimeyi tetikler). Noradrenalinden adrenalin bireşimlenmesini olanaklı kılan kortizoldur. Kabuk bölgesinde bireşimlenen kortizol bu bölgeden ayrılan toplardamar ile öz bölgeye ulaşır ve bu tepkimeyi tetikler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalıklar</span></span><br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin kabuk bölgesinden kaynaklanan düzensizliklerin çoğu belirli bir katmandaki hormonun gereğinden az ya da çok bireşimlenmesinden kaynaklanır (kortizol, aldosteron ya da eşeysel hormonları). Bir hormonun olağan derişiminin altında ya da üstünde üretilip salgılanması kişide belirtilere neden olur, ve aynı zamanda o hormonun kansıvındaki ve idrardaki derişiminin de değişmesine yol açar. Ayrıca bir hormonun derişiminin az ya da çok olması o hormonun geri beslemesini de etkiler, ve yalnız bundan yararlanılarak incelemeler yapılabilir.<br />
Cushing Sendromu<br />
Ana madde: Cushing sendromu<br />
<br />
Cushing Sendromu, glukokortikoidlerin (kortizol hormonunun) olağanın üstünde bir düzeyde olduğu durumlarda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür. Cushing Sendromunun alışılmış nitelikleri kilo artması, obezite, kan basıncının artması (hipertansiyon), ve derinin zayıflaması sonucu oluşan çizgilerdir.<br />
Conn Sendromu<br />
<br />
Conn sendromu, daha çok Mineralokortikoid fazlalığı olarak da bilinir. Belirtilerinin çoğu hipokalemiden (potasyum düzeyinin düşük olması) kaynaklanıp yorgunluk, kas güçsüzlüğü, ve kasınçlar olarak ortaya çıkar. Çoğu zaman, erken yaşta çıkan yüksek tansiyon ve bununla birlikte kendiliğinden ortaya çıkan düşük potasyum düzeylerinde bu düzensizlikten kuşkulanılır. Mineralokortikoid fazlalığı, Aldosteron'un (ya da başka bir mineralokortikoidin) özerk bir biçimde üretildiği (renin bu durumda düşük düzeydedir) birincil böbrek üstü bezi hastalığından ya da renin düzeyinin yükselmesi (aldosteron salgılanımı arttırır) gibi böbrek üstü bezleri dışında bir nedenden de kaynaklanabilir. Bu son duruma örnek olarak, kandolumlu kalp yetmezliği, karında sıvı birikimli siroz, böbrek atar damarı akımında azalma, renin üreten ur örnek verilebilir.<br />
Addison Hastalığı<br />
Ana madde: Addison hastalığı<br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin kabuk bölümünün, özbağışıklık (bağışıklık sisteminin vücuttaki dokulara saldırması), verem ya da mantar bulaşımı nedeniyle zarar görmesine bağlıdır. Güçsüzlük, kansızlık, kilo yitimi, mide-bağırsak rahatsızlıkları, kan basıncı düşüklüğü, deride kararma, bazı hastalarda da aşırı sinirlilik ve aşırı duyarlılıkla gelişir. Eskiden ölümle sonuçlanabilirken, günümüzde yapay hormonlarla kesin olarak sağaltılmaktadır.<br />
Feokromositom<br />
Ana madde: Feokromositom<br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin katekolamin salgılayan öz bölgesindeki Kromafin gözelerinde çıkan urlara feokromositom, ve sempatik sinir sistemi sinir düğümlerinde katekolamin salgılayan gözelerde çıkan urlara ise Paragangliom denilmektedir. Bu urların bulguları ve belirtileri birbirlerine benzedikleri için, çoğu tıbbi yetke bu iki uru birden feokromositom çatısı altında toplar. Buna karşın, bu iki urun ayırt edilmeleri önemlidir, çünkü beklenen gidişleri (prognoz), kötücül olma olasılıkları ve kimi zaman kalıtsal özellikleri ayrı olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cinsel organ</span></span><br />
<br />
Cinsel organ veya üreme organı, bir hayvan vücudunun cinsel üreme ile ilgili herhangi bir parçasıdır. Üreme organları birlikte üreme sistemini oluşturur. Erkekte testis ve dişilerde yumurtalık, birincil cinsel organlar olarak adlandırılır.[1] Kalan kısımlar ise ikincil cinsel organlardır ve bunlar, dış cinsel organlar ve iç cinsel organlar içinde yer alır.[1] Yosunlar, eğrelti otları ve bazı benzer bitkiler, gametofitin bir parçası olan üreme organları için gametangia'ya sahiptir.[2] Çiçekli bitkilerin çiçekleri polen ve yumurta hücreleri üretir ancak cinsel organlarının kendileri polen ve ovül içindeki gametofitlerin içindedir.[3]<br />
Penis<br />
Ana madde: İnsan penisi<br />
<br />
Penis, erkek cinsel organı. Latincede "kuyruk" anlamına gelir.[kaynak belirtilmeli] Penis uyarıldığında damarlar kanla dolarak büyür ve sertleşir. Buna sertleşme (ereksiyon) denir. Sertleşen penis içindeki meninin dışarı atılmasına boşalma (ejakülasyon) denir.<br />
Vajina<br />
Ana madde: Vajina<br />
<br />
Vajina ya da vajen, kadın cinsel organı. Vajina girişi ile başlayan ve uç kısmında rahim ağzının yer aldığı içi boş silindir şeklinde ve normal halde yaklaşık 7-10 santimetre uzunluğunda, 3 santimetre genişliğinde bir yapıdır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın üreme organları</span></span><br />
<br />
Kadın üreme organları (genital organlar), kadınlardaki cinsel organlardır. İç genital organlar kadın iskeletinde bacakların hemen üzerinde yer alan leğen kemikleri ve bel kemiği tarafından oluşturulan kemik çatının (pelvis) içinde koruma altına alınmışlardır.<br />
<br />
Kadın üreme organlarının bazıları büyük bazıları da küçük anatomik yapıya sahiptir. Vulva olarak adlandırılan dış cinsel organlardan bazıları; dış dudaklar (büyük dudaklar), venüs tepesi (mons pubis), iç dudaklar, klitoristir.<br />
Anatomisi<br />
Dış genital organlar (Vulva)<br />
Ana madde: Vulva<br />
<br />
Kadın dış genital organları vücudu örten cilt tabakasının bir devamıdır ve kadın iç genital organlarına giriş kapısını, bebeğin doğduğu "doğum kanalından" çıkış kapısını oluştururlar. Dış genital organlara topluca vulva adı verilir.<br />
İç genital organlar<br />
Dişi üreme organlarının şematik çizimi, önden görünüşü.<br />
<br />
İç genital organlar penisi içine kabul eden vajinayla başlar, rahim içine giriş kapısı olan ve aynı zamanda sperm için bir depo görevi üstlenen rahimağzı ile, bebeğin büyüyerek geliştiği ve gebe olunmayan dönemlerde adet kanamasının oluştuğu rahim ile devam eder, buradan sağlı sollu rahimin her iki yanında boynuz gibi yer alan Fallop tüplerine uzanır ve her bir Fallop tüpü, uçlarında bulunan saçaklarıyla yumurtalıklarla yakın temas eder.<br />
<br />
    Vajina (Hazne): Rahim ile dış ortam arasındaki bağlantıyı sağlayan boru şeklinde esneme yeteneği çok gelişmiş bir organdır. Cinsel ilişki bu bölgede olur. Doğumda bebek buradan geçerek dünyaya gelir, doğum sonrası çok hızlı bir biçimde eski halini alır.<br />
    Üretra (idrar yolu)<br />
    Fallop tüpleri: Sağlı sollu ve adeta birer boynuz gibi rahim (uterus) yanlarında yer alan yapılardır.<br />
    Rahimağzı: Döllenen yumurta hücresi uterus içinde yer alan bu boşlukta en "verimli" bulduğu bölgeye yerleşir ve çoğalmaya başlar.<br />
    Rahim (Uterus): Döllenme sonrası yumurtanın yerleştiği ve gebeliğin oluştuğu yerdir.<br />
    Endometrium boşluğu: Bebeğin geliştiği bölgedir.<br />
    Tüpler (Rahim kanalları): Vajinaya atılan meninin rahim ağzından içeri girerek yumurtaya ulaşmasını sağlayan yapılardır.<br />
    Yumurtalıklar (Ovaryum): Rahmin her iki yanında yer alan iki adet organdır. Yumurta üretimi ve kadınsal hormonların üretiminden sorumludur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkek üreme organları</span></span><br />
<br />
Eril üreme sistemi, insan üremesi sürecinde rol oynayan birkaç cinsel organdan oluşur. Bu organlar vücudun dışında ve pelvisin içinde bulunur.<br />
Dış üreme organları<br />
Dış eril üreme organları<br />
Penis<br />
Ana madde: İnsan penisi<br />
<br />
Penis eril intromittent organdır. Uzun bir şafta ve sünnet derisi tarafından desteklenen ve korunan penis ucu olarak adlandırılan genişlemiş ampul şeklindeki bir uca sahiptir. Eril cinsel olarak uyarıldığında, penis erekte olur ve cinsel etkinlik için hazır hale gelir. Ereksiyon, penisin erektil dokusu içindeki sinüslerin kanla dolması sonucu meydana gelir. Damarlar sıkıştırılırken penis arterleri genişler böylece kan basınç altında erektil kıkırdağa doğru akar. Penis pudendal arter tarafından desteklenir.<br />
Testis torbası<br />
Ana madde: Testis torbası<br />
<br />
Testis torbası (veya skrotum), penisin arkasında asılı duran kese benzeri bir yapıdır. Testisleri tutar ve korur. Ayrıca birçok sinir ve kan damarı içerir. Daha düşük sıcaklık zamanlarında, the Cremaster kas kasılır ve testis torbasını vücuda yakınlaştıracak şekilde çekerken Dartos kası da kırışık bir görünüm verir; sıcaklık arttığında Cremaster ve Dartos kasları, testis torbasını vücuttan uzaklaştırmak ve sonrasında kırışmaları gidermek üzere gevşer.<br />
Dış cinsel organ<br />
<br />
Erilin dış cinsel organı, dokuzuncu haftanın sonu itibarıyla dişininkinden farklıdır. Bundan önce, her iki cinsiyetteki genital yumru bir fallustur. Dış genital bölgenin farklılaşması sırasında, gelişimin başlarında üretral oluk fallusun ventral yüzeyinde oluşur. Buna, testis tarafından üretilen ve salınan androjenler neden olur. Androjen kaynaklı gelişme fallusun uzayarak bir penise doğru farklılaşmasına, penisin ventral yüzeyi boyunca üretral oluğu çevreleyen ürogenital kıvrımların birleşimine ve labioscrotal kıvrımların orta hat kapanışına neden olur. Bu kapanış, dış cinsel organ skrotumun duvarını oluşturur. 12. haftanın sonu itibarıyla, dış cinsel organ oluşumunu tamamlar.[1][2]<br />
<br />
Doğumda, ergenlik öncesi eril üreme sisteminin gelişimi tamamlanır. Gebeliğin ikinci üç aylık döneminde, erilde testosteron salgısı düşer böylece doğumda testis inaktif olur[3] Gonadotropin salgısı ergenlik başlamasına kadar düşüktür.[4]<br />
Ergenlik<br />
Ana madde: Ergenlik<br />
<br />
Ergenlik sırasında artan gonadotropin salgısı, testislerdeki eşey steroidleri oluşumunda artışı teşvik eder. Ergenlik sırasında testislerden artan testosteron salgısı, dışarıdan görülecek olan eril ikincil cinsiyet özelliklerine neden olur.[5]<br />
<br />
İkincil cinsiyet özelliklerinin dışarıdan görülmesi şunların büyümesini kapsar:<br />
<br />
    testis<br />
    kasık kılı<br />
    tüm vücut<br />
    penis<br />
    gırtlak<br />
    yüz ve koltuk altı kılı<br />
<br />
İkincil gelişim, testis torbasının cildinde oluşan koyulaşmanın yanı sıra ekrin ter bezleri ve yağ bezlerinin etkinlik artışını da kapsar.[4] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İdrar</span></span><br />
<br />
İdrar, sidik veya çiş, insanda ve diğer pek çok hayvanda böbreklerde kanın filtrelenmesiyle oluşan sıvıdır. Böbreklerden üreter yoluyla idrar kesesine taşınan sıvı daha sonra üretra vasıtasıyla boşaltılır. İdrar oluşumu, vücutta mineral ve diğer maddelerin dengesinin sağlanmasında etkilidir. Vücutta olması gerekenden fazla olan veya vücuda zararlı olan maddeler idrar yolu ile dışarı atılır. İdrar, içinde erimiş ya da süspansiyon durumunda bulunan birçok maddeyi uzaklaştırır.[1]<br />
Fizyoloji<br />
Ana madde: Böbrek fizyolojisi<br />
<br />
Vas afferens vasıtasıyla nefronda yer alan Malpighi cisimciğine gelen kan burada fenestere tipten damarlardan geçer. Bu endotel kan hücreleri dışındaki glukoz, çözülmüş iyonlar, su ve üre gibi maddelerin geçişine olanak tanır. Buna ek olarak podosit adlı endotelin etrafını saran hücreler özellikle plazma proteinlerine karşı bariyer oluşturur. Endotel ve podositlerin özel bazal laminası albumin gibi plazma proteinlerinin geçişine müsaade etmez. Glomerulusdan Bowman kapsülüne gelen idrar burada proksimal tübüle transfer edilir.<br />
<br />
Proksimal tübülde filtre edilmiş glukozun tamamına yakını, sodyum, potasyum, fosfat ve bikarbonatın ise büyük çoğunluğu geri emilir. İdrar daha sonra Henle kulpu, distal tübül ve toplama kanalından geçer. Tübül sisteminin yanında peritübüler kılcallar bulunduğundan reabsorbsiyon ve sekresyon bu damarlarla yapılır. Toplama kanalından idrar kalikslere ve renal pelvise aktarılır.<br />
Yapısı<br />
<br />
İdrarın %91 ila %96'sı sudan oluşur. Geriye kalan bileşenleri arasında inorganik tuzlar, üre, organik bileşikler ve organik amonyum tuzları yer alır. Üre, katı maddelerin yaklaşık yarısını oluşturur.[2] Ortalama pH değeri 6,2 olan hafif asidik idrarın sağlıklı bir insanda değeri 5,5 ile 7 arasında değişebilir.[3] İdrarın rengi vücudun su seviyesi, alınan besin ve hastalıklara göre değişebilir. İdrara rengini veren birincil madde ürobilindir.<br />
<br />
İdrar sanılanın aksine steril değildir. Yapılan araştırmalara göre idrarda idrar kesesindeyken bile bakteri varlığı tespit edilmiştir.[4][4][5]<br />
Patoloji<br />
<br />
Yetişkin bir kişi 24 saat içerisinde ortalama olarak vücut ağırlığının kilogramı başına 20 mL idrar atar. Bu oran içki tüketimine, ortam sıcaklığına ve fiziksel aktiviteye göre değişiklik gösterir. Atılan idrar miktarı patolojik bozukluklara göre yükselebilir, azalabilir veya tamamen kesilebilir.[1] <br />
<br />
Erkek Anatomisi ve Üreme Organları <br />
<br />
Erkek üreme organları da aynen kadınlarda olduğu gibi dışta yer alanlar ve içte yer alanlar olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Erkeğin dış genital organlarını penis ve içinde erbezlerini (testisleri) barındıran torba (skrotum) adı verilen yapı oluşturur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Penis</span></span><br />
<br />
Penis, erişkin bir erkekte 5-9 santimetre uzunluğunda, 3-5 santimetre çapında silindir şeklinde bir organdır. Cinsel uyaranlara bağlı olarak sertleştiğinde boyu yaklaşık iki kat uzar ve çapı artar. Penis boyutlarındaki artışı sağlayan mekanizma penisin iç yapısında bulunan boşluk ve gözeneklerin içinin kan ile dolmasıdır. Uyaran bittiğinde penis kısa sürede eski boyutlarına geri döner.<br />
<br />
Penis uzunluğu çok değişken olabilir ve penisin cinsel işleviyle boyutları arasında bilinen bir ilişki yoktur.<br />
<br />
Penisin gövde ve baş olmak üzere iki kısmı vardır. Baş kısmı sünnet derisiyle kaplıdır ve erkek sünnet olduktan sonra bu kısım açıkta kalır. Sünnet olmamış erkeklerde sünnet derisinin içindeki baş kısmı sertleşmeyle birlikte ortaya çıkar, sonra eski boyutlarına döndüğünde tekrar deri tarafından örtülür. Penisin baş kısmı sünnet olmamış erkeklerde elle sıyrılarak da ortaya çıkarılabilir.<br />
<br />
Penis başı erkeğin en hassas bölgelerinden biridir ve içerdiği çok sayıda sinir ucu sayesinde erkek orgazmında en önemli rolü oynar.<br />
<br />
Penisin ortasından uretra adı verilen idrar borusu geçer. Mesaneyle bağlantılı olan bu boru, penis başının uç kısmında bulunan uretra ağzına açılır. Uretra hem meninin hem de idrarın dışarıya boşaltılmasını sağlar.<br />
<br />
Erkek uretrası (sağda yer alan şekil) kadın uretrasına göre çok daha uzundur. Kadın uretrasının nispeten kısa olması kadınlarda idrar yolları enfeksiyonlarının kolaylıkla oluşmasına zemin hazırlar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Torba (skrotum</span></span>)<br />
<br />
Skrotum içinde sağlı sollu yer alan iki testis, sperm kanallarının bir kısmı ve çok sayıda damar yapısı içeren bir yapıdır.<br />
<br />
Skrotumun sperm işlevlerini korumak açısından çok önemli bir özelliği vardır:<br />
<br />
    Sperm hücreleri ısı değişikliklerinden olumsuz etkilenirler ve işlevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmeleri için vücut ısısından yaklaşık 2 derece daha düşük bir ortamda bulunmaları gerekir. Torbanın vücut dışında bulunmasının nedeni budur.<br />
<br />
    Torbanın içindeki ısı vücut ısısından daha düşüktür ve soğukta büzüşerek ısı kaybını önler. Sıcakta ise aksine sperm hücrelerinin aşırı ısıya maruz kalmalarını önlemek için gevşer.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Testisler</span></span><br />
<br />
Torbanın içinde sağlı sollu yer alan iki adet testis, sperm hücrelerinin üretildiği ve testosteron adı verilen erkeklik hormonunun salgılandığı yapılardır.<br />
<br />
Testislerin büyüklükleri kişiden kişiye değişmekle beraber, her biri ortalama 20-30 gram ağırlığında, 4-5 santimetre uzunluğunda ve 2-2,5 santimetre kalınlıktadırlar.<br />
<br />
Testisler yaklaşık aynı büyüklükte olmalarına karşın yapısal olarak sol testis sağdakine göre biraz daha aşağıda yer alır.<br />
<br />
Her testis içinde küçük ve oldukça kıvrımlı sperm kanalcıkları bulunur. Bu kanalcıklar beyindeki hipofiz bezinin salgıladığı FSH hormonunun verdiği emirle sperm hücreleri üretirler.<br />
<br />
Testisler yine hipofiz bezinden salgılanan ve LH adı verilen hormonun etkisiyle testosteron hormonu üretirler.<br />
<br />
Erkek çocukta ergenlik dönemine girene kadar nispeten düşük miktarlarda salgılanan testosteron hormonu ergenlikle birlikte daha hızlı salgılanmaya başlar ve erkek çocukta ses kalınlaşması, sakal-bıyık çıkması, vücut kaslarının gelişmesi, vücutta erkek tipi kıllanmanın ortaya çıkması gibi erkeksi özelliklerin ortaya çıkmasını sağlar.<br />
<br />
Sperm üretimi de ergenliğin başlamasıyla kısa sürede başlar.<br />
<br />
Erişkin bir erkekte de testosteron erkek cinsiyete özgü özelliklerin devamını ve sürekli olarak sperm üretimini sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Testisler,sperm üretimi ve sperm hücresi</span></span><br />
Sperm hücresinin yapısı<br />
<br />
Sperm hücresi yaklaşık santimetrenin 250'de bir kadar uzunlukta çıplak gözle görülemeyecek kadar ufak bir hücredir.Hücrenin baş, gövde ve kuyruk olmak üzere üç ayrı kısmı vardır.<br />
<br />
<br />
Baş kısmı sperm hücresinin yumurta hücresi içine girme işlevini yürütür. Bu amaçla bu kısımda yumurta hücresinin dış tabakasını eritip delebilen maddeler bulunur<br />
<br />
Gövde kısmı sperm hücresinin 23 kromozomdan oluşan genetik materyalini içerir. Burada ayrıca sperm hücresinin canlı kalması ve hareket etmesi için gerekli olan enerji sağlayıcı maddeler depolanmıştır.<br />
<br />
Kuyruk kısmı sperm hücresinin hareketli olmasını sağlar. Kırbaç hareketleriyle ilerleyen sperm hücresi bu şekilde yumurta hücresini bulmaya çalışır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sperm üretimi</span></span><br />
<br />
Her testis içinde çok ince ve birbiri üzerine katlanmış çok sayıda kılcal boru vardır. Sperm hücreleri bu borular içerisinde oluşur ve olgunlaşırlar. Sperm hücrelerinin üretimi ve olgunlaşması yaklaşık 74 gün kadar sürer.<br />
<br />
Sperm hücresi üretimi aynen yumurta hücresi üretiminde olduğu gibi esas olarak 46 kromozom taşıyan bir hücrenin tam yarıdan ikiye bölünmesiyle gerçekleşir. Erkeklerin hücrelerinde cinsiyet kromozomu olarak bir X bir de Y kromozomu bulunur. Kadında ise cinsiyet kromozomlarının ikisi de X yapısındadır.<br />
<br />
Sperm hücreleri oluşum aşamasında böylece cinsiyet kromozomlarından ya X veya Y kromozomunu alırlar.<br />
<br />
Yumurta hücresini dölleyen sperm hücresi Y kromozomuna sahip olduğunda bebeğin cinsiyeti erkek, X kromozomuna sahip olduğunda bebeğin cinsiyeti kız olur.<br />
<br />
Yani bebeğin cinsiyetini daima babadan gelen spermin cinsiyet kromozomu belirler.<br />
<br />
Testis içindeki kanalcıklar testisin hemen tepesinde yerleşmiş olan epididim adlı yapıyla devam ederler.<br />
<br />
Epididim sperm hücrelerinin olgunlaşmasının devam ettiği bölgedir ve hücreler için bir depo görevi üstlenir.<br />
<br />
Epididim vaz deferens adı verilen ana sperm iletim kanalıyla devam eder.<br />
<br />
Ana sperm kanalının içine seminal vezikülleri, prostat bezi ve Cowper ("kovper" okunur) salgı bezleri kendi salgılarını boşaltarak meninin son şeklini almasını sağlarlar.<br />
<br />
Bu salgıların sperm hücreleri üzerinde besleyici ve hareket artırıcı özellikleri vardır. Sperm hücrelerinin bu salgılarla birleşmesi neticesinde oluşan sıvıya meni adı verilir.<br />
<br />
Yaklaşık 4 ml. hacmindeki meninin hacmen %60'ı seminal vezikül tarafından, %20'si prostat tarafından oluşturulur.<br />
<br />
Prostat en dış kısımda yer alan organ olduğundan ejakulasyonda ilk boşalan sıvı prostat sıvısıdır ve en canlı spermler bu sıvı içinde yer alırlar.<br />
<br />
Sperm üretimi devamlıdır, üretilen sperm depolanır ve boşaltılmaya hazır bekler.<br />
<br />
Meninin salgılanması ve özellikleri<br />
<br />
Meni erkeğin orgazm olmasıyla birlikte dışarı fışkırma tarzında boşalır.<br />
<br />
Meni yaklaşık 1.5-5 mililitre miktarında opak-gri renkte, kuruduğunda sarı bir renk alan, kendine özgü bir kokusu olan, yapışkan ve kıvamlı bir sıvıdır.<br />
<br />
Vücuttan atıldıktan sonra 5 ila 20 dakika arasında yapışkan halini kaybederek sıvılaşır, 30 dakikada tamamen su halini alır.<br />
<br />
Bir boşalmada erkek ortalama 150 milyon sperm hücresi boşaltır.<br />
<br />
Yumurta hücresinin döllenmesinde sperm sayısı kadar spermlerin kalitesi de önemlidir.<br />
<br />
Meninin çeşitli özelliklerinin laboratuvar koşullarında incelenmesine spermiyogram adı verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Genital Sistem Anatomisi</span></span><br />
<br />
Kadın genital sistemini nedir?<br />
<br />
Kadın genital sistemi, ‘Üreme Sistemi’ olarak da bilinir. Kadınlardaki cinsel organların oluşturduğu sistemdir.<br />
<br />
Görevi:<br />
<br />
    Eşey hücrelerini (yumurta) ve üreme hormonlarını üretmek<br />
    Gelişen fetüsü taşımak ve desteklemek<br />
    Fetusun dünyaya gelmesini sağlamakdır.<br />
<br />
Kadın genital sistemi kaç bölümde incelenir?<br />
<br />
Kadın üreme organları, kişiden kişiye boyut açısından farklılık gösterir.<br />
<br />
İki kısımda incelenir:<br />
<br />
    Dış genital organlar: İç genital organlara bağlanan giriş kapısıdır.<br />
    İç genital organlar: ’Pelvik boşluk’ içinde yer alır. Pelvik boşluk, iskelet sisteminde bacaklar üzerinde yer alan leğen kemiği ile bel kemiği tarafından oluşturulan kemik çatıdır. Bu yüzden iç genital organlar, ‘pelvik organ’ olarak tanımlanır. Gövdenin pelvis üstünde kalan kısmına karın (abdomen) denir. Gebe rahim ancak 12 haftalık cesamete ulaşınca artık bir pelvik organ değil, abdominal organ haline döner.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın dış genital organları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Dış genital organlar, pubis tepesi (mons pubis), dış dudaklar (labium majus), iç dudaklar (labium minör), klitoris, vestibül, idrar deliği (üretra), vajen girişi (introitus), kzılık zarı (hymen), salgı bezleri (Bartholin ve Skene bezleri) ve perine’dir.<br />
<br />
<br />
Kadın dış genital organlarının görevleri nelerdir?<br />
<br />
Dış genital organların fonksiyonları şunlardır:<br />
<br />
    Spermin vücuda girişini sağlamak<br />
    İç genital organları enfeksiyonlardan korumak<br />
    Cinsel haz sağlamak<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vulva ve vulva tepesi neresidir?</span></span><br />
<br />
Vulva: Dış genital organları içeren bölgeye ‘vulva’ denir. Bu bölgenin üst çatı kısmını oluşturan leğen kemiklerinin birbirleri ile orta hatta birleştiği bölgenin oluşturduğu kabarık kısım olan pubis tepesi (mons pubis), altta makat (anüs) ve yanlarda dış dudaklar (labium majuslar) tarafından sınırlanan bölgeye verilen isimdir.<br />
<br />
Dış genital organların bir tabaka altında kadının doğum yapmasında, idrar ve dışkı çıkışı gibi işlevleri istemli olarak yürütmesinde önemli yeri olan kaslar bulunur. Bu kaslara topluca pelvis tabanı kasları adı verilir.<br />
<br />
Pubis tepesi (Mons Pubis): ‘Venüs tepesi’ olarak da adlandırılır. Yağ dokusundan ve yağ bezlerinden oluşan, cildin devamlılığı olmasından dolayı üzeri genital kıllarla örtülü yerdir. Klitorisin hemen üzerinde yer alır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dış ve iç dudaklar neresidir?</span></span><br />
<br />
Dış Dudaklar (Labium Majus) (labium = dudak; majus = büyük): Vajinayı sağ ve soldan örten yapıların en dışta bulunanlarıdır. Göreceli etli ve büyüklerdir. Diğer dış genital organları örter ve korur. İçerdiği ter ve yağ bezleri, kayganlığı sağlayan salgıyı üretir. Burada da cilt devamlılık gösterir ve genital kıllar bulunur.<br />
<br />
İç dudaklar (Labium Minör (İç Dudaklar) (labium = dudak; minor = küçük): Labium majusların iç tarafında bulunan, vajen girişi ve üretra ağzını çevreleyen, daha ince ve pembe renkli dokudur. Cild yerine sürekli nemli, özel bir doku olan ‘mukoza’ ile örtülüdür. Kıllanma görülmez. İlişki sırasında zengin kan damarları genişleyerek ödemli bir yapıya döüştürür.<br />
<br />
Klitoris: ‘Bızır’ adı ile de bilinmektedir. İç dudakların üstte birleşke yerinde bulunur. Yapı olarak erkeklerin penisine karşılık gelen organdır. Uyarıldığı zaman ereksiyon ve orgazm gelişir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vajen girişi ve kızlık zarı neresidir?</span></span><br />
<br />
Vajen Girişi (İntroitus): Labium minörün hemen iç kısmından başlar ve kızlık zarından sonra vajinayla devam eder. İdrar deliği (üretra) ile makat (anüs) arasında yer alır.<br />
<br />
Kızlık Zarı (Hymen): Bu yapı ince ve esnek bir dokudur. Kulak memesine yakın kalınlıktadır. Vajen girişini kısmen örten bir dokudur. Şekli çok değişkendir. Tamamen kapalı olup adet kanamasının dışarıya akmasına hiç izin vermeyen bir yapıdan, halk ağzında ‘doğumda bozulur’ şeklinde ifade edilen, tıbbi olarak ‘ilişkiye müsait’ dediğimiz, cinsel aktiviteyle kanamanın olmayacağı incelikte bir yapının olabildiği çok geniş bir şekil yelpazesine sahiptir.<br />
<br />
İdrar Deliği, makat, salgı bezleri ve perine nerededir?<br />
<br />
İdrar Deliği (Üretra): Mesanenin devamında yer alan boru şeklindeki üretra (idrar yolunun) son kısmı idrar boşaltım sisteminin son basamağını oluşturur. Klitoris altında ve vajen girişi üstünde yer aır.<br />
<br />
Vestibül: Klitoris ile vajen girişi (introitus) arasında kalan üçgen alandır. İdrar deliği, vajen girişinin 1 cm. üstünde, burada yer alır. Vestibülün iki tarafına Skene bezleri açılır.<br />
<br />
Makat (Anüs): Sindirim sisteminin son kısmı olan kalın bağırsağın dışarıya açıldığı kısımdır.<br />
<br />
Perine: Dış dudakların alt kısmında, vajen girişi (introitus) ile makat (anüs) arasındaki bölgedir. 2-5 cm. uzunluğundadır. İdrar ve dışkı işlevlerinin kontrolünü sağlayan kasları barındırır. Bu kaslar doğum sırasında gevşeyerek bebeğin doğmasına izin verirler.<br />
<br />
Salgı Bezleri: Dış genital bölgenin kurumasını önlemek ve cinsel ilişkide gerekli kayganlaşmayı sağlamak işlevini yürüten birkaç adet salgı bezi vardır. Bunlar arasında en önemlileri idrar çıkış deliğinin yanlarında yer alan Skene bezleri ve vajina girişinin yakınında sağlı sollu yer alan Bartholin bezleridir.<br />
<br />
İç Genital Sistem hangi yapılardan oluşur?<br />
<br />
İç genital organlar bir kanal sistemi oluşturan birbiriyle ilişkili organlardır:<br />
<br />
    Vajina: Spermin depolandığı yer<br />
    Uterus: fetusun geliştiği yer<br />
    Fallop tüpleri: Spermin yumurtayı döllediği yer<br />
    Overler: Direk bu sistemle bağlantısı yoktur. Yumurta gelişince buradan salınır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hazne neresidir?</span></span><br />
<br />
İç genital sitem organlarının başlangıç yeri haznedir (vajina). Rahim (uterus) ile dış genital sistemi bağlayan silindir, ancak içi boş iken ‘H’ harfi şeklini alan, yapıdır. 10-12 cm. uzunluğundadır. Esneme kapasitesi olan bağ dokusundan oluşur. Cinsel ilişkiye, spermin geçişine ve adet kanamasına olanak sağlayan yapıdır. Doğumda bebek buradan geçerek dünyaya gelir, doğum sonrası çok hızlı bir biçimde eski halini alır. Alt 1/3’ünü çevreleyen elastik kaslar orgazm sırasında ritmik ve istemsiz olarak kasılır.  Duvarları, mukoza ile döşeli olup rahim ağzındaki (serviks) bezlerin salgıları ile nemli kalması sağlanır. Birçok mikroorganizmadan oluşan doğal bir ortama (flora) sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rahim nasıl bir organdır? Kaç kısımdan oluşur?</span></span><br />
<br />
Döllenme sonrası yumurtanın yerleştiği, doğuma kadar fetusun içinde korunarak geliştiği kas dokusundan oluşan bir organdır.  Gebe olmayan erişkin bir kadında yaklaşık 5 cm. genişlik ve 7 cm. uzunluktadır. Armut şeklindedir. Pelvik boşlukda, mesane arkasında ve kalın bağırsak son kısmı olan rektum önünde yer alır. Rahimi pelvis içinde yerinde tutan, üç çift bağ bulunur.<br />
<br />
Üç bölümden oluşur:<br />
<br />
    Fundus (Tepe) : Tülerin açıldığı köşelerin üstünde kalan kısım<br />
    Korpus (Gövde) : Orta kısım. Yüksek oranda içerdiği kasla, gebelik boyunca fetusa yer açacak kadar genişlerken doğum eylemi için kasılarak fetüsü doğum kanalında ilerletici motor gücü oluşturur. Üreme çağında boyu, serviksin iki katıdır.<br />
    Serviks (Rahim ağzı): Vajen içine doğru uzanan, dar bir kanal içeren alt kısımDIR. Rahim boşluğuna açılan ‘iç delik’ (internal os) ve vajene açılan ‘dış delşk’ (eksternal os) arasında kalan bir kanal (servikal kanal) yapısını içerir. Alt genital sistem muayenesi sırasında gözlemlenen kısmı dış deliği içeren bölgesidir. Pap smear testi için örnek alınan yer burası ve servikal kanaldir. Fetusun büyüdüğü rahim boşluğunu, alt genital sistemin parçası olan vajenden ayıran sıkı bir bağ dokusundan oluşur. Servikal kanal sayesinde bu iki boşluk arasında geçiş sağlar. Yapısında yer alan bezler vajeni nemli tutan, spermin genital sistemde hareketliliğine katkıda bulunan salgıyı üretir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rahimin tabakaları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Duvar yapısı üç tabakadan oluşur:<br />
<br />
    Endometriyum (İç Tabaka): Döl yatağıdır. Gebelik olmazsa adet kanaması olarak dökülüp bir sonraki ayın olası gebeliğine hazırlanır.<br />
    Myometriyum (Orta Tabaka): Rahim kütlesinin çoğunu oluşturan kas dokusudur.<br />
    Perimetriyum (Seroza) (Dış Tabaka): Rahimin en dış tabakasıdır.<br />
<br />
Fallop Tüpleri ve yumurtalıklar neresidir? Görevleri nelerdir?<br />
<br />
Tüpler (Fallop Tüpleri = Rahim Kanalları): Vajinaya verilen meninin rahim ağzından geçerek yumurtaya ulaşmasını sağlayan kanallardır.  10-13 cm. uzunluktadırlar. Rahimin üst köşelerinden yumurtalıklara doğru uzanırlar. Uçlarında bulunan saçaklarıyla yumurtalıklarla yakın temas eder. İçini döyen dokunun yapısı ve duvardaki kaslar yumurtanın rahime doğru hareketini sağlar. Döllenme tüplerin orta bölgesinde (ampulla) olur.<br />
<br />
Yumurtalıklar (Overler): Karın yan duvarına, damarları içeren bağ dokusu ile tutunan iki adet organdır. Yumurtayı ve kadınlık hormonlarını üretirler. İnci renginde, ceviz büyüklüğünde, 2-3 cm. uzunluğunda organlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anüs</span></span><br />
<br />
Anüs veya makat (Latince: anus; anlamı: "halka", "çember"[1]), sindirim sisteminin sonunda yer alan ve dışkılamanın yapıldığı dış açıklıktır. Birincil görevi dışkılama olan anüsün açıklık ve kapalılığını iç ve dış büzgen kaslar (sfinkter) denetler. İç anal sfinkter istemsiz, dış anal sfinkter ise istemli şekilde hareket eder. Kadınlarda vajinanın arkasında yer alan anüs, erkeklerde ise testis torbasının arkasında yer alır. <br />
<br />
Barsaklar ve KATI Boşaltım Sistemi Anatomisi için<br />
Bu bölümdeki Sindirim Sistemi Anatomisi Bölümümüzü ziyaret ediniz<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boşaltım Sistemi Anatomisi - Uriner Anatomi</span></span><br />
<br />
Boşaltım veya atılım (İng. Excretion), metabolik atıkların organizmadan atıldığı bir süreçtir. Omurgalılarda bu işlem öncelikle akciğerler, böbrekler ve deri tarafından gerçekleştirilir.[1] Boşaltım, maddenin hücreyi terk ettikten sonra belirli görevleri olabileceği salgılamanın tersidir. Boşaltım, tüm yaşam formlarında önemli bir süreçtir. Örneğin memelilerde idrar, boşaltım sisteminin bir parçası olan üretra yoluyla dışarı atılır. Tek hücreli organizmalarda, atık ürünler doğrudan hücre yüzeyinden boşaltılır.<br />
<br />
Hücresel solunum gibi yaşam aktiviteleri sırasında vücutta çeşitli kimyasal reaksiyonlar meydana gelir. Bunlar metabolizma olarak bilinir. Bu kimyasal reaksiyonlar sonucu karbondioksit, su, tuzlar, üre ve ürik asit gibi atık ürünler ortaya çıkar. Bu atıkların vücutta belirli bir seviyenin üzerinde birikmesi vücuda zararlıdır. Boşaltım organları bu atıkları uzaklaştırır. Metabolik atıkların vücuttan atılması işlemine atılım denir.<br />
<br />
Yeşil bitkiler, solunum ürünleri olarak karbondioksit ve su üretir. Yeşil bitkilerdeki solunum sırasında açığa çıkan karbondioksit fotosentez sırasında kullanılır. Oksijen, fotosentez sırasında üretilen bir yan üründür ve stoma, kök hücre duvarları ve diğer yollardan dışarı atılır. Bitkiler, terleme ve gutasyon yoluyla fazla sudan kurtulabilirler. Yaprağın bir 'dışkılama' görevi gördüğü ve birincil fotosentez organı olmasının yanı sıra difüzyon yoluyla zehirli (toksik) atıkların atılması için bir yöntem olarak kullanıldığı gösterilmiştir. Bazı bitkiler tarafından dışarı atılan diğer atık maddelerin (reçine, özsular, lateks vb.) boşaltımı, bitki içindeki hidrostatik basınçlar ve bitki hücrelerinin soğurma kuvvetleri tarafından bitkinin içinden zorlanarak yapılır. Bu son işlemler ilave enerjiye ihtiyaç duymaz, pasif olarak hareket ederler. Bununla birlikte, yaprak dökümü (absisyon) öncesi aşamada, bir yaprağın metabolik seviyeleri yüksektir.[2][3] Ayrıca bitkiler çevrelerindeki toprağa da bazı atık maddeleri boşaltırlar. <br />
<br />
Hayvanlarda, başlıca boşaltım ürünleri karbondioksit, amonyak (amoniyotelikler), üre (üreotelikler), ürik asit (ürikotelikler), guanin (Örümceğimsigiller'de ) ve kreatindir . Karaciğer ve böbrekler kandan birçok maddeyi temizler (örneğin böbrek atılımı) ve temizlenen maddeler daha sonra idrar ve dışkı yoluyla vücuttan atılır.[4]<br />
<br />
Amonyak bileşikleri yüksek çözünürlüğe sahip olduğundan ve seyreltme için bol miktarda su gerektiğinden, suda yaşayan hayvanlar genellikle doğrudan dış ortama amonyak boşaltırlar. Karasal hayvanlarda amonyak benzeri bileşikler, çevrede daha az su olduğundan ve amonyağın kendisi zehirli olduğundan daha az zararlı olan diğer azotlu maddelere, yani üreye dönüştürülür. Bu işleme detoksifikasyon denir.[5]<br />
Bir kertenkele tarafından atılmış koyu renkli dışkıyla birlikte beyaz ürik asit dışkısı. Böcekler, kuşlar ve diğer bazı sürüngenler de benzer bir mekanizma kullanır.<br />
<br />
Kuşlar azotlu atıklarını macun şeklinde ürik asit olarak salgılarlar. Bu işlem metabolizmayı yorsa da daha verimli su tutulmasını sağlar ve yumurtada daha kolay depolanabilir. Birçok kuş türü, özellikle deniz kuşları, özel burun tuz bezleri yoluyla tuz salgılayabilirler, tuzlu su çözeltisi gagadaki burun deliklerinden dışarı çıkar.<br />
<br />
Böceklerde, metabolik atıkları atmak için Malpighi tüpleriniden müteşekkil bir sistem kullanılır. Metabolik atık, atıkları bağırsaklara taşıyan tübüle yayılır veya aktif olarak taşınır. Metabolik atık daha sonra dışkı maddesi ile birlikte vücuttan atılır.<br />
<br />
Atılan madde ejecta olarak adlandırılabilir.[6] Patolojide ejecta kelimesi daha yaygın olarak kullanılır.[7]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üriner Sistemi Oluşturan Organlar</span></span><br />
<br />
    Böbrek (Çift)<br />
    Üreter(Çift)<br />
    Mesane (Tek)<br />
    Üretra(Tek)<br />
<br />
Üriner Sistem (Boşaltım Sistemi)<br />
Üriner sistem böbrekler, üreter, mesane(İdrar kesesi) ve üretradan oluşur. İdrar böbreklerde üretilir. Üreterler aracılığıyla mesaneye iletilir. Mesane vücutta üretilen idrarın depolanma yeridir. Mesanede biriken idrar belli bir hacme ulaşınca (Yaklaşık 150ml) idrar hissi oluşur ve idrar üretra yoluyla istemli olarak dışarı atılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Böbreğin Yapısı</span></span><br />
Böbrekler karın boşluğunun arka tarafında bulunan bir çift kırmızı-kahverengi; derinde yerleşmiş ve iyi korunan organlardır. Yapı olarak her bir böbrek iki kısımdan oluşur: Korteks (Dış Kısım) ve Medulla (İç Kısım).Korteks: İdrarın oluştuğu yerdir.Medulla: Çok küçük değişik büyüklükte kanallardan oluşur ve idrarı böbrekten üretere iletir. Normal böbrek ağırlığı erkeklerde yaklaşık 150gr; kadınlarda yaklaşık 135gr. kadardır. Uzunluğu 10-12cm, eni 5-7cm ve kalınlığı 3cm. dir. Boyutlar cinsiyete olduğu kadar genel vücut yapısına da bağlıdır.<br />
Böbrek Ne İşe Yarar?<br />
Böbreğin 3 temel görevi vardır. Boşaltım: Kanı temizleyerek idrar üretirler. Vücudumuzda biriken atık ve zararlı maddeleri idrar olarak vücuttan atarlar. Düzenleyici Fonksiyon: Su, asit- baz dengesi ve kan basıncı gibi vücudumuz için hayati önemi olan fonksiyonları düzenlerler. Hormonların Salgılanması: Vücudumuz kemiklerinin güçlenmesi ve kan yapımında görevli bazı önemli hormonların yapım yeri böbreklerdir.<br />
Üreter<br />
Böbrek ile mesane (idrar torbası) arasındadırlar. Her bir böbrekten mesaneye uzanan birer tane üreter vardır.<br />
<br />
    Erişkinlerde yaklaşık 22-30 cm uzunluğundadır.<br />
    Kas liflerinden oluşmuş boru şeklinde yapılardır.<br />
    Normalde böbrekte oluşan idrarın mesaneye ulaştırılması pasif değil üreter kaslarının yukardan aşağıya dalga şeklinde kasılması sonucu gerçekleşen aktif bir olaydır.<br />
    Üreterin 3 adet darlığı vardır: Böbrek çıkışından hemen sonra Kalça hizasındaki büyük damarlar komşuluğunda Mesaneye girmeden önce<br />
    Bu 3 yerde üreterin çapı daha küçük olduğu için idrar yolu taşları takılabilir. Takılınca kolik tarzda (kıvrandırıcı) ağrılara neden olabilir ve idrarın böbrekten mesaneye geçmesi zorlaşır. Üreter taşın neden olduğu engeli aşmak için daha güçlü kasıldığında ağrılar da dayanılmaz hal alır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mesane (İdrar Torbası)</span></span><br />
<br />
    İdrarın depolandığı yerdir.<br />
    Yoğun kas liflerinden oluşmuştur.<br />
    Mesane dolduğunda yaklaşık 500ml. lik kapasiteye sahiptir.<br />
    Genişleme ve güçlü kasılma özelliğine sahiptir.<br />
    Kasıldığı zaman idrar mesaneden üretraya geçer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üretra</span></span><br />
<br />
    Kanal şeklindedir, idrarı mesaneden dışarı atar.<br />
    Erkek ve kadınlarda farklı yapıya sahiptir: Kadınlarda kısadır ve düz seyreder.<br />
    Bu nedenle kadınlarda üretradan taşların geçmesi erkeğe göre daha kolaydır.<br />
    Erkeklerde uzundur ve 2 kez kıvrılma yapar ve daralır.<br />
    Bundan dolayı taşlar bu bölgelerde takılabilir. Şiddetli sancı ve idrarda tıkanmaya sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İdrarın Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
Böbrekler sürekli olarak çalışırlar ve kanı atık maddelerden temizlerler. Böbreklerde kan filtre olur(kanın süzülmesi) ve bu işlem sonucunda idrar üretilir. İdrar %95 oranında sudan oluşan sarı renkli bir sıvıdır. Sağlıklı bir insanda günde yaklaşık 1,2-1,7 lt kadar idrar üretilir. Günlük miktar ve idrarın içeriği; beslenme tarzı, ortamın sıcaklığı, kullanılan ilaçlar gibi bazı durumlara bağlı olarak değişir.<br />
<br />
Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir.[1] Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir.[2] Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.[3]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anatomi</span></span><br />
Böbreğin yapısı: 1. Renal piramit (pyramides renales, Malpighi piramitleri), 2. Interlobar arter (a. interlobaris), 3. Renal arter (a. renalis), 4. Renal ven (v. renalis), 5. Renal hilus (böbrek hilusu, hilum renale), 6. Renal pelvis (pelvis renalis), 7. Üreter, 8. Minör kaliks (calices minores renales), 9. Renal kapsül (capsula fibrosa renalis), 10. Alt pol (inferior pol, extremitas inferior), 11. Üst pol (superior pol, extremitas superior), 12. Interlobar ven (v. interlobaris), 13. Nefron, 14. Renal sinüs (sinus renalis), 15. Majör kaliks (calices majores renales), 16. Renal papilla (papilla renalis), 17. Renal column (columna renalis, Bertin sütunları)<br />
Böbreğin yanal-dikey biçimde ortasından kesilmiş görüntüsü<br />
<br />
İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar.[4] İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir, ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında, ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.[5]<br />
<br />
Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte, ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar.[6] Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır.[7] Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler, ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.[8]<br />
<br />
Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar.[9] Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.[10]<br />
Doku bilimi (histoloji)<br />
<br />
İlgili madde: Nefron<br />
Genel<br />
<br />
Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir.[11] Havuzcuktan da küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir.[12] İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır.[12] Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta, ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.[13]<br />
Damarlar<br />
Bir domuzun açılmış böbreği<br />
<br />
Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5'lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25'ini alırlar, ve bu daha da artabilir.[14] Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90'ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır.[15] Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.[16]<br />
<br />
Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler.[17] Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar.[18] Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar.[19] Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.[20]<br />
<br />
Böbrek damar atar ve toplar damar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organlardan değişik olup, kendine özgü olan birkaç özelliği bulunmaktadır. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur.[21] Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği, ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur.[22] Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır, ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.[23]<br />
Yumakçık (Glomerül)<br />
Ana madde: Glomerulus<br />
Yumakçığın şeması<br />
<br />
Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur.[24] Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır.[25] Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.[26]<br />
<br />
Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir, ve şu yapılardan oluşmaktadır:<br />
<br />
    İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.[27]<br />
    Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa ("yoğun katman" anlamına gelmektedir), ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara ("seyrek katman" anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir.[28] Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden, ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.[29]<br />
    İçteki epitel gözeler (podosit, "ayak gözeleri" anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.[30]<br />
    Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.[31]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yumakçık dokusu</span></span><br />
<br />
Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını, ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez.[32] Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir, ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.[33]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Borucuklar (Tubulus)</span></span><br />
<br />
Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar.[34] Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar, ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.[35]<br />
<br />
Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir.[36] Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur, ve renin bileşiğini içerir.[37] Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir.[38] Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.[39]<br />
İşlevleri<br />
Kuzu böbrekleri<br />
Ana madde: Böbrek fizyolojisi<br />
<br />
Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:[40]<br />
<br />
    Metobolizma atık ürünleri olan üre, kreatinin, ürik asit, ilaç ve toksinlerin vücuttan atılmasını sağlamak<br />
    Vücut sıvı elektrolit dengesini düzenlemek<br />
    Vücudun asit baz dengesini düzenlemek<br />
    Kan basıncını ayarlamak<br />
    Alyuvar yapımını uyarmak<br />
<br />
Böbreğin işlevlerinin daha iyi anlaşılması için böbrek fizyolojisinin iyi bilinmesi gerekir.<br />
Atık ürünlerin atılması<br />
<br />
Böbrekler yapım-yıkım sonucunda oluşan çeşitli atık ürünleri özellikle protein yapımı ve protein yıkımı sonucunda oluşan üreyi ve nükleik asitlerin yapım-yıkımı sonucunda oluşan ürik asidi, ve suyu vücuttan dışarı atar. Böbreklerin çalışmaması veya işlevini yapamaması durumunda bu atıklar atılamayacağı için sorun teşkil eder.[41]<br />
Vücut dengesinin (Homeostaz) sağlanması<br />
Şematik olarak böbrek<br />
<br />
Böbrekler vücut dengesinin sağlanmasında çok büyük önem taşır. İşlevleri arasında:<br />
<br />
    Asit-baz dengesini sağlamak,<br />
    Kansıvısının, ve vücuttaki değişik bölmelerdeki sıvıların elektrolit derişimlerini düzenlemek,<br />
    Kan basıncını ayarlamak,<br />
    Kan hacmini düzenlemek<br />
<br />
önemli yer tutar.[42]<br />
<br />
Böbrekler bu işlevlerin çoğunu öbür organlarla (özellikle kalp, iç salgı bezleri ve karaciğer) eş güdümlü bir biçimde gerçekleştirir. Böbrekler bu organlarla kandaki hormonlar yoluyla iletişir. Ancak, kan hacmini, basıncını algılama konusunda böbreğin içsel alıcıları bulunmaktadır.[42]<br />
<br />
Öz ayarlama mekanizması (tübüloglomerüler geribildirim): Bu mekanizma genel olarak, afferent arteriollerdeki miyojenik (kas dokusundan kaynaklanan) gerilim reseptörlerinin aktivitesi olarak kabul edilmektedir. Nefronlardaki macula densa hücreleri Na+ ve Cl- düzeyindeki değişikliklere duyarlıdır. Glomerüler hidrostatik basıncın artması ile glomerüler filtrasyon oranı (GFR) de artar. Bu artış; macula densa'ya gelen Na+ ve Cl- oranında da artışa neden olacaktır. Fizyolojik yanıt ise afferent arteriolün daralması ve mezangiyum hücrelerinin büzülmesidir.[43]<br />
Asit-baz dengesinin düzenlenmesi<br />
<br />
Böbrekler kandaki pH'yi, H+ (protonun) ve HCO3- (bikarbonatın) derişimini ayarlayarak küçük bir aralıkta tutar. Bu konuda akciğerle eş güdümlü çalışır.[44] Daha ayrıntılı bilgi için böbrek fizyolojisi maddesine bakınız.<br />
Kan basıncının ayarlanması<br />
<br />
Böbrekler kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. Kansıvısındaki sodyum derişimi, kan hacmiyle ve dolayısıyla kan basıncıyla yakından ilgilidir. Nefronların içinde sodyumun (ve öbür elektrolitlerin) süzülmesini ve geri emilimini sağlayan yapılar bulunmaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezlerinin Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan Aldosteron da böbreğin uç borucuklar ve toplama kanalları üzerinde etkisini göstererek kan basıncını ayarlamada önemli bir yer tutar.[45]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kansıvısı hacmi</span></span><br />
<br />
Kansıvısının toplam derişimindeki (osmolalite) değişikler hipotalamustaki derişim-alıcılarınca algılanır. Hipotalamusun uzantısı olan hipofiz bezinin arka bölümü kansıvındaki derişimin artması üzerine vazopressin (ADH) salgılar. Bu da böbreklerin toplama kanallarına etkiyerek suyun geri emilimini arttırıp, idrarın daha derişik olmasına neden olur. Böylece böbrek, hipofiz beziyle eş güdümlü bir biçimde çalışarak kansıvısının hacmini dengede tutar.[46]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hormon salgılamak</span></span><br />
<br />
Böbrekler eritropoetin (alyuvar yapımını uyaran hormon) salgılar. Ayrıca etkin durumda olmayan vitamin D'yi (önhormon) etkin duruma getirir.[47]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalıklar</span></span><br />
<br />
Böbrekler karmaşık organlar oldukları için, hastalıkları da karmaşıktır. Bundan dolayı, böbrek hastalıklarını öbeklere ayırmak mantıklıdır. Ancak, böbrekte çok türde hastalık bulunmasına karşın, bunların belirtileri aynı oranda çeşitli değildir; çoğu aynı öbekten hastalıklar benzer biçimlerde kendilerini gösterir. Dolayısıyla, öncelikle böbrek hastalıklarının genel bulguları incelenecek, ondan sonra hastalıklar öbek halinde ele alınacaktır.[48]<br />
Böbrek hastalıklarında bulgular<br />
<br />
    İveğen (akut) nefritik sendromu yumakçıktan kaynaklanan ve çoğunlukla iveğen gelişen, idrarda kan bulunması durumudur (hematüri). Bunun yanında, idrarda orta düzeyde protein (proteinüri) ve yüksek kan basıncı bulguları, streptokok sonrası gelişen glomerulonefritin alışılmış sunumudur.[49]<br />
    Nefrotik sendrom, idrarda ağır oranda protein bulunması (günde 3.5 gramdan çok), kanda albümin düzeyinin düşmesi (hipoalbüminemi), aşırı şişlik, kandaki yağ düzeylerinin yükselmesi (hiperlipıdemi), ve idrarda yağ bulunması bulgularıyla ortaya çıkar.[50]<br />
    İveğen böbrek yetmezliği idrarın kesilmesi (oliguri), ya da idrarsızlık (anüri), ve kanda azotlu atıkların artması (azotemi) ile ortaya çıkar. Yumakçıkta, ara bölgelerde, böbrek damarlarına gelen hasar sonucunda, ya da borucuklarda iveğen gelişen doku ölümü (akut tubüler nekroz) sonucunda ortaya çıkar.[51]<br />
    Süreğen (kronik) böbrek yetmezliği, üreminin (böbrek yetmezliği sonucu kandaki azotlu atıkların artıp, bunların vücuttaki dokulara ve organlara zarar vermesi sonucunda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür) belirtileriyle özdeştir, ve herhangi bir böbrek hastalığının ilerlemesi sonucunda varacağı son noktadır.<br />
    Böbrek borucuk bozuklukları, idrar çokluğu (poliuri), gece yatağı ıslatma (noktüri), ve elektrolit düzensizlikleriyle ortaya çıkar.[52]<br />
    İdrar yollarında bulaşım, idrarda bakteri (bakteriuri) ve irin bulunmasıyla ortaya çıkar. Bulaşım belirtili de, belirtisiz de olabilip, yalnızca aşağı idrar yollarını (sidik kesesini), ya da böbrek de içinde olmak üzere yukarı idrar yollarını da etkileyebilir.<br />
    Böbrek taşı, böbrek kuluncu, idrarda kan olması, ve yineleyen taş oluşumları ile ortaya çıkar.<br />
    Boşaltım yollarında tıkanma ve böbrek urları daha çok anatomiyi ilgilendiren durumlardır, ve sorunun olduğu yere göre belirtileri değişir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Böbrek üstü bezleri</span></span><br />
<br />
Böbrek üstü bezleri (adrenal bezler, suprarenal bezler, sürrenal bezler), üçgen biçimini andıran iç salgı (endokrin) bezleridir. Anatomik olarak böbreklerin hemen üstlerinde bulunduklarından bu adı almışlardır. Kabuk (korteks) ve öz (medulla) olarak anılan iki ayrı katmandan oluşan bezlerin temel işlevi fizyolojik gerilim (stres) karşısında kortikosteroid (kabuk katmanı) ve katekolamin (öz katman) bireşimleyip kana salgılamaktır. Adrenalin ve nöradrenalin salgılarlar.<br />
Anatomi<br />
<br />
Anatomik olarak, böbrek üstü bezleri, karnın karın zarı arkası (retroperitonal) bölgesinde bulunup, böbreklere göre ön-üst (anterosüperior) konumdadırlar. Bütünüyle yağ dokusuyla çevrelenmişlerdir ve bu yağ dokusu da böbrek zarı (renal fasiya) ile çevrelenir. Böbrek üstü bezleri, kabuk (korteks) ve öz (medulla) olmak üzere iki ayrı katmana ayrılır.<br />
Böbrek üstü bezleri besleyen damarlar<br />
<br />
Bezlere giden ve bezlerden ayrılan atar ve toplar damar öbekleri her ne kadar kişiden kişiye değişkenlik gösterse de atar damarlar genellikle üçe ayrılır:<br />
<br />
    Üst böbrek üstü atar damarı, (alt diyafram atardamarından ayrılır.)<br />
    Orta böbrek üstü atar damarı, (karın bölgesi aorttan ayrılır.)<br />
    Alt böbrek üstü atar damarı (böbrek atardamarından ayrılır.)<br />
<br />
Bezlerden gelen kanı toplayan damarlar ise birleştiği damar bakımından sağda ve soldaki bezlerde değişiklik gösterir:<br />
<br />
    Sağ böbrek üstü toplar damarı alt ana toplar damara,<br />
    Sol böbrek üstü toplar damarı ise alt diyafram toplar damarına ya da böbrek toplardamarına bağlanır.<br />
<br />
Tiroid bezi gibi böbrek üstü bezleri de gram başına en çok kan alan bölgelerdir. Bu da evrimleşmenin doğal bir sonucudur, çünkü bu tür endokrin organlar, bir canlının fizyolojik gerilim karşısında vücut dengesinin (homeostaz) bozulmadan işlevini sürdürebilmesi için çok önemlidir.<br />
<br />
Tıpkı öbür endokrin bezlerde olduğu gibi, bu bezlerin toplardamarlarında hormonlar çok derişiktir. Tıpta bu durumdan yararlanılarak, bu hormon düzeylerinin dengesizliklerinden kuşkulanıldığı durumlarda böbrek toplardamarındaki hormonların derişimi ölçülüp, bu incelemeler tanı konulmasında yardımcı nitelikte olabilir.<br />
Doku özellikleri ve katmanları<br />
Böbrek üstü bezlerinin katmanları<br />
<br />
İki ayrı katmana ayrılan böbrek üstü bezlerinin bu katmanlarında da alt katmanlar söz konusudur:<br />
<br />
Kabuk bölgesi üç katmandan oluşur. Bunlar dıştan içe sırasıyla:<br />
<br />
    Zona glomerulosa: Latince'de "yumakçık bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla aldosteron salgılar.<br />
    Zona fasciculata: Latince'de "demet bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla kortizol salgılar.<br />
    Zona reticularis: Latince'de "ağ bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla seks hormonlarını (dihidroepiandrosteron (DHEA) ve androstenedion) salgılar. Bu hormonlar öbeğine androjenler denilmektedir.<br />
<br />
Öz bölge ise, kabuk bölgesinin aksine, tek bölgeden oluşmaktadır ve buradaki gözelere Kromafin gözeleri denir. Kromafin, Yunanca'da "renke ilgi" anlamına gelir. Böyle adlandırılmasının nedeni, Krom tuzlarıyla boyandığında, bu gözelerin içindeki katekolaminlerin yükseltgenip, çoklu bileşik (polimer) haline dönüşmesi ve elde edilen bileşiğin kahverengi olmasıdır.<br />
Fizyolojik işlev<br />
<br />
Burada, bezlerin kabuk ve öz katmanlarının işlevleri ayrı ayrı açıklanacaktır.<br />
Kabuk katmanı ve hormonları<br />
<br />
Kabuk bölgesi, bezin yaşamsal önem taşıyan katmanıdır. Bu yapıdan hipofiz bezinden salgılanan adenokortikotropik hormon (ACTH) hormonunun etkisiyle başta kortizol olmak üzere çok sayıda hormon salgılanır. Kortizol salgılanma düzeni gün içinde gösterdiği değişiklikler açısından ilginç bir özellik taşır. Gün boyunca değişen derişimlerle kana salgılanan kortizol, akşam sıralarında ve uykuya dalıştan hemen sonraki saatlerde en az düzeydeyken, sabah kalkmadan önceki saatlerde ise en yüksek düzeydedir. Böbrek üstü bezlerinden salgılanan öteki kabuk hormonları da kortizole benzer değişiklikler gösterir. Bu değişkenliğin nedeni, hipotalamustaki CRH salgılanmasına bağlı olan ACTH salgılanımının, aydınlık/karanlık döngüsüne ilişkin bilginin retinadan hipotalamusta bulunan çifte çekirdeklere (suprachiasmatic nuclei) iletilmesine bağlı olmasıdır. Ön görülebileceği gibi, koma, körlük ya da sürekli ışığa ya da karanlığa maruz kalma durumlarında bu değişkenlik de ortadan kalkar.<br />
Glukokortikoidler<br />
<br />
İlgili madde: Kortizol<br />
<br />
Zona Fasciculata bölgesinden salgılanan kortizolun (ana glukokortikoid) çok yönlü etkileri vardır. Tıpkı öbür steroid bileşikleri gibi, kortizol, etkisini erek gözenin çekirdeğine girerek, DNA'nın kalıt yazımından mesajcı RNA'yı bireşimleyerek, ve bundan da yeni protein bireşimleterek gösterir. Yukarıda da açıklandığı gibi Glukokortikoidler yaşamsal önem taşır. Glukokortikoidler etkilerini, şeker üretimi (glukoneojenez), damarların katekolaminlere yanıt vermeleri, yangının ve bağışıklık sisteminin baskılanması ve merkezi sinir sisteminin düzenlenmesi biçiminde gösterir.<br />
<br />
    Glukoneojenezin uyarımı: Kortizolun en önemli etkinliklerinden ikisi glikojen depolanması ve glukoneojenezdir. Genel olarak, kortizol etkileri yıkıma (katabolizma) ağırlık verir. Kortizol, protein, yağ ve karbonhidrat yapım-yıkımını eş güdümlü bir biçimde şeker üretimini arttıracak şekilde düzenler: kaslardaki protein yıkımını arttırıp, yeni protein bireşimlenmesini baskılar, ve böylece karaciğerin şekere dönüştürmesi için serumda amino asit sağlamış olur. Benzer bir biçimde yağ yıkımını da arttırıp, karaciğerin şekere dönüştürmesi için serumda gliserol bileşiğini de sağlar. Son olarak, kortizol, şekerin dokularca kullanımını ve yakılmasını da engelleyip, yağ gözelerinin (adipoz) insüline olan duyarlılığını da azaltır. Tüm bunlardan dolayı, açlık sırasında yaşamda kalabilmek için glukokortikoidler çok önemlidir; beyin kandaki şekerden dolayı işlevini sürdürebilir. Kortizolun olağan düzeyinden düşük olduğu durumlarda kan şekeri düşer (hipoglisemi), ve yüksek olduğu durumlarda da kan şekeri artar (hiperglisemi).<br />
    Yangıyı baskılayıcı etkileri: Kortizol bunu üç yolla gerçekleştirir:<br />
        Lipokortinin bireşimlenmesini uyarır. Fosfolipaz A2 enzimini baskılayan lipokortin, bundan dolayı arachidonic asitin zar fosfoyağlardan serbest bırakılmasını önler. Arachidonic asit, yangıyı tetikleyen etmenlerin bireşimlenmesinde kullanılan önemli bir bileşiktir. Bu dolaylı yol ile kortizol, yangıyı baskılar.<br />
        Kortizol, interlükin 2 (IL-2)'nin üretilmesini ve T lenfositlerinin çoğalmasını engeller.<br />
        Kortizol mastositlerden histaminin, pıhtı gözelerinden (trombosit) serotonin salgılanmasını baskılar.<br />
    Bağışıklık sisteminin baskılanması: yukarıda da açıklandığı gibi, kortizol interlükin 2 (IL-2)'nin üretilmesini ve T lenfositlerinin çoğalmasını engeller. Organ nakli gerçekleşmiş olan hastalarda organ reddini önlemek için glukokortikoidler ilaç olarak verilir.<br />
    Damarların katekolaminlere yanıtını olanaklı kılar: Kortizol kan basıncının olağan değerlerde izlemesi için gereklidir, bunu damarcıklardaki (arteriyol) alfa-1 katekolamin alıcılarının etkinliğini arttırarak yapar. Böylece, kortizol damarcıkların büzülmesinde ve kan basıncının artmasında önemli rol oynar. Kortizol düzeyi olağanın altında olduğunda, hipotansiyon, olağan düzeyinin üstünde seyrettiğinde ise hipertansiyon gerçekleşir.<br />
    Kemik oluşumunu baskılar: Bunu kemiklerde bulunan 1. tip kollajenin (bağ dokunun yapı maddesi) bireşimlemesini engelleyerek, kemik gözelerinin (osteoblast) çoğalmalarını engelleyerek, ve bağırsaktan kalsiyum emilimini azalatarak gerçekleştirir.<br />
    Glomerüler süzme hızını (GFR) azaltmak: Kortizol, nefronlardaki getirici damarcıkları genişleterek böbreğe giden kan akışını, ve GFR'yi arttırır.<br />
    Merkezi sinir sistemine etkisi: Özellikle limbik sistemde olmak üzere, merkezi sinir sisteminde glukokortikoid alıcıları bulunmaktadır. Glukokortikoidler, REM uykusununu azaltır, yavaş-dalgalı uyku evresini arttırır, ve genel olarak uyku zamanını azaltır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mineralokortikoidler</span></span><br />
<br />
İlgili madde: Aldosteron<br />
<br />
İnsanlarda en çok bireşimlenen mineralokortikoid Aldosteron'dur. Yalnızca Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan hormon, tıpkı Zona Fasciculata'dan salgılanan kortizol gibi kolesterol molekülünden bireşimlenir, ve bu tepkimeler dizisindeki enzimler aynıdır. Zona Glomerulosa'da ek olarak Aldosteron sentaz adlı enzim bulunduğundan Aldosteron yalnızca bu bölgede bireşimlenir. Ancak, Zona Glomerulosa kortizol üretmez. Bunun nedeni, Zona Glomerulosa'da progesterondan kortizol bireşimlemesini sağlayan 17-alfa-hidroksilaz enziminin bulunmamasıdır.<br />
<br />
Aldosteron mineralokortikoid özelliği gösteren tek steroid değildir; 11-deoksikortikosteron (DOC) ve kortikosteron bileşikleri de mineralokortikoid kimyasal davranışlarını sergilerler. Bundan dolayı, mineralokortikoid bireşimlenmesindeki tepkiler dizisinde DOC'den sonraki bir aşamada eksiklik olursa (11-beta-hidroksilaz ya da aldosteron sentetaz enzimlerinde eksiklik), mineralokortikoid etkinliğinde bir azalma olmaz. Ancak tepkiler dizinde DOC'den önceki bir aşamada bir aksaklık çıkarsa (21-beta-hidroksilaz eksikliği), o zaman mineralokortikoid etkinliğinde azalma gerçekleşir.<br />
<br />
Mineralokortikoidler, etkilerini böbreklerin nefron yapısındaki uç borucuklarda (distal tubül) ve toplayıcı kanallarda gösterir: Na+ (sodyum) geri emilimini arttırıp, K+ (potasyum) atılımını ve H+ (proton) atılımını arttırır. Na+ geri emilimini ve K+ atılımını prinsipal gözelerde, H+ atılımını ise alfa-aracık gözelerinde gerçekleştirir. Bu sodyum geri emilimi, ve potasyum ve proton atılımı sonucu göze-dışı (ekstraselüler)hacim artıp, hipertansiyon, potasyum düzeyi düşüklüğü (hipokalemi) ve metabolik alkaloz gerçekleşir. Aldosteron düzeyi düştüğünde ise (örneğin böbrek üstü yetmezliğinde) Na+ geri emilimi azalıp, K+ ve H+ atılımı da azalır. Bu durumda ise göze-dışı hacim azalıp, potasyum düzeyi yükselir (hiperkalemi) ve metabolik asidoz oluşur.<br />
<br />
Her ne kadar kortizolun da mineralokortkoid etkinliği olsa da (kortizol mineralokortikoid alıcılarına aldosteron'la aynı düzeyde ilgiyle bağlanabilir), böbrekte Aldosteron'un etki ettiği erek gözeler (prinsipal gözeler ve alfa-aracık gözeleri), kansıvındaki (plazma) kortizole "aldanmazlar." Bunun nedeni, bu gözelerde 11-beta-hidroksisteroid dihidrojenaz enzimi bulunmasıdır: bu enzim, kortizol'u kortizon'a dönüştürmekte, ve kortizol'un aksine, kortizon'un mineralokortikoid etkinliği yoktur. Bundan dolayı, kortizolun yüksek izlediği durumlarda bile, mineralokortikoid alıcıları bundan etkilenmez.<br />
Eşeysel hormonlar (androjenler)<br />
<br />
Yukarıda da belirtildiği gibi, kabuk bölgesi DHEA ve androstenedion bireşimlemektedir. Erkeklerde, bu bileşikler testiste testosterona dönüştürülmektedir. Erkeklerde, böbrek üstü bezlerinin salgıladığı bu androjenlerin önemi azdır, çünkü testosteron testislerde kolesterolden bireşimlenir. Bunun aksine, kadınlarda böbrek üstü bezlerinin ürettiği androjenler önemlidir, ve ergenlik çağında koltukaltı ve pubik bölgelerde kılların çıkmasından sorumludur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Öz katman</span></span><br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin öz katmanı, özerk sinir sisteminin sempatik bölümünün bir sinir düğümüdür (ganglion). Sinir düğümü öncesi nöronların gövdeleri omuriliğin göğüs bölgesinde bulunmaktadır. Bu nöronların aksonları büyük splanknik sinirden geçerek böbrek üstü bezinin öz bölgesine ulaşıp ve kromafin gözelerle sinir bağlanımı yapıp, asetilkolin salgılarlar. Asetilkolin, sinir düğümü sonrasındaki nöronların nikotinik alıcılarını etkinleştirir. Kromafin gözeler bunun üzerine dolaşıma adrenalin (epinefrin) ve noradrenalin (norepinefrin) salgılar. Sinir düğümü sonrasındaki nöronların genellikle noradrenalin salgılamalarına karşın, böbrek üstü bezlerinin öz bölgesi çoğunlukla (%80) adrenalin, ve ancak %20 oranında noradrenalin salgılar. Bunun nedeni, öz bölgede feniletanolamin-N-metiltransferaz (PNMT) enziminin bulunması, ve bu enzimin sempatik sinir düğümü sonrası nöronlarda bulunmamasıdır (bu enzim noradrenalini adrenaline dönüştüren kimyasal tepkimeyi tetikler). Noradrenalinden adrenalin bireşimlenmesini olanaklı kılan kortizoldur. Kabuk bölgesinde bireşimlenen kortizol bu bölgeden ayrılan toplardamar ile öz bölgeye ulaşır ve bu tepkimeyi tetikler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hastalıklar</span></span><br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin kabuk bölgesinden kaynaklanan düzensizliklerin çoğu belirli bir katmandaki hormonun gereğinden az ya da çok bireşimlenmesinden kaynaklanır (kortizol, aldosteron ya da eşeysel hormonları). Bir hormonun olağan derişiminin altında ya da üstünde üretilip salgılanması kişide belirtilere neden olur, ve aynı zamanda o hormonun kansıvındaki ve idrardaki derişiminin de değişmesine yol açar. Ayrıca bir hormonun derişiminin az ya da çok olması o hormonun geri beslemesini de etkiler, ve yalnız bundan yararlanılarak incelemeler yapılabilir.<br />
Cushing Sendromu<br />
Ana madde: Cushing sendromu<br />
<br />
Cushing Sendromu, glukokortikoidlerin (kortizol hormonunun) olağanın üstünde bir düzeyde olduğu durumlarda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür. Cushing Sendromunun alışılmış nitelikleri kilo artması, obezite, kan basıncının artması (hipertansiyon), ve derinin zayıflaması sonucu oluşan çizgilerdir.<br />
Conn Sendromu<br />
<br />
Conn sendromu, daha çok Mineralokortikoid fazlalığı olarak da bilinir. Belirtilerinin çoğu hipokalemiden (potasyum düzeyinin düşük olması) kaynaklanıp yorgunluk, kas güçsüzlüğü, ve kasınçlar olarak ortaya çıkar. Çoğu zaman, erken yaşta çıkan yüksek tansiyon ve bununla birlikte kendiliğinden ortaya çıkan düşük potasyum düzeylerinde bu düzensizlikten kuşkulanılır. Mineralokortikoid fazlalığı, Aldosteron'un (ya da başka bir mineralokortikoidin) özerk bir biçimde üretildiği (renin bu durumda düşük düzeydedir) birincil böbrek üstü bezi hastalığından ya da renin düzeyinin yükselmesi (aldosteron salgılanımı arttırır) gibi böbrek üstü bezleri dışında bir nedenden de kaynaklanabilir. Bu son duruma örnek olarak, kandolumlu kalp yetmezliği, karında sıvı birikimli siroz, böbrek atar damarı akımında azalma, renin üreten ur örnek verilebilir.<br />
Addison Hastalığı<br />
Ana madde: Addison hastalığı<br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin kabuk bölümünün, özbağışıklık (bağışıklık sisteminin vücuttaki dokulara saldırması), verem ya da mantar bulaşımı nedeniyle zarar görmesine bağlıdır. Güçsüzlük, kansızlık, kilo yitimi, mide-bağırsak rahatsızlıkları, kan basıncı düşüklüğü, deride kararma, bazı hastalarda da aşırı sinirlilik ve aşırı duyarlılıkla gelişir. Eskiden ölümle sonuçlanabilirken, günümüzde yapay hormonlarla kesin olarak sağaltılmaktadır.<br />
Feokromositom<br />
Ana madde: Feokromositom<br />
<br />
Böbrek üstü bezlerinin katekolamin salgılayan öz bölgesindeki Kromafin gözelerinde çıkan urlara feokromositom, ve sempatik sinir sistemi sinir düğümlerinde katekolamin salgılayan gözelerde çıkan urlara ise Paragangliom denilmektedir. Bu urların bulguları ve belirtileri birbirlerine benzedikleri için, çoğu tıbbi yetke bu iki uru birden feokromositom çatısı altında toplar. Buna karşın, bu iki urun ayırt edilmeleri önemlidir, çünkü beklenen gidişleri (prognoz), kötücül olma olasılıkları ve kimi zaman kalıtsal özellikleri ayrı olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cinsel organ</span></span><br />
<br />
Cinsel organ veya üreme organı, bir hayvan vücudunun cinsel üreme ile ilgili herhangi bir parçasıdır. Üreme organları birlikte üreme sistemini oluşturur. Erkekte testis ve dişilerde yumurtalık, birincil cinsel organlar olarak adlandırılır.[1] Kalan kısımlar ise ikincil cinsel organlardır ve bunlar, dış cinsel organlar ve iç cinsel organlar içinde yer alır.[1] Yosunlar, eğrelti otları ve bazı benzer bitkiler, gametofitin bir parçası olan üreme organları için gametangia'ya sahiptir.[2] Çiçekli bitkilerin çiçekleri polen ve yumurta hücreleri üretir ancak cinsel organlarının kendileri polen ve ovül içindeki gametofitlerin içindedir.[3]<br />
Penis<br />
Ana madde: İnsan penisi<br />
<br />
Penis, erkek cinsel organı. Latincede "kuyruk" anlamına gelir.[kaynak belirtilmeli] Penis uyarıldığında damarlar kanla dolarak büyür ve sertleşir. Buna sertleşme (ereksiyon) denir. Sertleşen penis içindeki meninin dışarı atılmasına boşalma (ejakülasyon) denir.<br />
Vajina<br />
Ana madde: Vajina<br />
<br />
Vajina ya da vajen, kadın cinsel organı. Vajina girişi ile başlayan ve uç kısmında rahim ağzının yer aldığı içi boş silindir şeklinde ve normal halde yaklaşık 7-10 santimetre uzunluğunda, 3 santimetre genişliğinde bir yapıdır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın üreme organları</span></span><br />
<br />
Kadın üreme organları (genital organlar), kadınlardaki cinsel organlardır. İç genital organlar kadın iskeletinde bacakların hemen üzerinde yer alan leğen kemikleri ve bel kemiği tarafından oluşturulan kemik çatının (pelvis) içinde koruma altına alınmışlardır.<br />
<br />
Kadın üreme organlarının bazıları büyük bazıları da küçük anatomik yapıya sahiptir. Vulva olarak adlandırılan dış cinsel organlardan bazıları; dış dudaklar (büyük dudaklar), venüs tepesi (mons pubis), iç dudaklar, klitoristir.<br />
Anatomisi<br />
Dış genital organlar (Vulva)<br />
Ana madde: Vulva<br />
<br />
Kadın dış genital organları vücudu örten cilt tabakasının bir devamıdır ve kadın iç genital organlarına giriş kapısını, bebeğin doğduğu "doğum kanalından" çıkış kapısını oluştururlar. Dış genital organlara topluca vulva adı verilir.<br />
İç genital organlar<br />
Dişi üreme organlarının şematik çizimi, önden görünüşü.<br />
<br />
İç genital organlar penisi içine kabul eden vajinayla başlar, rahim içine giriş kapısı olan ve aynı zamanda sperm için bir depo görevi üstlenen rahimağzı ile, bebeğin büyüyerek geliştiği ve gebe olunmayan dönemlerde adet kanamasının oluştuğu rahim ile devam eder, buradan sağlı sollu rahimin her iki yanında boynuz gibi yer alan Fallop tüplerine uzanır ve her bir Fallop tüpü, uçlarında bulunan saçaklarıyla yumurtalıklarla yakın temas eder.<br />
<br />
    Vajina (Hazne): Rahim ile dış ortam arasındaki bağlantıyı sağlayan boru şeklinde esneme yeteneği çok gelişmiş bir organdır. Cinsel ilişki bu bölgede olur. Doğumda bebek buradan geçerek dünyaya gelir, doğum sonrası çok hızlı bir biçimde eski halini alır.<br />
    Üretra (idrar yolu)<br />
    Fallop tüpleri: Sağlı sollu ve adeta birer boynuz gibi rahim (uterus) yanlarında yer alan yapılardır.<br />
    Rahimağzı: Döllenen yumurta hücresi uterus içinde yer alan bu boşlukta en "verimli" bulduğu bölgeye yerleşir ve çoğalmaya başlar.<br />
    Rahim (Uterus): Döllenme sonrası yumurtanın yerleştiği ve gebeliğin oluştuğu yerdir.<br />
    Endometrium boşluğu: Bebeğin geliştiği bölgedir.<br />
    Tüpler (Rahim kanalları): Vajinaya atılan meninin rahim ağzından içeri girerek yumurtaya ulaşmasını sağlayan yapılardır.<br />
    Yumurtalıklar (Ovaryum): Rahmin her iki yanında yer alan iki adet organdır. Yumurta üretimi ve kadınsal hormonların üretiminden sorumludur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erkek üreme organları</span></span><br />
<br />
Eril üreme sistemi, insan üremesi sürecinde rol oynayan birkaç cinsel organdan oluşur. Bu organlar vücudun dışında ve pelvisin içinde bulunur.<br />
Dış üreme organları<br />
Dış eril üreme organları<br />
Penis<br />
Ana madde: İnsan penisi<br />
<br />
Penis eril intromittent organdır. Uzun bir şafta ve sünnet derisi tarafından desteklenen ve korunan penis ucu olarak adlandırılan genişlemiş ampul şeklindeki bir uca sahiptir. Eril cinsel olarak uyarıldığında, penis erekte olur ve cinsel etkinlik için hazır hale gelir. Ereksiyon, penisin erektil dokusu içindeki sinüslerin kanla dolması sonucu meydana gelir. Damarlar sıkıştırılırken penis arterleri genişler böylece kan basınç altında erektil kıkırdağa doğru akar. Penis pudendal arter tarafından desteklenir.<br />
Testis torbası<br />
Ana madde: Testis torbası<br />
<br />
Testis torbası (veya skrotum), penisin arkasında asılı duran kese benzeri bir yapıdır. Testisleri tutar ve korur. Ayrıca birçok sinir ve kan damarı içerir. Daha düşük sıcaklık zamanlarında, the Cremaster kas kasılır ve testis torbasını vücuda yakınlaştıracak şekilde çekerken Dartos kası da kırışık bir görünüm verir; sıcaklık arttığında Cremaster ve Dartos kasları, testis torbasını vücuttan uzaklaştırmak ve sonrasında kırışmaları gidermek üzere gevşer.<br />
Dış cinsel organ<br />
<br />
Erilin dış cinsel organı, dokuzuncu haftanın sonu itibarıyla dişininkinden farklıdır. Bundan önce, her iki cinsiyetteki genital yumru bir fallustur. Dış genital bölgenin farklılaşması sırasında, gelişimin başlarında üretral oluk fallusun ventral yüzeyinde oluşur. Buna, testis tarafından üretilen ve salınan androjenler neden olur. Androjen kaynaklı gelişme fallusun uzayarak bir penise doğru farklılaşmasına, penisin ventral yüzeyi boyunca üretral oluğu çevreleyen ürogenital kıvrımların birleşimine ve labioscrotal kıvrımların orta hat kapanışına neden olur. Bu kapanış, dış cinsel organ skrotumun duvarını oluşturur. 12. haftanın sonu itibarıyla, dış cinsel organ oluşumunu tamamlar.[1][2]<br />
<br />
Doğumda, ergenlik öncesi eril üreme sisteminin gelişimi tamamlanır. Gebeliğin ikinci üç aylık döneminde, erilde testosteron salgısı düşer böylece doğumda testis inaktif olur[3] Gonadotropin salgısı ergenlik başlamasına kadar düşüktür.[4]<br />
Ergenlik<br />
Ana madde: Ergenlik<br />
<br />
Ergenlik sırasında artan gonadotropin salgısı, testislerdeki eşey steroidleri oluşumunda artışı teşvik eder. Ergenlik sırasında testislerden artan testosteron salgısı, dışarıdan görülecek olan eril ikincil cinsiyet özelliklerine neden olur.[5]<br />
<br />
İkincil cinsiyet özelliklerinin dışarıdan görülmesi şunların büyümesini kapsar:<br />
<br />
    testis<br />
    kasık kılı<br />
    tüm vücut<br />
    penis<br />
    gırtlak<br />
    yüz ve koltuk altı kılı<br />
<br />
İkincil gelişim, testis torbasının cildinde oluşan koyulaşmanın yanı sıra ekrin ter bezleri ve yağ bezlerinin etkinlik artışını da kapsar.[4] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İdrar</span></span><br />
<br />
İdrar, sidik veya çiş, insanda ve diğer pek çok hayvanda böbreklerde kanın filtrelenmesiyle oluşan sıvıdır. Böbreklerden üreter yoluyla idrar kesesine taşınan sıvı daha sonra üretra vasıtasıyla boşaltılır. İdrar oluşumu, vücutta mineral ve diğer maddelerin dengesinin sağlanmasında etkilidir. Vücutta olması gerekenden fazla olan veya vücuda zararlı olan maddeler idrar yolu ile dışarı atılır. İdrar, içinde erimiş ya da süspansiyon durumunda bulunan birçok maddeyi uzaklaştırır.[1]<br />
Fizyoloji<br />
Ana madde: Böbrek fizyolojisi<br />
<br />
Vas afferens vasıtasıyla nefronda yer alan Malpighi cisimciğine gelen kan burada fenestere tipten damarlardan geçer. Bu endotel kan hücreleri dışındaki glukoz, çözülmüş iyonlar, su ve üre gibi maddelerin geçişine olanak tanır. Buna ek olarak podosit adlı endotelin etrafını saran hücreler özellikle plazma proteinlerine karşı bariyer oluşturur. Endotel ve podositlerin özel bazal laminası albumin gibi plazma proteinlerinin geçişine müsaade etmez. Glomerulusdan Bowman kapsülüne gelen idrar burada proksimal tübüle transfer edilir.<br />
<br />
Proksimal tübülde filtre edilmiş glukozun tamamına yakını, sodyum, potasyum, fosfat ve bikarbonatın ise büyük çoğunluğu geri emilir. İdrar daha sonra Henle kulpu, distal tübül ve toplama kanalından geçer. Tübül sisteminin yanında peritübüler kılcallar bulunduğundan reabsorbsiyon ve sekresyon bu damarlarla yapılır. Toplama kanalından idrar kalikslere ve renal pelvise aktarılır.<br />
Yapısı<br />
<br />
İdrarın %91 ila %96'sı sudan oluşur. Geriye kalan bileşenleri arasında inorganik tuzlar, üre, organik bileşikler ve organik amonyum tuzları yer alır. Üre, katı maddelerin yaklaşık yarısını oluşturur.[2] Ortalama pH değeri 6,2 olan hafif asidik idrarın sağlıklı bir insanda değeri 5,5 ile 7 arasında değişebilir.[3] İdrarın rengi vücudun su seviyesi, alınan besin ve hastalıklara göre değişebilir. İdrara rengini veren birincil madde ürobilindir.<br />
<br />
İdrar sanılanın aksine steril değildir. Yapılan araştırmalara göre idrarda idrar kesesindeyken bile bakteri varlığı tespit edilmiştir.[4][4][5]<br />
Patoloji<br />
<br />
Yetişkin bir kişi 24 saat içerisinde ortalama olarak vücut ağırlığının kilogramı başına 20 mL idrar atar. Bu oran içki tüketimine, ortam sıcaklığına ve fiziksel aktiviteye göre değişiklik gösterir. Atılan idrar miktarı patolojik bozukluklara göre yükselebilir, azalabilir veya tamamen kesilebilir.[1] <br />
<br />
Erkek Anatomisi ve Üreme Organları <br />
<br />
Erkek üreme organları da aynen kadınlarda olduğu gibi dışta yer alanlar ve içte yer alanlar olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Erkeğin dış genital organlarını penis ve içinde erbezlerini (testisleri) barındıran torba (skrotum) adı verilen yapı oluşturur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Penis</span></span><br />
<br />
Penis, erişkin bir erkekte 5-9 santimetre uzunluğunda, 3-5 santimetre çapında silindir şeklinde bir organdır. Cinsel uyaranlara bağlı olarak sertleştiğinde boyu yaklaşık iki kat uzar ve çapı artar. Penis boyutlarındaki artışı sağlayan mekanizma penisin iç yapısında bulunan boşluk ve gözeneklerin içinin kan ile dolmasıdır. Uyaran bittiğinde penis kısa sürede eski boyutlarına geri döner.<br />
<br />
Penis uzunluğu çok değişken olabilir ve penisin cinsel işleviyle boyutları arasında bilinen bir ilişki yoktur.<br />
<br />
Penisin gövde ve baş olmak üzere iki kısmı vardır. Baş kısmı sünnet derisiyle kaplıdır ve erkek sünnet olduktan sonra bu kısım açıkta kalır. Sünnet olmamış erkeklerde sünnet derisinin içindeki baş kısmı sertleşmeyle birlikte ortaya çıkar, sonra eski boyutlarına döndüğünde tekrar deri tarafından örtülür. Penisin baş kısmı sünnet olmamış erkeklerde elle sıyrılarak da ortaya çıkarılabilir.<br />
<br />
Penis başı erkeğin en hassas bölgelerinden biridir ve içerdiği çok sayıda sinir ucu sayesinde erkek orgazmında en önemli rolü oynar.<br />
<br />
Penisin ortasından uretra adı verilen idrar borusu geçer. Mesaneyle bağlantılı olan bu boru, penis başının uç kısmında bulunan uretra ağzına açılır. Uretra hem meninin hem de idrarın dışarıya boşaltılmasını sağlar.<br />
<br />
Erkek uretrası (sağda yer alan şekil) kadın uretrasına göre çok daha uzundur. Kadın uretrasının nispeten kısa olması kadınlarda idrar yolları enfeksiyonlarının kolaylıkla oluşmasına zemin hazırlar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Torba (skrotum</span></span>)<br />
<br />
Skrotum içinde sağlı sollu yer alan iki testis, sperm kanallarının bir kısmı ve çok sayıda damar yapısı içeren bir yapıdır.<br />
<br />
Skrotumun sperm işlevlerini korumak açısından çok önemli bir özelliği vardır:<br />
<br />
    Sperm hücreleri ısı değişikliklerinden olumsuz etkilenirler ve işlevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmeleri için vücut ısısından yaklaşık 2 derece daha düşük bir ortamda bulunmaları gerekir. Torbanın vücut dışında bulunmasının nedeni budur.<br />
<br />
    Torbanın içindeki ısı vücut ısısından daha düşüktür ve soğukta büzüşerek ısı kaybını önler. Sıcakta ise aksine sperm hücrelerinin aşırı ısıya maruz kalmalarını önlemek için gevşer.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Testisler</span></span><br />
<br />
Torbanın içinde sağlı sollu yer alan iki adet testis, sperm hücrelerinin üretildiği ve testosteron adı verilen erkeklik hormonunun salgılandığı yapılardır.<br />
<br />
Testislerin büyüklükleri kişiden kişiye değişmekle beraber, her biri ortalama 20-30 gram ağırlığında, 4-5 santimetre uzunluğunda ve 2-2,5 santimetre kalınlıktadırlar.<br />
<br />
Testisler yaklaşık aynı büyüklükte olmalarına karşın yapısal olarak sol testis sağdakine göre biraz daha aşağıda yer alır.<br />
<br />
Her testis içinde küçük ve oldukça kıvrımlı sperm kanalcıkları bulunur. Bu kanalcıklar beyindeki hipofiz bezinin salgıladığı FSH hormonunun verdiği emirle sperm hücreleri üretirler.<br />
<br />
Testisler yine hipofiz bezinden salgılanan ve LH adı verilen hormonun etkisiyle testosteron hormonu üretirler.<br />
<br />
Erkek çocukta ergenlik dönemine girene kadar nispeten düşük miktarlarda salgılanan testosteron hormonu ergenlikle birlikte daha hızlı salgılanmaya başlar ve erkek çocukta ses kalınlaşması, sakal-bıyık çıkması, vücut kaslarının gelişmesi, vücutta erkek tipi kıllanmanın ortaya çıkması gibi erkeksi özelliklerin ortaya çıkmasını sağlar.<br />
<br />
Sperm üretimi de ergenliğin başlamasıyla kısa sürede başlar.<br />
<br />
Erişkin bir erkekte de testosteron erkek cinsiyete özgü özelliklerin devamını ve sürekli olarak sperm üretimini sağlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Testisler,sperm üretimi ve sperm hücresi</span></span><br />
Sperm hücresinin yapısı<br />
<br />
Sperm hücresi yaklaşık santimetrenin 250'de bir kadar uzunlukta çıplak gözle görülemeyecek kadar ufak bir hücredir.Hücrenin baş, gövde ve kuyruk olmak üzere üç ayrı kısmı vardır.<br />
<br />
<br />
Baş kısmı sperm hücresinin yumurta hücresi içine girme işlevini yürütür. Bu amaçla bu kısımda yumurta hücresinin dış tabakasını eritip delebilen maddeler bulunur<br />
<br />
Gövde kısmı sperm hücresinin 23 kromozomdan oluşan genetik materyalini içerir. Burada ayrıca sperm hücresinin canlı kalması ve hareket etmesi için gerekli olan enerji sağlayıcı maddeler depolanmıştır.<br />
<br />
Kuyruk kısmı sperm hücresinin hareketli olmasını sağlar. Kırbaç hareketleriyle ilerleyen sperm hücresi bu şekilde yumurta hücresini bulmaya çalışır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sperm üretimi</span></span><br />
<br />
Her testis içinde çok ince ve birbiri üzerine katlanmış çok sayıda kılcal boru vardır. Sperm hücreleri bu borular içerisinde oluşur ve olgunlaşırlar. Sperm hücrelerinin üretimi ve olgunlaşması yaklaşık 74 gün kadar sürer.<br />
<br />
Sperm hücresi üretimi aynen yumurta hücresi üretiminde olduğu gibi esas olarak 46 kromozom taşıyan bir hücrenin tam yarıdan ikiye bölünmesiyle gerçekleşir. Erkeklerin hücrelerinde cinsiyet kromozomu olarak bir X bir de Y kromozomu bulunur. Kadında ise cinsiyet kromozomlarının ikisi de X yapısındadır.<br />
<br />
Sperm hücreleri oluşum aşamasında böylece cinsiyet kromozomlarından ya X veya Y kromozomunu alırlar.<br />
<br />
Yumurta hücresini dölleyen sperm hücresi Y kromozomuna sahip olduğunda bebeğin cinsiyeti erkek, X kromozomuna sahip olduğunda bebeğin cinsiyeti kız olur.<br />
<br />
Yani bebeğin cinsiyetini daima babadan gelen spermin cinsiyet kromozomu belirler.<br />
<br />
Testis içindeki kanalcıklar testisin hemen tepesinde yerleşmiş olan epididim adlı yapıyla devam ederler.<br />
<br />
Epididim sperm hücrelerinin olgunlaşmasının devam ettiği bölgedir ve hücreler için bir depo görevi üstlenir.<br />
<br />
Epididim vaz deferens adı verilen ana sperm iletim kanalıyla devam eder.<br />
<br />
Ana sperm kanalının içine seminal vezikülleri, prostat bezi ve Cowper ("kovper" okunur) salgı bezleri kendi salgılarını boşaltarak meninin son şeklini almasını sağlarlar.<br />
<br />
Bu salgıların sperm hücreleri üzerinde besleyici ve hareket artırıcı özellikleri vardır. Sperm hücrelerinin bu salgılarla birleşmesi neticesinde oluşan sıvıya meni adı verilir.<br />
<br />
Yaklaşık 4 ml. hacmindeki meninin hacmen %60'ı seminal vezikül tarafından, %20'si prostat tarafından oluşturulur.<br />
<br />
Prostat en dış kısımda yer alan organ olduğundan ejakulasyonda ilk boşalan sıvı prostat sıvısıdır ve en canlı spermler bu sıvı içinde yer alırlar.<br />
<br />
Sperm üretimi devamlıdır, üretilen sperm depolanır ve boşaltılmaya hazır bekler.<br />
<br />
Meninin salgılanması ve özellikleri<br />
<br />
Meni erkeğin orgazm olmasıyla birlikte dışarı fışkırma tarzında boşalır.<br />
<br />
Meni yaklaşık 1.5-5 mililitre miktarında opak-gri renkte, kuruduğunda sarı bir renk alan, kendine özgü bir kokusu olan, yapışkan ve kıvamlı bir sıvıdır.<br />
<br />
Vücuttan atıldıktan sonra 5 ila 20 dakika arasında yapışkan halini kaybederek sıvılaşır, 30 dakikada tamamen su halini alır.<br />
<br />
Bir boşalmada erkek ortalama 150 milyon sperm hücresi boşaltır.<br />
<br />
Yumurta hücresinin döllenmesinde sperm sayısı kadar spermlerin kalitesi de önemlidir.<br />
<br />
Meninin çeşitli özelliklerinin laboratuvar koşullarında incelenmesine spermiyogram adı verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Genital Sistem Anatomisi</span></span><br />
<br />
Kadın genital sistemini nedir?<br />
<br />
Kadın genital sistemi, ‘Üreme Sistemi’ olarak da bilinir. Kadınlardaki cinsel organların oluşturduğu sistemdir.<br />
<br />
Görevi:<br />
<br />
    Eşey hücrelerini (yumurta) ve üreme hormonlarını üretmek<br />
    Gelişen fetüsü taşımak ve desteklemek<br />
    Fetusun dünyaya gelmesini sağlamakdır.<br />
<br />
Kadın genital sistemi kaç bölümde incelenir?<br />
<br />
Kadın üreme organları, kişiden kişiye boyut açısından farklılık gösterir.<br />
<br />
İki kısımda incelenir:<br />
<br />
    Dış genital organlar: İç genital organlara bağlanan giriş kapısıdır.<br />
    İç genital organlar: ’Pelvik boşluk’ içinde yer alır. Pelvik boşluk, iskelet sisteminde bacaklar üzerinde yer alan leğen kemiği ile bel kemiği tarafından oluşturulan kemik çatıdır. Bu yüzden iç genital organlar, ‘pelvik organ’ olarak tanımlanır. Gövdenin pelvis üstünde kalan kısmına karın (abdomen) denir. Gebe rahim ancak 12 haftalık cesamete ulaşınca artık bir pelvik organ değil, abdominal organ haline döner.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın dış genital organları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Dış genital organlar, pubis tepesi (mons pubis), dış dudaklar (labium majus), iç dudaklar (labium minör), klitoris, vestibül, idrar deliği (üretra), vajen girişi (introitus), kzılık zarı (hymen), salgı bezleri (Bartholin ve Skene bezleri) ve perine’dir.<br />
<br />
<br />
Kadın dış genital organlarının görevleri nelerdir?<br />
<br />
Dış genital organların fonksiyonları şunlardır:<br />
<br />
    Spermin vücuda girişini sağlamak<br />
    İç genital organları enfeksiyonlardan korumak<br />
    Cinsel haz sağlamak<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vulva ve vulva tepesi neresidir?</span></span><br />
<br />
Vulva: Dış genital organları içeren bölgeye ‘vulva’ denir. Bu bölgenin üst çatı kısmını oluşturan leğen kemiklerinin birbirleri ile orta hatta birleştiği bölgenin oluşturduğu kabarık kısım olan pubis tepesi (mons pubis), altta makat (anüs) ve yanlarda dış dudaklar (labium majuslar) tarafından sınırlanan bölgeye verilen isimdir.<br />
<br />
Dış genital organların bir tabaka altında kadının doğum yapmasında, idrar ve dışkı çıkışı gibi işlevleri istemli olarak yürütmesinde önemli yeri olan kaslar bulunur. Bu kaslara topluca pelvis tabanı kasları adı verilir.<br />
<br />
Pubis tepesi (Mons Pubis): ‘Venüs tepesi’ olarak da adlandırılır. Yağ dokusundan ve yağ bezlerinden oluşan, cildin devamlılığı olmasından dolayı üzeri genital kıllarla örtülü yerdir. Klitorisin hemen üzerinde yer alır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dış ve iç dudaklar neresidir?</span></span><br />
<br />
Dış Dudaklar (Labium Majus) (labium = dudak; majus = büyük): Vajinayı sağ ve soldan örten yapıların en dışta bulunanlarıdır. Göreceli etli ve büyüklerdir. Diğer dış genital organları örter ve korur. İçerdiği ter ve yağ bezleri, kayganlığı sağlayan salgıyı üretir. Burada da cilt devamlılık gösterir ve genital kıllar bulunur.<br />
<br />
İç dudaklar (Labium Minör (İç Dudaklar) (labium = dudak; minor = küçük): Labium majusların iç tarafında bulunan, vajen girişi ve üretra ağzını çevreleyen, daha ince ve pembe renkli dokudur. Cild yerine sürekli nemli, özel bir doku olan ‘mukoza’ ile örtülüdür. Kıllanma görülmez. İlişki sırasında zengin kan damarları genişleyerek ödemli bir yapıya döüştürür.<br />
<br />
Klitoris: ‘Bızır’ adı ile de bilinmektedir. İç dudakların üstte birleşke yerinde bulunur. Yapı olarak erkeklerin penisine karşılık gelen organdır. Uyarıldığı zaman ereksiyon ve orgazm gelişir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vajen girişi ve kızlık zarı neresidir?</span></span><br />
<br />
Vajen Girişi (İntroitus): Labium minörün hemen iç kısmından başlar ve kızlık zarından sonra vajinayla devam eder. İdrar deliği (üretra) ile makat (anüs) arasında yer alır.<br />
<br />
Kızlık Zarı (Hymen): Bu yapı ince ve esnek bir dokudur. Kulak memesine yakın kalınlıktadır. Vajen girişini kısmen örten bir dokudur. Şekli çok değişkendir. Tamamen kapalı olup adet kanamasının dışarıya akmasına hiç izin vermeyen bir yapıdan, halk ağzında ‘doğumda bozulur’ şeklinde ifade edilen, tıbbi olarak ‘ilişkiye müsait’ dediğimiz, cinsel aktiviteyle kanamanın olmayacağı incelikte bir yapının olabildiği çok geniş bir şekil yelpazesine sahiptir.<br />
<br />
İdrar Deliği, makat, salgı bezleri ve perine nerededir?<br />
<br />
İdrar Deliği (Üretra): Mesanenin devamında yer alan boru şeklindeki üretra (idrar yolunun) son kısmı idrar boşaltım sisteminin son basamağını oluşturur. Klitoris altında ve vajen girişi üstünde yer aır.<br />
<br />
Vestibül: Klitoris ile vajen girişi (introitus) arasında kalan üçgen alandır. İdrar deliği, vajen girişinin 1 cm. üstünde, burada yer alır. Vestibülün iki tarafına Skene bezleri açılır.<br />
<br />
Makat (Anüs): Sindirim sisteminin son kısmı olan kalın bağırsağın dışarıya açıldığı kısımdır.<br />
<br />
Perine: Dış dudakların alt kısmında, vajen girişi (introitus) ile makat (anüs) arasındaki bölgedir. 2-5 cm. uzunluğundadır. İdrar ve dışkı işlevlerinin kontrolünü sağlayan kasları barındırır. Bu kaslar doğum sırasında gevşeyerek bebeğin doğmasına izin verirler.<br />
<br />
Salgı Bezleri: Dış genital bölgenin kurumasını önlemek ve cinsel ilişkide gerekli kayganlaşmayı sağlamak işlevini yürüten birkaç adet salgı bezi vardır. Bunlar arasında en önemlileri idrar çıkış deliğinin yanlarında yer alan Skene bezleri ve vajina girişinin yakınında sağlı sollu yer alan Bartholin bezleridir.<br />
<br />
İç Genital Sistem hangi yapılardan oluşur?<br />
<br />
İç genital organlar bir kanal sistemi oluşturan birbiriyle ilişkili organlardır:<br />
<br />
    Vajina: Spermin depolandığı yer<br />
    Uterus: fetusun geliştiği yer<br />
    Fallop tüpleri: Spermin yumurtayı döllediği yer<br />
    Overler: Direk bu sistemle bağlantısı yoktur. Yumurta gelişince buradan salınır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hazne neresidir?</span></span><br />
<br />
İç genital sitem organlarının başlangıç yeri haznedir (vajina). Rahim (uterus) ile dış genital sistemi bağlayan silindir, ancak içi boş iken ‘H’ harfi şeklini alan, yapıdır. 10-12 cm. uzunluğundadır. Esneme kapasitesi olan bağ dokusundan oluşur. Cinsel ilişkiye, spermin geçişine ve adet kanamasına olanak sağlayan yapıdır. Doğumda bebek buradan geçerek dünyaya gelir, doğum sonrası çok hızlı bir biçimde eski halini alır. Alt 1/3’ünü çevreleyen elastik kaslar orgazm sırasında ritmik ve istemsiz olarak kasılır.  Duvarları, mukoza ile döşeli olup rahim ağzındaki (serviks) bezlerin salgıları ile nemli kalması sağlanır. Birçok mikroorganizmadan oluşan doğal bir ortama (flora) sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rahim nasıl bir organdır? Kaç kısımdan oluşur?</span></span><br />
<br />
Döllenme sonrası yumurtanın yerleştiği, doğuma kadar fetusun içinde korunarak geliştiği kas dokusundan oluşan bir organdır.  Gebe olmayan erişkin bir kadında yaklaşık 5 cm. genişlik ve 7 cm. uzunluktadır. Armut şeklindedir. Pelvik boşlukda, mesane arkasında ve kalın bağırsak son kısmı olan rektum önünde yer alır. Rahimi pelvis içinde yerinde tutan, üç çift bağ bulunur.<br />
<br />
Üç bölümden oluşur:<br />
<br />
    Fundus (Tepe) : Tülerin açıldığı köşelerin üstünde kalan kısım<br />
    Korpus (Gövde) : Orta kısım. Yüksek oranda içerdiği kasla, gebelik boyunca fetusa yer açacak kadar genişlerken doğum eylemi için kasılarak fetüsü doğum kanalında ilerletici motor gücü oluşturur. Üreme çağında boyu, serviksin iki katıdır.<br />
    Serviks (Rahim ağzı): Vajen içine doğru uzanan, dar bir kanal içeren alt kısımDIR. Rahim boşluğuna açılan ‘iç delik’ (internal os) ve vajene açılan ‘dış delşk’ (eksternal os) arasında kalan bir kanal (servikal kanal) yapısını içerir. Alt genital sistem muayenesi sırasında gözlemlenen kısmı dış deliği içeren bölgesidir. Pap smear testi için örnek alınan yer burası ve servikal kanaldir. Fetusun büyüdüğü rahim boşluğunu, alt genital sistemin parçası olan vajenden ayıran sıkı bir bağ dokusundan oluşur. Servikal kanal sayesinde bu iki boşluk arasında geçiş sağlar. Yapısında yer alan bezler vajeni nemli tutan, spermin genital sistemde hareketliliğine katkıda bulunan salgıyı üretir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rahimin tabakaları nelerdir?</span></span><br />
<br />
Duvar yapısı üç tabakadan oluşur:<br />
<br />
    Endometriyum (İç Tabaka): Döl yatağıdır. Gebelik olmazsa adet kanaması olarak dökülüp bir sonraki ayın olası gebeliğine hazırlanır.<br />
    Myometriyum (Orta Tabaka): Rahim kütlesinin çoğunu oluşturan kas dokusudur.<br />
    Perimetriyum (Seroza) (Dış Tabaka): Rahimin en dış tabakasıdır.<br />
<br />
Fallop Tüpleri ve yumurtalıklar neresidir? Görevleri nelerdir?<br />
<br />
Tüpler (Fallop Tüpleri = Rahim Kanalları): Vajinaya verilen meninin rahim ağzından geçerek yumurtaya ulaşmasını sağlayan kanallardır.  10-13 cm. uzunluktadırlar. Rahimin üst köşelerinden yumurtalıklara doğru uzanırlar. Uçlarında bulunan saçaklarıyla yumurtalıklarla yakın temas eder. İçini döyen dokunun yapısı ve duvardaki kaslar yumurtanın rahime doğru hareketini sağlar. Döllenme tüplerin orta bölgesinde (ampulla) olur.<br />
<br />
Yumurtalıklar (Overler): Karın yan duvarına, damarları içeren bağ dokusu ile tutunan iki adet organdır. Yumurtayı ve kadınlık hormonlarını üretirler. İnci renginde, ceviz büyüklüğünde, 2-3 cm. uzunluğunda organlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anüs</span></span><br />
<br />
Anüs veya makat (Latince: anus; anlamı: "halka", "çember"[1]), sindirim sisteminin sonunda yer alan ve dışkılamanın yapıldığı dış açıklıktır. Birincil görevi dışkılama olan anüsün açıklık ve kapalılığını iç ve dış büzgen kaslar (sfinkter) denetler. İç anal sfinkter istemsiz, dış anal sfinkter ise istemli şekilde hareket eder. Kadınlarda vajinanın arkasında yer alan anüs, erkeklerde ise testis torbasının arkasında yer alır. <br />
<br />
Barsaklar ve KATI Boşaltım Sistemi Anatomisi için<br />
Bu bölümdeki Sindirim Sistemi Anatomisi Bölümümüzü ziyaret ediniz<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sinir Sistemi Anatomisi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22266</link>
			<pubDate>Sat, 02 Sep 2023 20:27:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22266</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sinir Sistemi Anatomisi</span></span><br />
<br />
Sinir sistemi veya sinir ağı, canlıların içsel ve dışsal çevresini algılamasına yol açan, bilgi elde eden ve elde edilen bilgiyi işleyen, vücut içerisinde hücreler ağı sayesinde sinyallerin farklı bölgelere iletimini sağlayan, organların, kasların aktivitelerini düzenleyen bir organ sistemidir. Sinir sistemi iki bölümden oluşur. Merkezi sinir sistemi (MSS) ve çevresel sinir sistemi (ÇSS). MSS, beyin ve omurilikten oluşur. ÇSS, MSS'yi vücudun diğer tüm kısımları ile bağlayan uzun fiberlerden oluşur. ÇSS, motor nöronları, dolaylı istemli hareket, otonom sinir sistemi, sempatik sinir sistemi, parasempatik sinir sistemi, düzenli istemsiz işlevler ve enterik sinir sisteminden oluşur.<br />
<br />
İnsan türü için Beyin diğer beyin organına sahip canlı türlerine göre dikkate değer biçimde, düşünce ve hormonal sistemle birlikte çalışarak duygu üretir. Sinir sistemi, süngerler dışında çoğu çok hücreli hayvanlarda bulunur. Fakat çok karmaşık yapıya sahiptir. Sinir sistemi olmayan çok hücreli organizmalar, süngerler, placozoalar ve mesozoalar çok basit vücut yapısına sahiptir. Taraklılar ve knidliler (örn, anemones, hydras, corals ve denizanalarındaki) sinir sisteminde farklı bir sinir ağı vardır. Birkaç solucan türü hariç, diğer tüm hayvan türlerinde, bir beyin ve bir omurilikten (veya paralel çalışan iki omurdan) oluşan sinir sistemi vardır. Bunlardaki sinirler, beyin ve omurilikten dağılır. En basit solucanlarda sinir sistemi, birkaç yüz hücreden oluşurken, insanlarda 100 milyarlarca sinir hücresi (nöron) bulunur.<br />
<br />
Sinir sisteminin en basit işlevi, bir hücreden diğerine veya vücudun bir parçasından diğerlerine sinyal iletmektir. Sinir sisteminin işlev bozukluğu çok çeşitli biçimlerde olabilir. Bunlara genetik bozukluk, travma, zehirlenme, fiziksel yaralanma, enfeksiyon veya erken yaşlanma (progeria) örnek verilebilir. Ayrıca sinir sistemi ile ilgili menenjit, şizofreni, Alzheimer hastalığı, kortikal görme bozukluğu, Parkinson hastalığı, epilepsi (sara), multipl skleroz (MS) gibi hastalıklar vardır. Tıpın nöroloji ihtisas alanı sinir sistemi bozukluğunun nedenleri ile ilgilenir ve bozukluğu önlemek için araştırma ve müdahale yapar. Çevresel sinir sisteminde, en yaygın meydana gelen problem türü, çeşitli nedenlerden dolayı ortaya çıkan sinir iletimi arızasıdır. Bunlara diyabet nöropati ile sinir hücreleri kaybına neden olan amyotrofik lateral skleroz örnek verilebilir.<br />
<br />
Nörobilim, sinir sistemi ile ilgilenen bir bilim dalıdır.<br />
Yapı<br />
<br />
Sinir sistemi adı, lifleri silindirik olarak saran sinirlerden türetilmiştir. Lifler beyin ve omurilikten doğar ve dallanarak vücudun her bir parçasını donatır. Bir mikroskop vasıtasıyla, sinir hücrelerinin aksonları görülebilir.<br />
Hücreler<br />
<br />
Sinir sistemi hücreleri iki ana birime veya kategoriye ayrılır: sinir hücreleri (nöronlar) ve nöroglia.<br />
Sinir hücreleri<br />
Ana madde: Sinir hücresi<br />
<br />
Sinir sisteminin temel fonksiyonel birimi olan sinir hücreleri (nöronlar), çeşitli yöntemlerle diğer hücrelerden ayırt edilebilirler. Bunların en temel özelliği, sinapslar vasıtasıyla diğer hücreler ile iletişim sağlamasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nöroglia</span></span><br />
<br />
Nöroglia, sinir hücresi olmayan, destek, besleme ve homeostaz sağlayan, miyelin biçiminde olan ve sinir sistemindeki sinyal iletimine katkı sağlayan hücrelerdir.<br />
Omurgalılardaki anatomisi<br />
<br />
Omurgalılarda (insan da dahil) sinir sistemi, merkezi sinir sistemi (MSS) ve çevresel sinir sistemi (ÇSS) olmak üzere iki bölüme ayrılır.<br />
<br />
Merkezi sinir sistemi (MSS), beyin ve omurilikten oluşur ve sinir sisteminin en büyük bölümüdür.<br />
<br />
Çevresel sinir sistemi (ÇSS), beyin ve omurilik haricindeki sinirler ve gangliyondan oluşur. ÇSS'nin ana işlevi, MSS ile organ ve uzuvlar arasındaki iletişimi (bağlantıyı) sağlamaktır.<br />
İşlev<br />
<br />
Sinir sisteminin en basit işlevi, bir hücreden diğerine veya vücudun bir parçasından diğerlerine sinyal iletmektir. Bir hücreden diğerlerine sinyal iletmenin birçok yolu vardır. Biri, kimyasalların salgılanmasıdır ve hormon olarak adlandırılır.<br />
<br />
Sinir sisteminin asıl işlevi, vücudu kontrol etmesidir. Bunun için duyu reseptörlerini kullanarak ortamdaki bilgiyi almak, bu bilgiyi çözümleyerek, onu merkezi sinir sistemine sinyal biçiminde göndermek, bilgiyi işleyerek yaklaşık bir tepki tanımlamak ve tepkiyi etkinleştirmek için kaslara veya bezlere çıkış sinyallerini göndermektir.<br />
Gelişim<br />
<br />
Omurgalılarda, embriyonik nöral gelişim dönüm noktaları, kök hücredeki sinir hücrelerinin oluşması ve ayrışması, embriyoda olgunlaşan sinir hücrelerinin oluştukları yerden son konumlarına göç etmesi, sinir hücrelerindeki akson uçlarının ortaya çıkması örnek olarak gösterilebilir.<br />
<br />
Tüm bilateria hayvanlarda gelişimin gastrulasyon evresinde oluşan gastrula bir disk şeklindedir ve üç tabakadan meydana gelmiştir. En içteki tabakaya endoderm denir ve sindirim sisteminin iç yüzeylerini, pankreası, karaciğeri, solunum sistemini oluşturur. Ortadaki tabakaya mezoderm denir ve kasları, cinsiyet organlarını, iç organların dış yüzeyini, iç deriyi, kemik dokuyu ve kıkırdak dokuyu, kalp ve kan damarlarını oluşturmaktadır. En dıştaki tabakaya ektoderm denir ve deri, tırnaklar, saç ve dişlerin yanı sıra merkezi sinir sistemi, beyin ve dış salgı bezlerini oluşturur.<br />
Patoloji<br />
Ana madde: Patoloji<br />
Ayrıca bakınız: Psikiyatri<br />
<br />
Merkezi sinir sistemi (MSS), büyük fiziksel ve kimyasal bariyerler tarafından korunur. Fiziksel olarak beyin ve omurilik meninksler (beyin ve omurilik zarı) ile çevrilmiştir. Kimyasal olarak ise, beyin ve omurilik, kan-beyin bariyeri ile korunur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beyin</span></span><br />
<br />
Beyin (Eski Türkçede meñi, Orta Türkçede mengi ya da meyin), sinir sisteminin merkezi olarak hizmet eden bir organıdır. Bütün omurgalı hayvanlar ve çoğu omurgasız hayvan -bazı süngerler, knidliler, tulumlular ve derisi dikenliler gibi omurgasızlar hariç- beyne sahiptir. Baş kısmında; duyma, tatma, görme, denge, koklama gibi duyulara hizmet eden organlara yakın bir noktada bulunan beyin omurgalıların vücudundaki en karmaşık organdır. Normal bir insanda serebral korteksin (en geniş kısmı) 15-33 milyar nörondan müteşekkil olduğu tahmin edilmektedir.[1] Her biri birkaç bin nöronla sinaps denen bağlantılar yardımıyla bağlıdır. Bu nöronlar birbirleriyle akson denen uzun protoplazmik lifler yardımıyla iletişim kurar. Aksonlar bilgiyi beynin diğer kısımlarına yahut vücudun spesifik alıcı hücrelerine taşır.<br />
<br />
Fizyolojik olarak, beynin fonksiyonu vücudun diğer organlarının merkezi kontrolünü sağlamaktır. Hormon denen kimyasalların salgılanmasının işletimi ve kas aktivitesinin oluşumu vücudun diğer organları üzerindeki işlevlerindendir. Bu merkezi kontrol çevredeki ufak değişimlere bile gayet süratli ve koordine bir tepki vermeyi sağlar. Bazı temel tepkilerden olan refleksler, omuriliğin ve çevresel gangliyonların aracılığıyla gerçekleşebilir, fakat kompleks duyusal impulslara bağlı bilinçli yapılan komplike davranışlar ise beynin bilgileri bütünleme kabiliyetine ihtiyaç duyar.<br />
Bir farenin bulbus olfactorius kesiti, eş zamanlı olarak iki farklı boya ile boyanmış. Bir boya nöron hücre gövdelerini diğeri nörotransmitter GABA reseptörlerini gösteriyor.<br />
Anatomi<br />
<br />
Merkezî sinir sisteminin kafa boşluğu içinde yer alan parçası ansefal olarak adlandırılır. Fransızca encéphale tüm beyin demektir. Ansefalde ki merkezlerin en önemlileri omurilik soğanı, beyincik ve beyindir.<br />
<br />
Türlerin beyinleri şekil ve boyut açısından muazzam bir fark gösterebilir ve ortak özelliklerini belirlemek genellikle güçtür.[2] Buna rağmen beyin mimarisinin geniş tür yelpazesi için uygulanabilir bazı prensipleri vardır.[3] Bu geniş yelpazede beyin yapısı bazı yönlerden hemen hemen birçok hayvan türünde ortaktır[4] ancak diğer yönleri "gelişmiş" beyni ilkel örneklerinden ayırmaktadır ya da omurgalı ve omurgasızları ayırt etmektedir.[5]<br />
<br />
Beyin anatomisi hakkında bilgi kazanmanın en kolay yolu görsel incelemelerdir ama daha kompleks teknikler de geliştirilmiştir. Beyin dokusunu doğal halinde incelemek güçtür çünkü üzerinde çalışmak için fazla yumuşaktır. Eğer alkol veya diğer fiksatiflelere muamele edilirse sertleştirilebilir ve sonra istenen çalışma için iç incelemesi yapılabilir. Gözle görülür biçimde beynin iç kısımlarında gri madde denen koyu renkli alanlara rastlanır. Daha açık renkli bu bölümden ayrılmış beyaz madde de gözlenir. Daha fazla bilgi spesifik bir molekülün yüksek konsantrasyonlarda bulunduğu yerleri gösteren çeşitli kimyasallarla boyanmış beyin dokusu örneklerinden elde edilebilir. Ayrıca mikroskoplarla beynin mikro yapısı da incelenebilir ve beynin bir bölümünden diğerine olan bağlantı yolları da takip edilebilir.[6]<br />
Hücresel yapısı<br />
<br />
Tüm türlerin beyinleri esasen iki geniş hücre sınıfından oluşur: nöronlar ve gliyal hücreler. Gliyal hücreler (tutkal, gliya ya da nörogliya olarak da bilinir) çeşitli tiplere ayrılır ve birçok kritik (hayati) görevi yerine getirir; bunlar arasında yapısal desteklik, metabolik destek, yalıtım ve gelişime rehberlik etme gösterilebilir. Buna karşın nöronlar genellikle beyindeki en önemli hücreler olarak ele alınmaktalardır.<br />
<br />
Nöronlar bu sinyalleri akson adı verilen hücre gövdesinden çıkan ve genelde birçok dala sahip protoplasmik lif yapısındaki uzantılarıyla diğer bölgelere iletirler, bazen yakın bölgelere bazen de beynin ve vücudun uzak noktalarına bu impulslar taşınır.<br />
<br />
Bir aksonun boyu olağanüstü derecede uzun olabilir; örneğin, cerebral korteksin bir piramit hücresi (bir tür nöron) büyütülseydi muazzam derecede uzun olabilirdi ve insan vücudu kadar uzayabilirdi. Eğer aksonu da aynı derecede büyütülseydi birkaç santimetre çapında ve kilometrelerce uzunlukta bir kablo ortaya çıkardı.<br />
<br />
Aksonlar bu sinyalleri aksiyon potansiyeli adı verilen elektrokimyasal iletiler şeklinden saniyenin binde biri sürede ve saniyede 1-100 metre hızla iletirler.<br />
Nöronlar aksonlar boyunca hareket eden elektriksel sinyaller üretirler. Elektriksel ileti sinaps olarak adlandırılan bağlantı noktasına ulaştığında, nörotransmitter denen diğer hücrelerin reseptörlerine bağlanıp elektriksel aktiviteyi sürdüren kimyasalların salgılanmasını sağlar.<br />
Beyin işlev ve yeteneklerinden bir kısmı diyagram olarak.<br />
Karşılaştırmalı anatomi<br />
Fare beyni<br />
<br />
Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı), ve omurgalılar.[7] Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş "optik lop"lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.[7]<br />
<br />
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tüpün öndeki kısmından gelişir.[8] Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, canlının gelişmişliğini belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.[9]<br />
<br />
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır.[9] Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır.<br />
<br />
İnsan beyni üç zarla sarılmıştır. Bunlar, en dışta duramater, ortada araknoid mater, en içte ise piamater bulunur.<br />
<br />
Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.<br />
Omurgasızlar<br />
<br />
Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar.[7] Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlayan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.<br />
<br />
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge.[7] Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar.[7] Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.<br />
İşlev<br />
<br />
Duyu organlarından gelen bilgi beyinde toplanır, beyinde bu bilgi doğrultusunda organizmanın yapacağı hareket belirlenir. Beyin kendine gelen veriyi işleyerek çevrenin yapısına dair çıkarımlar yapar. İşlenmiş bu bilgiyi canlının o anki ihtiyaçlarına dair bilgi ve geçmişe dair anılarla birleştirir. Bu işlemlerin sonucu doğrultusunda hareket örgüleri oluşturur. Sinyalleri işleme süreci çok sayıda farklı işleve sahip alt sistem arasında karmaşık bir etkileşim gerektirir.[10] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çevresel sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Çevresel sinir sistemi (ÇSS), beyin ve omurilik haricindeki sinirler ve gangliyondan oluşur. ÇSS'nin ana işlevi, merkezi sinir sistemi (MSS) ile organ ve uzuvlar arasındaki iletişimi (bağlantıyı) sağlamaktır. Omurga ve kafatası gibi kemiklerle veya kan-beyin bariyeri ile korunan MSS'nin aksine ÇSS'nin koruması yoktur. Bu yüzden toksinler ve mekaniksel hasarlara maruz kalabilir. Çevresel sinir sistemi, somatik sinir sistemi ve otonom sinir sistemine ayrılır. Bazı yazılı medyada bunlara duyu sistemi de dahil edilir. Şekilde mavi ile gösterilenler ÇSS'e ait ana sinirlerdir. Ayrıca ÇSS, sinir sisteminin büyük bir bölümünü oluşturur.<br />
<br />
Optik (Optic) olarak adlandırılan II. kraniyal sinir hariç diğer kraniyal sinirler ÇSS'nin bir bölümünü oluşturur. İkinci kraniyal sinir, tam bir çevresel sinir değildir, fakat ara beynin bir parçasıdır. Kraniyal sinir gangliyonu MSS'de başlar. Bununla birlikte geri kalan on bir kraniyal sinir aksonları beyne uzanır. Bu yüzden bunlar ÇSS'nin bir bölümüdür.<br />
<br />
Sinirleri telefon kablolarına benzetebiliriz. Sinirler vücudumuzdan aldıkları mesajları beyne taşır. Vücudun içinde veya çevrede meydana gelen ve vücutta belirli bir tepkiye sebep olan fiziksel, kimyasal veya biyolojik etkilere uyarı denir. Uyarılar duyularımızda bulunan özel hücrelerle alınır. Alınan uyarı, sinirlerle merkezi sinir sistemine taşınır. Uyarılar sinir hücrelerinde kimyasal veya elektriksel değişikliğe yol açar. Bu değişikliğe uyartı mesajı denir. Uyartı mesajı merkezi sinir sistemine iletilir. Mesaj için oluşan cevap kaslara, organlara ve salgı bezlerine sinirler ile iletilir. Uyartı mesajı beyinde değerlendirilir ve uyarıya karşı bir cevap oluşur. Oluşan cevap yine sinirlerle organ veya yapılara iletilerek uyarıya tepki verir.<br />
Belirli sinirler ve pleksi<br />
<br />
Beyinsapından başlayan on iki kraniyal sinirden onu, bazı istisnalar olsa bile başın anatomik yapısının işlevlerinin (fonksiyonlarının) ana kontrolünü sağlar. I ve II. kraniyal sinirler, sırasıyla beynin önüne ve göz sinir ucu olan talamusa uzanır ve bu yüzden tam kraniyal sinir olarak dikkate alınmazlar. CN X (10), göğüs ve karındaki iç organ duyu bilgisini alırken, CN XI (11), sinirli donatılan sternocleidomastoid kas ve trapezius kaslarını uyarır. Bunun için, hangisinin başta olduğuna bakmaz. Spinal sinirler, omurilikten başlar. Vücutun diğer işlevlerini kontrol eder. İnsanda 31 çift spinal sinir bulunur: 8 servikal, 12 thoracic, 5 lumbar, 5 sakral ve 1 coccygeal. Servikal bölgedeki spinal sinir köklerinde ilgili vertebrae'e yukarıdan ortaya çıkar. Örneğin kafatası ile 1. servikal vertebrae arasındaki sinir kökü C1 spinal sinir olarak adlandırılır. Thoracic bölgeden coccygeal bölgeye kadar olan spinal sinir köklerinde ilgili vertebrae'e aşağıdan ortaya çıkar. C7 ile T1 arasındaki spinal sinir kökünü adlandırırken bunun bir problem oluşturabileceğine unutulmamalıdır. Bu yüzden T1, C8 olarak adlandırılır. Lumbar ve sakral bölgesindeki spinal sinir kökleri değişmez kese içinde ve L2 kademesinden aşağı doğru dolaşır.<br />
Servikal spinal sinirler (C1-C4)<br />
Ana madde: Servikal pleksus<br />
<br />
C1 ile C4 arasındaki ilk 4 servikal spinal sinir, ayrılıp tekrar birleşerek boyun ve başın arkasındaki çeşitli sinirleri oluştururlar.<br />
Brakial pleksus (C5-T1)<br />
Ana madde: Brakial pleksus<br />
<br />
C5 ile C8 arasındaki son dört servikal spinal sinir ve T1 ilk thoracic spinal sinir, brakial pleksusu (Latince plexus brachialis) meydana getirir. Bunlar, ayrılarak, bölünerek ve birleşerek üst kol ve üst arkadaki sinirleri oluştururlar. Brakial pleksus zedelenmesine bakın.<br />
Lumbosakral pleksus (L1-S4)<br />
<br />
Lumbar sinirler, sakral sinirler ve koksigeal sinir, lumbosakral pleksusu oluşturur. İlk lumbar siniri, sık sık on ikinci thoracicteki bir dal ile birleştirilir. Bu pleksusu (sinir ağını) daha kolay açıklamak için genellikle üç dala ayrılır:<br />
<br />
    Lumbar pleksus, sakral pleksus ve pudental pleksus.<br />
<br />
Nörotransmitter<br />
Çevresel sinir sistemlerinin ana nörotransmitterleri, asetilkolin ve noradrenalindir. Bununla birlikte, birkaç başka nörotransmitter de vardır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Organ sistemi</span></span><br />
<br />
Bir organ sistemi, bir veya daha fazla işlevi yerine getirmek için birlikte çalışan bir grup organdan oluşan biyolojik bir sistemdir.[1] Her organın bir bitki veya hayvan vücudunda özel bir rolü vardır ve farklı dokulardan oluşur.<br />
Hayvanlar<br />
<br />
Diğer hayvanlar da insanlara benzer organ sistemlerine sahiptir, ancak daha basit hayvanlar bir organ sisteminde daha az organa veya hatta daha az organ sistemine sahip olabilir.<br />
İnsanlar<br />
İnsan vücudundaki sinir sistemi<br />
<br />
İnsanda, insan anatomisi ve fizyolojisinin temelini oluşturan 11 farklı organ sistemi bulunmaktadır.[2] Bu 11 organ sistemi: solunum sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, üriner sistem, örtü sistemi, iskelet sistemi, kas sistemi, endokrin sistem, lenfatik sistem, sinir sistemi ve üreme sistemidir. Vücutta organ sistemi olmayan başka sistemler de vardır; örneğin bağışıklık sistemi organizmayı enfeksiyondan korur, ancak organlardan oluşmadığı için bir organ sistemi değildir. Bazı organlar birden fazla sistemde yer alır - örneğin burun solunum sisteminde yer alır ve aynı zamanda sinir sisteminde duyu organı olarak görev yapar; testisler ve yumurtalıklar hem üreme hem de endokrin sistemlerinin bir parçasıdır.<br />
Organ sistemi Açıklama Bileşen organlar<br />
Solunum sistemi solunum: oksijen ve karbondioksit değişimi burun, ağız, paranazal sinüsler, farinks, larinks, trakea, bronşlar, akciğerler ve torasik diyafram<br />
Sindirim sistemi sindirim: besinlerin parçalanması ve emilmesi, katı atıkların atılması dişler, dil, tükürük bezleri, yemek borusu, mide, karaciğer, safra kesesi, pankreas, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs<br />
Dolaşım sistemi besinleri, atıkları, hormonları, O2, CO2'yi taşımak ve pH ve sıcaklığın korunmasına yardımcı olmak için kanı dolaştırmak kan, kalp, atardamarlar, toplardamarlar, kılcal damarlar<br />
Üriner sistem sıvı ve elektrolit dengesini korumak, kanı temizlemek ve sıvı atıkları (idrar) dışarı atmak böbrekler, üreterler, mesane ve üretra<br />
Örtü sistemi vücudun dış koruması ve termal düzenleme cilt, kıl, ekzokrin bezler, yağ ve tırnaklar<br />
İskelet sistemi yapısal destek ve koruma, kan hücrelerinin üretimi kemikler, kıkırdak, bağlar ve tendonlar<br />
Kas sistemi vücudun hareketi, ısı üretimi iskelet kasları, düz kaslar ve kalp kası<br />
Endokrin sistem endokrin bezleri tarafından üretilen hormonları kullanarak vücut içinde iletişim sağlamak hipotalamus, hipofiz, epifiz, tiroit, paratiroit ve adrenal bezler, yumurtalıklar, testisler<br />
Lenfatik sistem lenfleri kan dolaşımına geri döndürmek, bağışıklık tepkilerine yardımcı olmak, beyaz kan hücrelerini oluşturmak lenf, lenf düğümleri, lenf damarları, bademcikler, dalak, timüs<br />
Sinir sistemi bilgiyi algılama ve işleme, vücut faaliyetlerini kontrol etme beyin, omurilik, sinirler, duyu organları ve aşağıdaki duyu sistemleri (sinir alt sistemleri): görme sistemi, koku alma sistemi, tat alma sistemi, işitme sistemi<br />
Üreme sistemi üreme ile ilgili cinsiyet organları yumurtalıklar, fallop tüpleri, uterus, vajina, vulva, meme bezleri, penis, testisler, vas deferens, seminal veziküller ve prostat<br />
Bitkiler<br />
Bir eudicot'ta kök ve sürgün sistemleri<br />
<br />
Damarlı bitkilerin iki farklı organ sistemi vardır: sürgün sistemi ve kök sistemi. Sürgün sistemi gövde, yapraklar ve bitkinin üreme kısımlarından (çiçekler ve meyveler) oluşur. Sürgün sistemi genellikle toprak üstünde büyür ve fotosentez için gereken ışığı burada emer. Bitkileri destekleyen, su ve mineralleri emen kök sistemi ise genellikle yer altındadır.[3]<br />
Organ sistemi Açıklama Bileşen organlar<br />
Kök sistem bitkileri yerine sabitler, su ve mineralleri emer ve karbonhidratları depolar kökler<br />
Sürgün sistemi gövde yaprakları tutar ve güneşe doğru yönlendirir, ayrıca kökler ve yapraklar arasında malzeme taşır. Yapraklar fotosentez yaparken, çiçekler üremeyi sağlar gövde, yapraklar ve çiçekler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Merkezî sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Merkezî sinir sistemi (MSS, zaman zaman İngilizce kısaltmasıyla: CNS yani "Central nervous system") sinir sisteminin en büyük bölümünü teşkil eder. Beyin ve omurilikten oluşur. Bazı sınıflandırmalarda retina ve kraniyal sinirler de MSS'ye dâhil edilir. Çevresel sinir sistemi ile birlikte davranış kontrolünde temel bir göreve sahip olan merkezî sinir sistemini çevresel sinir sisteminden ayıran belirgin bir sınır olmayıp ayrım keyfîdir. MSS, vücut boşluğunda, kraniyal boşluktaki beyni ve spinal boşluktaki omuriliği kapsar. Omurgalılarda beyin kafatası ile korunurken, omurilik de omurga ile korunur. Bunların her ikisi de, meninskler (beyin ve omurilik zarı) ile çevrilmiştir. Şekilde kırmızı ile gösterilenler MSS'ye ait ana sinirlerdir.<br />
Gelişim<br />
<br />
Omurgalıların embriyosunun ilk gelişimi esnasında nöral tabakadaki dikey oyuk gittikçe derinleşir ve büyüme her yöne doğru olur. İnsan embriyosunda altı hafta içinde ön beyin, serebrum ve ara beyin olarak bölünürken, art beyin, metensefalon ve myelensefalon olarak bölünür.<br />
Merkezî sinir sistemi hastalıkları<br />
<br />
Merkezî sinir sisteminin birçok hastalığı vardır. Bunlara, ensefalit gibi merkezî sinir sistemi enfeksiyonu; çocuk felci, nöron dejenerasyonu gibi Alzheimer hastalığı ve amyotrofik lateral skleroz, otoimmün hastalığı ve iltihap hastalıkları gibi multipl skleroz örnek verilebilir. Sonuçta merkezî sinir sistemi kanserleri, şiddetli rahatsızlıklara neden olur, bazı durumlarda beyin tümörü meydana gelir ve bu da büyük oranda ölümle sonuçlanır.<br />
<br />
İlaç üretimi yapan bazı kuruluşlar, beynin nörolojik yapısının, rutin taramaya değil de yalnızca özel bir klinik soruya yanıt verebileceğini düşünüyor.<br />
Merkezî sinir sisteminin görevleri<br />
<br />
Beyin: Duyu organları, hafıza ve düşünce merkezidir. Kan basıncını ve hormonları düzenleme, açlık, susuzluk, uykusuzluk, uyku denetleme ve istemli çalışan organları kontrol etmekle görevlidir. Bu görevler üç kategoride toplanır:<br />
<br />
    Canlının içinden veya dışından gelen bütün uyarımları birleştirmek<br />
    Canlının koordinasyonu<br />
    Organlararası ve organ içi düzenlemeler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Omurilik</span></span><br />
Beyin Beyinsapı Art beyin - Rombensefalon <br />
<br />
Pons, Beyincik, Medulla oblongata<br />
Orta beyin - Mezensefalon <br />
<br />
Tektum, Serebral pedinkül, Pretektum, Mezensefalik kanal<br />
Ön beyin - Prozensefalon Ara beyin - Diensefalon <br />
<br />
Epitalamus, Talamus, Hipotalamus, Subtalamus, Hipofiz, Epifiz, Üçüncü ventrikül<br />
Serebrum <br />
<br />
Bazal ganglion, Koku beyni - Rinensefalon, Amigdala, Hipokampus, Neokorteks, Yan ventriküller <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Omurilik</span></span><br />
<br />
Omurilik, omurga denilen kemik bir yapının içinde boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan ve ortasında yine boydan boya bir kanal içeren merkezî sinir sisteminin bir parçasıdır.<br />
<br />
İlk lumbar, omurun alt kenarına kadar devam eder. Buradan itibaren sinirler atkuyruğu şeklinde yayılır. Yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm, erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır. Omurilik soğanından gelen refleksleri kontrol eder ve tam olarak beyinde başlar.<br />
<br />
Omurilik, dışta ak madde ve içte H şeklinde bir boz maddeden oluşur. Ak madde miyelinli sinirlerden, boz madde ise sinir hücrelerinin gövde kısımlarından ve miyelinsiz sinirlerden oluşur. Omuriliğin dorsal boynuzu duyusal sinirleri alır, ventral boynuzu ise motorik sinirleri alır.<br />
<br />
Omurilik, vücutta istemsiz davranışları ve refleksleri kontrol eder. Vücuttan beyine gelen sinirler omurilikte çapraz yaparak gelir. Bu sayede vücudun sol tarafını beynin sağ lobu, vücudun sağ tarafını ise beynin sol lobu kontrol eder.<br />
<br />
Omurilikte sinir, dokunun en ilkel diziliş şekli korunmuştur. 33 omurdan meydana gelmiş olan omuriliğin üzeri beyin gibi üç katlı zarla çevrilidir. Bunların arasında da omuriliği sarsıntı ve darbelerden koruyan beyin-omurilik sıvısı (BOS) bulunur.<br />
<br />
Omuriliğin sağından ve solundan düzenli sıralanmış 31 çift duyu ve motor siniri çıkar. İç kısımda gri maddeden (perikaryonlardan veya sinir hücre gövdelerinden), dış kısımda ise sinir liflerinden (aksonlardan veya ak maddelerden) meydana gelmiştir. Boz madde, ak madde içerisinde kelebeğe benzer bir yapıya sahiptir. Ak maddenin beyaz görünmesinin nedeni, aksonun içerdiği miyelin kılıfdandır. Boz maddenin sağ ve sol yanlarında yan, ön ve arka boynuzcuk olarak isimlendirilen üç kısım bulunur. Bu boynuzcukların görevleri şunlardır:<br />
<br />
    Yan boynuzcuk, otonom sinir sisteminin merkezlerini içerir.<br />
    Ön boynuzcuk (ventral kök), motor nöronları içerir.<br />
    Arka boynuzcuk (dorsal kök), duyu nöronlarını içerir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Otonom sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Otonom sinir sistemi ya da özerk sinir sistemi, periferik sinir sisteminin, istemsiz yapılan hareketleri ve organ fonksiyonlarının kontrolünü gerçekleştiren bölümüdür. Kalp hızı, sindirim, solunum, tükürük salgılanması, terleme, işeme fonksiyonu, cinsel uyarılma gibi durumlarda istem dışı etkilidir.[1] Visseral sinir sistemi veya vejetatif sinir sistemi olarak da bilinir. Parasempatik sinir sistemi ve sempatik sinir sistemi olarak ikiye ayrılır.<br />
<br />
Otonom sinir sistemine biyolojik yaşamla yakınlığından dolayı Vejetatif (bitkisel) sinir sistemi denir. Organlarla ilgili olmasından Visseral sinir sistemi denir. Otonom sinir sistemi, sinir sistemini kalp kası, damarlar, akciğerler ve organların düz kasları ile dış salgı bezleri gibi isteğimiz dışında çalışan organları innerve eden bölümdür.<br />
Sempatik sinir sistemi<br />
<br />
Sempatik sistem doku ve organlara gönderdiği sinyallerle genel olarak vücudun aktivitesini, enerji tüketimini artırıcı yönde hareket eder. Örneğin sempatik sinirler kalbin çalışma hızını ve atardamarlardaki kan basıncını artırır. Sempatik sistem aynı zamanda organizmanın korku, öfke, dehşet, heyecan ve şiddetli ağrı gibi stres yaratan durumlarda tepki oluşturmasını sağlar. Örneğin kas aktivitesi gerektiren stres durumlarında, hipotalamusun uyarılmasıyla sempatik sistem organizmada bazı değişikliklere yol açar. Bunlardan bazıları kandaki glikoz yoğunluğunun artışı, atardamarlarda kan basıncının yükselmesi ve kas gücünün artmasıdır. Bu değişiklikler organizmanın stresle baş etmesinde etkili olur.<br />
<br />
Sempatik sinir sistemi nöronları, medulla spinalisin torakal ve lumbal bölgesindeki ön ve arka boynuzunda bulunur. Sempatik nöronlardan çıkan sinir lifleri, spinal sinirin ön kökleri içerisinde medulla spinalisi terk ederek spinal sinirin yapısına katılırlar. Bu lifler, vertebraların her iki tarafında bulunan truncus sympathicusa gelirler. Burada bulunan ganglionlara gelen sinir liflerinin bazıları buradaki nöronlarla sinaps yaparlar. Bazıları ise doğrudan organa giderler.<br />
Parasempatik sinir sistemi<br />
Parasempatik sinir sistemi hareketlerimizi yavaşlatır. Parasempatik sistem doku ve organlara gönderdiği sinyallerle genel olarak vücutta enerjinin korunmasını sağlayacak yönde etki eder. Örneğin: kalp atışının yavaşlaması, sindirimin artması gibi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sempatik sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Sempatik sinir sistemi, vücudu gerilime hazırlar. Stresli bir durum sırasında etkindir. Etkileri "savaş ya da kaç" şeklinde genellenebilir.<br />
<br />
Sempatik sistemle ilgili nöronlar medulla spinalisde torakal ve lumbal bölge yan boynuzlarda bulunurlar. Buradan çıkan presinaptik efferent sempatik lifler, spinal sinirin içine katılırlar. Daha sonra birleştirici dalla paravertebrel bir ganglion olan trunkus sempatikusa geçerler. Trunkus sempatikus vertebral kanalın iki yanına yerleşmiş uzun ve zincir şeklinde üst üste dizilmiş sempatik ganglionlardan oluşmuştur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parasempatik sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Parasempatik sinir sistemi, sempatik sinir sistemi ile birlikte periferik sinir sisteminin bir parçası olan otonom sinir sistemini oluşturan anatomik yapıdır.[1][2] (Enterik sinir sistemi artık kendi bağımsız refleks aktivitesi nedeniyle otonom sinir sisteminden ayrı düşünülmektedir.) Otonom sinir sistemi, vücudun bilinçsiz hareketlerini düzenlemekten sorumludur. Parasempatik sistem, vücut dinlenirken; özellikle cinsel uyarılma, tükürük salgılama, gözyaşı salgılama, idrara çıkma, sindirim ve dışkılama dahil olmak üzere yemekten sonra meydana gelen "dinlen ve sindir" veya "beslen ve üre"[3] faaliyetlerinin uyarılmasından sorumludur. Eylemleri, "savaş ya da kaç" tepkisi ile ilişkili aktiviteleri uyarmaktan sorumlu olan sempatik sinir sistemine tamamlayıcı olarak tanımlanmaktadır.<br />
Otonom sinir sistemi innervasyonu, parasempatik (kraniosakral) sistemleri mavi olarak gösterir.<br />
<br />
Parasempatik sinir sisteminin sinir lifleri, merkezi sinir sisteminden kaynaklanır. Spesifik sinirler arasında birkaç kraniyal sinir, özellikle okülomotor sinir, fasiyal sinir, glossofaringeal sinir ve vagus siniri bulunur. Genellikle pelvik splanknik sinirler olarak adlandırılan sakrumdaki üç spinal sinir (S2-4) de parasempatik sinirler olarak işlev görür.<br />
<br />
Konumu nedeniyle parasempatik sistem, genellikle "torako-lomber çıkışlı" olduğu söylenen sempatik sinir sisteminin aksine "kranio-sakral çıkışlı" olarak adlandırılır.<br />
İşleyiş<br />
<br />
Parasempatik sinir sisteminin nörotransmitteri asetilkolindir (ACh). Parasempatik sinir sistemi vücut hareketsiz halde iken devreye girer. Bu evrede aktif durumdadır. Sinir-kas kavşağında kasın uyarıyı alması için ACh salınır. Salınan ACh kastaki nikotinik reseptörü uyararak, uyarıyı aktif duruma getirecek olayları tetikler (Ca salınımını arttırmak, kastaki mitokondriyi çalıstırmak gibi) böylece kas innerve edilir (uyarılır).[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Vücut olaylarında yavaşlatıcı etkiye sahiptir. Kan basıncını, kalp atış hızını, kan şekerini düşürür. İdrar kesesini daraltır. Gözbebeğini küçültür. Akciğer alveollerini daraltır.Tükürük ve bağırsak salgıları ile bağırsak hareketlerini artırır . Diğer vücut salgılarında olduğu gibi tükürük salgısını artırır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Refleks</span></span><br />
<br />
Refleks ya da tepki, dıştan gelen bir uyarı sonucunda refleks yayı aracılığıyla doğan ve devinim, iç salgı gibi iç tepkilere yol açan istem dışı sinir etkinliğidir.<br />
<br />
Vücudumuzun dışarıdan gelen ışık ses gibi bir uyarıda ani ve hızlı bir hareketle tepki göstermesine refleks denir. Refleks sözcüğü, Latince "yansımak" anlamına gelen "reflectere" sözcüğünden türetilmiştir. Belirli bir uyarı etkisiyle düşünme sürecinden önce oluşan refleks, sinir sisteminin bir olayıdır. Merkezi sinir sisteminin işleyiş yasalarına göre refleksin ana özelliği aynı türden uyarılara hep aynı tepkinin verilmesidir ancak uyarının şiddetine göre refleksin oluşma süresinde ve sürmesinde farklılıklar olur. Refleks, sinir sisteminin işleyişinde büyük öneme sahip bir etkinliktir. Refleksleri olmayan canlı organizmaların, dış etkilere karşı yeterince hızlı tepki verememeleri nedeniyle, yaşamlarını sürdürme olanakları azalır. Refleks mekanizması omurilik tarafından yönetilir.<br />
<br />
Omurilik refleksleri kalıtsaldır ve ikiye ayrılır:<br />
<br />
    Doğuştan gelen refleks<br />
    Sonradan kazanılan refleks<br />
<br />
Doğuştan (Kalıtsal) Refleks<br />
<br />
    Doğuştan gelir, sonradan kazanılmaz.<br />
    Aynı türün bireylerinde görülür.<br />
    Bu refleksler omuriliğin kontrolündedir.<br />
<br />
Öksürme, hapşırma, göz kapağının kırpılması, çocuktaki emme davranışı, hapşırınca gözün kapanması.<br />
<br />
Sonradan [1](Şartlı) Refleks<br />
<br />
    Sonradan öğrenmeyle oluşur.<br />
    Bireyden bireye farklılık gösterebilir.<br />
    Örneğin bisikleti sürmeyi öğrenirken, öğrenme işlevi beynin kontrolündedir. Ancak her gün bisiklet sürerek bu davranışı alışkanlık haline getiririz. O zaman davranış omuriliğin kontrolüne geçer.<br />
<br />
Araba sürme, örgü örme, limon görüldüğünde ağzın sulanması, yutkunmak, bisiklet sürme, Pavlov'un köpeğinin zil çalınca ağzının sulanması, yüzmek, kar topu oynamak.<br />
<br />
Pavlov'un köpekler üzerinde yaptığı klasik koşullanma deneyleri ünlüdür; Köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Köpek buna tepki vermez. Sonradan zil çalınır ve et verilir. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin salya salgıladığı görülür. Şartlı ya da şartlandırılmış refleks denen olay da budur.<br />
<br />
Yürümek, yüzmek, bisiklete binmek, enstruman çalmak vb. refleks davranışlar olmayıp motor davranış veya beceridir.<br />
Kaba motor becerileri<br />
<br />
Kaba motor becerileri, yürümek, dengede durmak, emeklemek gibi bir iş yapmak için büyük kas gruplarını kullanmak gerekir.<br />
İnce motor becerileri<br />
İnce motor becerileri, piyano çalmak, video oyunları oynamak gibi bir iş yapmak için küçük kas gruplarını kullanmak gerekir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Enterik sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Enterik sinir sistemi, ağızdan başlayıp bağırsaklara kadar uzanan sinir sistemidir. Temel görevi vücutta sindirim işlevlerini takip etmek ve düzenlemektir. Sindirim sistemini baştan başa kaplamıştır.<br />
<br />
500 milyon nöron içeren ve beyinden bağımsız çalışabilen sinir sistemidir.[1] Stres anında mideye kramp girmesi veya zehirlenme anında beyne kusma emri göndermesi önemli görevlerindendir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düşünce</span></span><br />
<br />
Düşünce ya da fikir, dünya modellerinin var oluşuna izin veren ve böylece etkin olarak onların amaçlarına, planlarına, sonlarına ve arzularına bağlı olan uğraştır. Kelimeler bilmeye, sezgiye, bilince, idealarına ve imgeleme içeren benzer kavramların ve süreçlerine başvurur.<br />
<br />
Düşüncenin daha sistematik bir tanımını yapacak olursak öncelikle beyin ve zihin kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Zihni, beyindeki biyolojik aktivitenin bir yansıma alanı olarak görebiliriz. Bir diğer deyişle zihin, somut olan beyinden beslenen, soyut bir karalama tahtasıdır.<br />
<br />
Bu noktada soyut ve somut kavramlarını da değerlendirmek gerekir. Kısaca, somut bir nesneyi evrende var olan soyutu ise evrende var olmayan diye tanımlayabiliriz. Örneğin, bu tanıma göre matematiksel anlamda üçgen soyut bir nesnedir. Üçgen, bir kalınlık özelliği içermez. Kenarları sadece çizgiden ibarettir. Evrende bu özellikte bir üçgenin olması, fizik yasaları gereğince, mümkün değildir. (burada atıf gerekli) Diğer taraftan, kolaylıkla somut nesne örneği verebiliriz. (Örneğin bir ağaç)<br />
<br />
Bu tanımlara göre, bir düşünce, soyut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyettir. Herhangi bir düşünce beyinde de faaliyete neden olacaktır, biyolojik olarak. Fakat, bu faaliyet, bahsi geçen düşüncenin bir parçası olarak nitelendirilmez. Düşünce, sadece zihinle ilişkilendirilir.<br />
<br />
Diğer taraftan, somut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyeti de algı diye nitelendirebiliriz. Aynı şekilde, bir algının oluşmasında beynin rolü vardır, ama algı insanın zihninde oluşur. Örneğin, bir ağaca gözlerimizle bakarız. Ağaç, bu bağlamda somut bir nesnedir. Ağacı görürüz, ama görme işlemi (yani algılama) gözlerde olmaz, insanın zihninde gerçekleşir. Tabii ki bu algının gerçekleşmesi için beyinde birçok işlemden geçmesi gerekir (buna gözlerdeki işlev de dahildir). Aynı şekilde, bu örneksemeyi 5 duyumuza da uyarlayabiliriz. Bir koku, bir renk zihindeki bir algıdır, somut bir şekilde tanımlanamaz. (Örneğin, bazı renk körlerine göre yeşil ya da kırmızı farklı bir algıyı tanımlar vb.)<br />
<br />
Bu tanıma karşı bir tez şöyle olacaktır. 'Benim bu ağaçla (ya da genel olarak bir palmiye ağacı ile) ilgili düşüncelerim var.' Fakat burada bahsi geçen 'ağaç' acaba somut bir nesne midir? Ya da soyut mudur? Kısacası, savunulan tez şudur: Somut bir nesne de insanın zihninde düşünce oluşturabilir. Evet, bu mümkündür. Ama arada atlanan bir adım vardır. Bahsi geçen 'ağaç' bir algılamanın ürünüdür. Ya da daha önceden algılanmıştır, birincil olarak ya da dolaylı yoldan (bir başkasının betimlemesiyle). Dolayısıyla, 'ağaç' burada somut bir nesneden çok, bahsi geçen somut oluşumun önce algılanması ve sonucunda zihinde oluşan soyut bir algıyı nitelendirir. Bu işlem kısaca şöyle özetlenebilir: Somut nesne -&gt; Algılama -&gt; Soyut nesne -&gt; Düşünce. Yani arada algılama adımı gerekir.<br />
<br />
Özetle, düşünce soyut bir nesnesin zihinde oluşturduğu faaliyettir. Algı ise somut bir nesnenin zihindeki yansımasıdır.<br />
<br />
Kavramaları biçimlendirirken problemlerin çözümlerinde sebeplerde ve kararlar vermede meşgul olmak gibi düşünce bilginin beyinsel işletiminin ortaya çıkmasıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sinir hücresi</span></span><br />
<br />
Sinir hücresi ya da nöron sinir sisteminin temel fonksiyonel birimidir. Başlıca işlevi bilgi transferini gerçekleştirmektir. İnsan sinir sisteminde yaklaşık olarak 100 milyar nöron olduğu tahmin edilmektedir. Normal bir sinir hücresi 50.000'den 250.000'e kadar başka nöronlarla bağlantılıdır. Yaptıkları özelleşmiş işlere bağlı olarak farklı şekillerde ve çeşitlerde olabilirler. Nöronların büyük çoğunluğu dört farklı yapıya sahiptir: Soma, dendritler, akson ve terminal butonlar. Soma bölgesinde çekirdek (nucleus) ve hücrenin yaşamsal işlevlerini sağlayan mekanizma bulunur. Dendiritler ise isimlerini Yunanca bir sözcük olan dendrondan almışlardır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şekillerinin bir ağaca benzemesidir. Dendiritler nöral iletişimin önemli alıcılarıdır. Bir nörondan diğerine geçen mesajlar, mesajı yollayan hücrenin terminal butonlarıyla mesajı alan hücrenin dendirit membranı ya da soma (hücre gövdesi) bölümü arasındaki birleşme yerleri olan sinapslar aracılığıyla iletilir/transfer edilir. Sinapslar işlevlerinden yola çıkılarak isimlerini Yunancada "bir araya gelmek" anlamındaki sunaptein sözcüğünden almışlardır. Sinapstaki iletişim terminal butondan öteki hücrenin membranına kadar olmak üzere tek yönlü bir şekilde gerçekleşir. Nöronun bir diğer bölümü olan akson, çoğu kez miyelin kılıfı ile kaplı uzun ve ince bir tüp şeklindedir. Aksonun temel işlevi bilgiyi hücre gövdesinden terminal butonlara taşımaktır. Aksonun taşıdığı bu temel mesaj aksiyon potansiyeli olarak adlandırılır. Aksiyon potansiyeli, kısa bir nabız atışına benzeyen elektriksel/kimyasal bir olaydır. Bütün aksonlardaki aksiyon potansiyeli her zaman aynı ölçüde ve hızdadır. Aksiyon potansiyeli aksonun dallarına ulaştığında bölünmesine rağmen ölçüsünü kaybetmez. Başka bir deyişle her akson dalı tam gücüyle bir aksiyon potansiyeli alır. Nöronlar aksonların ve dendiritlerin somadan çıkışlarına göre üçe ayrılır. Bunlardan multipolar nöron merkezi sinir sisteminde en çok bulunan bilindik nöron tipidir. Bu tip nöronlar sadece bir akson çıkışına sahipken çok sayıda dendirite sahiptir. Bipolar nöronlar bir akson ve bir dendirit ağacına sahiptir. Duyusal nöronlar genellikle bipolar nöronlardır. Bipolar nöronların dendiritleri duyusal verileri merkezi sinir sistemine iletirler. Diğer tip sinir hücreleri ise unipolar nöronlardır. Bu nöronların hücre gövdesinden çıkan ve kısa mesafede ayrılan tek bir sapı vardır. Unipolar nöronlar da bipolar nöronların yaptığı gibi duyusal verileri merkezi sinir sistemine taşımakla görevlidir (birçoğunun dendiritleri deriyi etkileyen duyusal olayları saptarken diğerleri kaslar, eklem yerleri ve iç organlardaki olayları saptamakla görevlidir). Terminal butonlar aksonların ince dallarının ucunda bulunan küçük yumrulardır. Terminal butonlar bir aksiyon potansiyeli onlara ulaştığında, nörotransmitter adı verilen kimyasalları salıverir. Nörotransmitterler alıcı hücreyi uyarır (excitation) veya engeller (inhibition). Bu şekilde diğer hücrenin aksonunda bir aksiyon potansiyeli oluşup oluşmayacağını belirler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nöronun İç Yapısı</span></span><br />
<br />
Çift katmanlı lipit moleküllerinden meydana gelen ve içinde özel fonksiyonlara sahip çeşitli protein molekülleri bulunan membran nöronun sınırını oluşturur. Membranda bulunan proteinler bilginin iletimi açısından önemlidir. Hücre, içinde özelleşmiş küçük yapıları barındıran jölemsi bir maddeyle doludur. Bu maddeye sitoplazma denir. Sitoplazmanın içindeki özelleşmiş küçük yapılardan olan mitokondri, glikoz gibi besinleri parçalar ve böylelikle hücrenin işlevlerini gerçekleştirmesi için gereken enerji sağlanmış olur. Mitokondri, adenozin trifosfat (ATP) denilen kimyasalı üretir. Hücrenin iç kısmında çekirdek (nucleus) bulunur. Adını Latincede "kabuklu yemiş" anlamına gelen nucleustan alan çekirdek, içinde kromozomları barındırır. Kromozomlar uzun DNA dizilerinden oluşur ve protein yapmak için gerekli reçeteleri içermek gibi çok önemli bir işleve sahiptirler. Her bir protein için reçeteye sahip olan kromozom kısımlarına gen denilmektedir. Proteinler, hücrenin yapısını oluşturmanın dışında enzim olarak da görev yaparlar. Enzimler belli molekülleri birleştirir ya da ayırırlar. Proteinler, hücre içi madde naklinde de devreye girerek mikrotübül adı verilen uzun protein dizileri vasıtasıyla maddelerin aksonun bir ucundan diğerine sevk edilmesini gerektiren aktif bir süreç olan ksoplazmik taşımayı sağlarlar.<br />
İşlevlerine Göre Nöron Çeşitleri<br />
Üçe ayrılırlar: Duyusal nöronlar, motor nöronlar ve internöronlar (ara nöronlar) Duyusal nöronlar denilen özelleşmiş hücreler çevreden koku, tat, dokunma ve ses vasıtasıyla aldıkları bilgiyi beyne iletir. Motor nöronlar kasların kasılmasını kontrol ederek hareketi sağlar. Tamamen sinir sistemi içinde bulunan internöronlar (ara nöronlar) ise yanlarındaki nöronların yanında circuit (döngü) oluşturur (circuit lokal internöronlar tarafından gerçekleştirilir). Nakilci internöronlar ise beynin bir bölgesinde bulunan lokal internöronun oluşturduğu döngüyü (circuit) başka bir yerdeki döngüye bağlar. Beyindeki nöron döngüleri bu bağlantılardan yararlanarak öğrenme, algı için gereken işlevleri gerçekleştirir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Glia hücresi</span></span><br />
<br />
Nörogliya, gliyal hücreler, yalnızca gliya ya da tutkal[1], merkezi ve çevresel sinir sisteminde yer alan hücrelerin çoğunluğunu oluşturan ve sinir hücresi olmayan hücreler.[2][3] Miyelin üretimi ile beyin ve sinir sisteminin, otonom sinir sistemi gibi diğer bölümlerindeki sinir hücreleri için destek, koruma ve homeostaz sağlarlar.[4]<br />
<br />
Glia hücreleri çoğunlukla sinir sisteminin tutkalı olarak bilinirler. Fakat bu kesin değildir. Günümüzde nörobilim glia hücreleri için dört ana işlev tanımlamıştır: sinir hücrelerini sarmak ve onları bir arada tutmak, sinir hücreleri için besin ve oksijen sağlamak, bir sinir hücresini diğerlerinden ayırmak, patojenleri imha etmek ve ölü sinir hücrelerini kaldırmak. Yüzyıldan daha uzun bir süreden beri sinir iletiminde hiçbir rolünün olmadığı düşünülüyordu. Her ne kadar iyi olarak anlaşılabilir olmasa bile, nöroglialar sinir iletimini ayarlar.[5][6][7] Böylece sinir iletiminde rollerinin olmadığı düşüncesi geçerliliğini kaybetti.[5]<br />
Mikrogliya<br />
Ana madde: Mikrogliya<br />
<br />
Mikrogliya, merkezi sinir sisteminin (MSS) sinir hücrelerini koruyan makrofajların fagositoz yapabilen hücreleridir.[8] Germ tabaka dokusu yerine hematopoietik öncüllerden türetilirler. Genellikle sinir hücrelerindeki rollerine göre kategorize edilirler. Bu hücreler, merkezi sinir sistemi hücrelerinin yaklaşık olarak %15'ini oluştururlar. Beyin ve omuriliğin tüm bölgelerinde bulunurlar. Mikrogliya hücreleri, makrogliya hücrelerine göre daha küçüktür, şekilleri değişebilir ve dikdörtgen çekirdeklidirler. Beynin içinde dolaşırlar ve beyin hasar gördüğünde çoğalırlar. Sağlıklı merkezi sinir sistemindeki mikrogliya, sinir hücreleri, makrogliya ve kan damarları gibi ortamlarda bulunurlar. Buralarda tüm yönlere doğru sürekli dolaşarak gerektiğinde hasar tamir işlemi yaparlar.<br />
Makrogliya<br />
Merkezi sinir sistemi<br />
Astrosit<br />
Ana madde: Astrosit<br />
<br />
Astrositler, beyin ve omurilikte bulunan yıldız şeklindeki glia hücreleridir. Beynin farklı bölgelerinde değişmekle birlikte, genel olarak astrositlerin toplam glial hücrelerinin %20'si ile %40'ını oluşturduğu tespit edilmiştir. İşlevleri arasında endotel hücrelere biyokimyasal olarak destek olup kan-beyin bariyerinin oluşturulmasına katkıda bulunması, sinir dokusuna besin sağlanması ve hücre dışı iyonik dengenin korunması yer alır. Travmatik yaralanmalar sonrası beyin ve omurilik dokusu tamiri sırasında, işlevi tartışmalı olan bir glial skar dokusunun oluşturulmasını sağlar.<br />
Oligodendrosit<br />
Ana madde: Oligodendrosit<br />
<br />
Oligodendrositler, MSS'de yer alan aksonları, özelleşmiş hücre zarları ile bir miyelin kılıfı için sararak aksonun yalıtılmasını ve elektrik sinyalinin daha verimli iletilmesine olanak tanırlar.[9]<br />
Ependim hücresi<br />
Ana madde: Ependim hücresi<br />
<br />
Ependim hücreleri, beyinde yer alan ventriküler sistem ile omurilikte bulunan canalis centralisi çevreleyen ince bir nöroepitel astardır. Ependim hücrelerinin beyin-omurilik sıvısı üretiminde rol aldığı ve nörorejenerasyon için bir rezarvuar niteliği taşıdığı kaydedilmiştir.<br />
Periferal (çevresel) sinir sistemi<br />
Schwann hücresi<br />
Ana madde: Schwann hücresi<br />
<br />
Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemi (ÇSS) için miyelin oluşturur. İki tür Schwann hücresi vardır; miyelinli ve miyelinsiz. Miyelinli hücreler, etrafı Schwann hücreleri tarafından sarılan aksonları tanımlamak için kullanılan bir terimdir.<br />
Satellit hücresi<br />
Ana madde: Satellit hücresi<br />
<br />
Satellit veya uydu hücreleri, duyusal, sempatik veya parasempatik gangliyaların etrafını saran küçük hücrelerdir.[10] Dış ortamın kimyasal yapısını regüle eden hücreler, astrositler gibi gap junctionlar aracılığıyla birbirlerine bağlı bulunmaktadır. Uydu hücreleri ATP'ye hücre içi kalsiyum iyon konsantrasyonunu yükselterek tepki verirler.<br />
Enterik glia hücresi<br />
<br />
Enterik glia sindirim sistemi içerisinde yer alan gangliyalarda bulunmaktadır. Enterik glianın homeostaz ile kaslara bağlı sindirimde rolleri olduğu düşünülmektedir.[11] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nörobilim</span></span><br />
<br />
Sinirbilim (diğer adıyla nörobilim veya nörobiyoloji), sinir sistemini inceleyen disiplinlerarası bir bilim dalıdır.[1] Nöronların ve nöral devrelerin temel özelliklerini anlamayı hedefleyen bu bilim dalı, bu amaçla fizyoloji, anatomi, moleküler biyoloji, gelişim biyolojisi, sitoloji, matematiksel modelleme ve psikolojiyi birleştirir.[2][3][4][5][6][7] Öğrenme, bellek, davranış, algı ve bilincin biyolojik temelinin anlaşılması Eric Kandel tarafından biyolojik bilimlerin "nihai zorluğu" olarak tanımlanmıştır.[3]<br />
<br />
Sinirbilimin kapsamı, zaman içinde sinir sistemini farklı ölçeklerde incelemek için kullanılan farklı yaklaşımları içerecek şekilde genişlemiştir ve sinirbilimcilerin kullandığı teknikler, nöronların moleküler ve hücresel çalışmalarından beyindeki duyusal, motor ve bilişsel görevlerin sinirsel görüntülenmesine kadar büyük ölçüde genişlemiştir.<br />
Tarihçe<br />
Gray'in Anatomisi'nden (1918), hipokampus ve bir takım diğer nöroanatomik yapıları gösteren insan beyninin lateral görüntüsünün illüstrasyonu<br />
<br />
Sinir sisteminin en eski çalışması eski Mısır'a aittir. Kafa yaralanmalarını veya zihinsel bozuklukları tedavi etmek veya kafa basıncını hafifletmek için kafatasına bir delik açmak veya kazmak için cerrahi uygulama olan Trepanasyon ilk olarak Neolitik dönemde kaydedildi. M.Ö. 1700 yıllarına ait el yazmaları Mısırlıların beyin hasarı belirtileri hakkında bilgi sahibi olduklarını göstermektedir.[8]<br />
<br />
Beynin işlevine ilişkin erken görüşler, onu bir tür "kraniyal doldurma" olarak kabul etti. Mısır'da, Orta Krallık'ın sonlarından itibaren, mumyalama için hazırlıkta beyin çoğunlukla çıkarılırdı. O zamanlar kalbin zekanın merkezi olduğuna inanılıyordu. Herodotus'a göre, mumyalamanın ilk adımı "çarpık bir demir parçası almak ve onunla beyni burun deliklerinden çıkarmak, böylece bir kısımdan kurtulmaktı, kafatası ise ilaçlarla durulamadan geri kalan kısımdan temizlendi. " [9]<br />
<br />
Kalbin bilincin kaynağı olduğu görüşü, Yunan doktor Hipokrat'ın zamanına kadar sorgulanmadı. Beynin sadece duyumla ilgili olmadığına inanıyordu - çoğu uzmanlaşmış organ (ör. gözler, kulaklar, dil) kafanın beyninin yanında bulunur - ama aynı zamanda zekanın da merkezi idi. Platon ayrıca beynin ruhun rasyonel kısmının oturduğu yer olduğunu tahmin etti.[10] Ancak Aristoteles, kalbin zekanın merkezi olduğuna ve beynin kalpten gelen ısı miktarını düzenlediğine inanıyordu.[11] Bu görüş genellikle, Hipokrat'ın takipçisi ve Roma gladyatörlerine hekim olan Roma doktoru Galen, beyinlerine zarar verdikleri zaman hastalarının zihinsel yeteneklerini kaybettiğini gözlemleyene kadar kabul edildi.<br />
<br />
Ortaçağ Müslüman dünyasında aktif olan Abulcasis, Averroes, Avicenna, Avenzoar ve Maimonides, beyinle ilgili bir dizi tıbbi sorunu tanımladı. Rönesans Avrupa'sında Vesalius (1514–1564), René Descartes (1596-1650), Thomas Willis (1621-1675) ve Jan Swammerdam (1637-1680) de sinirbilime birçok katkı yaptı.<br />
Golgi boyası sayesinde tek nöronlar ilk kez görüntülenebildi.<br />
<br />
Luigi Galvani'nin 1700'lerin sonlarındaki öncü çalışmaları, kasların ve nöronların elektriksel uyarılabilirliğini incelemek için zemin hazırladı. 19. yüzyılın ilk yarısında, Jean Pierre Flourens canlı hayvanlarda beynin lokalize lezyonlarını gerçekleştirmenin deneysel yöntemine öncülük ederek motriklik, duyarlılık ve davranış üzerindeki etkilerini açıkladı. 1843'te Emil du Bois-Reymond sinir sinyalinin elektriksel doğasını gösterdi,[12] hızı Hermann von Helmholtz ölçmeye devam etti,[13] ve 1875'te Richard Caton tavşan ve maymunların serebral yarım kürelerinde elektrik fenomenleri buldu.[14] Adolf Beck, 1890'da tavşan ve köpeklerin beyninin kendiliğinden elektriksel aktivitesini gözlemledi.[15] Beyin çalışmaları, mikroskopun icat edilmesinden ve 1890'ların sonunda Camillo Golgi tarafından bir boyama prosedürünün geliştirilmesinden sonra daha karmaşık hale geldi. Prosedür, tek tek nöronların karmaşık yapılarını ortaya çıkarmak için gümüş bir kromat tuzu kullandı. Tekniği Santiago Ramón y Cajal tarafından kullanıldı ve beynin fonksiyonel biriminin nöron olduğu hipotezi olan nöron doktrininin oluşumuna yol açtı.[16] Golgi ve Ramón y Cajal, 1906'da nöronların beyindeki kapsamlı gözlemleri, tanımları ve kategorizasyonları için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü paylaştı.<br />
<br />
Bu araştırmaya paralel olarak, Paul Broca'nın beyin hasarı olan hastalarla çalışması, beynin belirli bölgelerinin belirli işlevlerden sorumlu olduğunu öne sürdü. O zamanlar Broca'nın bulguları Franz Joseph Gall'un dilin yerelleştirildiğini ve bazı psikolojik fonksiyonların serebral korteksin belirli bölgelerinde lokalize olduğunu teorisinin bir teyidi olarak görülüyordu.[17][18] Fonksiyon hipotezinin lokalizasyonu, nöbetlerin vücuttan ilerlemesini izleyerek motor korteksin organizasyonunu doğru bir şekilde ortaya çıkaran John Hughlings Jackson tarafından yürütülen epileptik hastaların gözlemleri ile desteklenmiştir. Carl Wernicke, dil anlama ve üretiminde belirli beyin yapılarının uzmanlaşma teorisini daha da geliştirdi. Nörogörüntüleme teknikleri ile yapılan modern araştırmalar, belirli görevlerin yerine getirilmesinde korteksin farklı alanlarının aktive olduğunu göstermeye devam eden bu dönemdeki anatomik tanımları (hücre yapısının incelenmesine atıfta bulunarak) hala Brodmann serebral sitoarşektonik haritasını kullanmaktadır.[19]<br />
<br />
20. yüzyıl boyunca sinirbilim, diğer disiplinlerdeki sinir sistemi çalışmaları yerine kendi başına ayrı bir akademik disiplin olarak tanınmaya başladı. Eric Kandel ve ortak çalışanlar, David Rioch, Francis O. Schmitt ve Stephen Kuffler'i sahayı kurarken kritik roller oynadıklarını belirtmişlerdir.[20] Rioch, 1950'lerden başlayarak Walter Reed Ordu Araştırma Enstitüsü'nde temel anatomik ve fizyolojik araştırmaların klinik psikiyatri ile bütünleşmesini sağlamıştır. Aynı dönemde Schmitt, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün Biyoloji Bölümü'nde biyoloji, kimya, fizik ve matematiği bir araya getiren bir sinirbilim araştırma programı oluşturdu. İlk bağımsız nörobilim bölümü (daha sonra Psikobiyoloji olarak adlandırılır) 1964 yılında James L. McGaugh tarafından Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'de kuruldu.[21] Bunu 1966 yılında Stephen Kuffler tarafından kurulan Harvard Tıp Okulu Nörobiyoloji Bölümü izledi.[22]<br />
<br />
Nöronlar ve sinir sistemi fonksiyonlarının anlaşılması, 20. yüzyılda giderek daha kesin ve moleküler hale geldi. Örneğin, 1952'de Alan Lloyd Hodgkin ve Andrew Huxley, kalamarın dev aksonunun nöronlarında aksiyon potansiyelleri adını verdikleri elektrik sinyallerinin oluşumu ve iletimini Hodgkin-Huxley modeli ile modelledi. 1961–1962'de Richard FitzHugh ve J. Nagumo, FitzHugh – Nagumo modeli ile Hodgkin-Huxley modelini basitleştirdi. 1962'de Bernard Katz, sinapslar olarak bilinen nöronlar arasındaki boşlukta nörotransmisyonu modelledi. 1966'dan itibaren, Eric Kandel ve işbirlikçileri Aplysia'da öğrenme ve hafıza depolamaya bağlı nöronlardaki biyokimyasal değişiklikleri incelediler. 1981'de Catherine Morris ve Harold Lecar bu modelleri Morris-Lecar modelinde birleştirdiler . Giderek artan niceliksel çalışmalar sayısız biyolojik nöron modeline ve nöral hesaplama modellerine yol açtı.<br />
<br />
Sinir sistemine olan ilginin artmasının bir sonucu olarak, 20. yüzyılda tüm sinirbilimcilere bir forum sağlamak için birkaç önemli sinirbilim organizasyonu oluşturulmuştur. Örneğin, Uluslararası Beyin Araştırmaları Örgütü 1961'de,[23] 1963'te Uluslararası Nörokimya Derneği, 1968'de Avrupa Beyin ve Davranış Derneği,[24] ve 1969'da Nörobilim Derneği olarak kuruldu.[25] Son zamanlarda, nörolojik araştırma sonuçlarının uygulanması sonucunda nöroekonomi,[26] nöroeğitim,[27] nöroetik,[28] ve nörohukuk [29] gibi uygulamalı disiplinler de ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Beyin araştırmaları zamanla felsefi, deneysel ve teorik aşamalardan geçerek beyin simülasyonu üzerinde çalışmanın gelecekte önemli olacağı öngörülmektedir.[30]<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern sinirbilim</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Sinir sisteminin bilimsel çalışması, esas olarak moleküler biyoloji, elektrofizyoloji ve hesaplamalı sinirbilimdeki ilerlemeler nedeniyle yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli ölçüde artmıştır. Bu, sinirbilimcilerin sinir sistemini tüm yönleriyle incelemesine izin verdi: nasıl yapılandırıldığı, nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği gibi.<br />
<br />
Örneğin, tek bir nöron içinde meydana gelen karmaşık süreçleri daha ayrıntılı olarak anlamak mümkün hale gelmiştir. Nöronlar iletişim için uzmanlaşmış hücrelerdir. Nöronlar ve diğer hücre tipleri ile, elektrik veya elektrokimyasal sinyallerin bir hücreden diğerine iletilebildiği sinapslar adı verilen özel kavşaklar aracılığıyla iletişim kurabilirler. Birçok nöron, akson adı verilen ve vücudun uzak bölgelerine uzanabilen ve elektrik sinyallerini hızla taşıyabilen ve diğer nöronların, kasların veya bezlerin sonlandırma noktalarında aktivitesini etkileyebilen uzun ince bir aksoplazma filamenti oluşturur. Bir sinir sistemi, birbirine bağlı nöronların toplanmasından ortaya çıkar.<br />
<br />
Omurgalı sinir sistemi iki kısma ayrılabilir: merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik olarak tanımlanır) ve periferik sinir sistemi . Tüm omurgalılar da dahil olmak üzere birçok türde sinir sistemi, vücuttaki en karmaşık organ sistemidir ve karmaşıklığın çoğu beyinde bulunur. Yalnızca insan beyninde yaklaşık yüz milyar nöron ve yüz trilyon sinaps bulunur; karmaşıklıkları henüz çözülmeye başlanan sinaptik ağlarda birbirine bağlı binlerce ayırt edilebilir alt yapıdan oluşur. İnsan genomuna ait yaklaşık 20.000 genin üçünden en az biri esas olarak beyinde ifade edilir.[31]<br />
<br />
İnsan beyninin yüksek derecede plastisitesi nedeniyle, sinapslarının yapısı ve ortaya çıkan işlevleri yaşam boyunca değişir.[32]<br />
<br />
Sinir sisteminin dinamik karmaşıklığını anlamak, zorlu bir araştırma sorunudur. Nihayetinde, sinirbilimciler sinir sisteminin nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği veya onarılabileceği dahil olmak üzere her yönünü anlamak isterler. Sinir sisteminin analizi bu nedenle moleküler ve hücresel seviyelerden sistemlere ve bilişsel seviyelere kadar birçok seviyede gerçekleştirilir. Araştırmanın ana odaklarını oluşturan belirli konular, sürekli genişleyen bir bilgi tabanı ve giderek karmaşıklaşan teknik yöntemlerin mevcudiyeti sayesinde zamanla değişir. Teknolojideki gelişmeler, ilerlemenin temel itici güçleri olmuştur. Elektron mikroskopisi, bilgisayar bilimi, elektronik, fonksiyonel nörogörüntüleme ve genetik ve genomikteki gelişmeler, ilerlemenin önemli itici güçleri olmuştur.<br />
Moleküler ve hücresel sinirbilim<br />
Tavuk embriyosunda lekeli bir nöron fotoğrafı<br />
<br />
Moleküler sinirbilimde ele alınan temel sorular, nöronların moleküler sinyalleri ifade etme ve bunlara tepki verme mekanizmalarını ve aksonların karmaşık bağlantı modellerini nasıl oluşturduklarını içerir. Bu seviyede, nöronların nasıl geliştiğini ve genetik değişikliklerin biyolojik fonksiyonları nasıl etkilediğini anlamak için moleküler biyoloji ve genetik araçları kullanılır. Nöronların morfolojisi, moleküler özdeşliği ve fizyolojik özellikleri ile bunların farklı davranış türleri ile nasıl ilişkili oldukları da büyük ilgi çekmektedir.<br />
<br />
Hücresel sinirbilimde ele alınan sorular, nöronların nasıl fizyolojik ve elektrokimyasal olarak işlediği sinyallerini içerir . Bu sorular sinyallerin nöritler ve somaslar tarafından nasıl işlendiğini ve nörotransmitterlerin ve elektrik sinyallerinin bir nörondaki bilgileri işlemek için nasıl kullanıldığını içerir. Nöritler, dendritlerden (diğer nöronlardan sinaptik girdiler almak için uzmanlaşmış) ve aksonlardan (aksiyon potansiyeli olarak adlandırılan sinir uyarılarını yürütmek için uzmanlaşmış) oluşan bir nöronal hücre gövdesinden ince uzantılardır. Somas nöronların hücre gövdeleridir ve çekirdeği içerir.<br />
<br />
Hücresel sinirbilimin bir diğer önemli alanı sinir sisteminin gelişiminin araştırılmasıdır. Sorular içerir desenlendirilmesi bölgeselleşmeyi sinir sisteminin, nöral kök hücrelerini, farklılaşma nöron ve glial (arasında nöron ve gliogenesis), nöronal migrasyon, aksonal ve dendritik geliştirme, trofik etkileşimleri ve sinaps oluşumu .<br />
<br />
Hesaplamalı nörogenetik modelleme, beyin fonksiyonlarının genlere göre modellenmesi için dinamik nöronal modellerin geliştirilmesi ve genler arasındaki dinamik etkileşimlerle ilgilidir.<br />
Sinirsel devreler ve sistemler<br />
Eylem dilini anlama için motor-semantik sinir devrelerinin düzenlenmesi. Shebani ve ark. (2013)<br />
<br />
Sistemlerin sinirbilimindeki sorular, sinir devrelerinin nasıl oluşturulduğunu ve refleksler, çok boyutlu entegrasyon, motor koordinasyonu, sirkadiyen ritimler, duygusal tepkiler, öğrenme ve bellek gibi işlevleri üretmek için anatomik ve fizyolojik olarak nasıl kullanıldığını içerir. Başka bir deyişle, bu sinir devrelerinin büyük ölçekli beyin ağlarında nasıl işlev gösterdiğini ve davranışların üretildiği mekanizmaları ele alırlar. Örneğin, sistem seviyesi analizi, belirli duyusal ve motor yöntemlerle ilgili soruları ele alır: görme nasıl çalışır? Ötücü kuşlar nasıl yeni şarkılar öğrenir ve yarasalar ultrason ile lokalize olur? Somatosensoriyel sistem dokunsal bilgileri nasıl işler? Nöroetoloji ve nöropsikoloji ile ilgili alanlar, nöral substratların spesifik hayvan ve insan davranışlarının altında yatan soruyu ele almaktadır. Nöroendokrinoloji ve psikhoneuroimmünoloji, sırasıyla sinir sistemi ile endokrin ve bağışıklık sistemleri arasındaki etkileşimleri incelemektedir. Birçok ilerlemeye rağmen, nöron ağlarının karmaşık bilişsel süreçleri ve davranışları gerçekleştirme biçimi hala tam olarak anlaşılamamıştır.<br />
Bilişsel ve davranışsal sinirbilim<br />
<br />
Bilişsel sinirbilim, psikolojik işlevlerin sinir devresi tarafından nasıl üretildiği sorularına yanıt verir. Nörogörüntüleme (örneğin, fMRI, PET, SPECT ), EEG, MEG, elektrofizyoloji, optogenetik ve insan genetik analizi gibi güçlü yeni ölçüm tekniklerinin ortaya çıkması, bilişsel psikolojiden gelen karmaşık deneysel tekniklerle bir araya getirildiğinde, sinirbilimcilerin ve psikologların biliş ve duygu belirli nöral substratlarla eşlenir. Birçok çalışma hala bilişsel fenomenlerin nörobiyolojik temellerini arayan indirgemeci bir duruş sergilemesine rağmen, son araştırmalar nörobilimsel bulgular ile kavramsal araştırmalar arasında, her iki perspektifi talep etmek ve entegre etmek arasında ilginç bir etkileşim olduğunu göstermektedir. Örneğin, empati üzerine yapılan nörobilim araştırmaları felsefe, psikoloji ve psikopatolojiyi içeren ilginç bir disiplinler arası tartışmayı gerektirdi.[33] Dahası, farklı beyin alanlarıyla ilgili çoklu bellek sistemlerinin nörobilimsel olarak tanımlanması, hafızanın üretken, yapıcı ve dinamik bir süreç olarak görülmesini destekleyen, geçmişin gerçek bir yeniden üretimi olarak hafıza fikrine meydan okumuştur.[34]<br />
<br />
Nörobilim da ile ittifak sosyal ve davranış bilimleri gibi gibi yeni oluşan disiplinlerarası alanlar nöroekonomi, karar teorisi, sosyal nörobilim ve nöropazarlama adrese çevresi ile beynin etkileşimleri hakkında karmaşık sorular. Örneğin tüketici tepkileri üzerine yapılan bir araştırma, enerji verimliliği ile ilgili hikâyelere anlatı aktarımı ile ilişkili nöral korelasyonları araştırmak için EEG'yi kullanır.[35]<br />
Hesaplamalı sinirbilim<br />
<br />
Hesaplamalı sinirbilimdeki sorular beynin gelişimi, yapısı ve bilişsel işlevleri gibi çok çeşitli geleneksel analizleri kapsayabilir. Bu alandaki araştırmalar biyolojik olarak akla yatkın nöronları ve sinir sistemlerini tanımlamak ve doğrulamak için matematiksel modeller, teorik analiz ve bilgisayar simülasyonu kullanmaktadır. Örneğin, biyolojik nöron modelleri, hem tek nöronların davranışını hem de sinir ağlarının dinamiklerini tanımlamak için kullanılabilen, spiking nöronlarının matematiksel tanımlarıdır. Hesaplamalı sinirbilim genellikle teorik sinirbilim olarak adlandırılır.<br />
Translasyonel araştırmalar ve tıp<br />
İyi huylu familyal makrosefali olan bir hastanın başının parasagittal MRG'si<br />
<br />
Nöroloji, psikiyatri, nöroşirürji, psikoşirürji, anesteziyoloji ve ağrı tıbbı, nöropatoloji, nöroradyoloji, oftalmoloji, kulak burun boğaz, klinik nörofizyoloji, bağımlılık tıbbı ve uyku tıbbı, özellikle sinir sistemi hastalıklarına yönelik bazı tıbbi uzmanlık alanlarıdır. Bu terimler ayrıca bu hastalıkların tanı ve tedavisini içeren klinik disiplinleri de ifade eder.<br />
<br />
Nöroloji, amiyotrofik lateral skleroz (ALS) ve inme gibi merkezi ve periferik sinir sistemi hastalıkları ve bunların tıbbi tedavisi ile çalışır. Psikiyatri duygusal, davranışsal, bilişsel ve algısal bozukluklara odaklanır. Anesteziyoloji ağrı algısına ve bilincin farmakolojik değişikliğine odaklanır. Nöropatoloji, morfolojik, mikroskopik ve kimyasal olarak gözlemlenebilir değişikliklere vurgu yapılarak merkezi ve periferik sinir sistemi ve kas hastalıklarının sınıflandırılması ve altta yatan patojenik mekanizmalarına odaklanır. Nöroşirurji ve psiko-cerrahi, öncelikle merkezi ve periferik sinir sistemi hastalıklarının cerrahi tedavisi ile çalışır.<br />
<br />
Son zamanlarda, çeşitli uzmanlıklar arasındaki sınırlar bulanıklaştı, çünkü hepsi sinirbilimdeki temel araştırmalardan etkilendi. Örneğin, beyin görüntüleme, daha hızlı tanıya, daha doğru prognoza ve zaman içinde hastanın ilerlemesinin daha iyi izlenmesine yol açabilen zihinsel hastalıklara objektif biyolojik kavrayış sağlar.[36]<br />
<br />
Bütünleştirici sinirbilim, sinir sisteminin uyumlu bir modelini geliştirmek için çeşitli araştırma düzeylerindeki modelleri ve bilgileri birleştirme çabasını açıklar. Örneğin, fizyolojik sayısal modeller ve temel mekanizma teorileri ile birleştirilmiş beyin görüntüleme, psikiyatrik bozukluklara ışık tutabilir.[37]<br />
Başlıca dallar<br />
<br />
Modern nörobilim eğitim ve araştırma faaliyetleri, incelenen sistemin konusuna ve ölçeğine ve ayrıca farklı deneysel veya müfredat yaklaşımlarına dayanarak, kabaca aşağıdaki ana dallarda kategorize edilebilir. Bununla birlikte, bireysel sinirbilimciler genellikle birkaç farklı alt alana yayılan sorular üzerinde çalışırlar.<br />
Sinirbilimin başlıca dallarının listesi şube Açıklama<br />
Duyuşsal sinirbilim Duyuşsal sinirbilim, duyguya dahil olan sinirsel mekanizmaların, tipik olarak hayvan modelleri üzerinde deneyler yoluyla incelenmesidir.[38]<br />
Davranışsal sinirbilim Davranışsal sinirbilim (biyolojik psikoloji, fizyolojik psikoloji, biyopsikoloji veya psikobiyoloji olarak da bilinir), biyoloji prensiplerinin insanlarda ve insan dışı hayvanlarda genetik, fizyolojik ve gelişimsel davranış mekanizmalarının araştırılmasına uygulanmasıdır.<br />
Hücresel sinirbilim Hücresel sinirbilim, nöroronların morfoloji ve fizyolojik özellikleri içeren hücresel düzeyde incelenmesidir.<br />
Klinik sinirbilim Sinir sistemi bozukluklarının ve hastalıklarının altında yatan biyolojik mekanizmaların bilimsel çalışması .<br />
Bilişsel sinirbilim Bilişsel sinirbilim, bilişin altında yatan biyolojik mekanizmaların incelenmesidir.<br />
Hesaplamalı sinirbilim Hesaplamalı sinirbilim, sinir sisteminin teorik çalışmasıdır.<br />
Kültürel sinirbilim Kültürel sinirbilim, kültürel değerlerin, uygulamaların ve inançların birden çok zaman ölçeğinde zihin, beyin ve genler tarafından nasıl şekillendirildiği ve şekillendirildiği üzerine yapılan çalışmadır.[39]<br />
Gelişimsel sinirbilim Gelişimsel sinirbilim, sinir sistemini üreten, şekillendiren ve yeniden şekillendiren süreçleri inceler ve altta yatan mekanizmaları ele almak için sinirsel gelişimin hücresel temelini tanımlamaya çalışır.<br />
Evrimsel sinirbilim Evrimsel sinirbilim, sinir sistemlerinin evrimini inceler.<br />
Moleküler sinirbilim Moleküler sinirbilim sinir sistemini moleküler biyoloji, moleküler genetik, protein kimyası ve ilgili metodolojilerle inceler.<br />
Sinir mühendisliği Sinir mühendisliği, sinir sistemleriyle etkileşim kurmak, anlamak, onarmak, değiştirmek veya geliştirmek için mühendislik tekniklerini kullanır.<br />
Nöroanatomi Nöroanatomi, sinir sistemlerinin anatomisinin incelenmesidir.<br />
Nörokimya Nörokimya, nörokimyasalların nasıl etkileştikleri ve nöronların işlevlerini nasıl etkilediği üzerine yapılan çalışmadır.<br />
Nöroetoloji Nöroetoloji, insan olmayan hayvanlar davranışının nöral temelinin incelenmesidir.<br />
Nörrogastronomi Nörogastronomi, lezzet ve duyum, biliş ve hafızayı nasıl etkilediği üzerine yapılan çalışmadır.[40]<br />
Nörogenetik Nörogenetik, sinir sisteminin gelişiminin ve fonksiyonunun genetik temelinin araştırılmasıdır.<br />
Nöro-görüntüleme Nörogörüntüleme, beynin yapısını ve işlevini doğrudan veya dolaylı olarak görüntülemek için çeşitli tekniklerin kullanımını içerir.<br />
Nöroimmunoloji Nöroimmünoloji, sinir ve bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimlerle ilgilidir.<br />
Nöroinformatik Nöroinformatik, biyoinformatik içinde sinirbilim verilerinin organizasyonunu ve hesaplama modellerinin ve analitik araçların uygulanmasını yürüten bir disiplindir.<br />
Sinirdilbilim Nörolinguistik, insan beynindeki dilin anlaşılmasını, üretilmesini ve edinilmesini kontrol eden sinirsel mekanizmaların incelenmesidir.<br />
Nörofizik Nörofizik, beyin hakkında bilgi edinmek için fiziksel deneysel araçların geliştirilmesi ile ilgilenir.<br />
Nörofizyoloji Nörofizyoloji, genellikle elektrotlarla veya optik olarak iyon veya voltaja duyarlı boyalar veya ışığa duyarlı kanallar ile ölçüm ve stimülasyon içeren fizyolojik teknikler kullanılarak sinir sisteminin işleyişidir.<br />
Nöropsikoloji Nöropsikoloji, hem psikoloji hem de nörobilim şemsiyeleri altında bulunan ve hem temel bilim hem de uygulamalı bilimin arenalarında faaliyet gösteren bir disiplindir. Psikolojide en çok biyopsikoloji, klinik psikoloji, bilişsel psikoloji ve gelişim psikolojisi ile yakından ilişkilidir. Sinirbilimde, bilişsel, davranışsal, sosyal ve duygusal sinirbilim alanlarıyla en yakından ilişkilidir. Uygulamalı ve tıbbi alanda nöroloji ve psikiyatri ile ilgilidir.<br />
Paleonörobiyoloji Paleonörobiyoloji, beyin evrimini, özellikle insan beyninin evrimini incelemek için paleontoloji ve arkeolojide kullanılan teknikleri birleştiren bir alandır.<br />
Sosyal sinirbilim Sosyal sinirbilim, biyolojik sistemlerin sosyal süreçleri ve davranışları nasıl uyguladığını anlamaya ve sosyal süreçler ve davranış teorilerini bilgilendirmek ve düzeltmek için biyolojik kavram ve yöntemleri kullanmaya adanmış disiplinlerarası bir alandır.<br />
Sistem sinirbilimi Sistem nörobilimi, nöral devrelerin ve sistemlerin işlevinin incelenmesidir.<br />
Sinirbilim organizasyonları<br />
<br />
En büyük profesyonel sinirbilim organizasyonu Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan ancak diğer ülkelerden birçok üyeyi kapsayan Sinirbilim Derneği'dir (SFN). 1969 yılında kuruluşundan bu yana SFN istikrarlı bir şekilde büyüdü: 2010 itibarıyla 83 farklı ülkeden 40.290 üye kaydetti.[41] Her yıl farklı bir Amerikan şehrinde düzenlenen yıllık toplantılar, araştırmacılar, doktora sonrası araştırmacılar, lisansüstü öğrenciler ve lisans öğrencilerinin yanı sıra eğitim kurumları, fon ajansları, yayıncılar ve araştırmada kullanılan ürünleri tedarik eden yüzlerce işletmeden de katılım sağlamaktadır.<br />
<br />
Sinirbilime adanmış diğer önemli kuruluşlar arasında, her yıl dünyanın farklı yerlerinden bir ülkede toplantılarını düzenleyen Uluslararası Beyin Araştırmaları Örgütü (IBRO) ve bir toplantıda bir toplantı düzenleyen Avrupa Sinirbilim Dernekleri Federasyonu Her iki yılda bir farklı Avrupa şehri. MDBF, İngiliz Sinirbilim Derneği, Alman Sinirbilim Derneği (Neurowissenschaftliche Gesellschaft) ve Fransız Société des Neurosciences 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. dahil olmak üzere 32 ulusal düzey organizasyondan oluşmaktadır. Nörobilimdeki ilk Ulusal Onur Topluluğu, Nu Rho Psi 2006 yılında kuruldu.<br />
<br />
2013 yılında ABD'de BEYİN Girişimi açıklandı. Uluslararası bir Beyin Girişimi 28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2017 yılında kuruldu,[42] şu anda yedi kıtadan fazla beyin araştırma girişimi (ABD, Avrupa, Allen Enstitüsü, Japonya, Çin, Avustralya 5 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Kanada 19 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Kore 15 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İsrail 28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ) [43] ile dört kıtaya yayıldı .<br />
Halk eğitimi ve sosyal yardım<br />
<br />
Nörobilimciler, laboratuvar ortamlarında geleneksel araştırmalar yapmanın yanı sıra, genel kamu ve hükûmet yetkilileri arasında sinir sistemi hakkında farkındalık ve bilginin geliştirilmesine de dahil oldular. Bu tür tanıtımlar hem bireysel sinirbilimciler hem de büyük kuruluşlar tarafından yapılmıştır. Örneğin, bireysel sinirbilimciler, dünya çapında lise veya ortaokul öğrencileri için akademik bir yarışma olan Uluslararası Beyin Arısı düzenleyerek genç öğrenciler arasında sinirbilim eğitimini teşvik ettiler.[44] Amerika Birleşik Devletleri'nde, Sinirbilim Derneği gibi büyük kuruluşlar, Beyin Gerçekleri adlı bir primer geliştirerek sinirbilim eğitimini desteklediler,[45] K-12 öğretmenleri ve öğrencileri için Sinirbilim Temel Kavramları geliştirmek için devlet okulu öğretmenleriyle işbirliği yaptılar,[46] ve Dana Vakfı ile beyin araştırmalarının ilerlemesi ve yararları hakkında kamuoyunun farkındalığını artırmak için Beyin Farkındalık Haftası adlı bir kampanyayı desteklemek.[47] Kanada'da, CIHR Kanada Ulusal Beyin Arısı her yıl McMaster Üniversitesi'nde düzenlenmektedir.[48]<br />
<br />
Nörobilim eğitimcileri, Nörobilim Derneği toplantılarında sunulan lisans öğrencilerine en iyi uygulamaları paylaşmak ve seyahat ödülleri vermek üzere 1992 yılında Lisans Nörobilim Fakültesi'ni (FUN) kurdu.[49]<br />
<br />
Son olarak, nörobilimciler, eğitim nörobilimi adı verilen yeni bir alan olan öğrenciler arasında öğrenmeyi optimize etmek için eğitim tekniklerini incelemek ve geliştirmek için diğer eğitim uzmanlarıyla işbirliği yapmıştır.[50] ABD'deki Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) [51] ve Ulusal Bilim Vakfı (NSF),[52] gibi federal kurumlar da sinirbilim kavramlarının öğretilmesi ve öğrenilmesinde en iyi uygulamalarla ilgili araştırmalara fon sağlamıştır.<br />
Sinirbilimle ilgili Nobel ödülleri<br />
Yıl Ödülün alanı Resim Ödüllü Ömür Ülke Milliyeti Ref<br />
1904 Fizyoloji Ivan Petrovich Pavlov 1849–1936 Rus İmparatorluğu "in recognition of his work on the physiology of digestion, through which knowledge on vital aspects of the subject has been transformed and enlarged" [53]<br />
1906 Fizyoloji Camillo Golgi 1843–1926 Kingdom of Italy "in recognition of their work on the structure of the nervous system" [54]<br />
Santiago Ramón y Cajal 1852–1934 Restoration (İspanya)<br />
1914 Fizyoloji Robert Bárány 1876–1936 Avusturya-Macaristan "for his work on the physiology and pathology of the vestibular apparatus" [55]<br />
1932 Fizyoloji Charles Scott Sherrington 1857–1952 Birleşik Krallık "for their discoveries regarding the functions of neurons" [56]<br />
Edgar Douglas Adrian 1889–1977 Birleşik Krallık<br />
1936 Fizyoloji Henry Hallett Dale 1875–1968 Birleşik Krallık "for their discoveries relating to chemical transmission of nerve impulses" [57]<br />
Otto Loewi 1873–1961 Avusturya<br />
<br />
Almanya<br />
1938 Fizyoloji Corneille Jean François Heymans 1892–1968 Belçika "for the discovery of the role played by the sinus and aortic mechanisms in the regulation of respiration" [58]<br />
1944 Fizyoloji Joseph Erlanger 1874–1965 Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries relating to the highly differentiated functions of single nerve fibres" [59]<br />
Herbert Spencer Gasser 1888–1963 Amerika Birleşik Devletleri<br />
1949 Fizyoloji Walter Rudolf Hess 1881–1973 İsviçre "for his discovery of the functional organization of the interbrain as a coordinator of the activities of the internal organs" [60]<br />
António Caetano Egas Moniz 1874–1955 Portekiz "for his discovery of the therapeutic value of leucotomy in certain psychoses" <br />
1957 Fizyoloji Daniel Bovet 1907–1992 İtalya "for his discoveries relating to synthetic compounds that inhibit the action of certain body substances, and especially their action on the vascular system and the skeletal muscles" [61]<br />
1961 Fizyoloji Georg von Békésy 1899–1972 Amerika Birleşik Devletleri "for his discoveries of the physical mechanism of stimulation within the cochlea" [62]<br />
1963 Fizyoloji John Carew Eccles 1903–1997 Avustralya "for their discoveries concerning the ionic mechanisms involved in excitation and inhibition in the peripheral and central portions of the nerve cell membrane" [63]<br />
Alan Lloyd Hodgkin 1914–1998 Birleşik Krallık<br />
Andrew Fielding Huxley 1917–2012 Birleşik Krallık<br />
1967 Fizyoloji Ragnar Granit 1900–1991 Finlandiya<br />
<br />
Sweden "for their discoveries concerning the primary physiological and chemical visual processes in the eye" [64]<br />
Haldan Keffer Hartline 1903–1983 Amerika Birleşik Devletleri<br />
George Wald 1906–1997 Amerika Birleşik Devletleri<br />
1970 Fizyoloji Julius Axelrod 1912–2004 Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries concerning the humoral transmittors in the nerve terminals and the mechanism for their storage, release and inactivation" <br />
Ulf von Euler 1905–1983 İsveç<br />
Bernard Katz 1911–2003 Birleşik Krallık<br />
1981 Fizyoloji Roger W. Sperry 1913–1994 Amerika Birleşik Devletleri "for his discoveries concerning the functional specialization of the cerebral hemispheres" <br />
David H. Hubel 1926–2013 Kanada "for their discoveries concerning information processing in the visual system" <br />
Torsten N. Wiesel 1924– İsveç<br />
1986 Fizyoloji Stanley Cohen 1922–2020 Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries of growth factors" [65]<br />
Rita Levi-Montalcini 1909–2012 İtalya<br />
1997 Kimya Jens C. Skou 1918–2018 Danimarka "for the first discovery of an ion-transporting enzyme, Na+, K+ -ATPase" [66]<br />
2000 Fizyoloji Arvid Carlsson 1923–2018 İsveç "for their discoveries concerning signal transduction in the nervous system" [67]<br />
Paul Greengard 1925–2019 Amerika Birleşik Devletleri<br />
Eric R. Kandel 1929– Amerika Birleşik Devletleri<br />
2003 Kimya Roderick MacKinnon Roderick MacKinnon 1956– Amerika Birleşik Devletleri "for discoveries concerning channels in cell membranes [...] for structural and mechanistic studies of ion channels" [68]<br />
2004 Fizyoloji Richard Axel 1946– Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries of odorant receptors and the organization of the olfactory system" [69]<br />
Linda B. Buck 1947– Amerika Birleşik Devletleri<br />
2014 Fizyoloji John O'Keefe 1939– United States<br />
<br />
Birleşik Krallık "for their discoveries of cells that constitute a positioning system in the brain" [70]<br />
May-Britt Moser 1963– Norveç<br />
Edvard I. Moser 1962– Norveç<br />
2017 Fizyoloji Jeffrey C. Hall 1939– Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries of molecular mechanisms controlling the circadian rhythm" [71]<br />
Michael Rosbash 1944– Amerika Birleşik Devletleri<br />
Michael W. Young 1949– Amerika Birleşik Devletleri<br />
Türkiye'de sinirbilim<br />
<br />
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de Sinirbilim hızla gelişen bir alan olup gün geçtikçe daha çok ilgi çekmektedir. İstanbul Üniversitesi, ODTÜ, Koç Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Medipol Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Acıbadem Üniversitesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi ve Üsküdar Üniversitesi bünyelerinde Sinirbilim yüksek lisans ve/veya doktora programları mevcuttur.<br />
Sinirbilimin mühendislik uygulamaları<br />
Nöromorfik bilgisayar çipleri<br />
<br />
Nöromorfik mühendislik, yararlı hesaplama amaçları için nöronların işlevsel fiziksel modellerini oluşturmakla ilgilenen sinirbilim dalıdır. Nöromorfik bilgisayarların ortaya çıkan hesaplama özellikleri, karmaşık sistem olmaları ve hesaplama bileşenlerinin hiçbir merkezi işlemci ile ilişkili olmaması anlamında geleneksel bilgisayarlardan temel olarak çok farklıdır.[72]<br />
<br />
Böyle bir bilgisayara örnek, SpiNNaker süper bilgisayarıdır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruh sağlığı</span></span><br />
<br />
<br />
Ruh sağlığı, psikolojik iyi hal veya zihinsel bir bozukluğun olmadığı düzeyi açıklar. Tatmin edici düzeyde duygusal ve davranışsal işlevlerini sürdürebilen bir kişinin durumudur.[1] Pozitif psikoloji ve Bütünsellik bakış açılarından, ruhsal sağlık, bir bireyin yaşamdan tat alabilmesi ve yaşam aktiviteleri ile psikolojik dayanıklılık kazanabilmeye yönelik çabaları arasında denge kurmasını içerebilir.[2]<br />
<br />
Dünya Sağlık Örgütüne göre (WHO), ruhsal sağlık, "diğer özelliklerin yanında, öznel iyi oluş, algılanan öz yeterlik, özerklik, rekabet edebilirlik, nesiller arası bağımlılık ve kişinin entelektüel ve duygusal potansiyelini gerçekleştirebilmesini" içerir.[3] WHO ayrıca bir bireyin iyilik halinin, kabiliyetlerini gerçekleştirebilmesini, günlük stresle başedebilmesini, üretken ve içinde toplumuna faydalı olabilmesini kapsadığını belirtmektedir.[4] Kültürel farklılıklar, öznel değerlendirmeler ve birbiri ile yarışan profesyonel kuramların hepsi de ruh sağlığının nasıl tanımlandığını etkiler.<br />
Ruh sağlığı ve ruhsal bozukluklar<br />
<br />
İngiltere Cerrah Dergisi'ne (1999) göre, ruh sağlığı, üretken aktiviteleri ve başkaları ile olan ilişkilerin gereklerini yerine getirebilmeyi mümkün kılan ve değişikliklere adapte olup zorluklarla başedebilmeyi sağlayan ruhsal işlevlerin başarılı performansıdır. Akıl hastalığı terimi, düşünce ve ruh halindeki değişiklikler ile karakterize edilen veya tehlike ya da işlev bozukluğu ile ilgili davranışların olduğu, sağlık koşullarını veya tüm tanısal akıl hastalıklarını topluca ifade eder.[5] Ruh sağlığı ve ruhsal bozukluk iki sürekli kavramdır. Ruh sağlığı iyi olan insanların ruhsal bozukluğu olabilir ve hiç ruhsal bozukluğu olmayan insanlar kötü bir ruh sağlığına sahip olabilir.[6]<br />
<br />
Öğrenme güçlüklerinin yanı sıra, stres, yalnızlık, depresyon, anksiyete, ilişki sorunları, sevilen birinin ölümü, intihar düşünceleri, keder, bağımlılık, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu (ADHD), kendine zarar verme, çeşitli duygusal bozukluklar ve değişen önemdeki diğer akıl hastalıkları nedeniyle ruh sağlığı sorunları ortaya çıkabilir.[7][8] Terapistler, psikiyatristler, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları, eğitimli hemşireler veya doktorlar, terapi, danışmanlık veya ilaç gibi tedavilerle zihinsel hastalıkları yönetmeye yardımcı olabilir.<br />
Tarih<br />
Ayrıca bakınız: Ruhsal bozuklukların tarihi<br />
<br />
19. yüzyılın ortalarında, William Sweetser, pozitif ruhsal sağlık için çalışan çağdaş yaklaşımların atası sayılabilecek bir kavram olan, "ruhsal hijyen" terimini ilk kullanan kişiydi.[9][10] Amerikan Psikiyatristler Derneği'nin dördüncü başkanı ve kurucularından biri olan Isaac Ray, "ruhsal hijyeni", aklın kalitesini düşürecek, enerjisini yaralayacak ve hareketini engelleyecek bütün olaylara ve etkilere karşı koruyabilme sanatı olarak tanımlamıştır.[10][11]<br />
<br />
Dorothea Dix (1802-1887) "ruhsal hijyen" hareketinin gelişmesinde rol alan önemli figürlerden biriydi. Dix, ruhsal bozukluğu olan insanlara yardım etmek ve yaşamak zorunda bırakıldıkları kötü koşulları gözler önüne sermek için çabalayan bir okul öğretmeniydi.[12] Bu çalışması "ruhsal hijyen hareketi" olarak bilindi.[12] Bu hareket öncesi, akıl hastalığından muzdarip insanların yetersiz giyecek tedarikiyle acınacak halde yalnız bırakılarak ihmal edilmeleri nadir değildi.[12] Dix'in çabaları ruh sağlığı birimlerinde hasta sayılarında artışlara sebep oldu ve bu kurumlardaki yetersiz kadro nedeniyle hastalara olan bakım ve ilgi azaldı.[12]<br />
<br />
1896'da Emil Kraepelin, 80 yıl boyunca alanında hâkim olacak ruhsal bozuklukların taksonomisini geliştirdi. Daha sonra, anormalliğin önerilen hastalık modeli analize tabi tutuldu ve normal olma durumunun ilgili grubun fiziksel, coğrafi ve kültürel boyutlarına göreceli olduğu kabul edildi.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
20 yüzyılın başlarında, Clifford Beers, 1908 yılında, akıl hastanesinde yaşadığı tecrübelerine dayanan "Kendini Bulan Bir Zihin"'in yayınlanmasından sonra "Ruh Sağlığı Amerika-Ruh Hijyeni Ulusal Komitesi"'ni kurdu ve daha sonra Birleşik Devletler'deki ilk ayakta tedaviye yönelik ruh sağlığı kliniğini açtı.[13][14]<br />
<br />
Sosyal hijyen hareketi ile ilişkili "zihinsel hijyen hareketi", zaman zaman, üretken işe ve mutlu aile hayatına yönlendirilemeyecek kadar zihinsel olarak yetersiz kabul edilenlerle ilgili öjenik ve sterilizasyon savunması ile ilişkilendirildi.[15][16] İkinci Dünya savaşı sonrası yıllarında, sağlık hizmetlerinin, bir hastalığın tedavisinden öte önleyici ve destekleyici alanlarına doğru gelişen olumlu özelliklerinden ötürü, "ruhsal hijyen" terimi aşamalı olarak "ruhsal sağlık" terimiyle değiştirildi.[17]<br />
<br />
Marie Jahoda ruhsal açıdan sağlıklı bireyleri sınıflandırmak için kullanılabilecek altı temel özelliği açıkladı. Bunlar: kişinin kendine yönelik olumlu tavrı, kişisel gelişim, entegrasyon, özerklik, gerçekliğin doğru algısı ve çevresel otoriteyi içerir (uyum sağlama ve sağlıklı kişisel ilişkiler).[18] <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Psikiyatri</span></span><br />
<br />
Psikiyatri ya da ruh hekimliği, ruhsal durumların teşhisi, korunması ve tedavisine adanmış tıbbi uzmanlık alanıdır.[1][2] Bunlar ruh hali, davranış, bilişsellik ve algılarla ilgili çeşitli konuları içerir.<br />
<br />
Bir kişinin ilk psikiyatrik değerlendirmesi tipik olarak bir vaka öyküsü ve ruhsal durum muayenesi ile başlar. Fiziksel muayeneler ve psikolojik testler yapılabilir. Bazen nörogörüntüleme veya diğer nörofizyolojik teknikler kullanılır.[3] Ruhsal bozukluklar genellikle Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından düzenlenen ve kullanılan Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD) ve Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayınlanan ve yaygın olarak kullanılan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM) gibi tanı kılavuzlarında listelenen klinik kavramlara göre teşhis edilir. DSM'nin beşinci baskısı (DSM-5) Mayıs 2013'te yayınlanmış ve çeşitli hastalıkların daha geniş kategorilerini yeniden düzenlemiş ve güncel araştırmalarla tutarlı bilgiler/görüşler içerecek şekilde bir önceki baskıya göre genişletilmiştir.[4]<br />
<br />
Psikiyatrik ilaç ve psikoterapi ile kombine tedavi, mevcut uygulamada en yaygın psikiyatrik tedavi şekli haline gelmiştir,[5][6] ancak çağdaş uygulama, girişken toplum tedavisi, toplumu güçlendirme ve destekli istihdam gibi çok çeşitli diğer yöntemleri de içermektedir. Tedavi, işlevsel bozukluğun ciddiyetine veya söz konusu bozukluğun diğer yönlerine bağlı olarak yatarak veya ayakta tedavi esasına göre uygulanabilir. Yatarak tedavi gören bir hasta bir psikiyatri hastanesinde tedavi edilebilir. Bir bütün olarak psikiyatri alanındaki araştırmalar epidemiyologlar, hemşireler, sosyal hizmet uzmanları, mesleki terapistler veya klinik psikologlar gibi diğer profesyonellerle birlikte disiplinler arası bir temelde yürütülür.<br />
Etimoloji<br />
Psyche kelimesi Grekçede 'ruh' ya da 'kelebek' anlamına gelmektedir.[7] Bu çırpınan böcek İngiltere Kraliyet Psikiyatristler Kolejinin armasında da yer almaktadır.[8]<br />
<br />
Psikiyatri terimi ilk olarak 1808 yılında Alman hekim Johann Christian Reil tarafından ortaya atılmıştır ve kelimenin tam anlamıyla 'ruhun tıbbi tedavisi' anlamına gelmektedir (Grekçede psykhē 'ruh'tan psiki- 'ruh'; iāsthai 'iyileştirmek'ten Gk. iātrikos 'tıbbi' kelimesinden -atri 'tıbbi tedavi'). Psikiyatri alanında uzmanlaşmış bir tıp doktoruna psikiyatrist veya psikiyatr denir. (Tarihsel bir bakış için bkz. Psikiyatrinin zaman çizelgesi).<br />
Teori ve odak noktası<br />
"Psikiyatri, diğer tüm tıp dallarından daha fazla, uygulayıcılarını kanıtın doğası, iç gözlemin geçerliliği, iletişim sorunları ve diğer uzun süredir devam eden felsefi konularla boğuşmaya zorlar" (Guze, 1992, p.4).<br />
<br />
Psikiyatri, insanlardaki ruhsal bozuklukları incelemeyi, önlemeyi ve tedavi etmeyi amaçlayan, özellikle zihne odaklanan bir tıp alanını ifade eder.[9][10][11] Sosyal bağlamda dünya ile akıl hastalarının bakış açısından dünya arasında bir aracı olarak tanımlanmıştır.[12]<br />
<br />
Psikiyatri alanında uzmanlaşan kişiler, hem sosyal hem de biyolojik bilimlere aşina olmaları gerektiği için genellikle diğer ruh sağlığı profesyonellerinden ve hekimlerden farklıdır.[10] Bu disiplin, hastanın öznel deneyimleri ve hastanın nesnel fizyolojisi tarafından sınıflandırılan farklı organların ve vücut sistemlerinin işleyişini inceler.[13]  Psikiyatri, geleneksel olarak üç genel kategoriye ayrılan zihinsel bozuklukları tedavi eder: akıl hastalıkları, ağır öğrenme güçlükleri ve kişilik bozuklukları.[14] Psikiyatrinin odak noktası zaman içinde çok az değişmiş olsa da teşhis ve tedavi süreçleri önemli ölçüde gelişmiştir ve gelişmeye devam etmektedir. 20. yüzyılın sonlarından bu yana, psikiyatri alanı daha biyolojik ve diğer tıp alanlarından kavramsal olarak daha az izole hale gelmeye devam etmiştir.[15]<br />
Uygulama kapsamı<br />
2002'de 100.000 kişi başına nöropsikiyatrik hastalıklar için engelliliğe göre ayarlanmış yaşam yılı.<br />
  veri yok<br />
  less than 10<br />
  10–20<br />
  20–30<br />
  30–40<br />
  40–50<br />
  50–60<br />
  60–80<br />
  80–100<br />
  100–120<br />
  120–140<br />
  140–150<br />
  150'den fazla<br />
<br />
Psikiyatri tıp uzmanlığı nörobilim, psikoloji, tıp, biyoloji, biyokimya ve farmakoloji alanlarındaki araştırmaları kullansa da[16] genellikle nöroloji ve psikoloji arasında bir orta yol olarak kabul edilmiştir.[17] Diğer doktorlar ve nörologlardan farklı olarak, psikiyatristler doktor-hasta ilişkisi konusunda uzmanlaşmışlardır ve psikoterapi ve diğer terapötik iletişim tekniklerinin kullanımı konusunda çeşitli derecelerde eğitim sahibidirler.[17] Psikiyatristler ayrıca hekim olmaları ve psikiyatri alanında ihtisas adı verilen mezuniyet sonrası eğitim (genellikle 4 ile 5 yıl) almaları bakımından psikologlardan ayrılırlar; lisansüstü tıp eğitimlerinin kalitesi ve kapsamı diğer tüm hekimlerinkiyle aynıdır.[18] Bu nedenle psikiyatristler hastalara danışmanlık yapabilir, ilaç yazabilir, laboratuvar testleri isteyebilir, nörogörüntüleme isteyebilir ve fizik muayeneler yapabilirler.[3] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sinir Sistemi Anatomisi</span></span><br />
<br />
Sinir sistemi veya sinir ağı, canlıların içsel ve dışsal çevresini algılamasına yol açan, bilgi elde eden ve elde edilen bilgiyi işleyen, vücut içerisinde hücreler ağı sayesinde sinyallerin farklı bölgelere iletimini sağlayan, organların, kasların aktivitelerini düzenleyen bir organ sistemidir. Sinir sistemi iki bölümden oluşur. Merkezi sinir sistemi (MSS) ve çevresel sinir sistemi (ÇSS). MSS, beyin ve omurilikten oluşur. ÇSS, MSS'yi vücudun diğer tüm kısımları ile bağlayan uzun fiberlerden oluşur. ÇSS, motor nöronları, dolaylı istemli hareket, otonom sinir sistemi, sempatik sinir sistemi, parasempatik sinir sistemi, düzenli istemsiz işlevler ve enterik sinir sisteminden oluşur.<br />
<br />
İnsan türü için Beyin diğer beyin organına sahip canlı türlerine göre dikkate değer biçimde, düşünce ve hormonal sistemle birlikte çalışarak duygu üretir. Sinir sistemi, süngerler dışında çoğu çok hücreli hayvanlarda bulunur. Fakat çok karmaşık yapıya sahiptir. Sinir sistemi olmayan çok hücreli organizmalar, süngerler, placozoalar ve mesozoalar çok basit vücut yapısına sahiptir. Taraklılar ve knidliler (örn, anemones, hydras, corals ve denizanalarındaki) sinir sisteminde farklı bir sinir ağı vardır. Birkaç solucan türü hariç, diğer tüm hayvan türlerinde, bir beyin ve bir omurilikten (veya paralel çalışan iki omurdan) oluşan sinir sistemi vardır. Bunlardaki sinirler, beyin ve omurilikten dağılır. En basit solucanlarda sinir sistemi, birkaç yüz hücreden oluşurken, insanlarda 100 milyarlarca sinir hücresi (nöron) bulunur.<br />
<br />
Sinir sisteminin en basit işlevi, bir hücreden diğerine veya vücudun bir parçasından diğerlerine sinyal iletmektir. Sinir sisteminin işlev bozukluğu çok çeşitli biçimlerde olabilir. Bunlara genetik bozukluk, travma, zehirlenme, fiziksel yaralanma, enfeksiyon veya erken yaşlanma (progeria) örnek verilebilir. Ayrıca sinir sistemi ile ilgili menenjit, şizofreni, Alzheimer hastalığı, kortikal görme bozukluğu, Parkinson hastalığı, epilepsi (sara), multipl skleroz (MS) gibi hastalıklar vardır. Tıpın nöroloji ihtisas alanı sinir sistemi bozukluğunun nedenleri ile ilgilenir ve bozukluğu önlemek için araştırma ve müdahale yapar. Çevresel sinir sisteminde, en yaygın meydana gelen problem türü, çeşitli nedenlerden dolayı ortaya çıkan sinir iletimi arızasıdır. Bunlara diyabet nöropati ile sinir hücreleri kaybına neden olan amyotrofik lateral skleroz örnek verilebilir.<br />
<br />
Nörobilim, sinir sistemi ile ilgilenen bir bilim dalıdır.<br />
Yapı<br />
<br />
Sinir sistemi adı, lifleri silindirik olarak saran sinirlerden türetilmiştir. Lifler beyin ve omurilikten doğar ve dallanarak vücudun her bir parçasını donatır. Bir mikroskop vasıtasıyla, sinir hücrelerinin aksonları görülebilir.<br />
Hücreler<br />
<br />
Sinir sistemi hücreleri iki ana birime veya kategoriye ayrılır: sinir hücreleri (nöronlar) ve nöroglia.<br />
Sinir hücreleri<br />
Ana madde: Sinir hücresi<br />
<br />
Sinir sisteminin temel fonksiyonel birimi olan sinir hücreleri (nöronlar), çeşitli yöntemlerle diğer hücrelerden ayırt edilebilirler. Bunların en temel özelliği, sinapslar vasıtasıyla diğer hücreler ile iletişim sağlamasıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nöroglia</span></span><br />
<br />
Nöroglia, sinir hücresi olmayan, destek, besleme ve homeostaz sağlayan, miyelin biçiminde olan ve sinir sistemindeki sinyal iletimine katkı sağlayan hücrelerdir.<br />
Omurgalılardaki anatomisi<br />
<br />
Omurgalılarda (insan da dahil) sinir sistemi, merkezi sinir sistemi (MSS) ve çevresel sinir sistemi (ÇSS) olmak üzere iki bölüme ayrılır.<br />
<br />
Merkezi sinir sistemi (MSS), beyin ve omurilikten oluşur ve sinir sisteminin en büyük bölümüdür.<br />
<br />
Çevresel sinir sistemi (ÇSS), beyin ve omurilik haricindeki sinirler ve gangliyondan oluşur. ÇSS'nin ana işlevi, MSS ile organ ve uzuvlar arasındaki iletişimi (bağlantıyı) sağlamaktır.<br />
İşlev<br />
<br />
Sinir sisteminin en basit işlevi, bir hücreden diğerine veya vücudun bir parçasından diğerlerine sinyal iletmektir. Bir hücreden diğerlerine sinyal iletmenin birçok yolu vardır. Biri, kimyasalların salgılanmasıdır ve hormon olarak adlandırılır.<br />
<br />
Sinir sisteminin asıl işlevi, vücudu kontrol etmesidir. Bunun için duyu reseptörlerini kullanarak ortamdaki bilgiyi almak, bu bilgiyi çözümleyerek, onu merkezi sinir sistemine sinyal biçiminde göndermek, bilgiyi işleyerek yaklaşık bir tepki tanımlamak ve tepkiyi etkinleştirmek için kaslara veya bezlere çıkış sinyallerini göndermektir.<br />
Gelişim<br />
<br />
Omurgalılarda, embriyonik nöral gelişim dönüm noktaları, kök hücredeki sinir hücrelerinin oluşması ve ayrışması, embriyoda olgunlaşan sinir hücrelerinin oluştukları yerden son konumlarına göç etmesi, sinir hücrelerindeki akson uçlarının ortaya çıkması örnek olarak gösterilebilir.<br />
<br />
Tüm bilateria hayvanlarda gelişimin gastrulasyon evresinde oluşan gastrula bir disk şeklindedir ve üç tabakadan meydana gelmiştir. En içteki tabakaya endoderm denir ve sindirim sisteminin iç yüzeylerini, pankreası, karaciğeri, solunum sistemini oluşturur. Ortadaki tabakaya mezoderm denir ve kasları, cinsiyet organlarını, iç organların dış yüzeyini, iç deriyi, kemik dokuyu ve kıkırdak dokuyu, kalp ve kan damarlarını oluşturmaktadır. En dıştaki tabakaya ektoderm denir ve deri, tırnaklar, saç ve dişlerin yanı sıra merkezi sinir sistemi, beyin ve dış salgı bezlerini oluşturur.<br />
Patoloji<br />
Ana madde: Patoloji<br />
Ayrıca bakınız: Psikiyatri<br />
<br />
Merkezi sinir sistemi (MSS), büyük fiziksel ve kimyasal bariyerler tarafından korunur. Fiziksel olarak beyin ve omurilik meninksler (beyin ve omurilik zarı) ile çevrilmiştir. Kimyasal olarak ise, beyin ve omurilik, kan-beyin bariyeri ile korunur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beyin</span></span><br />
<br />
Beyin (Eski Türkçede meñi, Orta Türkçede mengi ya da meyin), sinir sisteminin merkezi olarak hizmet eden bir organıdır. Bütün omurgalı hayvanlar ve çoğu omurgasız hayvan -bazı süngerler, knidliler, tulumlular ve derisi dikenliler gibi omurgasızlar hariç- beyne sahiptir. Baş kısmında; duyma, tatma, görme, denge, koklama gibi duyulara hizmet eden organlara yakın bir noktada bulunan beyin omurgalıların vücudundaki en karmaşık organdır. Normal bir insanda serebral korteksin (en geniş kısmı) 15-33 milyar nörondan müteşekkil olduğu tahmin edilmektedir.[1] Her biri birkaç bin nöronla sinaps denen bağlantılar yardımıyla bağlıdır. Bu nöronlar birbirleriyle akson denen uzun protoplazmik lifler yardımıyla iletişim kurar. Aksonlar bilgiyi beynin diğer kısımlarına yahut vücudun spesifik alıcı hücrelerine taşır.<br />
<br />
Fizyolojik olarak, beynin fonksiyonu vücudun diğer organlarının merkezi kontrolünü sağlamaktır. Hormon denen kimyasalların salgılanmasının işletimi ve kas aktivitesinin oluşumu vücudun diğer organları üzerindeki işlevlerindendir. Bu merkezi kontrol çevredeki ufak değişimlere bile gayet süratli ve koordine bir tepki vermeyi sağlar. Bazı temel tepkilerden olan refleksler, omuriliğin ve çevresel gangliyonların aracılığıyla gerçekleşebilir, fakat kompleks duyusal impulslara bağlı bilinçli yapılan komplike davranışlar ise beynin bilgileri bütünleme kabiliyetine ihtiyaç duyar.<br />
Bir farenin bulbus olfactorius kesiti, eş zamanlı olarak iki farklı boya ile boyanmış. Bir boya nöron hücre gövdelerini diğeri nörotransmitter GABA reseptörlerini gösteriyor.<br />
Anatomi<br />
<br />
Merkezî sinir sisteminin kafa boşluğu içinde yer alan parçası ansefal olarak adlandırılır. Fransızca encéphale tüm beyin demektir. Ansefalde ki merkezlerin en önemlileri omurilik soğanı, beyincik ve beyindir.<br />
<br />
Türlerin beyinleri şekil ve boyut açısından muazzam bir fark gösterebilir ve ortak özelliklerini belirlemek genellikle güçtür.[2] Buna rağmen beyin mimarisinin geniş tür yelpazesi için uygulanabilir bazı prensipleri vardır.[3] Bu geniş yelpazede beyin yapısı bazı yönlerden hemen hemen birçok hayvan türünde ortaktır[4] ancak diğer yönleri "gelişmiş" beyni ilkel örneklerinden ayırmaktadır ya da omurgalı ve omurgasızları ayırt etmektedir.[5]<br />
<br />
Beyin anatomisi hakkında bilgi kazanmanın en kolay yolu görsel incelemelerdir ama daha kompleks teknikler de geliştirilmiştir. Beyin dokusunu doğal halinde incelemek güçtür çünkü üzerinde çalışmak için fazla yumuşaktır. Eğer alkol veya diğer fiksatiflelere muamele edilirse sertleştirilebilir ve sonra istenen çalışma için iç incelemesi yapılabilir. Gözle görülür biçimde beynin iç kısımlarında gri madde denen koyu renkli alanlara rastlanır. Daha açık renkli bu bölümden ayrılmış beyaz madde de gözlenir. Daha fazla bilgi spesifik bir molekülün yüksek konsantrasyonlarda bulunduğu yerleri gösteren çeşitli kimyasallarla boyanmış beyin dokusu örneklerinden elde edilebilir. Ayrıca mikroskoplarla beynin mikro yapısı da incelenebilir ve beynin bir bölümünden diğerine olan bağlantı yolları da takip edilebilir.[6]<br />
Hücresel yapısı<br />
<br />
Tüm türlerin beyinleri esasen iki geniş hücre sınıfından oluşur: nöronlar ve gliyal hücreler. Gliyal hücreler (tutkal, gliya ya da nörogliya olarak da bilinir) çeşitli tiplere ayrılır ve birçok kritik (hayati) görevi yerine getirir; bunlar arasında yapısal desteklik, metabolik destek, yalıtım ve gelişime rehberlik etme gösterilebilir. Buna karşın nöronlar genellikle beyindeki en önemli hücreler olarak ele alınmaktalardır.<br />
<br />
Nöronlar bu sinyalleri akson adı verilen hücre gövdesinden çıkan ve genelde birçok dala sahip protoplasmik lif yapısındaki uzantılarıyla diğer bölgelere iletirler, bazen yakın bölgelere bazen de beynin ve vücudun uzak noktalarına bu impulslar taşınır.<br />
<br />
Bir aksonun boyu olağanüstü derecede uzun olabilir; örneğin, cerebral korteksin bir piramit hücresi (bir tür nöron) büyütülseydi muazzam derecede uzun olabilirdi ve insan vücudu kadar uzayabilirdi. Eğer aksonu da aynı derecede büyütülseydi birkaç santimetre çapında ve kilometrelerce uzunlukta bir kablo ortaya çıkardı.<br />
<br />
Aksonlar bu sinyalleri aksiyon potansiyeli adı verilen elektrokimyasal iletiler şeklinden saniyenin binde biri sürede ve saniyede 1-100 metre hızla iletirler.<br />
Nöronlar aksonlar boyunca hareket eden elektriksel sinyaller üretirler. Elektriksel ileti sinaps olarak adlandırılan bağlantı noktasına ulaştığında, nörotransmitter denen diğer hücrelerin reseptörlerine bağlanıp elektriksel aktiviteyi sürdüren kimyasalların salgılanmasını sağlar.<br />
Beyin işlev ve yeteneklerinden bir kısmı diyagram olarak.<br />
Karşılaştırmalı anatomi<br />
Fare beyni<br />
<br />
Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı), ve omurgalılar.[7] Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş "optik lop"lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.[7]<br />
<br />
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tüpün öndeki kısmından gelişir.[8] Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, canlının gelişmişliğini belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.[9]<br />
<br />
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır.[9] Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır.<br />
<br />
İnsan beyni üç zarla sarılmıştır. Bunlar, en dışta duramater, ortada araknoid mater, en içte ise piamater bulunur.<br />
<br />
Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.<br />
Omurgasızlar<br />
<br />
Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar.[7] Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlayan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.<br />
<br />
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge.[7] Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar.[7] Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.<br />
İşlev<br />
<br />
Duyu organlarından gelen bilgi beyinde toplanır, beyinde bu bilgi doğrultusunda organizmanın yapacağı hareket belirlenir. Beyin kendine gelen veriyi işleyerek çevrenin yapısına dair çıkarımlar yapar. İşlenmiş bu bilgiyi canlının o anki ihtiyaçlarına dair bilgi ve geçmişe dair anılarla birleştirir. Bu işlemlerin sonucu doğrultusunda hareket örgüleri oluşturur. Sinyalleri işleme süreci çok sayıda farklı işleve sahip alt sistem arasında karmaşık bir etkileşim gerektirir.[10] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çevresel sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Çevresel sinir sistemi (ÇSS), beyin ve omurilik haricindeki sinirler ve gangliyondan oluşur. ÇSS'nin ana işlevi, merkezi sinir sistemi (MSS) ile organ ve uzuvlar arasındaki iletişimi (bağlantıyı) sağlamaktır. Omurga ve kafatası gibi kemiklerle veya kan-beyin bariyeri ile korunan MSS'nin aksine ÇSS'nin koruması yoktur. Bu yüzden toksinler ve mekaniksel hasarlara maruz kalabilir. Çevresel sinir sistemi, somatik sinir sistemi ve otonom sinir sistemine ayrılır. Bazı yazılı medyada bunlara duyu sistemi de dahil edilir. Şekilde mavi ile gösterilenler ÇSS'e ait ana sinirlerdir. Ayrıca ÇSS, sinir sisteminin büyük bir bölümünü oluşturur.<br />
<br />
Optik (Optic) olarak adlandırılan II. kraniyal sinir hariç diğer kraniyal sinirler ÇSS'nin bir bölümünü oluşturur. İkinci kraniyal sinir, tam bir çevresel sinir değildir, fakat ara beynin bir parçasıdır. Kraniyal sinir gangliyonu MSS'de başlar. Bununla birlikte geri kalan on bir kraniyal sinir aksonları beyne uzanır. Bu yüzden bunlar ÇSS'nin bir bölümüdür.<br />
<br />
Sinirleri telefon kablolarına benzetebiliriz. Sinirler vücudumuzdan aldıkları mesajları beyne taşır. Vücudun içinde veya çevrede meydana gelen ve vücutta belirli bir tepkiye sebep olan fiziksel, kimyasal veya biyolojik etkilere uyarı denir. Uyarılar duyularımızda bulunan özel hücrelerle alınır. Alınan uyarı, sinirlerle merkezi sinir sistemine taşınır. Uyarılar sinir hücrelerinde kimyasal veya elektriksel değişikliğe yol açar. Bu değişikliğe uyartı mesajı denir. Uyartı mesajı merkezi sinir sistemine iletilir. Mesaj için oluşan cevap kaslara, organlara ve salgı bezlerine sinirler ile iletilir. Uyartı mesajı beyinde değerlendirilir ve uyarıya karşı bir cevap oluşur. Oluşan cevap yine sinirlerle organ veya yapılara iletilerek uyarıya tepki verir.<br />
Belirli sinirler ve pleksi<br />
<br />
Beyinsapından başlayan on iki kraniyal sinirden onu, bazı istisnalar olsa bile başın anatomik yapısının işlevlerinin (fonksiyonlarının) ana kontrolünü sağlar. I ve II. kraniyal sinirler, sırasıyla beynin önüne ve göz sinir ucu olan talamusa uzanır ve bu yüzden tam kraniyal sinir olarak dikkate alınmazlar. CN X (10), göğüs ve karındaki iç organ duyu bilgisini alırken, CN XI (11), sinirli donatılan sternocleidomastoid kas ve trapezius kaslarını uyarır. Bunun için, hangisinin başta olduğuna bakmaz. Spinal sinirler, omurilikten başlar. Vücutun diğer işlevlerini kontrol eder. İnsanda 31 çift spinal sinir bulunur: 8 servikal, 12 thoracic, 5 lumbar, 5 sakral ve 1 coccygeal. Servikal bölgedeki spinal sinir köklerinde ilgili vertebrae'e yukarıdan ortaya çıkar. Örneğin kafatası ile 1. servikal vertebrae arasındaki sinir kökü C1 spinal sinir olarak adlandırılır. Thoracic bölgeden coccygeal bölgeye kadar olan spinal sinir köklerinde ilgili vertebrae'e aşağıdan ortaya çıkar. C7 ile T1 arasındaki spinal sinir kökünü adlandırırken bunun bir problem oluşturabileceğine unutulmamalıdır. Bu yüzden T1, C8 olarak adlandırılır. Lumbar ve sakral bölgesindeki spinal sinir kökleri değişmez kese içinde ve L2 kademesinden aşağı doğru dolaşır.<br />
Servikal spinal sinirler (C1-C4)<br />
Ana madde: Servikal pleksus<br />
<br />
C1 ile C4 arasındaki ilk 4 servikal spinal sinir, ayrılıp tekrar birleşerek boyun ve başın arkasındaki çeşitli sinirleri oluştururlar.<br />
Brakial pleksus (C5-T1)<br />
Ana madde: Brakial pleksus<br />
<br />
C5 ile C8 arasındaki son dört servikal spinal sinir ve T1 ilk thoracic spinal sinir, brakial pleksusu (Latince plexus brachialis) meydana getirir. Bunlar, ayrılarak, bölünerek ve birleşerek üst kol ve üst arkadaki sinirleri oluştururlar. Brakial pleksus zedelenmesine bakın.<br />
Lumbosakral pleksus (L1-S4)<br />
<br />
Lumbar sinirler, sakral sinirler ve koksigeal sinir, lumbosakral pleksusu oluşturur. İlk lumbar siniri, sık sık on ikinci thoracicteki bir dal ile birleştirilir. Bu pleksusu (sinir ağını) daha kolay açıklamak için genellikle üç dala ayrılır:<br />
<br />
    Lumbar pleksus, sakral pleksus ve pudental pleksus.<br />
<br />
Nörotransmitter<br />
Çevresel sinir sistemlerinin ana nörotransmitterleri, asetilkolin ve noradrenalindir. Bununla birlikte, birkaç başka nörotransmitter de vardır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Organ sistemi</span></span><br />
<br />
Bir organ sistemi, bir veya daha fazla işlevi yerine getirmek için birlikte çalışan bir grup organdan oluşan biyolojik bir sistemdir.[1] Her organın bir bitki veya hayvan vücudunda özel bir rolü vardır ve farklı dokulardan oluşur.<br />
Hayvanlar<br />
<br />
Diğer hayvanlar da insanlara benzer organ sistemlerine sahiptir, ancak daha basit hayvanlar bir organ sisteminde daha az organa veya hatta daha az organ sistemine sahip olabilir.<br />
İnsanlar<br />
İnsan vücudundaki sinir sistemi<br />
<br />
İnsanda, insan anatomisi ve fizyolojisinin temelini oluşturan 11 farklı organ sistemi bulunmaktadır.[2] Bu 11 organ sistemi: solunum sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, üriner sistem, örtü sistemi, iskelet sistemi, kas sistemi, endokrin sistem, lenfatik sistem, sinir sistemi ve üreme sistemidir. Vücutta organ sistemi olmayan başka sistemler de vardır; örneğin bağışıklık sistemi organizmayı enfeksiyondan korur, ancak organlardan oluşmadığı için bir organ sistemi değildir. Bazı organlar birden fazla sistemde yer alır - örneğin burun solunum sisteminde yer alır ve aynı zamanda sinir sisteminde duyu organı olarak görev yapar; testisler ve yumurtalıklar hem üreme hem de endokrin sistemlerinin bir parçasıdır.<br />
Organ sistemi Açıklama Bileşen organlar<br />
Solunum sistemi solunum: oksijen ve karbondioksit değişimi burun, ağız, paranazal sinüsler, farinks, larinks, trakea, bronşlar, akciğerler ve torasik diyafram<br />
Sindirim sistemi sindirim: besinlerin parçalanması ve emilmesi, katı atıkların atılması dişler, dil, tükürük bezleri, yemek borusu, mide, karaciğer, safra kesesi, pankreas, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs<br />
Dolaşım sistemi besinleri, atıkları, hormonları, O2, CO2'yi taşımak ve pH ve sıcaklığın korunmasına yardımcı olmak için kanı dolaştırmak kan, kalp, atardamarlar, toplardamarlar, kılcal damarlar<br />
Üriner sistem sıvı ve elektrolit dengesini korumak, kanı temizlemek ve sıvı atıkları (idrar) dışarı atmak böbrekler, üreterler, mesane ve üretra<br />
Örtü sistemi vücudun dış koruması ve termal düzenleme cilt, kıl, ekzokrin bezler, yağ ve tırnaklar<br />
İskelet sistemi yapısal destek ve koruma, kan hücrelerinin üretimi kemikler, kıkırdak, bağlar ve tendonlar<br />
Kas sistemi vücudun hareketi, ısı üretimi iskelet kasları, düz kaslar ve kalp kası<br />
Endokrin sistem endokrin bezleri tarafından üretilen hormonları kullanarak vücut içinde iletişim sağlamak hipotalamus, hipofiz, epifiz, tiroit, paratiroit ve adrenal bezler, yumurtalıklar, testisler<br />
Lenfatik sistem lenfleri kan dolaşımına geri döndürmek, bağışıklık tepkilerine yardımcı olmak, beyaz kan hücrelerini oluşturmak lenf, lenf düğümleri, lenf damarları, bademcikler, dalak, timüs<br />
Sinir sistemi bilgiyi algılama ve işleme, vücut faaliyetlerini kontrol etme beyin, omurilik, sinirler, duyu organları ve aşağıdaki duyu sistemleri (sinir alt sistemleri): görme sistemi, koku alma sistemi, tat alma sistemi, işitme sistemi<br />
Üreme sistemi üreme ile ilgili cinsiyet organları yumurtalıklar, fallop tüpleri, uterus, vajina, vulva, meme bezleri, penis, testisler, vas deferens, seminal veziküller ve prostat<br />
Bitkiler<br />
Bir eudicot'ta kök ve sürgün sistemleri<br />
<br />
Damarlı bitkilerin iki farklı organ sistemi vardır: sürgün sistemi ve kök sistemi. Sürgün sistemi gövde, yapraklar ve bitkinin üreme kısımlarından (çiçekler ve meyveler) oluşur. Sürgün sistemi genellikle toprak üstünde büyür ve fotosentez için gereken ışığı burada emer. Bitkileri destekleyen, su ve mineralleri emen kök sistemi ise genellikle yer altındadır.[3]<br />
Organ sistemi Açıklama Bileşen organlar<br />
Kök sistem bitkileri yerine sabitler, su ve mineralleri emer ve karbonhidratları depolar kökler<br />
Sürgün sistemi gövde yaprakları tutar ve güneşe doğru yönlendirir, ayrıca kökler ve yapraklar arasında malzeme taşır. Yapraklar fotosentez yaparken, çiçekler üremeyi sağlar gövde, yapraklar ve çiçekler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Merkezî sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Merkezî sinir sistemi (MSS, zaman zaman İngilizce kısaltmasıyla: CNS yani "Central nervous system") sinir sisteminin en büyük bölümünü teşkil eder. Beyin ve omurilikten oluşur. Bazı sınıflandırmalarda retina ve kraniyal sinirler de MSS'ye dâhil edilir. Çevresel sinir sistemi ile birlikte davranış kontrolünde temel bir göreve sahip olan merkezî sinir sistemini çevresel sinir sisteminden ayıran belirgin bir sınır olmayıp ayrım keyfîdir. MSS, vücut boşluğunda, kraniyal boşluktaki beyni ve spinal boşluktaki omuriliği kapsar. Omurgalılarda beyin kafatası ile korunurken, omurilik de omurga ile korunur. Bunların her ikisi de, meninskler (beyin ve omurilik zarı) ile çevrilmiştir. Şekilde kırmızı ile gösterilenler MSS'ye ait ana sinirlerdir.<br />
Gelişim<br />
<br />
Omurgalıların embriyosunun ilk gelişimi esnasında nöral tabakadaki dikey oyuk gittikçe derinleşir ve büyüme her yöne doğru olur. İnsan embriyosunda altı hafta içinde ön beyin, serebrum ve ara beyin olarak bölünürken, art beyin, metensefalon ve myelensefalon olarak bölünür.<br />
Merkezî sinir sistemi hastalıkları<br />
<br />
Merkezî sinir sisteminin birçok hastalığı vardır. Bunlara, ensefalit gibi merkezî sinir sistemi enfeksiyonu; çocuk felci, nöron dejenerasyonu gibi Alzheimer hastalığı ve amyotrofik lateral skleroz, otoimmün hastalığı ve iltihap hastalıkları gibi multipl skleroz örnek verilebilir. Sonuçta merkezî sinir sistemi kanserleri, şiddetli rahatsızlıklara neden olur, bazı durumlarda beyin tümörü meydana gelir ve bu da büyük oranda ölümle sonuçlanır.<br />
<br />
İlaç üretimi yapan bazı kuruluşlar, beynin nörolojik yapısının, rutin taramaya değil de yalnızca özel bir klinik soruya yanıt verebileceğini düşünüyor.<br />
Merkezî sinir sisteminin görevleri<br />
<br />
Beyin: Duyu organları, hafıza ve düşünce merkezidir. Kan basıncını ve hormonları düzenleme, açlık, susuzluk, uykusuzluk, uyku denetleme ve istemli çalışan organları kontrol etmekle görevlidir. Bu görevler üç kategoride toplanır:<br />
<br />
    Canlının içinden veya dışından gelen bütün uyarımları birleştirmek<br />
    Canlının koordinasyonu<br />
    Organlararası ve organ içi düzenlemeler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Omurilik</span></span><br />
Beyin Beyinsapı Art beyin - Rombensefalon <br />
<br />
Pons, Beyincik, Medulla oblongata<br />
Orta beyin - Mezensefalon <br />
<br />
Tektum, Serebral pedinkül, Pretektum, Mezensefalik kanal<br />
Ön beyin - Prozensefalon Ara beyin - Diensefalon <br />
<br />
Epitalamus, Talamus, Hipotalamus, Subtalamus, Hipofiz, Epifiz, Üçüncü ventrikül<br />
Serebrum <br />
<br />
Bazal ganglion, Koku beyni - Rinensefalon, Amigdala, Hipokampus, Neokorteks, Yan ventriküller <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Omurilik</span></span><br />
<br />
Omurilik, omurga denilen kemik bir yapının içinde boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan ve ortasında yine boydan boya bir kanal içeren merkezî sinir sisteminin bir parçasıdır.<br />
<br />
İlk lumbar, omurun alt kenarına kadar devam eder. Buradan itibaren sinirler atkuyruğu şeklinde yayılır. Yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm, erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır. Omurilik soğanından gelen refleksleri kontrol eder ve tam olarak beyinde başlar.<br />
<br />
Omurilik, dışta ak madde ve içte H şeklinde bir boz maddeden oluşur. Ak madde miyelinli sinirlerden, boz madde ise sinir hücrelerinin gövde kısımlarından ve miyelinsiz sinirlerden oluşur. Omuriliğin dorsal boynuzu duyusal sinirleri alır, ventral boynuzu ise motorik sinirleri alır.<br />
<br />
Omurilik, vücutta istemsiz davranışları ve refleksleri kontrol eder. Vücuttan beyine gelen sinirler omurilikte çapraz yaparak gelir. Bu sayede vücudun sol tarafını beynin sağ lobu, vücudun sağ tarafını ise beynin sol lobu kontrol eder.<br />
<br />
Omurilikte sinir, dokunun en ilkel diziliş şekli korunmuştur. 33 omurdan meydana gelmiş olan omuriliğin üzeri beyin gibi üç katlı zarla çevrilidir. Bunların arasında da omuriliği sarsıntı ve darbelerden koruyan beyin-omurilik sıvısı (BOS) bulunur.<br />
<br />
Omuriliğin sağından ve solundan düzenli sıralanmış 31 çift duyu ve motor siniri çıkar. İç kısımda gri maddeden (perikaryonlardan veya sinir hücre gövdelerinden), dış kısımda ise sinir liflerinden (aksonlardan veya ak maddelerden) meydana gelmiştir. Boz madde, ak madde içerisinde kelebeğe benzer bir yapıya sahiptir. Ak maddenin beyaz görünmesinin nedeni, aksonun içerdiği miyelin kılıfdandır. Boz maddenin sağ ve sol yanlarında yan, ön ve arka boynuzcuk olarak isimlendirilen üç kısım bulunur. Bu boynuzcukların görevleri şunlardır:<br />
<br />
    Yan boynuzcuk, otonom sinir sisteminin merkezlerini içerir.<br />
    Ön boynuzcuk (ventral kök), motor nöronları içerir.<br />
    Arka boynuzcuk (dorsal kök), duyu nöronlarını içerir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Otonom sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Otonom sinir sistemi ya da özerk sinir sistemi, periferik sinir sisteminin, istemsiz yapılan hareketleri ve organ fonksiyonlarının kontrolünü gerçekleştiren bölümüdür. Kalp hızı, sindirim, solunum, tükürük salgılanması, terleme, işeme fonksiyonu, cinsel uyarılma gibi durumlarda istem dışı etkilidir.[1] Visseral sinir sistemi veya vejetatif sinir sistemi olarak da bilinir. Parasempatik sinir sistemi ve sempatik sinir sistemi olarak ikiye ayrılır.<br />
<br />
Otonom sinir sistemine biyolojik yaşamla yakınlığından dolayı Vejetatif (bitkisel) sinir sistemi denir. Organlarla ilgili olmasından Visseral sinir sistemi denir. Otonom sinir sistemi, sinir sistemini kalp kası, damarlar, akciğerler ve organların düz kasları ile dış salgı bezleri gibi isteğimiz dışında çalışan organları innerve eden bölümdür.<br />
Sempatik sinir sistemi<br />
<br />
Sempatik sistem doku ve organlara gönderdiği sinyallerle genel olarak vücudun aktivitesini, enerji tüketimini artırıcı yönde hareket eder. Örneğin sempatik sinirler kalbin çalışma hızını ve atardamarlardaki kan basıncını artırır. Sempatik sistem aynı zamanda organizmanın korku, öfke, dehşet, heyecan ve şiddetli ağrı gibi stres yaratan durumlarda tepki oluşturmasını sağlar. Örneğin kas aktivitesi gerektiren stres durumlarında, hipotalamusun uyarılmasıyla sempatik sistem organizmada bazı değişikliklere yol açar. Bunlardan bazıları kandaki glikoz yoğunluğunun artışı, atardamarlarda kan basıncının yükselmesi ve kas gücünün artmasıdır. Bu değişiklikler organizmanın stresle baş etmesinde etkili olur.<br />
<br />
Sempatik sinir sistemi nöronları, medulla spinalisin torakal ve lumbal bölgesindeki ön ve arka boynuzunda bulunur. Sempatik nöronlardan çıkan sinir lifleri, spinal sinirin ön kökleri içerisinde medulla spinalisi terk ederek spinal sinirin yapısına katılırlar. Bu lifler, vertebraların her iki tarafında bulunan truncus sympathicusa gelirler. Burada bulunan ganglionlara gelen sinir liflerinin bazıları buradaki nöronlarla sinaps yaparlar. Bazıları ise doğrudan organa giderler.<br />
Parasempatik sinir sistemi<br />
Parasempatik sinir sistemi hareketlerimizi yavaşlatır. Parasempatik sistem doku ve organlara gönderdiği sinyallerle genel olarak vücutta enerjinin korunmasını sağlayacak yönde etki eder. Örneğin: kalp atışının yavaşlaması, sindirimin artması gibi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sempatik sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Sempatik sinir sistemi, vücudu gerilime hazırlar. Stresli bir durum sırasında etkindir. Etkileri "savaş ya da kaç" şeklinde genellenebilir.<br />
<br />
Sempatik sistemle ilgili nöronlar medulla spinalisde torakal ve lumbal bölge yan boynuzlarda bulunurlar. Buradan çıkan presinaptik efferent sempatik lifler, spinal sinirin içine katılırlar. Daha sonra birleştirici dalla paravertebrel bir ganglion olan trunkus sempatikusa geçerler. Trunkus sempatikus vertebral kanalın iki yanına yerleşmiş uzun ve zincir şeklinde üst üste dizilmiş sempatik ganglionlardan oluşmuştur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parasempatik sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Parasempatik sinir sistemi, sempatik sinir sistemi ile birlikte periferik sinir sisteminin bir parçası olan otonom sinir sistemini oluşturan anatomik yapıdır.[1][2] (Enterik sinir sistemi artık kendi bağımsız refleks aktivitesi nedeniyle otonom sinir sisteminden ayrı düşünülmektedir.) Otonom sinir sistemi, vücudun bilinçsiz hareketlerini düzenlemekten sorumludur. Parasempatik sistem, vücut dinlenirken; özellikle cinsel uyarılma, tükürük salgılama, gözyaşı salgılama, idrara çıkma, sindirim ve dışkılama dahil olmak üzere yemekten sonra meydana gelen "dinlen ve sindir" veya "beslen ve üre"[3] faaliyetlerinin uyarılmasından sorumludur. Eylemleri, "savaş ya da kaç" tepkisi ile ilişkili aktiviteleri uyarmaktan sorumlu olan sempatik sinir sistemine tamamlayıcı olarak tanımlanmaktadır.<br />
Otonom sinir sistemi innervasyonu, parasempatik (kraniosakral) sistemleri mavi olarak gösterir.<br />
<br />
Parasempatik sinir sisteminin sinir lifleri, merkezi sinir sisteminden kaynaklanır. Spesifik sinirler arasında birkaç kraniyal sinir, özellikle okülomotor sinir, fasiyal sinir, glossofaringeal sinir ve vagus siniri bulunur. Genellikle pelvik splanknik sinirler olarak adlandırılan sakrumdaki üç spinal sinir (S2-4) de parasempatik sinirler olarak işlev görür.<br />
<br />
Konumu nedeniyle parasempatik sistem, genellikle "torako-lomber çıkışlı" olduğu söylenen sempatik sinir sisteminin aksine "kranio-sakral çıkışlı" olarak adlandırılır.<br />
İşleyiş<br />
<br />
Parasempatik sinir sisteminin nörotransmitteri asetilkolindir (ACh). Parasempatik sinir sistemi vücut hareketsiz halde iken devreye girer. Bu evrede aktif durumdadır. Sinir-kas kavşağında kasın uyarıyı alması için ACh salınır. Salınan ACh kastaki nikotinik reseptörü uyararak, uyarıyı aktif duruma getirecek olayları tetikler (Ca salınımını arttırmak, kastaki mitokondriyi çalıstırmak gibi) böylece kas innerve edilir (uyarılır).[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Vücut olaylarında yavaşlatıcı etkiye sahiptir. Kan basıncını, kalp atış hızını, kan şekerini düşürür. İdrar kesesini daraltır. Gözbebeğini küçültür. Akciğer alveollerini daraltır.Tükürük ve bağırsak salgıları ile bağırsak hareketlerini artırır . Diğer vücut salgılarında olduğu gibi tükürük salgısını artırır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Refleks</span></span><br />
<br />
Refleks ya da tepki, dıştan gelen bir uyarı sonucunda refleks yayı aracılığıyla doğan ve devinim, iç salgı gibi iç tepkilere yol açan istem dışı sinir etkinliğidir.<br />
<br />
Vücudumuzun dışarıdan gelen ışık ses gibi bir uyarıda ani ve hızlı bir hareketle tepki göstermesine refleks denir. Refleks sözcüğü, Latince "yansımak" anlamına gelen "reflectere" sözcüğünden türetilmiştir. Belirli bir uyarı etkisiyle düşünme sürecinden önce oluşan refleks, sinir sisteminin bir olayıdır. Merkezi sinir sisteminin işleyiş yasalarına göre refleksin ana özelliği aynı türden uyarılara hep aynı tepkinin verilmesidir ancak uyarının şiddetine göre refleksin oluşma süresinde ve sürmesinde farklılıklar olur. Refleks, sinir sisteminin işleyişinde büyük öneme sahip bir etkinliktir. Refleksleri olmayan canlı organizmaların, dış etkilere karşı yeterince hızlı tepki verememeleri nedeniyle, yaşamlarını sürdürme olanakları azalır. Refleks mekanizması omurilik tarafından yönetilir.<br />
<br />
Omurilik refleksleri kalıtsaldır ve ikiye ayrılır:<br />
<br />
    Doğuştan gelen refleks<br />
    Sonradan kazanılan refleks<br />
<br />
Doğuştan (Kalıtsal) Refleks<br />
<br />
    Doğuştan gelir, sonradan kazanılmaz.<br />
    Aynı türün bireylerinde görülür.<br />
    Bu refleksler omuriliğin kontrolündedir.<br />
<br />
Öksürme, hapşırma, göz kapağının kırpılması, çocuktaki emme davranışı, hapşırınca gözün kapanması.<br />
<br />
Sonradan [1](Şartlı) Refleks<br />
<br />
    Sonradan öğrenmeyle oluşur.<br />
    Bireyden bireye farklılık gösterebilir.<br />
    Örneğin bisikleti sürmeyi öğrenirken, öğrenme işlevi beynin kontrolündedir. Ancak her gün bisiklet sürerek bu davranışı alışkanlık haline getiririz. O zaman davranış omuriliğin kontrolüne geçer.<br />
<br />
Araba sürme, örgü örme, limon görüldüğünde ağzın sulanması, yutkunmak, bisiklet sürme, Pavlov'un köpeğinin zil çalınca ağzının sulanması, yüzmek, kar topu oynamak.<br />
<br />
Pavlov'un köpekler üzerinde yaptığı klasik koşullanma deneyleri ünlüdür; Köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Köpek buna tepki vermez. Sonradan zil çalınır ve et verilir. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin salya salgıladığı görülür. Şartlı ya da şartlandırılmış refleks denen olay da budur.<br />
<br />
Yürümek, yüzmek, bisiklete binmek, enstruman çalmak vb. refleks davranışlar olmayıp motor davranış veya beceridir.<br />
Kaba motor becerileri<br />
<br />
Kaba motor becerileri, yürümek, dengede durmak, emeklemek gibi bir iş yapmak için büyük kas gruplarını kullanmak gerekir.<br />
İnce motor becerileri<br />
İnce motor becerileri, piyano çalmak, video oyunları oynamak gibi bir iş yapmak için küçük kas gruplarını kullanmak gerekir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Enterik sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Enterik sinir sistemi, ağızdan başlayıp bağırsaklara kadar uzanan sinir sistemidir. Temel görevi vücutta sindirim işlevlerini takip etmek ve düzenlemektir. Sindirim sistemini baştan başa kaplamıştır.<br />
<br />
500 milyon nöron içeren ve beyinden bağımsız çalışabilen sinir sistemidir.[1] Stres anında mideye kramp girmesi veya zehirlenme anında beyne kusma emri göndermesi önemli görevlerindendir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düşünce</span></span><br />
<br />
Düşünce ya da fikir, dünya modellerinin var oluşuna izin veren ve böylece etkin olarak onların amaçlarına, planlarına, sonlarına ve arzularına bağlı olan uğraştır. Kelimeler bilmeye, sezgiye, bilince, idealarına ve imgeleme içeren benzer kavramların ve süreçlerine başvurur.<br />
<br />
Düşüncenin daha sistematik bir tanımını yapacak olursak öncelikle beyin ve zihin kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Zihni, beyindeki biyolojik aktivitenin bir yansıma alanı olarak görebiliriz. Bir diğer deyişle zihin, somut olan beyinden beslenen, soyut bir karalama tahtasıdır.<br />
<br />
Bu noktada soyut ve somut kavramlarını da değerlendirmek gerekir. Kısaca, somut bir nesneyi evrende var olan soyutu ise evrende var olmayan diye tanımlayabiliriz. Örneğin, bu tanıma göre matematiksel anlamda üçgen soyut bir nesnedir. Üçgen, bir kalınlık özelliği içermez. Kenarları sadece çizgiden ibarettir. Evrende bu özellikte bir üçgenin olması, fizik yasaları gereğince, mümkün değildir. (burada atıf gerekli) Diğer taraftan, kolaylıkla somut nesne örneği verebiliriz. (Örneğin bir ağaç)<br />
<br />
Bu tanımlara göre, bir düşünce, soyut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyettir. Herhangi bir düşünce beyinde de faaliyete neden olacaktır, biyolojik olarak. Fakat, bu faaliyet, bahsi geçen düşüncenin bir parçası olarak nitelendirilmez. Düşünce, sadece zihinle ilişkilendirilir.<br />
<br />
Diğer taraftan, somut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyeti de algı diye nitelendirebiliriz. Aynı şekilde, bir algının oluşmasında beynin rolü vardır, ama algı insanın zihninde oluşur. Örneğin, bir ağaca gözlerimizle bakarız. Ağaç, bu bağlamda somut bir nesnedir. Ağacı görürüz, ama görme işlemi (yani algılama) gözlerde olmaz, insanın zihninde gerçekleşir. Tabii ki bu algının gerçekleşmesi için beyinde birçok işlemden geçmesi gerekir (buna gözlerdeki işlev de dahildir). Aynı şekilde, bu örneksemeyi 5 duyumuza da uyarlayabiliriz. Bir koku, bir renk zihindeki bir algıdır, somut bir şekilde tanımlanamaz. (Örneğin, bazı renk körlerine göre yeşil ya da kırmızı farklı bir algıyı tanımlar vb.)<br />
<br />
Bu tanıma karşı bir tez şöyle olacaktır. 'Benim bu ağaçla (ya da genel olarak bir palmiye ağacı ile) ilgili düşüncelerim var.' Fakat burada bahsi geçen 'ağaç' acaba somut bir nesne midir? Ya da soyut mudur? Kısacası, savunulan tez şudur: Somut bir nesne de insanın zihninde düşünce oluşturabilir. Evet, bu mümkündür. Ama arada atlanan bir adım vardır. Bahsi geçen 'ağaç' bir algılamanın ürünüdür. Ya da daha önceden algılanmıştır, birincil olarak ya da dolaylı yoldan (bir başkasının betimlemesiyle). Dolayısıyla, 'ağaç' burada somut bir nesneden çok, bahsi geçen somut oluşumun önce algılanması ve sonucunda zihinde oluşan soyut bir algıyı nitelendirir. Bu işlem kısaca şöyle özetlenebilir: Somut nesne -&gt; Algılama -&gt; Soyut nesne -&gt; Düşünce. Yani arada algılama adımı gerekir.<br />
<br />
Özetle, düşünce soyut bir nesnesin zihinde oluşturduğu faaliyettir. Algı ise somut bir nesnenin zihindeki yansımasıdır.<br />
<br />
Kavramaları biçimlendirirken problemlerin çözümlerinde sebeplerde ve kararlar vermede meşgul olmak gibi düşünce bilginin beyinsel işletiminin ortaya çıkmasıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sinir hücresi</span></span><br />
<br />
Sinir hücresi ya da nöron sinir sisteminin temel fonksiyonel birimidir. Başlıca işlevi bilgi transferini gerçekleştirmektir. İnsan sinir sisteminde yaklaşık olarak 100 milyar nöron olduğu tahmin edilmektedir. Normal bir sinir hücresi 50.000'den 250.000'e kadar başka nöronlarla bağlantılıdır. Yaptıkları özelleşmiş işlere bağlı olarak farklı şekillerde ve çeşitlerde olabilirler. Nöronların büyük çoğunluğu dört farklı yapıya sahiptir: Soma, dendritler, akson ve terminal butonlar. Soma bölgesinde çekirdek (nucleus) ve hücrenin yaşamsal işlevlerini sağlayan mekanizma bulunur. Dendiritler ise isimlerini Yunanca bir sözcük olan dendrondan almışlardır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şekillerinin bir ağaca benzemesidir. Dendiritler nöral iletişimin önemli alıcılarıdır. Bir nörondan diğerine geçen mesajlar, mesajı yollayan hücrenin terminal butonlarıyla mesajı alan hücrenin dendirit membranı ya da soma (hücre gövdesi) bölümü arasındaki birleşme yerleri olan sinapslar aracılığıyla iletilir/transfer edilir. Sinapslar işlevlerinden yola çıkılarak isimlerini Yunancada "bir araya gelmek" anlamındaki sunaptein sözcüğünden almışlardır. Sinapstaki iletişim terminal butondan öteki hücrenin membranına kadar olmak üzere tek yönlü bir şekilde gerçekleşir. Nöronun bir diğer bölümü olan akson, çoğu kez miyelin kılıfı ile kaplı uzun ve ince bir tüp şeklindedir. Aksonun temel işlevi bilgiyi hücre gövdesinden terminal butonlara taşımaktır. Aksonun taşıdığı bu temel mesaj aksiyon potansiyeli olarak adlandırılır. Aksiyon potansiyeli, kısa bir nabız atışına benzeyen elektriksel/kimyasal bir olaydır. Bütün aksonlardaki aksiyon potansiyeli her zaman aynı ölçüde ve hızdadır. Aksiyon potansiyeli aksonun dallarına ulaştığında bölünmesine rağmen ölçüsünü kaybetmez. Başka bir deyişle her akson dalı tam gücüyle bir aksiyon potansiyeli alır. Nöronlar aksonların ve dendiritlerin somadan çıkışlarına göre üçe ayrılır. Bunlardan multipolar nöron merkezi sinir sisteminde en çok bulunan bilindik nöron tipidir. Bu tip nöronlar sadece bir akson çıkışına sahipken çok sayıda dendirite sahiptir. Bipolar nöronlar bir akson ve bir dendirit ağacına sahiptir. Duyusal nöronlar genellikle bipolar nöronlardır. Bipolar nöronların dendiritleri duyusal verileri merkezi sinir sistemine iletirler. Diğer tip sinir hücreleri ise unipolar nöronlardır. Bu nöronların hücre gövdesinden çıkan ve kısa mesafede ayrılan tek bir sapı vardır. Unipolar nöronlar da bipolar nöronların yaptığı gibi duyusal verileri merkezi sinir sistemine taşımakla görevlidir (birçoğunun dendiritleri deriyi etkileyen duyusal olayları saptarken diğerleri kaslar, eklem yerleri ve iç organlardaki olayları saptamakla görevlidir). Terminal butonlar aksonların ince dallarının ucunda bulunan küçük yumrulardır. Terminal butonlar bir aksiyon potansiyeli onlara ulaştığında, nörotransmitter adı verilen kimyasalları salıverir. Nörotransmitterler alıcı hücreyi uyarır (excitation) veya engeller (inhibition). Bu şekilde diğer hücrenin aksonunda bir aksiyon potansiyeli oluşup oluşmayacağını belirler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nöronun İç Yapısı</span></span><br />
<br />
Çift katmanlı lipit moleküllerinden meydana gelen ve içinde özel fonksiyonlara sahip çeşitli protein molekülleri bulunan membran nöronun sınırını oluşturur. Membranda bulunan proteinler bilginin iletimi açısından önemlidir. Hücre, içinde özelleşmiş küçük yapıları barındıran jölemsi bir maddeyle doludur. Bu maddeye sitoplazma denir. Sitoplazmanın içindeki özelleşmiş küçük yapılardan olan mitokondri, glikoz gibi besinleri parçalar ve böylelikle hücrenin işlevlerini gerçekleştirmesi için gereken enerji sağlanmış olur. Mitokondri, adenozin trifosfat (ATP) denilen kimyasalı üretir. Hücrenin iç kısmında çekirdek (nucleus) bulunur. Adını Latincede "kabuklu yemiş" anlamına gelen nucleustan alan çekirdek, içinde kromozomları barındırır. Kromozomlar uzun DNA dizilerinden oluşur ve protein yapmak için gerekli reçeteleri içermek gibi çok önemli bir işleve sahiptirler. Her bir protein için reçeteye sahip olan kromozom kısımlarına gen denilmektedir. Proteinler, hücrenin yapısını oluşturmanın dışında enzim olarak da görev yaparlar. Enzimler belli molekülleri birleştirir ya da ayırırlar. Proteinler, hücre içi madde naklinde de devreye girerek mikrotübül adı verilen uzun protein dizileri vasıtasıyla maddelerin aksonun bir ucundan diğerine sevk edilmesini gerektiren aktif bir süreç olan ksoplazmik taşımayı sağlarlar.<br />
İşlevlerine Göre Nöron Çeşitleri<br />
Üçe ayrılırlar: Duyusal nöronlar, motor nöronlar ve internöronlar (ara nöronlar) Duyusal nöronlar denilen özelleşmiş hücreler çevreden koku, tat, dokunma ve ses vasıtasıyla aldıkları bilgiyi beyne iletir. Motor nöronlar kasların kasılmasını kontrol ederek hareketi sağlar. Tamamen sinir sistemi içinde bulunan internöronlar (ara nöronlar) ise yanlarındaki nöronların yanında circuit (döngü) oluşturur (circuit lokal internöronlar tarafından gerçekleştirilir). Nakilci internöronlar ise beynin bir bölgesinde bulunan lokal internöronun oluşturduğu döngüyü (circuit) başka bir yerdeki döngüye bağlar. Beyindeki nöron döngüleri bu bağlantılardan yararlanarak öğrenme, algı için gereken işlevleri gerçekleştirir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Glia hücresi</span></span><br />
<br />
Nörogliya, gliyal hücreler, yalnızca gliya ya da tutkal[1], merkezi ve çevresel sinir sisteminde yer alan hücrelerin çoğunluğunu oluşturan ve sinir hücresi olmayan hücreler.[2][3] Miyelin üretimi ile beyin ve sinir sisteminin, otonom sinir sistemi gibi diğer bölümlerindeki sinir hücreleri için destek, koruma ve homeostaz sağlarlar.[4]<br />
<br />
Glia hücreleri çoğunlukla sinir sisteminin tutkalı olarak bilinirler. Fakat bu kesin değildir. Günümüzde nörobilim glia hücreleri için dört ana işlev tanımlamıştır: sinir hücrelerini sarmak ve onları bir arada tutmak, sinir hücreleri için besin ve oksijen sağlamak, bir sinir hücresini diğerlerinden ayırmak, patojenleri imha etmek ve ölü sinir hücrelerini kaldırmak. Yüzyıldan daha uzun bir süreden beri sinir iletiminde hiçbir rolünün olmadığı düşünülüyordu. Her ne kadar iyi olarak anlaşılabilir olmasa bile, nöroglialar sinir iletimini ayarlar.[5][6][7] Böylece sinir iletiminde rollerinin olmadığı düşüncesi geçerliliğini kaybetti.[5]<br />
Mikrogliya<br />
Ana madde: Mikrogliya<br />
<br />
Mikrogliya, merkezi sinir sisteminin (MSS) sinir hücrelerini koruyan makrofajların fagositoz yapabilen hücreleridir.[8] Germ tabaka dokusu yerine hematopoietik öncüllerden türetilirler. Genellikle sinir hücrelerindeki rollerine göre kategorize edilirler. Bu hücreler, merkezi sinir sistemi hücrelerinin yaklaşık olarak %15'ini oluştururlar. Beyin ve omuriliğin tüm bölgelerinde bulunurlar. Mikrogliya hücreleri, makrogliya hücrelerine göre daha küçüktür, şekilleri değişebilir ve dikdörtgen çekirdeklidirler. Beynin içinde dolaşırlar ve beyin hasar gördüğünde çoğalırlar. Sağlıklı merkezi sinir sistemindeki mikrogliya, sinir hücreleri, makrogliya ve kan damarları gibi ortamlarda bulunurlar. Buralarda tüm yönlere doğru sürekli dolaşarak gerektiğinde hasar tamir işlemi yaparlar.<br />
Makrogliya<br />
Merkezi sinir sistemi<br />
Astrosit<br />
Ana madde: Astrosit<br />
<br />
Astrositler, beyin ve omurilikte bulunan yıldız şeklindeki glia hücreleridir. Beynin farklı bölgelerinde değişmekle birlikte, genel olarak astrositlerin toplam glial hücrelerinin %20'si ile %40'ını oluşturduğu tespit edilmiştir. İşlevleri arasında endotel hücrelere biyokimyasal olarak destek olup kan-beyin bariyerinin oluşturulmasına katkıda bulunması, sinir dokusuna besin sağlanması ve hücre dışı iyonik dengenin korunması yer alır. Travmatik yaralanmalar sonrası beyin ve omurilik dokusu tamiri sırasında, işlevi tartışmalı olan bir glial skar dokusunun oluşturulmasını sağlar.<br />
Oligodendrosit<br />
Ana madde: Oligodendrosit<br />
<br />
Oligodendrositler, MSS'de yer alan aksonları, özelleşmiş hücre zarları ile bir miyelin kılıfı için sararak aksonun yalıtılmasını ve elektrik sinyalinin daha verimli iletilmesine olanak tanırlar.[9]<br />
Ependim hücresi<br />
Ana madde: Ependim hücresi<br />
<br />
Ependim hücreleri, beyinde yer alan ventriküler sistem ile omurilikte bulunan canalis centralisi çevreleyen ince bir nöroepitel astardır. Ependim hücrelerinin beyin-omurilik sıvısı üretiminde rol aldığı ve nörorejenerasyon için bir rezarvuar niteliği taşıdığı kaydedilmiştir.<br />
Periferal (çevresel) sinir sistemi<br />
Schwann hücresi<br />
Ana madde: Schwann hücresi<br />
<br />
Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemi (ÇSS) için miyelin oluşturur. İki tür Schwann hücresi vardır; miyelinli ve miyelinsiz. Miyelinli hücreler, etrafı Schwann hücreleri tarafından sarılan aksonları tanımlamak için kullanılan bir terimdir.<br />
Satellit hücresi<br />
Ana madde: Satellit hücresi<br />
<br />
Satellit veya uydu hücreleri, duyusal, sempatik veya parasempatik gangliyaların etrafını saran küçük hücrelerdir.[10] Dış ortamın kimyasal yapısını regüle eden hücreler, astrositler gibi gap junctionlar aracılığıyla birbirlerine bağlı bulunmaktadır. Uydu hücreleri ATP'ye hücre içi kalsiyum iyon konsantrasyonunu yükselterek tepki verirler.<br />
Enterik glia hücresi<br />
<br />
Enterik glia sindirim sistemi içerisinde yer alan gangliyalarda bulunmaktadır. Enterik glianın homeostaz ile kaslara bağlı sindirimde rolleri olduğu düşünülmektedir.[11] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nörobilim</span></span><br />
<br />
Sinirbilim (diğer adıyla nörobilim veya nörobiyoloji), sinir sistemini inceleyen disiplinlerarası bir bilim dalıdır.[1] Nöronların ve nöral devrelerin temel özelliklerini anlamayı hedefleyen bu bilim dalı, bu amaçla fizyoloji, anatomi, moleküler biyoloji, gelişim biyolojisi, sitoloji, matematiksel modelleme ve psikolojiyi birleştirir.[2][3][4][5][6][7] Öğrenme, bellek, davranış, algı ve bilincin biyolojik temelinin anlaşılması Eric Kandel tarafından biyolojik bilimlerin "nihai zorluğu" olarak tanımlanmıştır.[3]<br />
<br />
Sinirbilimin kapsamı, zaman içinde sinir sistemini farklı ölçeklerde incelemek için kullanılan farklı yaklaşımları içerecek şekilde genişlemiştir ve sinirbilimcilerin kullandığı teknikler, nöronların moleküler ve hücresel çalışmalarından beyindeki duyusal, motor ve bilişsel görevlerin sinirsel görüntülenmesine kadar büyük ölçüde genişlemiştir.<br />
Tarihçe<br />
Gray'in Anatomisi'nden (1918), hipokampus ve bir takım diğer nöroanatomik yapıları gösteren insan beyninin lateral görüntüsünün illüstrasyonu<br />
<br />
Sinir sisteminin en eski çalışması eski Mısır'a aittir. Kafa yaralanmalarını veya zihinsel bozuklukları tedavi etmek veya kafa basıncını hafifletmek için kafatasına bir delik açmak veya kazmak için cerrahi uygulama olan Trepanasyon ilk olarak Neolitik dönemde kaydedildi. M.Ö. 1700 yıllarına ait el yazmaları Mısırlıların beyin hasarı belirtileri hakkında bilgi sahibi olduklarını göstermektedir.[8]<br />
<br />
Beynin işlevine ilişkin erken görüşler, onu bir tür "kraniyal doldurma" olarak kabul etti. Mısır'da, Orta Krallık'ın sonlarından itibaren, mumyalama için hazırlıkta beyin çoğunlukla çıkarılırdı. O zamanlar kalbin zekanın merkezi olduğuna inanılıyordu. Herodotus'a göre, mumyalamanın ilk adımı "çarpık bir demir parçası almak ve onunla beyni burun deliklerinden çıkarmak, böylece bir kısımdan kurtulmaktı, kafatası ise ilaçlarla durulamadan geri kalan kısımdan temizlendi. " [9]<br />
<br />
Kalbin bilincin kaynağı olduğu görüşü, Yunan doktor Hipokrat'ın zamanına kadar sorgulanmadı. Beynin sadece duyumla ilgili olmadığına inanıyordu - çoğu uzmanlaşmış organ (ör. gözler, kulaklar, dil) kafanın beyninin yanında bulunur - ama aynı zamanda zekanın da merkezi idi. Platon ayrıca beynin ruhun rasyonel kısmının oturduğu yer olduğunu tahmin etti.[10] Ancak Aristoteles, kalbin zekanın merkezi olduğuna ve beynin kalpten gelen ısı miktarını düzenlediğine inanıyordu.[11] Bu görüş genellikle, Hipokrat'ın takipçisi ve Roma gladyatörlerine hekim olan Roma doktoru Galen, beyinlerine zarar verdikleri zaman hastalarının zihinsel yeteneklerini kaybettiğini gözlemleyene kadar kabul edildi.<br />
<br />
Ortaçağ Müslüman dünyasında aktif olan Abulcasis, Averroes, Avicenna, Avenzoar ve Maimonides, beyinle ilgili bir dizi tıbbi sorunu tanımladı. Rönesans Avrupa'sında Vesalius (1514–1564), René Descartes (1596-1650), Thomas Willis (1621-1675) ve Jan Swammerdam (1637-1680) de sinirbilime birçok katkı yaptı.<br />
Golgi boyası sayesinde tek nöronlar ilk kez görüntülenebildi.<br />
<br />
Luigi Galvani'nin 1700'lerin sonlarındaki öncü çalışmaları, kasların ve nöronların elektriksel uyarılabilirliğini incelemek için zemin hazırladı. 19. yüzyılın ilk yarısında, Jean Pierre Flourens canlı hayvanlarda beynin lokalize lezyonlarını gerçekleştirmenin deneysel yöntemine öncülük ederek motriklik, duyarlılık ve davranış üzerindeki etkilerini açıkladı. 1843'te Emil du Bois-Reymond sinir sinyalinin elektriksel doğasını gösterdi,[12] hızı Hermann von Helmholtz ölçmeye devam etti,[13] ve 1875'te Richard Caton tavşan ve maymunların serebral yarım kürelerinde elektrik fenomenleri buldu.[14] Adolf Beck, 1890'da tavşan ve köpeklerin beyninin kendiliğinden elektriksel aktivitesini gözlemledi.[15] Beyin çalışmaları, mikroskopun icat edilmesinden ve 1890'ların sonunda Camillo Golgi tarafından bir boyama prosedürünün geliştirilmesinden sonra daha karmaşık hale geldi. Prosedür, tek tek nöronların karmaşık yapılarını ortaya çıkarmak için gümüş bir kromat tuzu kullandı. Tekniği Santiago Ramón y Cajal tarafından kullanıldı ve beynin fonksiyonel biriminin nöron olduğu hipotezi olan nöron doktrininin oluşumuna yol açtı.[16] Golgi ve Ramón y Cajal, 1906'da nöronların beyindeki kapsamlı gözlemleri, tanımları ve kategorizasyonları için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü paylaştı.<br />
<br />
Bu araştırmaya paralel olarak, Paul Broca'nın beyin hasarı olan hastalarla çalışması, beynin belirli bölgelerinin belirli işlevlerden sorumlu olduğunu öne sürdü. O zamanlar Broca'nın bulguları Franz Joseph Gall'un dilin yerelleştirildiğini ve bazı psikolojik fonksiyonların serebral korteksin belirli bölgelerinde lokalize olduğunu teorisinin bir teyidi olarak görülüyordu.[17][18] Fonksiyon hipotezinin lokalizasyonu, nöbetlerin vücuttan ilerlemesini izleyerek motor korteksin organizasyonunu doğru bir şekilde ortaya çıkaran John Hughlings Jackson tarafından yürütülen epileptik hastaların gözlemleri ile desteklenmiştir. Carl Wernicke, dil anlama ve üretiminde belirli beyin yapılarının uzmanlaşma teorisini daha da geliştirdi. Nörogörüntüleme teknikleri ile yapılan modern araştırmalar, belirli görevlerin yerine getirilmesinde korteksin farklı alanlarının aktive olduğunu göstermeye devam eden bu dönemdeki anatomik tanımları (hücre yapısının incelenmesine atıfta bulunarak) hala Brodmann serebral sitoarşektonik haritasını kullanmaktadır.[19]<br />
<br />
20. yüzyıl boyunca sinirbilim, diğer disiplinlerdeki sinir sistemi çalışmaları yerine kendi başına ayrı bir akademik disiplin olarak tanınmaya başladı. Eric Kandel ve ortak çalışanlar, David Rioch, Francis O. Schmitt ve Stephen Kuffler'i sahayı kurarken kritik roller oynadıklarını belirtmişlerdir.[20] Rioch, 1950'lerden başlayarak Walter Reed Ordu Araştırma Enstitüsü'nde temel anatomik ve fizyolojik araştırmaların klinik psikiyatri ile bütünleşmesini sağlamıştır. Aynı dönemde Schmitt, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün Biyoloji Bölümü'nde biyoloji, kimya, fizik ve matematiği bir araya getiren bir sinirbilim araştırma programı oluşturdu. İlk bağımsız nörobilim bölümü (daha sonra Psikobiyoloji olarak adlandırılır) 1964 yılında James L. McGaugh tarafından Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'de kuruldu.[21] Bunu 1966 yılında Stephen Kuffler tarafından kurulan Harvard Tıp Okulu Nörobiyoloji Bölümü izledi.[22]<br />
<br />
Nöronlar ve sinir sistemi fonksiyonlarının anlaşılması, 20. yüzyılda giderek daha kesin ve moleküler hale geldi. Örneğin, 1952'de Alan Lloyd Hodgkin ve Andrew Huxley, kalamarın dev aksonunun nöronlarında aksiyon potansiyelleri adını verdikleri elektrik sinyallerinin oluşumu ve iletimini Hodgkin-Huxley modeli ile modelledi. 1961–1962'de Richard FitzHugh ve J. Nagumo, FitzHugh – Nagumo modeli ile Hodgkin-Huxley modelini basitleştirdi. 1962'de Bernard Katz, sinapslar olarak bilinen nöronlar arasındaki boşlukta nörotransmisyonu modelledi. 1966'dan itibaren, Eric Kandel ve işbirlikçileri Aplysia'da öğrenme ve hafıza depolamaya bağlı nöronlardaki biyokimyasal değişiklikleri incelediler. 1981'de Catherine Morris ve Harold Lecar bu modelleri Morris-Lecar modelinde birleştirdiler . Giderek artan niceliksel çalışmalar sayısız biyolojik nöron modeline ve nöral hesaplama modellerine yol açtı.<br />
<br />
Sinir sistemine olan ilginin artmasının bir sonucu olarak, 20. yüzyılda tüm sinirbilimcilere bir forum sağlamak için birkaç önemli sinirbilim organizasyonu oluşturulmuştur. Örneğin, Uluslararası Beyin Araştırmaları Örgütü 1961'de,[23] 1963'te Uluslararası Nörokimya Derneği, 1968'de Avrupa Beyin ve Davranış Derneği,[24] ve 1969'da Nörobilim Derneği olarak kuruldu.[25] Son zamanlarda, nörolojik araştırma sonuçlarının uygulanması sonucunda nöroekonomi,[26] nöroeğitim,[27] nöroetik,[28] ve nörohukuk [29] gibi uygulamalı disiplinler de ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Beyin araştırmaları zamanla felsefi, deneysel ve teorik aşamalardan geçerek beyin simülasyonu üzerinde çalışmanın gelecekte önemli olacağı öngörülmektedir.[30]<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Modern sinirbilim</span></span><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan sinir sistemi</span></span><br />
<br />
Sinir sisteminin bilimsel çalışması, esas olarak moleküler biyoloji, elektrofizyoloji ve hesaplamalı sinirbilimdeki ilerlemeler nedeniyle yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli ölçüde artmıştır. Bu, sinirbilimcilerin sinir sistemini tüm yönleriyle incelemesine izin verdi: nasıl yapılandırıldığı, nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği gibi.<br />
<br />
Örneğin, tek bir nöron içinde meydana gelen karmaşık süreçleri daha ayrıntılı olarak anlamak mümkün hale gelmiştir. Nöronlar iletişim için uzmanlaşmış hücrelerdir. Nöronlar ve diğer hücre tipleri ile, elektrik veya elektrokimyasal sinyallerin bir hücreden diğerine iletilebildiği sinapslar adı verilen özel kavşaklar aracılığıyla iletişim kurabilirler. Birçok nöron, akson adı verilen ve vücudun uzak bölgelerine uzanabilen ve elektrik sinyallerini hızla taşıyabilen ve diğer nöronların, kasların veya bezlerin sonlandırma noktalarında aktivitesini etkileyebilen uzun ince bir aksoplazma filamenti oluşturur. Bir sinir sistemi, birbirine bağlı nöronların toplanmasından ortaya çıkar.<br />
<br />
Omurgalı sinir sistemi iki kısma ayrılabilir: merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik olarak tanımlanır) ve periferik sinir sistemi . Tüm omurgalılar da dahil olmak üzere birçok türde sinir sistemi, vücuttaki en karmaşık organ sistemidir ve karmaşıklığın çoğu beyinde bulunur. Yalnızca insan beyninde yaklaşık yüz milyar nöron ve yüz trilyon sinaps bulunur; karmaşıklıkları henüz çözülmeye başlanan sinaptik ağlarda birbirine bağlı binlerce ayırt edilebilir alt yapıdan oluşur. İnsan genomuna ait yaklaşık 20.000 genin üçünden en az biri esas olarak beyinde ifade edilir.[31]<br />
<br />
İnsan beyninin yüksek derecede plastisitesi nedeniyle, sinapslarının yapısı ve ortaya çıkan işlevleri yaşam boyunca değişir.[32]<br />
<br />
Sinir sisteminin dinamik karmaşıklığını anlamak, zorlu bir araştırma sorunudur. Nihayetinde, sinirbilimciler sinir sisteminin nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği veya onarılabileceği dahil olmak üzere her yönünü anlamak isterler. Sinir sisteminin analizi bu nedenle moleküler ve hücresel seviyelerden sistemlere ve bilişsel seviyelere kadar birçok seviyede gerçekleştirilir. Araştırmanın ana odaklarını oluşturan belirli konular, sürekli genişleyen bir bilgi tabanı ve giderek karmaşıklaşan teknik yöntemlerin mevcudiyeti sayesinde zamanla değişir. Teknolojideki gelişmeler, ilerlemenin temel itici güçleri olmuştur. Elektron mikroskopisi, bilgisayar bilimi, elektronik, fonksiyonel nörogörüntüleme ve genetik ve genomikteki gelişmeler, ilerlemenin önemli itici güçleri olmuştur.<br />
Moleküler ve hücresel sinirbilim<br />
Tavuk embriyosunda lekeli bir nöron fotoğrafı<br />
<br />
Moleküler sinirbilimde ele alınan temel sorular, nöronların moleküler sinyalleri ifade etme ve bunlara tepki verme mekanizmalarını ve aksonların karmaşık bağlantı modellerini nasıl oluşturduklarını içerir. Bu seviyede, nöronların nasıl geliştiğini ve genetik değişikliklerin biyolojik fonksiyonları nasıl etkilediğini anlamak için moleküler biyoloji ve genetik araçları kullanılır. Nöronların morfolojisi, moleküler özdeşliği ve fizyolojik özellikleri ile bunların farklı davranış türleri ile nasıl ilişkili oldukları da büyük ilgi çekmektedir.<br />
<br />
Hücresel sinirbilimde ele alınan sorular, nöronların nasıl fizyolojik ve elektrokimyasal olarak işlediği sinyallerini içerir . Bu sorular sinyallerin nöritler ve somaslar tarafından nasıl işlendiğini ve nörotransmitterlerin ve elektrik sinyallerinin bir nörondaki bilgileri işlemek için nasıl kullanıldığını içerir. Nöritler, dendritlerden (diğer nöronlardan sinaptik girdiler almak için uzmanlaşmış) ve aksonlardan (aksiyon potansiyeli olarak adlandırılan sinir uyarılarını yürütmek için uzmanlaşmış) oluşan bir nöronal hücre gövdesinden ince uzantılardır. Somas nöronların hücre gövdeleridir ve çekirdeği içerir.<br />
<br />
Hücresel sinirbilimin bir diğer önemli alanı sinir sisteminin gelişiminin araştırılmasıdır. Sorular içerir desenlendirilmesi bölgeselleşmeyi sinir sisteminin, nöral kök hücrelerini, farklılaşma nöron ve glial (arasında nöron ve gliogenesis), nöronal migrasyon, aksonal ve dendritik geliştirme, trofik etkileşimleri ve sinaps oluşumu .<br />
<br />
Hesaplamalı nörogenetik modelleme, beyin fonksiyonlarının genlere göre modellenmesi için dinamik nöronal modellerin geliştirilmesi ve genler arasındaki dinamik etkileşimlerle ilgilidir.<br />
Sinirsel devreler ve sistemler<br />
Eylem dilini anlama için motor-semantik sinir devrelerinin düzenlenmesi. Shebani ve ark. (2013)<br />
<br />
Sistemlerin sinirbilimindeki sorular, sinir devrelerinin nasıl oluşturulduğunu ve refleksler, çok boyutlu entegrasyon, motor koordinasyonu, sirkadiyen ritimler, duygusal tepkiler, öğrenme ve bellek gibi işlevleri üretmek için anatomik ve fizyolojik olarak nasıl kullanıldığını içerir. Başka bir deyişle, bu sinir devrelerinin büyük ölçekli beyin ağlarında nasıl işlev gösterdiğini ve davranışların üretildiği mekanizmaları ele alırlar. Örneğin, sistem seviyesi analizi, belirli duyusal ve motor yöntemlerle ilgili soruları ele alır: görme nasıl çalışır? Ötücü kuşlar nasıl yeni şarkılar öğrenir ve yarasalar ultrason ile lokalize olur? Somatosensoriyel sistem dokunsal bilgileri nasıl işler? Nöroetoloji ve nöropsikoloji ile ilgili alanlar, nöral substratların spesifik hayvan ve insan davranışlarının altında yatan soruyu ele almaktadır. Nöroendokrinoloji ve psikhoneuroimmünoloji, sırasıyla sinir sistemi ile endokrin ve bağışıklık sistemleri arasındaki etkileşimleri incelemektedir. Birçok ilerlemeye rağmen, nöron ağlarının karmaşık bilişsel süreçleri ve davranışları gerçekleştirme biçimi hala tam olarak anlaşılamamıştır.<br />
Bilişsel ve davranışsal sinirbilim<br />
<br />
Bilişsel sinirbilim, psikolojik işlevlerin sinir devresi tarafından nasıl üretildiği sorularına yanıt verir. Nörogörüntüleme (örneğin, fMRI, PET, SPECT ), EEG, MEG, elektrofizyoloji, optogenetik ve insan genetik analizi gibi güçlü yeni ölçüm tekniklerinin ortaya çıkması, bilişsel psikolojiden gelen karmaşık deneysel tekniklerle bir araya getirildiğinde, sinirbilimcilerin ve psikologların biliş ve duygu belirli nöral substratlarla eşlenir. Birçok çalışma hala bilişsel fenomenlerin nörobiyolojik temellerini arayan indirgemeci bir duruş sergilemesine rağmen, son araştırmalar nörobilimsel bulgular ile kavramsal araştırmalar arasında, her iki perspektifi talep etmek ve entegre etmek arasında ilginç bir etkileşim olduğunu göstermektedir. Örneğin, empati üzerine yapılan nörobilim araştırmaları felsefe, psikoloji ve psikopatolojiyi içeren ilginç bir disiplinler arası tartışmayı gerektirdi.[33] Dahası, farklı beyin alanlarıyla ilgili çoklu bellek sistemlerinin nörobilimsel olarak tanımlanması, hafızanın üretken, yapıcı ve dinamik bir süreç olarak görülmesini destekleyen, geçmişin gerçek bir yeniden üretimi olarak hafıza fikrine meydan okumuştur.[34]<br />
<br />
Nörobilim da ile ittifak sosyal ve davranış bilimleri gibi gibi yeni oluşan disiplinlerarası alanlar nöroekonomi, karar teorisi, sosyal nörobilim ve nöropazarlama adrese çevresi ile beynin etkileşimleri hakkında karmaşık sorular. Örneğin tüketici tepkileri üzerine yapılan bir araştırma, enerji verimliliği ile ilgili hikâyelere anlatı aktarımı ile ilişkili nöral korelasyonları araştırmak için EEG'yi kullanır.[35]<br />
Hesaplamalı sinirbilim<br />
<br />
Hesaplamalı sinirbilimdeki sorular beynin gelişimi, yapısı ve bilişsel işlevleri gibi çok çeşitli geleneksel analizleri kapsayabilir. Bu alandaki araştırmalar biyolojik olarak akla yatkın nöronları ve sinir sistemlerini tanımlamak ve doğrulamak için matematiksel modeller, teorik analiz ve bilgisayar simülasyonu kullanmaktadır. Örneğin, biyolojik nöron modelleri, hem tek nöronların davranışını hem de sinir ağlarının dinamiklerini tanımlamak için kullanılabilen, spiking nöronlarının matematiksel tanımlarıdır. Hesaplamalı sinirbilim genellikle teorik sinirbilim olarak adlandırılır.<br />
Translasyonel araştırmalar ve tıp<br />
İyi huylu familyal makrosefali olan bir hastanın başının parasagittal MRG'si<br />
<br />
Nöroloji, psikiyatri, nöroşirürji, psikoşirürji, anesteziyoloji ve ağrı tıbbı, nöropatoloji, nöroradyoloji, oftalmoloji, kulak burun boğaz, klinik nörofizyoloji, bağımlılık tıbbı ve uyku tıbbı, özellikle sinir sistemi hastalıklarına yönelik bazı tıbbi uzmanlık alanlarıdır. Bu terimler ayrıca bu hastalıkların tanı ve tedavisini içeren klinik disiplinleri de ifade eder.<br />
<br />
Nöroloji, amiyotrofik lateral skleroz (ALS) ve inme gibi merkezi ve periferik sinir sistemi hastalıkları ve bunların tıbbi tedavisi ile çalışır. Psikiyatri duygusal, davranışsal, bilişsel ve algısal bozukluklara odaklanır. Anesteziyoloji ağrı algısına ve bilincin farmakolojik değişikliğine odaklanır. Nöropatoloji, morfolojik, mikroskopik ve kimyasal olarak gözlemlenebilir değişikliklere vurgu yapılarak merkezi ve periferik sinir sistemi ve kas hastalıklarının sınıflandırılması ve altta yatan patojenik mekanizmalarına odaklanır. Nöroşirurji ve psiko-cerrahi, öncelikle merkezi ve periferik sinir sistemi hastalıklarının cerrahi tedavisi ile çalışır.<br />
<br />
Son zamanlarda, çeşitli uzmanlıklar arasındaki sınırlar bulanıklaştı, çünkü hepsi sinirbilimdeki temel araştırmalardan etkilendi. Örneğin, beyin görüntüleme, daha hızlı tanıya, daha doğru prognoza ve zaman içinde hastanın ilerlemesinin daha iyi izlenmesine yol açabilen zihinsel hastalıklara objektif biyolojik kavrayış sağlar.[36]<br />
<br />
Bütünleştirici sinirbilim, sinir sisteminin uyumlu bir modelini geliştirmek için çeşitli araştırma düzeylerindeki modelleri ve bilgileri birleştirme çabasını açıklar. Örneğin, fizyolojik sayısal modeller ve temel mekanizma teorileri ile birleştirilmiş beyin görüntüleme, psikiyatrik bozukluklara ışık tutabilir.[37]<br />
Başlıca dallar<br />
<br />
Modern nörobilim eğitim ve araştırma faaliyetleri, incelenen sistemin konusuna ve ölçeğine ve ayrıca farklı deneysel veya müfredat yaklaşımlarına dayanarak, kabaca aşağıdaki ana dallarda kategorize edilebilir. Bununla birlikte, bireysel sinirbilimciler genellikle birkaç farklı alt alana yayılan sorular üzerinde çalışırlar.<br />
Sinirbilimin başlıca dallarının listesi şube Açıklama<br />
Duyuşsal sinirbilim Duyuşsal sinirbilim, duyguya dahil olan sinirsel mekanizmaların, tipik olarak hayvan modelleri üzerinde deneyler yoluyla incelenmesidir.[38]<br />
Davranışsal sinirbilim Davranışsal sinirbilim (biyolojik psikoloji, fizyolojik psikoloji, biyopsikoloji veya psikobiyoloji olarak da bilinir), biyoloji prensiplerinin insanlarda ve insan dışı hayvanlarda genetik, fizyolojik ve gelişimsel davranış mekanizmalarının araştırılmasına uygulanmasıdır.<br />
Hücresel sinirbilim Hücresel sinirbilim, nöroronların morfoloji ve fizyolojik özellikleri içeren hücresel düzeyde incelenmesidir.<br />
Klinik sinirbilim Sinir sistemi bozukluklarının ve hastalıklarının altında yatan biyolojik mekanizmaların bilimsel çalışması .<br />
Bilişsel sinirbilim Bilişsel sinirbilim, bilişin altında yatan biyolojik mekanizmaların incelenmesidir.<br />
Hesaplamalı sinirbilim Hesaplamalı sinirbilim, sinir sisteminin teorik çalışmasıdır.<br />
Kültürel sinirbilim Kültürel sinirbilim, kültürel değerlerin, uygulamaların ve inançların birden çok zaman ölçeğinde zihin, beyin ve genler tarafından nasıl şekillendirildiği ve şekillendirildiği üzerine yapılan çalışmadır.[39]<br />
Gelişimsel sinirbilim Gelişimsel sinirbilim, sinir sistemini üreten, şekillendiren ve yeniden şekillendiren süreçleri inceler ve altta yatan mekanizmaları ele almak için sinirsel gelişimin hücresel temelini tanımlamaya çalışır.<br />
Evrimsel sinirbilim Evrimsel sinirbilim, sinir sistemlerinin evrimini inceler.<br />
Moleküler sinirbilim Moleküler sinirbilim sinir sistemini moleküler biyoloji, moleküler genetik, protein kimyası ve ilgili metodolojilerle inceler.<br />
Sinir mühendisliği Sinir mühendisliği, sinir sistemleriyle etkileşim kurmak, anlamak, onarmak, değiştirmek veya geliştirmek için mühendislik tekniklerini kullanır.<br />
Nöroanatomi Nöroanatomi, sinir sistemlerinin anatomisinin incelenmesidir.<br />
Nörokimya Nörokimya, nörokimyasalların nasıl etkileştikleri ve nöronların işlevlerini nasıl etkilediği üzerine yapılan çalışmadır.<br />
Nöroetoloji Nöroetoloji, insan olmayan hayvanlar davranışının nöral temelinin incelenmesidir.<br />
Nörrogastronomi Nörogastronomi, lezzet ve duyum, biliş ve hafızayı nasıl etkilediği üzerine yapılan çalışmadır.[40]<br />
Nörogenetik Nörogenetik, sinir sisteminin gelişiminin ve fonksiyonunun genetik temelinin araştırılmasıdır.<br />
Nöro-görüntüleme Nörogörüntüleme, beynin yapısını ve işlevini doğrudan veya dolaylı olarak görüntülemek için çeşitli tekniklerin kullanımını içerir.<br />
Nöroimmunoloji Nöroimmünoloji, sinir ve bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimlerle ilgilidir.<br />
Nöroinformatik Nöroinformatik, biyoinformatik içinde sinirbilim verilerinin organizasyonunu ve hesaplama modellerinin ve analitik araçların uygulanmasını yürüten bir disiplindir.<br />
Sinirdilbilim Nörolinguistik, insan beynindeki dilin anlaşılmasını, üretilmesini ve edinilmesini kontrol eden sinirsel mekanizmaların incelenmesidir.<br />
Nörofizik Nörofizik, beyin hakkında bilgi edinmek için fiziksel deneysel araçların geliştirilmesi ile ilgilenir.<br />
Nörofizyoloji Nörofizyoloji, genellikle elektrotlarla veya optik olarak iyon veya voltaja duyarlı boyalar veya ışığa duyarlı kanallar ile ölçüm ve stimülasyon içeren fizyolojik teknikler kullanılarak sinir sisteminin işleyişidir.<br />
Nöropsikoloji Nöropsikoloji, hem psikoloji hem de nörobilim şemsiyeleri altında bulunan ve hem temel bilim hem de uygulamalı bilimin arenalarında faaliyet gösteren bir disiplindir. Psikolojide en çok biyopsikoloji, klinik psikoloji, bilişsel psikoloji ve gelişim psikolojisi ile yakından ilişkilidir. Sinirbilimde, bilişsel, davranışsal, sosyal ve duygusal sinirbilim alanlarıyla en yakından ilişkilidir. Uygulamalı ve tıbbi alanda nöroloji ve psikiyatri ile ilgilidir.<br />
Paleonörobiyoloji Paleonörobiyoloji, beyin evrimini, özellikle insan beyninin evrimini incelemek için paleontoloji ve arkeolojide kullanılan teknikleri birleştiren bir alandır.<br />
Sosyal sinirbilim Sosyal sinirbilim, biyolojik sistemlerin sosyal süreçleri ve davranışları nasıl uyguladığını anlamaya ve sosyal süreçler ve davranış teorilerini bilgilendirmek ve düzeltmek için biyolojik kavram ve yöntemleri kullanmaya adanmış disiplinlerarası bir alandır.<br />
Sistem sinirbilimi Sistem nörobilimi, nöral devrelerin ve sistemlerin işlevinin incelenmesidir.<br />
Sinirbilim organizasyonları<br />
<br />
En büyük profesyonel sinirbilim organizasyonu Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan ancak diğer ülkelerden birçok üyeyi kapsayan Sinirbilim Derneği'dir (SFN). 1969 yılında kuruluşundan bu yana SFN istikrarlı bir şekilde büyüdü: 2010 itibarıyla 83 farklı ülkeden 40.290 üye kaydetti.[41] Her yıl farklı bir Amerikan şehrinde düzenlenen yıllık toplantılar, araştırmacılar, doktora sonrası araştırmacılar, lisansüstü öğrenciler ve lisans öğrencilerinin yanı sıra eğitim kurumları, fon ajansları, yayıncılar ve araştırmada kullanılan ürünleri tedarik eden yüzlerce işletmeden de katılım sağlamaktadır.<br />
<br />
Sinirbilime adanmış diğer önemli kuruluşlar arasında, her yıl dünyanın farklı yerlerinden bir ülkede toplantılarını düzenleyen Uluslararası Beyin Araştırmaları Örgütü (IBRO) ve bir toplantıda bir toplantı düzenleyen Avrupa Sinirbilim Dernekleri Federasyonu Her iki yılda bir farklı Avrupa şehri. MDBF, İngiliz Sinirbilim Derneği, Alman Sinirbilim Derneği (Neurowissenschaftliche Gesellschaft) ve Fransız Société des Neurosciences 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. dahil olmak üzere 32 ulusal düzey organizasyondan oluşmaktadır. Nörobilimdeki ilk Ulusal Onur Topluluğu, Nu Rho Psi 2006 yılında kuruldu.<br />
<br />
2013 yılında ABD'de BEYİN Girişimi açıklandı. Uluslararası bir Beyin Girişimi 28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2017 yılında kuruldu,[42] şu anda yedi kıtadan fazla beyin araştırma girişimi (ABD, Avrupa, Allen Enstitüsü, Japonya, Çin, Avustralya 5 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Kanada 19 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Kore 15 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İsrail 28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ) [43] ile dört kıtaya yayıldı .<br />
Halk eğitimi ve sosyal yardım<br />
<br />
Nörobilimciler, laboratuvar ortamlarında geleneksel araştırmalar yapmanın yanı sıra, genel kamu ve hükûmet yetkilileri arasında sinir sistemi hakkında farkındalık ve bilginin geliştirilmesine de dahil oldular. Bu tür tanıtımlar hem bireysel sinirbilimciler hem de büyük kuruluşlar tarafından yapılmıştır. Örneğin, bireysel sinirbilimciler, dünya çapında lise veya ortaokul öğrencileri için akademik bir yarışma olan Uluslararası Beyin Arısı düzenleyerek genç öğrenciler arasında sinirbilim eğitimini teşvik ettiler.[44] Amerika Birleşik Devletleri'nde, Sinirbilim Derneği gibi büyük kuruluşlar, Beyin Gerçekleri adlı bir primer geliştirerek sinirbilim eğitimini desteklediler,[45] K-12 öğretmenleri ve öğrencileri için Sinirbilim Temel Kavramları geliştirmek için devlet okulu öğretmenleriyle işbirliği yaptılar,[46] ve Dana Vakfı ile beyin araştırmalarının ilerlemesi ve yararları hakkında kamuoyunun farkındalığını artırmak için Beyin Farkındalık Haftası adlı bir kampanyayı desteklemek.[47] Kanada'da, CIHR Kanada Ulusal Beyin Arısı her yıl McMaster Üniversitesi'nde düzenlenmektedir.[48]<br />
<br />
Nörobilim eğitimcileri, Nörobilim Derneği toplantılarında sunulan lisans öğrencilerine en iyi uygulamaları paylaşmak ve seyahat ödülleri vermek üzere 1992 yılında Lisans Nörobilim Fakültesi'ni (FUN) kurdu.[49]<br />
<br />
Son olarak, nörobilimciler, eğitim nörobilimi adı verilen yeni bir alan olan öğrenciler arasında öğrenmeyi optimize etmek için eğitim tekniklerini incelemek ve geliştirmek için diğer eğitim uzmanlarıyla işbirliği yapmıştır.[50] ABD'deki Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) [51] ve Ulusal Bilim Vakfı (NSF),[52] gibi federal kurumlar da sinirbilim kavramlarının öğretilmesi ve öğrenilmesinde en iyi uygulamalarla ilgili araştırmalara fon sağlamıştır.<br />
Sinirbilimle ilgili Nobel ödülleri<br />
Yıl Ödülün alanı Resim Ödüllü Ömür Ülke Milliyeti Ref<br />
1904 Fizyoloji Ivan Petrovich Pavlov 1849–1936 Rus İmparatorluğu "in recognition of his work on the physiology of digestion, through which knowledge on vital aspects of the subject has been transformed and enlarged" [53]<br />
1906 Fizyoloji Camillo Golgi 1843–1926 Kingdom of Italy "in recognition of their work on the structure of the nervous system" [54]<br />
Santiago Ramón y Cajal 1852–1934 Restoration (İspanya)<br />
1914 Fizyoloji Robert Bárány 1876–1936 Avusturya-Macaristan "for his work on the physiology and pathology of the vestibular apparatus" [55]<br />
1932 Fizyoloji Charles Scott Sherrington 1857–1952 Birleşik Krallık "for their discoveries regarding the functions of neurons" [56]<br />
Edgar Douglas Adrian 1889–1977 Birleşik Krallık<br />
1936 Fizyoloji Henry Hallett Dale 1875–1968 Birleşik Krallık "for their discoveries relating to chemical transmission of nerve impulses" [57]<br />
Otto Loewi 1873–1961 Avusturya<br />
<br />
Almanya<br />
1938 Fizyoloji Corneille Jean François Heymans 1892–1968 Belçika "for the discovery of the role played by the sinus and aortic mechanisms in the regulation of respiration" [58]<br />
1944 Fizyoloji Joseph Erlanger 1874–1965 Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries relating to the highly differentiated functions of single nerve fibres" [59]<br />
Herbert Spencer Gasser 1888–1963 Amerika Birleşik Devletleri<br />
1949 Fizyoloji Walter Rudolf Hess 1881–1973 İsviçre "for his discovery of the functional organization of the interbrain as a coordinator of the activities of the internal organs" [60]<br />
António Caetano Egas Moniz 1874–1955 Portekiz "for his discovery of the therapeutic value of leucotomy in certain psychoses" <br />
1957 Fizyoloji Daniel Bovet 1907–1992 İtalya "for his discoveries relating to synthetic compounds that inhibit the action of certain body substances, and especially their action on the vascular system and the skeletal muscles" [61]<br />
1961 Fizyoloji Georg von Békésy 1899–1972 Amerika Birleşik Devletleri "for his discoveries of the physical mechanism of stimulation within the cochlea" [62]<br />
1963 Fizyoloji John Carew Eccles 1903–1997 Avustralya "for their discoveries concerning the ionic mechanisms involved in excitation and inhibition in the peripheral and central portions of the nerve cell membrane" [63]<br />
Alan Lloyd Hodgkin 1914–1998 Birleşik Krallık<br />
Andrew Fielding Huxley 1917–2012 Birleşik Krallık<br />
1967 Fizyoloji Ragnar Granit 1900–1991 Finlandiya<br />
<br />
Sweden "for their discoveries concerning the primary physiological and chemical visual processes in the eye" [64]<br />
Haldan Keffer Hartline 1903–1983 Amerika Birleşik Devletleri<br />
George Wald 1906–1997 Amerika Birleşik Devletleri<br />
1970 Fizyoloji Julius Axelrod 1912–2004 Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries concerning the humoral transmittors in the nerve terminals and the mechanism for their storage, release and inactivation" <br />
Ulf von Euler 1905–1983 İsveç<br />
Bernard Katz 1911–2003 Birleşik Krallık<br />
1981 Fizyoloji Roger W. Sperry 1913–1994 Amerika Birleşik Devletleri "for his discoveries concerning the functional specialization of the cerebral hemispheres" <br />
David H. Hubel 1926–2013 Kanada "for their discoveries concerning information processing in the visual system" <br />
Torsten N. Wiesel 1924– İsveç<br />
1986 Fizyoloji Stanley Cohen 1922–2020 Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries of growth factors" [65]<br />
Rita Levi-Montalcini 1909–2012 İtalya<br />
1997 Kimya Jens C. Skou 1918–2018 Danimarka "for the first discovery of an ion-transporting enzyme, Na+, K+ -ATPase" [66]<br />
2000 Fizyoloji Arvid Carlsson 1923–2018 İsveç "for their discoveries concerning signal transduction in the nervous system" [67]<br />
Paul Greengard 1925–2019 Amerika Birleşik Devletleri<br />
Eric R. Kandel 1929– Amerika Birleşik Devletleri<br />
2003 Kimya Roderick MacKinnon Roderick MacKinnon 1956– Amerika Birleşik Devletleri "for discoveries concerning channels in cell membranes [...] for structural and mechanistic studies of ion channels" [68]<br />
2004 Fizyoloji Richard Axel 1946– Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries of odorant receptors and the organization of the olfactory system" [69]<br />
Linda B. Buck 1947– Amerika Birleşik Devletleri<br />
2014 Fizyoloji John O'Keefe 1939– United States<br />
<br />
Birleşik Krallık "for their discoveries of cells that constitute a positioning system in the brain" [70]<br />
May-Britt Moser 1963– Norveç<br />
Edvard I. Moser 1962– Norveç<br />
2017 Fizyoloji Jeffrey C. Hall 1939– Amerika Birleşik Devletleri "for their discoveries of molecular mechanisms controlling the circadian rhythm" [71]<br />
Michael Rosbash 1944– Amerika Birleşik Devletleri<br />
Michael W. Young 1949– Amerika Birleşik Devletleri<br />
Türkiye'de sinirbilim<br />
<br />
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de Sinirbilim hızla gelişen bir alan olup gün geçtikçe daha çok ilgi çekmektedir. İstanbul Üniversitesi, ODTÜ, Koç Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Medipol Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Acıbadem Üniversitesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi ve Üsküdar Üniversitesi bünyelerinde Sinirbilim yüksek lisans ve/veya doktora programları mevcuttur.<br />
Sinirbilimin mühendislik uygulamaları<br />
Nöromorfik bilgisayar çipleri<br />
<br />
Nöromorfik mühendislik, yararlı hesaplama amaçları için nöronların işlevsel fiziksel modellerini oluşturmakla ilgilenen sinirbilim dalıdır. Nöromorfik bilgisayarların ortaya çıkan hesaplama özellikleri, karmaşık sistem olmaları ve hesaplama bileşenlerinin hiçbir merkezi işlemci ile ilişkili olmaması anlamında geleneksel bilgisayarlardan temel olarak çok farklıdır.[72]<br />
<br />
Böyle bir bilgisayara örnek, SpiNNaker süper bilgisayarıdır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ruh sağlığı</span></span><br />
<br />
<br />
Ruh sağlığı, psikolojik iyi hal veya zihinsel bir bozukluğun olmadığı düzeyi açıklar. Tatmin edici düzeyde duygusal ve davranışsal işlevlerini sürdürebilen bir kişinin durumudur.[1] Pozitif psikoloji ve Bütünsellik bakış açılarından, ruhsal sağlık, bir bireyin yaşamdan tat alabilmesi ve yaşam aktiviteleri ile psikolojik dayanıklılık kazanabilmeye yönelik çabaları arasında denge kurmasını içerebilir.[2]<br />
<br />
Dünya Sağlık Örgütüne göre (WHO), ruhsal sağlık, "diğer özelliklerin yanında, öznel iyi oluş, algılanan öz yeterlik, özerklik, rekabet edebilirlik, nesiller arası bağımlılık ve kişinin entelektüel ve duygusal potansiyelini gerçekleştirebilmesini" içerir.[3] WHO ayrıca bir bireyin iyilik halinin, kabiliyetlerini gerçekleştirebilmesini, günlük stresle başedebilmesini, üretken ve içinde toplumuna faydalı olabilmesini kapsadığını belirtmektedir.[4] Kültürel farklılıklar, öznel değerlendirmeler ve birbiri ile yarışan profesyonel kuramların hepsi de ruh sağlığının nasıl tanımlandığını etkiler.<br />
Ruh sağlığı ve ruhsal bozukluklar<br />
<br />
İngiltere Cerrah Dergisi'ne (1999) göre, ruh sağlığı, üretken aktiviteleri ve başkaları ile olan ilişkilerin gereklerini yerine getirebilmeyi mümkün kılan ve değişikliklere adapte olup zorluklarla başedebilmeyi sağlayan ruhsal işlevlerin başarılı performansıdır. Akıl hastalığı terimi, düşünce ve ruh halindeki değişiklikler ile karakterize edilen veya tehlike ya da işlev bozukluğu ile ilgili davranışların olduğu, sağlık koşullarını veya tüm tanısal akıl hastalıklarını topluca ifade eder.[5] Ruh sağlığı ve ruhsal bozukluk iki sürekli kavramdır. Ruh sağlığı iyi olan insanların ruhsal bozukluğu olabilir ve hiç ruhsal bozukluğu olmayan insanlar kötü bir ruh sağlığına sahip olabilir.[6]<br />
<br />
Öğrenme güçlüklerinin yanı sıra, stres, yalnızlık, depresyon, anksiyete, ilişki sorunları, sevilen birinin ölümü, intihar düşünceleri, keder, bağımlılık, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu (ADHD), kendine zarar verme, çeşitli duygusal bozukluklar ve değişen önemdeki diğer akıl hastalıkları nedeniyle ruh sağlığı sorunları ortaya çıkabilir.[7][8] Terapistler, psikiyatristler, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları, eğitimli hemşireler veya doktorlar, terapi, danışmanlık veya ilaç gibi tedavilerle zihinsel hastalıkları yönetmeye yardımcı olabilir.<br />
Tarih<br />
Ayrıca bakınız: Ruhsal bozuklukların tarihi<br />
<br />
19. yüzyılın ortalarında, William Sweetser, pozitif ruhsal sağlık için çalışan çağdaş yaklaşımların atası sayılabilecek bir kavram olan, "ruhsal hijyen" terimini ilk kullanan kişiydi.[9][10] Amerikan Psikiyatristler Derneği'nin dördüncü başkanı ve kurucularından biri olan Isaac Ray, "ruhsal hijyeni", aklın kalitesini düşürecek, enerjisini yaralayacak ve hareketini engelleyecek bütün olaylara ve etkilere karşı koruyabilme sanatı olarak tanımlamıştır.[10][11]<br />
<br />
Dorothea Dix (1802-1887) "ruhsal hijyen" hareketinin gelişmesinde rol alan önemli figürlerden biriydi. Dix, ruhsal bozukluğu olan insanlara yardım etmek ve yaşamak zorunda bırakıldıkları kötü koşulları gözler önüne sermek için çabalayan bir okul öğretmeniydi.[12] Bu çalışması "ruhsal hijyen hareketi" olarak bilindi.[12] Bu hareket öncesi, akıl hastalığından muzdarip insanların yetersiz giyecek tedarikiyle acınacak halde yalnız bırakılarak ihmal edilmeleri nadir değildi.[12] Dix'in çabaları ruh sağlığı birimlerinde hasta sayılarında artışlara sebep oldu ve bu kurumlardaki yetersiz kadro nedeniyle hastalara olan bakım ve ilgi azaldı.[12]<br />
<br />
1896'da Emil Kraepelin, 80 yıl boyunca alanında hâkim olacak ruhsal bozuklukların taksonomisini geliştirdi. Daha sonra, anormalliğin önerilen hastalık modeli analize tabi tutuldu ve normal olma durumunun ilgili grubun fiziksel, coğrafi ve kültürel boyutlarına göreceli olduğu kabul edildi.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
20 yüzyılın başlarında, Clifford Beers, 1908 yılında, akıl hastanesinde yaşadığı tecrübelerine dayanan "Kendini Bulan Bir Zihin"'in yayınlanmasından sonra "Ruh Sağlığı Amerika-Ruh Hijyeni Ulusal Komitesi"'ni kurdu ve daha sonra Birleşik Devletler'deki ilk ayakta tedaviye yönelik ruh sağlığı kliniğini açtı.[13][14]<br />
<br />
Sosyal hijyen hareketi ile ilişkili "zihinsel hijyen hareketi", zaman zaman, üretken işe ve mutlu aile hayatına yönlendirilemeyecek kadar zihinsel olarak yetersiz kabul edilenlerle ilgili öjenik ve sterilizasyon savunması ile ilişkilendirildi.[15][16] İkinci Dünya savaşı sonrası yıllarında, sağlık hizmetlerinin, bir hastalığın tedavisinden öte önleyici ve destekleyici alanlarına doğru gelişen olumlu özelliklerinden ötürü, "ruhsal hijyen" terimi aşamalı olarak "ruhsal sağlık" terimiyle değiştirildi.[17]<br />
<br />
Marie Jahoda ruhsal açıdan sağlıklı bireyleri sınıflandırmak için kullanılabilecek altı temel özelliği açıkladı. Bunlar: kişinin kendine yönelik olumlu tavrı, kişisel gelişim, entegrasyon, özerklik, gerçekliğin doğru algısı ve çevresel otoriteyi içerir (uyum sağlama ve sağlıklı kişisel ilişkiler).[18] <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Psikiyatri</span></span><br />
<br />
Psikiyatri ya da ruh hekimliği, ruhsal durumların teşhisi, korunması ve tedavisine adanmış tıbbi uzmanlık alanıdır.[1][2] Bunlar ruh hali, davranış, bilişsellik ve algılarla ilgili çeşitli konuları içerir.<br />
<br />
Bir kişinin ilk psikiyatrik değerlendirmesi tipik olarak bir vaka öyküsü ve ruhsal durum muayenesi ile başlar. Fiziksel muayeneler ve psikolojik testler yapılabilir. Bazen nörogörüntüleme veya diğer nörofizyolojik teknikler kullanılır.[3] Ruhsal bozukluklar genellikle Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından düzenlenen ve kullanılan Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD) ve Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayınlanan ve yaygın olarak kullanılan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM) gibi tanı kılavuzlarında listelenen klinik kavramlara göre teşhis edilir. DSM'nin beşinci baskısı (DSM-5) Mayıs 2013'te yayınlanmış ve çeşitli hastalıkların daha geniş kategorilerini yeniden düzenlemiş ve güncel araştırmalarla tutarlı bilgiler/görüşler içerecek şekilde bir önceki baskıya göre genişletilmiştir.[4]<br />
<br />
Psikiyatrik ilaç ve psikoterapi ile kombine tedavi, mevcut uygulamada en yaygın psikiyatrik tedavi şekli haline gelmiştir,[5][6] ancak çağdaş uygulama, girişken toplum tedavisi, toplumu güçlendirme ve destekli istihdam gibi çok çeşitli diğer yöntemleri de içermektedir. Tedavi, işlevsel bozukluğun ciddiyetine veya söz konusu bozukluğun diğer yönlerine bağlı olarak yatarak veya ayakta tedavi esasına göre uygulanabilir. Yatarak tedavi gören bir hasta bir psikiyatri hastanesinde tedavi edilebilir. Bir bütün olarak psikiyatri alanındaki araştırmalar epidemiyologlar, hemşireler, sosyal hizmet uzmanları, mesleki terapistler veya klinik psikologlar gibi diğer profesyonellerle birlikte disiplinler arası bir temelde yürütülür.<br />
Etimoloji<br />
Psyche kelimesi Grekçede 'ruh' ya da 'kelebek' anlamına gelmektedir.[7] Bu çırpınan böcek İngiltere Kraliyet Psikiyatristler Kolejinin armasında da yer almaktadır.[8]<br />
<br />
Psikiyatri terimi ilk olarak 1808 yılında Alman hekim Johann Christian Reil tarafından ortaya atılmıştır ve kelimenin tam anlamıyla 'ruhun tıbbi tedavisi' anlamına gelmektedir (Grekçede psykhē 'ruh'tan psiki- 'ruh'; iāsthai 'iyileştirmek'ten Gk. iātrikos 'tıbbi' kelimesinden -atri 'tıbbi tedavi'). Psikiyatri alanında uzmanlaşmış bir tıp doktoruna psikiyatrist veya psikiyatr denir. (Tarihsel bir bakış için bkz. Psikiyatrinin zaman çizelgesi).<br />
Teori ve odak noktası<br />
"Psikiyatri, diğer tüm tıp dallarından daha fazla, uygulayıcılarını kanıtın doğası, iç gözlemin geçerliliği, iletişim sorunları ve diğer uzun süredir devam eden felsefi konularla boğuşmaya zorlar" (Guze, 1992, p.4).<br />
<br />
Psikiyatri, insanlardaki ruhsal bozuklukları incelemeyi, önlemeyi ve tedavi etmeyi amaçlayan, özellikle zihne odaklanan bir tıp alanını ifade eder.[9][10][11] Sosyal bağlamda dünya ile akıl hastalarının bakış açısından dünya arasında bir aracı olarak tanımlanmıştır.[12]<br />
<br />
Psikiyatri alanında uzmanlaşan kişiler, hem sosyal hem de biyolojik bilimlere aşina olmaları gerektiği için genellikle diğer ruh sağlığı profesyonellerinden ve hekimlerden farklıdır.[10] Bu disiplin, hastanın öznel deneyimleri ve hastanın nesnel fizyolojisi tarafından sınıflandırılan farklı organların ve vücut sistemlerinin işleyişini inceler.[13]  Psikiyatri, geleneksel olarak üç genel kategoriye ayrılan zihinsel bozuklukları tedavi eder: akıl hastalıkları, ağır öğrenme güçlükleri ve kişilik bozuklukları.[14] Psikiyatrinin odak noktası zaman içinde çok az değişmiş olsa da teşhis ve tedavi süreçleri önemli ölçüde gelişmiştir ve gelişmeye devam etmektedir. 20. yüzyılın sonlarından bu yana, psikiyatri alanı daha biyolojik ve diğer tıp alanlarından kavramsal olarak daha az izole hale gelmeye devam etmiştir.[15]<br />
Uygulama kapsamı<br />
2002'de 100.000 kişi başına nöropsikiyatrik hastalıklar için engelliliğe göre ayarlanmış yaşam yılı.<br />
  veri yok<br />
  less than 10<br />
  10–20<br />
  20–30<br />
  30–40<br />
  40–50<br />
  50–60<br />
  60–80<br />
  80–100<br />
  100–120<br />
  120–140<br />
  140–150<br />
  150'den fazla<br />
<br />
Psikiyatri tıp uzmanlığı nörobilim, psikoloji, tıp, biyoloji, biyokimya ve farmakoloji alanlarındaki araştırmaları kullansa da[16] genellikle nöroloji ve psikoloji arasında bir orta yol olarak kabul edilmiştir.[17] Diğer doktorlar ve nörologlardan farklı olarak, psikiyatristler doktor-hasta ilişkisi konusunda uzmanlaşmışlardır ve psikoterapi ve diğer terapötik iletişim tekniklerinin kullanımı konusunda çeşitli derecelerde eğitim sahibidirler.[17] Psikiyatristler ayrıca hekim olmaları ve psikiyatri alanında ihtisas adı verilen mezuniyet sonrası eğitim (genellikle 4 ile 5 yıl) almaları bakımından psikologlardan ayrılırlar; lisansüstü tıp eğitimlerinin kalitesi ve kapsamı diğer tüm hekimlerinkiyle aynıdır.[18] Bu nedenle psikiyatristler hastalara danışmanlık yapabilir, ilaç yazabilir, laboratuvar testleri isteyebilir, nörogörüntüleme isteyebilir ve fizik muayeneler yapabilirler.[3] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dolaşım Sistemi Anatomisi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22264</link>
			<pubDate>Sat, 02 Sep 2023 19:49:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22264</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dolaşım Sistemi Anatomisi</span></span><br />
<br />
Dolaşım sistemi veya kardiyovasküler sistem maddelerin vücuttaki dolaşımını sağlayan organ sistemidir.<br />
Dolaşım sisteminin olmaması<br />
<br />
Dolaşım sistemine sahip olmayan canlılara örnek olarak yassı solucan (Platyhelminthes filumu) verilebilir. Bu canlının vücut boşluğunda herhangi bir kaplayıcı tabaka veya sıvı bulunmamaktadır. Sindirim sistemine açılan bir ağza sahiptirler.<br />
Açık dolaşım sistemi<br />
Çekirgede açık dolaşım sistemi.<br />
<br />
Bu tip dolaşım sistemi yumuşakçalar ve eklembacaklılar gibi omurgasızların büyük bir kısmında görülür. Bu canlılarda hemosöl olarak adlandırılan vücut boşluklarında dolaşım sıvısı organları doğrudan sarar (yıkar) ve kan (dolaşım sıvısı) ile interstisyel sıvı (doku sıvısı) arasında ayrışma yoktur. Bu birleşik sıvıya hemolenf denir. Hayvan hareket ederken oluşan kas hareketleri hemolenf hareketini sağlar fakat sıvı akışını bir bölümden diğerine yönlendirilmesi kısıtlıdır. Kalp gevşediğinde kan açık gözenekler (por) aracılığıyla kalbe döner.<br />
<br />
Hemolenf vücudun içini (hemosöl) tamamen kapsar ve tüm hücreleri sarar. Hemolenf su, inorganik tuzlar ve organik bileşiklerden oluşur. Birincil oksijen taşıyıcı molekül ise hemosiyanindir. Kılcal kan damarları bulunmaz.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Ayrıca, hemosit olarak adlandırılan hücreler vardır ki bunlar hemolenfte bağımsız bir şekilde gezer ve antropod bağışıklık sisteminde rol alırlar. Kanın damarlardan geçerek vücut boşluğuna aktıktan sonra toplanarak kalbe dönmesidir. Açık dolaşım derisi dikenlilerde (denizkestanesi, denizyıldızı vb.), eklem bacaklılarda (örümcek, arı, sinek vb.) ve yumuşakçalarda (deniz anası, istiridye, midye vb.) görülür.<br />
Kapalı dolaşım sistemi<br />
<br />
Kapalı dolaşım sisteminin ana yapıları kalp, kan ve kan damarlarıdır.<br />
<br />
Tüm omurgalıların ve halkalı solucanlar (Annelida filumu) ile kafadanbacaklıların (Cephalopoda sınıfı) dolaşım sistemleri kapalıdır; yani kan, kan damarlarından oluşan sistemden çıkmaz - bu damarlar sisteminin içinde dolaşır. Kan damarları arter (atardamar), kapiler (kılcaldamar) ve venlerden (toplardamar) oluşur. Arterler oksijenlenmiş kanı dokulara taşırken, venler oksijenlenmemiş kanı geri kalbe taşır. Kan arterlerden venlere kılcal damarlar yoluyla geçer ki kılcal damarlar en ince ve en çok sayıdaki kan damarlarıdır. Kan damarları genişleyerek (vazodilasyon) veya daralarak (vazokonstriksiyon) kanın gerekli bölgelere yönlendirilmesini sağlayabilir. Örneğin, yoğun egzersiz sırasında kan bağırsaklardan, o anda yoğun bir şekilde besin ve oksijene ihtiyaç duyan iskelet kaslarına yönlendirilebilir.<br />
<br />
Memelilerin dolaşım sistemlerinde kan bir tam dolaşımda kalpten iki kez geçer. Pulmoner dolaşım yani küçük dolaşım, kanı kalp ile akciğer arasında taşır; sistemik dolaşım yani büyük dolaşım da kanı kalp ile vücudun diğer bölümleri arasında taşır.<br />
<br />
Balıkların dolaşım sistemlerinde ise kan bir tam dolaşımda kalpten bir kez geçer. Kan kalpten solungaçlara pompalanır ve sonra doğrudan vücudun kalanına akar. Kan solungaçları terk ettikten sonra basıncı büyük oranda düşer; bu nedenle, memelerin dolaşım sistemine oranla, hayatî organlara kan akışı hem daha yavaş hem de daha az basınçlıdır. Bu tip bir dolaşım sistemi memelilere uygun değildir, zira bu kadar düşük basınçta böbrekler etkili biçimde çalışamaz.[1]Kısacası kanın kalp ve damarlar sistemiyle çalışmasıdır. Kapalı dolaşım ilk kez toprak solucanında görülmüştür. Omurgalıların tamamında kapalı dolaşım vardır. Balıklarda kalp 2 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Kurbağalarda kalp 3 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Sürüngenlerde kalp 3 odacıklıdır ve kalp karıncığında yarım perde vardır. Timsahlarda perde tamdır, kirli ve temiz kan panizza adı verilen bir kanalda karışır.<br />
Omurgasız canlılarda dolaşım sistemi<br />
<br />
Daha ilkel canlılardaki dolaşımın tipik örneği, süngerlerdeki ve sölenterelerdeki dolaşımdır. Bu canlıların içinde yaşadıkları su, beden çeperindeki deliklerden orta boşluğa doğru çekilir. Suyun akışı kirpikçiklerin düzenli hareketleriyle sürdürülür ve suyun "boşaltım deliği" (osculum) adı verilen delikten yukarı doğru dolaşımı sağlanır. Bu tür dolaşım, beden hücrelerinin içinde yüzdükleri sıvının oksijen ve besin maddelerinin tükenmeyeceği bir biçimde yeniden dolmasını sağlar.<br />
<br />
Daha yüksek derecede gelişmiş canlılarda, sözgelimi yosun hayvanlarında, iplikkurtlarında ve tekerlekli-kurtlarda, sıvılar ilkel orta boşluk (psödosölom) içinde, genellikle beden hareketleriyle hareket ettirilir. Bazı ilkel yumuşakçalarda, orta boşluk, gerçek kalbin bir ön taslağı sayılabilecek kalp zarı boşluğu olarak işlev görür. Bu boşluk kanallar aracılığıyla üreme bezlerine ve böbreklere bağlıdır.<br />
<br />
Eklem bacaklıların çoğunda, tulumlularda ve birçok yumuşakçada, hemolenfi (ilkel kan), edimsel damarların ve özelleşmiş bir dolaşım organı olan hemosölün içine pompalayan, gelişmiş bir kalp vardır. Bu canlılarda hemolenf, doku boşluklarına geçip, sonra genişlemiş boşlukların (sinüsler) içinden kalbe döner. Bu tür gelişmenin son aşaması, derisidikenliler, sülükler, solucanlar, çokkıllılar ve yumuşakçalarda görülen kapalı dolaşım sistemidir. Kapalı dolaşım sistemlerinde, taşınma ortamı, omurgasızlardakİ hemolenf gibi, tam bir kapalı devre oluşturan özelleşmiş damarlarla sınırlıdır.<br />
<br />
Omurgasızların kalpleri, sağımsal hareketlerle iş gören basit damarlardan, kasılıcı kasları bulunan, kendi boşlukları içinde basınç yaratan gerçek kalplere kadar değişir. Omurgasızların bile, dolaşım sistemleri üstünde önemli ölçüde bir denetimleri vardır; bu sistemlerdeki basınç ve sıvı akışı ölçümleri, harekete, çevre ısısına, vb. etkilere oldukça büyük bir uyum olduğunu ortaya koymaktadır.<br />
Omurgalılarda dolaşım sistemi<br />
<br />
Omurgalılar kapalı bir dolaşım sistemleri bulunmasıyla ayırt edilirler; bu sistemlerin en gelişmiş olanı, insanın temsil ettiği yüksek derecede gelişmiş primatlardadır. Omurgalılardaki kapalı sistemler, öbekten öbeğe önemli ölçüde değişir; bazıları, tek bir sistem halinde birleşmiş solunum organlarıyla ve genel beden dokularıyla bir düzenlenmiştir. Daha ileri omurgalılarda, kan kalpten çift geçiş yapar; birinci geçişte kanı solunum organlarına (solungaçlara ya da akciğerlere), ikincisinde de bedenin öbür dokularına taşır. Omurgalıların çoğunluğunda, klorokruorinler (demirli porfirinle bileşmiş bir pigment), hemoeritrinler (demirli ama porfirinle bileşmiş olmayan pigment) ya da hemosiyanin (bakırlı bir solunum pigmenti) içeren dolaşım sıvıları bulunur. Bütün bu pigmentler, dolaşımdaki sıvının oksijen taşıma yeteneğini artırır. Çok ender istisnalar bir yana, omurgalılarda kan, son derece etkili bir oksijen taşıma aracısı olan ve bir proteine (globin) bağlı bir demir-porfirinden (hem) oluşan hemoglobin içerir. Bazı omurgasızlarda da hemoglobin bulunmakla birlikte, bu hemoglobin genellikle dolaşım ya da sölom sıvısında çözünmüş durumdadır. Yüksek derecede gelişmiş omurgasızlarda (derisi-dikenliler ve daha yüksek omurgasızlar) hemoglobin, özel kan hücreleri içinde bulunur. Omurgalılarınsa tümünde, bu tür hücreler içinde hemoglobin vardır. Balıklarda solungaç bulunduğu halde dolaşım bu genel yapıya uyar. Yuvarlakağızlılarda ve kelebeklerde kalp, kanı solungaçlara iter; sonra, sırt aortu aracılığıyla bedenin geri kalan bölümlerine dağıtır. Bu ilkel hayvanlarda bile başlıca kan damarları üstünde nispeten ilerlemiş bir denetim vardır ve kalp verimi, egzersizin getirdiği gereksinmelere göre ayarlanır.Bazı ilkel omurgalılarda (keskisolungaçlılar ve yuvarlakağızlılar) kalbin içinde, yeniden dolmasına yardım eden bir negatif basınç oluşur. Kemikli balıklarda bu tür bir doluş desteği bulunmaz. Bazı yuvarlakağızlılarda, sıvıyı yarı açık boşluklara (sinüsler) hareket ettirmeye yardımcı ikincil kalpler bulunur.<br />
<br />
İkiyaşayışlılarda ve sürüngenlerde, kalp üç odacıklıdır ama akış düzeni, kalbin iki ayrı pompa gibi etkili işlev görmesine olanak sağlar.<br />
İnsanda dolaşım sistemi<br />
<br />
İnsan kalbi, yaşamı boyunca çalışır ancak ölünce durur. Kalp atışının 2 ya da 4 dakikadan uzun süre durması, kalıcı beyin yıkımına yol açar. Kalbin kendi kasına kan sağlaması da sürekli çalışmasına bağlıdır; birkaç dakikadan uzun süre kan kesilirse, kalp kası çok fazla zarar görüp, bir daha çalışmayacak biçimde durur. İnsanda dolaşım sistemi, iki büyük dolaşım, akciğer dolaşımı (küçük dolaşım) ve büyük (sistemik) dolaşım, biçiminde örgütlenmiştir. Her dolaşımın kendi pompası vardır. Her iki pompa, tek bir organ halinde bütünleşmiştir. Beden dokularından dönen kan, superior vena kava ve inferior vena kava ile kalbin sağ yanının üstodacığı olan sağ kulakçığa (sağ atrium) dökülür. Bu odacığın kasları kasılınca, kanı kalbin sağ yanının büyük pompa odacığı olan sağ karıncığa (sağ ventrikül) geçmeye zorlar ki bu da kasılınca, kanı akciğer atardamarına gönderir, kan buradan akciğerdeki damarlara taşınır. Bu akciğer damarları içinde kan, havadan çok ince zarlarla ayrılmış bir durumdadır. Burada basit yayınma aracılığıyla oksijen kana girer, karbondioksitse kandan geçer ve ayrılır. Ardından bu temizlenmiş ve tazelenmiş kan, sol kulakçığa (sol atrium) geçer. Sol kulakçıktan kan, sol karıncığa (sol ventrikül) geçer. Sol karıncığın kas çeperi çok güçlüdür ve kasıldığı zaman kanı oldukça büyük bir basınçla, aort adı verilen büyük atardamar aracılığıyla, büyük dolaşıma iter. Sol karıncığın kasılma güçleri tarafından aort içinde oluşturulan basınç, kanı bedenin bütün dokularına, gereksinimlerini karşılayacak miktarda götürmeye yetecek büyüklüktedir.<br />
<br />
Aortun, kanı bedenin değişik bölümlerine taşıyan birçok kolu vardır. Bu kolların da tümü daha küçük kollara ayrılır; bu daha küçük kollar da, sonunda milyonlarca küçük kan damarı ortaya çıkacak biçiminde kollara ayrılmayı sürdürür. Dolaşımın en küçük atardamarlarına atardamarcık adı verilir.<br />
Dolaşım sistemi içindeki kan akışı<br />
<br />
Genel olarak kanın akışı,sıvıların akış yasalarını izler. Temel yasa,aşağıdaki denklemle gösterilir:<br />
<br />
    akış=basınç/direnç.<br />
<br />
Kalp-damar fizyolojisinde, akış değeri olarak genellikle kalp verimi alınır; basınç, ortalama atardamar basıncıdır; dirençse, küçük kan damarının içindeki özellikle de atardamarcıklar içindeki akış dirençtir. Daha ayrıntılı bir biçimde, ağdalı sıvıların esnek olmayan borular içinden akışına uygulanan denklem, Poiseuille denklemi diye adlandırılır. Bu denklemle kan akışı, kabaca tanımlanabilir. Bununla birlikte, söz konusu denklem, akışkanın Newton tanımına uyan gerçek bir akışkan olduğunu kabul eder; oysa kan böyle bir akışkan değildir; denklem aynı zamanda boruların katı olduğunu varsayar; oysa kan damarlarının çeperleri katı değildir; ayrıca denklem akışkanın pürüzlülüğünün değişmez olduğunu kabul eder; oysa kanın pürüzlülüğü değişmez değildir. Gene de, kan akışının denetimi konusunda yaklaşık da olsa bilgi edinmek bakımından, Poiseuille denklemi yararlıdır. Kanın büyük ve orta büyüklükteki akışı, nabızla yansır. Nabız kılcaldamarların atardamar uçlarında söner ve zor fark edilecek bir duruma gelir. Fizyologlar, kan damarları içindeki akışı ve basınç vurusunun iletimini tanımlayan ayrıntılı kuramlar geliştirmişlerdir ve dirençli öğelerin, özellikle de atardamarcıkların etkisi çok iyi anlaşılmıştır.<br />
Kan dolaşımının denetimi<br />
<br />
Basınç-akış ilişkisi, kan dolaşımı denetiminin temelini oluşturur. Dolaşımın bütün denetimi, kalp kası ya da atardamarcık düz kası tarafından sağlanır. Kalp verimi, öncelikle kalp hızıyla, atardamar basıncı kalp verimiyle ve çevresel dirençle, yerel doku ağları içinden kanın akışıyla, atardamar kasılması ya da gevşemesiyle denetlenir.<br />
<br />
Kalp kası ve dolaşım sisteminin düz kasları, beynin soğaniliğinde bulunan kalp damar merkezlerinden çıkan sinirler tarafından denetlenir.<br />
Tarihçe<br />
<br />
M.Ö. 4. yüzyılda, kalbin kapakçıkları Hippokrat okuluna bağlı bir hekim tarafından keşfedilmiştir. Fakat, kapakçıkların görevi o dönemlerde anlaşılamamıştır. Ölümden sonra, kan venlerde (toplardamar) toplandığından, arterler (atardamar) boş görünür. Bu nedenle antik anatomistler bu damarların hava ile dolu olduğunu düşünmüş ve bu damarların hava dağıtma görevine sahip olduğu kanısına varmışlardı.<br />
<br />
Herofilus venler ile arterleri ayırsa da, nabzın doğrudan arterlerin bir özelliği olduğu düşünmüştür. Erasistratus yaşam sırasında kesildiklerinde arterlerin kanadığını gözlemlemiştir. Buradan da arterlerden kaçan (çıkan) havanın yerini kanın, venler ile arterler arasındaki küçük damarlar aracılığıyla, doldurduğunu düşünmüştür. Böylece kan akışını ters olarak düşünse de, ilk kez kılcal damar fikrini ortaya atmıştır.<br />
<br />
M.S. 2. yüzyılda Yunan hekim Galen kan damarlarının kan taşıdığını bilmekteydi ve venöz (koyu kırmızı) ve arteriyel (açık kırmızı ve daha duru) kanı tanımlamış, görevlerinin farklı ve ayrı olduğunu belirtmişti. Büyüme ve enerji, karaciğerde kilüsten oluştuğuna inandığı venöz kanın özellikleriyken, arteriyel kan kalpten gelmekteydi ve hava içerdiği için canlılık vermekteydi. Kan oluştuğu (yaratıldığı/üretildiği) yerlerden vücudun tüm bölümlerine akar ve buralarda tüketilirdi. Kalbe veya karaciğere giden kanın geri dönüşü yoktu. Kalp kanı pompalamadığı gibi, kalbin hareketi diyastol sırasında kanı emmekteydi ve kan arterlerin (kendi) nabızları sayesinde hareket etmekteydi. Ayrıca, Galen arteriyel kanın, venöz kanın sol karıncıktan sağa 'gözenekler' yardımıyla geçmesi ve havanın da akciğerlerden pulmoner arter yoluyla kalbin sol tarafına geçmesi sonucu oluştuğunu düşünmekteydi. Arteriyel kan oluştuğu sırada 'isli' (duman rengi) buharların oluştuğunu ve bunların yine pulmoner arter yardımıyla, dışarı verilmesi için, akciğerlere geçtiğini de düşünmüştür.<br />
<br />
İbn Nefis, 1242'de, insan vücudundaki kan dolaşımını doğru biçimde tanımlayan ilk kişidir. Anatomik bilgisi doğrultusunda el-Nefis pulmoner dolaşım konusunda şöyle bir çıkarımda bulunmuştur:<br />
<br />
    "... kanın kalbin sağ odasından sol odasına varması gerekmektedir, fakat bu ikisi arasında doğrudan bir geçiş (yolu) bulunmamaktadır. Kalbin kalın septumu delikli olmadığı gibi, bazılarının düşündüğü gibi görünür gözenekler veya Galen'in düşündüğü gibi görünmeyen gözenekler içermez. Kan kalbin sağ odasından vena arteriosa (pulmoner arter) aracılığıyla akciğerlere akar, maddelerine dağılır, hava ile karışır ve arteria venosadan (pulmoner ven) geçerek, kalbin sol odasına ulaşır..."<br />
<br />
Bunun dışında kalbin ihtiyaç duyduğu oksijen ve besinleri koroner arterler yoluyla aldığı yönünde bir önerme de ortaya atmıştır.<br />
<br />
1552'de ise Michael Servetus aynı tanımı yaptı ve Realdo Colombo da bunu kanıtladı. Yine de tüm bu sonuçlar genel olarak yaygın biçimde kabul edilmemişti.<br />
<br />
Sonunda, Hieronymus Fabricius'un öğrencilerinden biri olan William Haryvey bazı deneylerden sonra 1628'de insan dolaşım sistemini keşfettiğini duyurdu ve bu konuda etkili bir kitap (Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus) yayımladı. Bu çalışma zamanla tıp dünyasına doğru anlayışı kabul ettirdi. Harvey arterler ile venleri bağlayan kılcal damar sistemini tanımlayamamıştı; bunlar daha sonra Marcello Malpighi tarafından tanımlanmıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp</span></span><br />
<br />
<br />
Kalp ya da yürek, pek çok hayvanda bulunan kaslı bir organdır. Bu organ dolaşım sisteminin kan damarları yoluyla kan pompalar. Pompalanan kan besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken, karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır. İnsanlarda kalp yaklaşık olarak kapalı bir yumruk boyutundadır ve akciğerler arasında, göğüsün orta bölmesinin içindedir. Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, metabolizma eylemleri sonucunda oluşan artık ürünlerin vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi görevleri yapar. Kalp, dolaşım sistemi içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla dakikada 5-35 litre arası, günlük ise 9000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 bin ton kanı vücuda pompalar. Yetişkin bir kadında ortalama ağırlığı 200-280 gram, yetişkin bir erkekte ise 250-390 gram ağırlığındadır. Her kişinin, kalbinin yaklaşık kendi yumruğu büyüklüğünde olduğu sanılır.<br />
Kalp diyagramı:<br />
1. Sağ atrium (Atrium dextra), 2. Sol atrium (Atrium sinistrum), 3. Superior vena kava (Vena cava superior), 4. Aort, 5. Pulmoner arter, 6. Pulmoner ven, 7. Mitral kapak, 8. Aort kapağı, 9. Sol ventrikül, 10. Sağ ventrikül, 11. Inferior vena kava (Vena cava inferior), 12. Triküspit kapak, 13. Pulmoner kapak<br />
Beyaz oklar = normal dolaşım<br />
Bir insanın iç kalp görüntüsü<br />
Kalp atışının bilgisayarla oluşturulmuş 3 boyutlu kesit modeli<br />
Kalp atışının üç boyutlu ultrasonografide görünümü<br />
Sistolik evre (Kalbin kasılması)<br />
Diastolik evre (Kalbin gevşemesi).<br />
<br />
Kalp, göğüs boşluğunda, 2 akciğer arasında, sternumun arkasında, diyafram kası üzerinde ve 4. 5. ve 6. Costaeların arka yüzünde, üçte ikisi orta çizginin solunda, üçte biri ise sağında yer almaktadır.<br />
<br />
    Elimizi göğsümüzün sol tarafına koyduğumuzda, kalbimizden gelen sesin nedeni kulakçık ile karıncık arasındaki kapakçıkların açılıp kapanmasıdır.<br />
    Başlıca 4 kalp sesi vardır; bunların ilk ikisi hissedilir veya steteskop vasıtasıyla duyulabilirken, 3. ve 4. sesler ancak EKG (ECG) cihazında duyulabilir. 1. kalp sesi atriyo-ventriküler kapakların sesi iken, 2. kalp sesi aorta ve arteria pulmonalis'teki kapakların çıkardığı sestir. 1. ve 2. kalp sesi arasındaki süre ventrüküler sistoldür (kalbin kasılması). 2. kalp sesi ile 1. kalp sesi arasındaki süre ise ventriküler diastol (kalbin gevşemesi) evresidir.[1]<br />
<br />
Kökenbilim<br />
<br />
Kalp sözcüğünün Türkçedeki karşılığı Yürek’tir, Arapça ḳlb kökünden gelen kalb قلب sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük, Akadca aynı anlama gelen kablu sözcüğü ile eş kökenlidir. Hastane bölümlerinden birisi olan ve kalp düzeneğinin tedavileriyle ilgilenen Kardiyoloji sözcüğü ise; Eski Yunanca kardía καρδία sözcüğünden alıntıdır.<br />
Yapı<br />
Odacıklar<br />
Yukarıdan sağ ve sol ventrikülleri gösteren kalp incelemesi<br />
<br />
Kalbin dört odası vardır, iki üst atriyum, alıcı odacıklar ve iki alt ventrikül, boşaltma odası. Atriyum, atriyoventriküler septum içinde bulunan atriyoventriküler kapaklar vasıtasıyla ventriküllere açılır. Bu ayrım kalbin yüzeyinde koroner sulkus olarak da görülebilir.[2]<br />
<br />
Sağ üst atriyumda sağ atrial apendiks veya kulak kepçesi adı verilen kulak şeklinde bir yapı vardır ve sol üst atriyumda sol atrial apendiks adı verilen başka bir yapı vardır.[3]<br />
<br />
Sağ atriyum ve sağ ventrikül birlikte bazen sağ kalp olarak adlandırılır. Benzer şekilde, sol atriyum ve sol ventriküle birlikte bazen sol kalp denir.[4] Ventriküller, kalbin yüzeyinde anterior longitudinal sulkus ve posterior interventriküler sulkus] olarak görülen interventriküler septum ile birbirinden ayrılır.[2]<br />
<br />
Kalbin içerisinde 4 adet odacık bulunmaktadır:<br />
<br />
    Sağ kulakçık (atrium dexter)Kalp kası<br />
    Sol kulakçık(atrium sinister)<br />
    Sağ karıncık (ventriculus dexter)<br />
    Sol karıncık (ventriculus sinister)<br />
<br />
Kalbin sağ ve sol kısımları septum aracılığıyla birbirinden tamamen ayrılmaktadır. Kalp, içi boş dört bölmeden oluşmaktadır. Sağ kalp, sağ kulakçık ve sağ karıncıkdan oluşmakta olup burada oksijen bakımından fakir olan venöz kan bulunmaktadır. Sol kalp ise sol kulakçık ve sol karıncıkdan oluşmuş olup içerisinde oksijen bakımından zengin olan arterial kanı bulundurur. Ayrıca sol karıncığın pompalama görevinden dolayı duvar yapısı diğer boşluklara göre oldukça gelişmiştir.<br />
Kapaklar<br />
Atriyum ve ana damarlar çıkarıldığında, dört kapağın tamamı açıkça görülebilir.[5]<br />
Kapakçıkları, arterleri ve damarları gösteren kalp. Beyaz oklar kan akışının normal yönünü gösterir.<br />
Korda tendinea yoluyla sağda triküspit kapakçığına ve soldaki mitral kapağına bağlı papiller kası gösteren ön kısım.[5]<br />
<br />
Kalbin odacıklarını birbirinden ayıran dört kapağı vardır. Her atriyum ve ventrikül arasında bir kapak ve her bir ventrikülün çıkışında bir kapak bulunur.[5]<br />
<br />
Kulakçıklar ile karıncıklar arasındaki kapakçıklara atriyoventriküler kapakçıklar denir. Sağ atriyum ile sağ ventrikül arasında triküspit kapak bulunur. Triküspid kapağın, korda tendinae'ya bağlanan[6] ve göreli konumlarına göre anterior, posterior ve septal kaslar olarak adlandırılan üç papiller kas olmak üzere üç çıkıntısı vardır. [6] Mitral kapak, sol atriyum ile sol ventrikül arasında yer alır. Ön ve arka olmak üzere iki çıkıntıya sahip olması nedeniyle biküspid kapak olarak da bilinir. Bu tüberküller ayrıca korda tendinalar yoluyla ventriküler duvardan çıkıntı yapan iki papiller kasa bağlanır.[7]<br />
<br />
Kalpte iki adet atrioventriküler kapak, iki adet de büyük damar kapakları (yarım ay kapak) olmak üzere 4 kapakçık bulunmaktadır. Kulakçıklar ile karıncıklar arasında ve karıncıklar ile buradan çıkan damarlar arasında kapaklar bulunur. Kapakçıklar, kanın tek yönlü akmasını yani geriye dönüşünü engellemeye yarar. Kapaklar, kanın karıncıklara tek yönlü girişini sağlarken aynı zamanda tek yönlü çıkışını da sağlarlar.<br />
<br />
    Triküspid kapak: Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında bulunur.<br />
    Pulmoner kapak: Sağ karıncık ile pulmoner arter (akciğer arteri) arasındaki sağ karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engelleyen üç adet yarım ay şeklindeki kapaklardır.<br />
    Mitral kapak: Sol karıncık ve sol kulakçık arasında bulunur.<br />
    Aort kapağı: Sol karıncık ile aort arasında bulunur. Bu kapaklar sol karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engeller.<br />
<br />
Papiller kaslar, korda tendina denilen kıkırdaklı bağlantılar ile kalp duvarlarından kapakçıklara kadar uzanır. Bu kaslar, kapakçıkların kapandıklarında çok geriye düşmelerini engeller.[8] Kalp döngüsünün gevşeme aşamasında papiller kaslar da gevşer ve korda tendinea üzerindeki gerilim hafiftir. Kalp odaları kasılırken papiller kaslar da kasılır. Bu, korda tendinea üzerinde gerilim oluşturarak atriyoventriküler kapakçıkların uçlarını yerinde tutmaya yardımcı olur ve kulakçıklara geri üflenmelerini önler.[5] [a][6]<br />
<br />
Her bir ventrikülün çıkışında iki ek yarım ay kapak vardır. Pulmoner kapakçık pulmoner arter'in tabanındadır. Bu, herhangi bir papiller kasa bağlı olmayan üç çıkıntılıdır. Ventrikül gevşediğinde, kan arterden ventriküle geri akar ve bu kan akışı, kapağı kapatmak için kapanan tüberküllere doğru bastırarak cep benzeri kapağı doldurur. Yarım ay aort kapağı, aort'un tabanındadır ve ayrıca papiller kaslara bağlı değildir. Bunda da aortdan geri akan kanın basıncıyla kapanan üç tüberkül vardır.[5]<br />
Sağ kalp<br />
<br />
Sağ kalp, triküspit kapakçık adlı bir kapakçıkla ayrılan sağ atriyum ve sağ ventrikül olmak üzere iki bölmeden oluşur.[5]<br />
<br />
Sağ atriyum, vücudun iki ana toplardamarından, üst ve alt venae kava'dan neredeyse sürekli olarak kan alır. Koroner dolaşımdan gelen az miktarda kan da, inferior vena kava açıklığının hemen üstünde ve ortasında bulunan koroner sinüs yoluyla sağ atriyuma akar.[5] Sağ atriyumun duvarında, fossa ovalis olarak bilinen oval şekilli bir çöküntü vardır ve bu, fetal kalpte foramen ovale olarak bilinen bir açıklığın kalıntısıdır.[5] Sağ atriyumun iç yüzeyinin çoğu pürüzsüzdür, fossa ovalisin çöküntüsü ortadadır ve ön yüzeyde sağ atriyal apendiks de bulunan pektinat kasların belirgin sırtları vardır.[5]<br />
<br />
Sağ ventrikülün duvarları trabeculae carneae ile kaplanmıştır, yani endokardiyum ile kaplı kalp kası sırtlarıdır. Bu kas sırtlarına ek olarak, moderatör bant denilen, yine endokardiyum tarafından kaplanan bir kalp kası bandı sağ ventrikülün ince duvarlarını güçlendirir ve kalp iletiminde çok önemli bir rol oynar. İnterventriküler septumun alt kısmından doğar ve inferior papiller kasa bağlanmak için sağ ventrikülün iç boşluğunu geçer.[5] Sağ ventrikül, kasılırken içine kan püskürttüğü pulmoner gövde içine doğru incelir. Pulmoner gövde, kanı her bir akciğere taşıyan sol ve sağ pulmoner arterlere ayrılır. Pulmoner kapak, sağ kalp ile pulmoner gövde arasındadır.[5]<br />
Sol kalp<br />
<br />
Sol kalbin iki odası vardır: mitral kapakçık ile ayrılan sol atriyum ve sol ventrikül.[5]<br />
<br />
Sol atriyum, dört pulmoner venden biri yoluyla akciğerlerden oksijenli kanı geri alır. Sol atriyumda sol atriyal apendiks adı verilen bir çıkıntı vardır. Sağ atriyum gibi, sol atriyum da pektinat kaslarla kaplıdır.[9] Sol atriyum, mitral kapak ile sol ventriküle bağlanır.[5]<br />
<br />
Sol ventrikül, sağ ile karşılaştırıldığında tüm vücuda kan pompalamak için gereken daha büyük kuvvet nedeniyle çok daha kalındır. Sağ ventrikül gibi, solda da trabeculae carneae vardır ancak moderatör bant yoktur. Sol ventrikül, kanı aort kapağı yoluyla vücuda ve aorta pompalar. Aort kapağının üzerindeki iki küçük açıklık kanı kalp kasına taşır; sol koroner arter, kapağın sol ucunun üzerindedir ve sağ koroner arter sağ ucun üzerindedir.[5]<br />
Damarlar<br />
<br />
Kalbin içerisi her ne kadar kan ile dolu olsa da, içerisindeki kanla değil, aort damarından ayrılan sağ ve sol kalp atardamarlarından beslenmektedir. Başta iki ana dal hâlinde olan bu arterler daha sonra kollara ve dallara ayrılıp kalbi beslerler.<br />
<br />
    Kalbin arka yüzünü ve sağ karıncığı besleyen; sağ koroner arter,<br />
    Kalbin ön yüzünü sol karıncığı besleyen; sol ön inen arter (LAD),<br />
    Kalbin sol yanını ve arkasını besleyen; sirkumfleks arter (Cx)<br />
<br />
Ayrıca LAD ve Cx arterlerinin dallandığı çok kısa bir sol ana koroner arter bulunmaktadır. Bu damarlar içerisinde en önemlisi LAD, kalbin neredeyse üçte ikisini besler. Tıkanması durumunda zarar gören kas kitlesi önemli düzeyde olduğundan ölüme neden olma durumu yüksektir, bu nedenle bu damara "Dul bırakan damar" (widowmaker) adı da verilmektedir. Sağ koroner arter sinüs düğümüne kan verdiğinden damar tıkanıklığı gerçekleştiğinde kalpte durma ve ritim bozuklukları sıkça görülür.[10]<br />
Tabakalar<br />
Visseral ve parietal perikard dahil olmak üzere kalp duvar tabakaları<br />
<br />
Kalp duvarı üç tabakadan oluşur: iç endokardiyum, orta miyokard ve dış epikard. Bunlar perikard adı verilen çift zarlı bir kese ile çevrilidir. Dışta bulunan "perikart", kalbi dıştan saran fibro seröz yapıda bir zardır. Bu zarın arasında sürtünmeyi azaltan bir sıvı bulunur.<br />
<br />
Kalbin en iç tabakasına endokard denir. Tek katlı yassı epitel astarından oluşur ve kalp odacıklarını ve kapakçıklarını kaplar. Kalbin damarlarının ve atardamarlarının endoteli ile süreklidir ve ince bir bağ dokusu tabakasıyla miyokardiyuma bağlanır.[5] Endokardiyum endotelinler salgılayarak miyokardın kasılmasını düzenlemede de rol oynayabilir.[5] Kalbin iç yüzeyini örten bu tabaka, içeriye doğru uzantılar vererek kalpteki dört kapağın temelini oluşturur.[11]<br />
Miyokardın dönen modeli, kalbin etkili şekilde pompalamasına yardım eder<br />
<br />
Kalp duvarının orta tabakası, bir kollajen çerçevesiyle çevrili istemsiz çizgili kas doku tabakası kalp kası olan miyokarddır. İki ventrikülün etrafında 8 şekli oluşturup apekse doğru ilerleyerek, kulakçıkların çevresinde ve büyük damarların ve iç kasların tabanlarının çevresinde 8 modeli şekil oluşturan dış kaslarla kas hücreleri kalbin odalarının etrafında dönüp dururken, kalp kası modeli zarif ve karmaşıktır. Bu karmaşık dönme düzeni, kalbin kanı daha etkili bir şekilde pompalamasına olanak tanır.[5]<br />
<br />
Kalbin en kalın tabakası miyokarttır. Pompalama görevi yapan karıncıklar, kulakçıklara göre özellikle sol karıncıkta daha kalındır.<br />
<br />
Kalp kasında iki tür hücre vardır: Kolay kasılma yeteneğine sahip kas hücreleri ve iletme sisteminin kalp atım (ing: pacemaker) hücreleri. Kas hücreleri, atriyum ve ventriküllerdeki hücrelerin büyük kısmını (%99) oluşturur. Bu kasılabilir hücreler, kalp atım hücrelerinden gelen hareket potansiyeli darbelerine hızlı yanıt sağlayan arakatkılı disklerle bağlanır. Arakatkılı diskler, hücrelerin bir sinsityum gibi davranmasına ve kanı kalpten ve ana arterlere pompalayan kasılmaları sağlar.[5]<br />
<br />
Kalp atım hücreleri, hücrelerin %1'ini oluşturur ve kalbin iletim sistemini oluşturur. Genellikle kasılma hücrelerinden çok daha küçüktürler ve onlara sınırlı kasılma sağlayan birkaç miyofibril içerirler. İşlevleri birçok açıdan nöronlara benzer.[5] Kardiyak kas dokusu, tüm kalbin kasılmasını tetiklemek için uyarıyı hücreden hücreye hızla yayan, sabit hızda kardiyak hareket potansiyeli başlatmak için eşsiz yetenekli otoritmikliğe sahiptir.[5]<br />
<br />
Kalp kas hücrelerinde spesifik ifade edilen proteinler vardır.[12][13] Bunlar çoğunlukla kasın kasılması ile ilişkilidir ve aktin, miyozin, tropomyosin ve troponin ile bağlanır. MYH6, ACTC1, TNNI3, CDH2 ve PKP2 içerirler. İfade edilen diğer proteinler, iskelet kasında da bahsedilen MYH7 ve LDB3'dür.[14]<br />
Perikardiyum<br />
<br />
Perikardiyum, kalbi çevreleyen kesedir. Perikardiyumun sert dış yüzeyine lifli zar denir. Bu, kalbin yüzeyini yağlamak için kalp zar sıvısı üreten seröz zar denilen çift iç zarla kaplıdır.[15] Seröz zarın lifli zara tutunan kısmına yan perikardiyum, seröz zarın kalbe yapışık olan kısmına ise visseral perikardiyum denir. Perikardiyum, göğüs içindeki diğer yapılara karşı hareketini kayganlaştırma, kalbin göğüs içindeki konumunu sabit tutma ve kalbi enfeksiyondan koruma görevleri yapar.[16]<br />
Koroner dolaşım<br />
Kalbin atardamarının beslemesi kırmızı ile diğer alanlar ise mavi ile etiketlenmiştir<br />
Ana madde: Koroner dolaşım<br />
<br />
Vücuttaki tüm hücreler gibi kalp dokusunun da, oksijen ve besinlerle beslenmesi ve metabolik atıkların atılması için bir yolunun olması gerekir. Bu, atardamarlar, toplardamarlar ve lenfatik damarları kapsayan koroner dolaşımla sağlanır. Koroner damarlardan kan akışı, kalp kasının gevşeme veya kasılmasıyla ilgili olarak tepe ve çukurlarda oluşur.[5]<br />
<br />
Kalp dokusu, aort kapağının hemen üzerinde çıkan iki atardamardan (arter) kanı alır. Bunlar sol ana koroner arter ve sağ koroner arterdir. Sol ana koroner arter, aorttan ayrıldıktan sonra sol ön inen ve sol sirkümfleks arter olmak üzere iki damara ayrılır. Sol ön inen arter kalp dokusunu ve sol karıncığın (ventrikül) ön, dış tarafı ve bölmesini (septum) besler. Bunu, daha küçük arterlere (çapraz ve bölme(septal) dallar) dallanarak yapar. Sol sirkumfleks sol ventrikülün arkasını ve altını besler. Sağ koroner arter sağ atriyum, sağ ventrikül ve sol ventrikülün alt arka kısımlarını besler. Sağ koroner arter ayrıca atriyoventriküler düğüme (insanların yaklaşık %90'ında) ve sinoatriyal düğüme (insanların yaklaşık %60'ında) kan sağlar. Sağ koroner arter, kalbin arkasındaki bir olukta, sol ön inen arter ise öndeki bir olukta akar. Kalbi besleyen atardamarların anatomisinde insanlar arasında önemli farklılıklar vardır [17]. Atardamarlar, en uzak noktalarında her atardamar dağılımının kenarlarında birleşen daha küçük dallara ayrılırlar.[5]<br />
<br />
Koroner sinüs, sağ atriyuma boşalan büyük bir damardır ve kalbin venöz drenajının çoğunu alır. Büyük kalp damarı'ndan (sol atriyumu ve her iki ventrikülü alan), arka kalp damarından (sol ventrikülün arkasını boşaltan), orta kalp damarından (sol ve sağ ventriküllerin altını boşaltan) ve küçük kalp damarından kanı alır.[18] Ön kalp damarları, sağ karıncık önünü boşaltır ve doğrudan sağ atriyuma boşalırlar.[5]<br />
<br />
Kalbin üç tabakasının her birinin altında pleksus adı verilen küçük lenfatik ağlar bulunur. Bu ağlar, kalbin yüzeyindeki ventriküller arasındaki olukta yukarı doğru giden ve yukarı doğru çıktıkça daha küçük damarları alan, ana sol ve ana sağ gövdede toplanırlar. Bu damarlar daha sonra atriyoventriküler oluğa gider ve sol ventrikülün diyafram üzerinde oturan bölümünü boşaltan üçüncü bir damar alır. Sol damar bu üçüncü damarla birleşir ve pulmoner arter ve sol atriyum boyunca ilerleyerek aşağı trakeobronşiyal düğümde son bulur. Sağ damar, sağ atriyum ve sağ ventrikülün diyafram üzerinde oturan kısmı boyunca hareket eder. Genellikle çıkan aortun önünden geçerek brakiyosefalik bir düğümde son bulur.[19]<br />
Sinir beslemesi<br />
Kalbin otonom sinir bağlantısı<br />
<br />
Kalp, vagus siniri'nden ve sempatik gövdeden çıkan sinirlerden sinir sinyalleri alır. Bu sinirler, kalp atış hızını etkilemek için çalışır ancak onu kontrol etmez. Sempatik sinirler aynı zamanda kalp kasılma kuvvetini de etkiler.[20] Bu sinirler boyunca ilerleyen sinyaller, omurilik soğanı'daki iki eşleştirilmiş kardiyovasküler merkezden çıkar. Parasempatik sinir sistemi'nin vagus siniri kalp atış hızını azaltmak, sempatik gövdeden gelen sinirler ise kalp atış hızını artırmak için çalışır.[5] Bu sinirler, kardiyak pleksus adı verilen kalbin üzerinde uzanan bir sinir ağı oluşturur.[5][19]<br />
<br />
Vagus siniri, beyinsapı'ndan çıkan uzun, gezici bir sinirdir ve kalp dahil göğüs ve karın bölgesindeki çok sayıda organa parasempatik uyarı sağlar.[21] Sempatik gövdeden gelen sinirler, T1-T4 torasik ganglionlardan çıkar ve hem sinoatriyal hem de atriyoventriküler düğümlere ayrıca atriyum ve ventriküllere gider. Ventriküller, sempatik lifler tarafından parasempatik liflerden daha zengin şekilde sinir sistemine bağlanırlar. Sempatik uyarım, kalp sinirlerinin nöromüsküler bağlantısında nörotransmitter norepinefrin (noradrenalin de denilir) salınmasına neden olur. Bu, repolarizasyon (yeniden kutuplaşma) süresini kısaltır. Böylece depolarizasyonu (kutuplaşmayı kaldırma) ve kasılma hızını artırır, bu ise kalp atış hızının artmasına neden olur. Pozitif yüklü iyonların akışına izin vererek kimyasal veya -kapılı sodyum ve kalsiyum iyon kanallarını açar.[5] Norepinefrin, beta-1 reseptörüne bağlanır.[5]<br />
Fizyoloji<br />
Kan akışı<br />
Kapakçıklardan kan akış<br />
Kalpten kan akışı<br />
Kalpten kan akışının video açıklaması<br />
<br />
Kalp, vücutta sürekli kan akışı sağlamak için dolaşım sistemi'nde pompa görevi yapar. Bu dolaşım, vücuda giren ve çıkan sistemik dolaşım ile akciğerlere giden ve çıkan pulmoner dolaşım'dan oluşur. Küçük kan dolaşımı'ndaki kan, solunum işlemi yoluyla akciğerlerdeki oksijen için karbondioksit'i değiştirir. Sistemik dolaşım daha sonra oksijeni vücuda taşır ve karbondioksiti ve nispeten oksijeni alınmış kanı akciğerlere aktarmak için kalbe geri döndürür.[5]<br />
<br />
Sağ kalp, superior ve alt ana toplardamar (inferior) olmak üzere iki büyük damardan oksijeni alınmış kanı toplar. Kan sürekli olarak sağ ve sol atriyumda toplanır.[5] Superior ana toplardamarları kanı yukarıdan diyaframa akıtır ve sağ atriyumun üst arka kısmına boşaltır. alt anatoplardamarları kanı diyaframın altından boşaltır ve superior ana toplardamar açıklığının altındaki atriyumun arka kısmına boşaltır. Alt ana toplardamarlar açıklığının hemen üstünde ve ortasında ince duvarlı koroner sinüs açıklığı vardır.[5] Ayrıca koroner sinüs, miyokardiyumdan gelen oksijensiz kanı sağ atriyuma döndürür. Kan sağ atriyumda toplanır. Sağ atriyum kasıldığında, kan triküspit kapaktan sağ ventriküle pompalanır.<br />
<br />
Sağ ventrikül kasılırken triküspit kapak kapanır ve kan pulmoner kapaktan pulmoner gövdeye pompalanır. Pulmoner gövde, kılcal damar'lara ulaşana kadar akciğerler boyunca pulmoner arterlere ve giderek daha küçük arterlere ayrılır. Bunlar alveollerden geçerken karbondioksit oksijenle değiştirilir. Bu, pasif difüzyon süreci yoluyla olur.<br />
<br />
Sol kalpte, oksijenli kan pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma geri döner. Daha sonra sistemik dolaşım için mitral kapaktan sol ventriküle ve aort kapağından aorta pompalanır. Aort, birçok küçük artere, arteriole ve nihayetinde kılcal damarlara dallanan büyük bir arterdir. Kılcal damarlarda, kandaki oksijen ve besinler metabolizma için vücut hücrelerine sağlanır ve karbondioksit ve atık ürünlerle değiştirilir.[5] Artık oksijensizleştirilmiş kılcal kan, en sonunda üst ve alt toplardamarlarda ve sağ kalbe toplanan venül'lere ve damarlara doğru hareket eder.<br />
Kalp döngüsü<br />
Ana maddeler: Kalp döngüsü, Sistol ve Diyastol<br />
EKG ile ilişkili olarak kalp döngüsü<br />
<br />
Kalp döngüsü, kalbin her kalp atışıyla kasıldığı ve gevşediği olaylar dizisidir.[22] Karıncıkların kasılarak kanı aorta ve ana pulmoner artere zorladığı süre sistol olarak bilinirken, karıncıkların gevşeyip yeniden kanla dolduğu dönem diyastol olarak bilinir. Kulakçıklar ve karıncıklar uyum içinde çalışır, yani sistolde karıncıklar kasılırken kulakçıklar gevşer ve kan toplar. Karıncıklar diyastolde gevşediğinde, atriyumlar kanı karıncıklara pompalamak için kasılır. Bu koordinasyon kanın vücuda verimli bir şekilde pompalanmasını sağlar.[5]<br />
<br />
Kalp döngüsünün başlangıcında karıncıklar gevşer. Bunu yaparken, açık mitral ve triküspit kapakçıklardan geçen kanla dolarlar. Karıncıklar dolmalarının çoğunu tamamladıktan sonra, kulakçıklar kasılarak karıncıklara daha fazla kan pompalamaya zorlar ve pompayı hazırlar. Ardından, ventriküller kasılmaya başlar. Ventriküllerin boşluklarında basınç yükseldikçe, mitral ve triküspit kapakçıklar kapanmaya zorlanır. Karıncıklardaki basınç daha da artarak aort ve pulmoner arterlerdeki basıncı aştığında, aort ve pulmoner kapakçıklar açılır. Kan kalpten dışarı püskürtülür ve karıncıklardaki basıncın düşmesine neden olur. Eşzamanlı olarak, kan superior ve inferior toplardamarlar yoluyla sağ atriyuma ve pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma akarken atriyum yeniden dolar. Son olarak, karıncıklardaki basınç aort ve pulmoner arterlerdeki basıncın altına düştüğünde, aort ve pulmoner kapakçıklar kapanır. Karıncıklar gevşemeye başlar, mitral ve triküspit kapaklar açılır ve döngü yeniden başlar.[22]<br />
Kalp debisi<br />
X ekseni, kalp seslerinin kaydıyla zamanı yansıtır. Y ekseni basıncı temsil eder.[5]<br />
<br />
Kalp debisi (CO), her bir ventrikül tarafından bir dakikada pompalanan kan miktarı (atım hacmi) ölçümüdür. Bu, atım hacminin (SV) kalp atış hızının (HR) dakikadaki atım sayısıyla çarpılmasıyla hesaplanır. Böylece: CO = SV x HR.[5] Kalp debisi, vücut yüzey alanı ile vücut boyutuna göre normalleştirilir ve kardiyak indeksi denilir.<br />
<br />
Ortalama kalp debisi, yaklaşık 70 mL'lik bir ortalama atım hacmi kullanıldığında, 5,25 L/dk'dır ve normal aralık 4,0–8,0 L/dk'dır.[5] Atım hacmi normalde bir ekokardiyogram kullanılarak ölçülür ve kalbin büyüklüğünden, bireyin fiziksel ve zihinsel durumundan, cinsiyetten, kasılabilirlikten, kasılma süresinden, önyük ve arkyükten etkilenebilir.[5]<br />
<br />
Önyük, diyastolün sonunda, ventriküller tam doluyken atriyumun dolma basıncını ifade eder. Ana faktör, ventriküllerin dolmasının ne kadar sürdüğüdür: ventriküller daha sık kasılırsa, doldurmak için daha az zaman olur ve ön yük daha az olur.[5] Ön yük, bir kişinin kan hacminden de etkilenebilir. Kalp kasının her kasılmasının kuvveti, Frank-Starling mekanizması olarak tanımlanan ön yük ile orantılıdır. Bu, kasılma kuvvetinin kas lifinin başlangıçtaki uzunluğuyla doğru orantılı olduğunu belirtir, yani bir ventrikül ne kadar gerilirse o kadar kuvvetli kasılır.[5][23]<br />
<br />
Art yük veya kalbin sistolde kanı dışarı atmak için ne kadar basınç oluşturması gerektiği vasküler dirençten etkilenir. Kalp kapakçıklarının daralmasından (stenoz) veya periferik kan damarlarının kasılmasından veya gevşemesinden etkilenebilir.[5]<br />
<br />
Kalp kası kasılmalarının gücü atım hacmini kontrol eder. Bu, inotrop olarak adlandırılan maddeler tarafından olumlu veya olumsuz olarak etkilenebilir.[24] Bu maddeler vücuttaki değişikliklerin sonucu olabilir veya tıbbi bir bozukluğun tedavisinin bir parçası olarak ilaç olarak veya özellikle yoğun bakım ünitelerinde yaşam destek biçimi olarak verilebilir. Kasılma kuvvetini artıran inotroplar "pozitif" inotroplardır ve adrenalin, noradrenalin ve dopamin gibi sempatik ajanları içerir.[25] "Negatif" inotroplar kasılma kuvvetini azaltır ve kalsiyum kanal blokerlerini içerir.[24]<br />
Uyarı ve ileti sistemi<br />
<br />
Kalbin kasılarak kendisine gelen kanı bir pompa gibi davranarak vücuda vermesi elektrik akımları sayesinde kasılması ile olmaktadır. Kalbin yönetim sisteminde özel hücre kümeleri, demetleri ve lifleri bulunmaktadır. Uyarı ve ileti sistemi, sinoatrial düğüm (SA düğümü), atriyoventriküler düğüm (AV düğümü), atriyoventriküler demet (his demeti) ve purkinje lifleri olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Bunlardan ilk ikisi uyarı sisteminde, diğer ikisi ise ileti sisteminde yer almaktadır.<br />
<br />
Bir kalp atımı, kalbin sağ kulakçığının üst bölümlerinde bulunan sinoatrial düğümün elektriksel bir uyarı çıkarmasıyla başlamaktadır. Bu düğümün özelliği eşit aralıklarla ve belirli bir hızda (dinlenme durumunda dakikada ortalama 60-80 kez) uyarı çıkarmasıdır. Bu bölge kalbin doğal pili olarak bilinmektedir. Sinüs düğümünde (Sinoatrial) oluşmuş olan bu uyarı, kalbin her iki kulakçığı boyunca, yine bu iş için özelleşmiş iletim yolları ile aşağıya doğru yayılıp bu uyarı ile birlikte kulakçıklar kasılarak içlerindeki kanı karıncıklara gönderirler. Sonrasında uyarı, kulakçıklar ile karıncıklar arasında bulunan diğer bir özel bölgeye; atriyoventriküler (AV) düğüme gelir. Elektrik iletisi karıncıklara ulaştırılmadan önce atriyoventriküler düğümde 0,1 saniyelik gecikme kulakçıkların karıncıklardan önce kasılmasını sağlar. Böylelikle kulakçıklar ile karıncıkların aynı anda kasılması engellenir. Böylece atriyoventriküler düğümden geçen akım, His-Purkinje sistemi ile uyarı tüm karıncıklara yayılır ve karıncıklar kasıldıklarında içlerindeki kanı akciğerlere ve aort yoluyla vücuda pompalarlar. Böylelikle sinüs düğümü yeniden başka bir uyarı çıkarıp başka bir döngü başlatır. Sinoatrial düğüm dakikada ne kadar uyartı çıkartıyorsa (dinlenme durumunda ortalama 60-80 defa), kulakçıklar ve karıncıklar o sayıda sistol yaparlar. Bir kalp vuruşu karıncıkların sistolüdür.[26]<br />
Elektrik iletimi<br />
Kalbin iletim sistemi yoluyla kardiyak aksiyon potansiyeli iletimi<br />
<br />
Sinüs ritmi olarak adlandırılan normal ritmik kalp atışı, kalbin kendi kalp pili olan sinoatriyal düğüm (sinüs düğümü veya SA düğümü olarak da bilinir) tarafından belirlenir. Burada kalpte dolaşan ve kalp kasının kasılmasına neden olan bir elektrik sinyali oluşturulur. Sinoatriyal düğüm, sağ atriyumun üst kısmında, superior vena kava ile birleşme noktasına yakın bir yerde bulunur.[27] Sinoatriyal düğüm tarafından üretilen elektrik sinyali, tam olarak anlaşılamayan radyal bir şekilde sağ atriyumdan geçer. Sol ve sağ kulakçık kaslarının birlikte kasılması için Bachmann'ın demeti aracılığıyla sol kulakçığa gider.[28][29][30] Sinyal daha sonra atriyoventriküler düğüme gider. Bu, atriyoventriküler septumda sağ atriyumun altında, sağ atriyum ile sol ventrikül arasındaki sınırda bulunur. Septum kalp iskeletinin bir parçasıdır, kalp içindeki elektrik sinyalinin geçemeyeceği dokudur ve bu doku sinyali yalnızca atriyoventriküler düğümden geçmeye zorlar.[5] Sinyal daha sonra His demeti boyunca sol ve sağ demet dallarına, oradan da kalbin ventriküllerine gider. Ventriküllerde sinyal, Purkinje lifleri adı verilen özel doku tarafından taşınır ve bu doku daha sonra elektrik yükünü kalp kasına iletir.<br />
Kalbin iletim sistemi<br />
Nabız<br />
Ana madde: Sinüs ritmi<br />
<br />
[[:Dosya:|]]<br />
[[Dosya:|200px|noicon|alt=]]<br />
Dinlerken sorun mu yaşıyorsunuz? Medya yardımı alın.<br />
Önpotansiyel, eşiğe ulaşılana kadar sodyum iyonlarının yavaş akışından ve ardından hızlı bir depolarizasyon ve repolarizasyondan kaynaklanır. Önpotansiyel, zarın eşiğine ulaşmasını açıklar ve hücrenin kendiliğinden depolarizasyonunu ve kasılmasını başlatır; dinlenme potansiyeli yoktur.[5]<br />
<br />
Normal istirahat kalp atış hızı, sinüs ritmi denir ve sağ atriyum duvarında bulunan bir kalp atım grubu olan sinoatriyal düğüm tarafından oluşturulur ve sürdürülür. Sinoatriyal düğümdeki hücreler bunu aksiyon potansiyeli yaratarak yapar. Kardiyak aksiyon potansiyeli, belirli elektrolitlerin kalp atım hücrelerinin içine ve dışına hareketiyle oluşturulur. Aksiyon potansiyeli daha sonra yakındaki hücrelere yayılır.[31]<br />
<br />
Sinoatriyal hücreler dinlenirken, zarlarında negatif bir yük vardır. Hızlı bir sodyum iyon akışı, zarın yükünün pozitif olmasına neden olur. Buna depolarizasyon denir ve kendiliğinden gerçekleşir.[5] Hücre yeterince yüksek yüklü olduğunda, sodyum kanalları kapanır ve kalsiyum iyonları hücreye girmeye başlar ve kısa bir süre sonra potasyum hücreden ayrılmaya başlar. Tüm iyonlar, sinoatriyal hücrelerin zarında iyon kanalları boyunca hareket eder. Potasyum ve kalsiyum, yalnızca yeterince yüksek bir yüke sahip olduğunda hücrenin dışına ve içine hareket etmeye başlar ve bu nedenle voltaj kapılı denilir. Bundan kısa bir süre sonra kalsiyum kanalları kapanır ve potasyum kanalları açılarak potasyumun hücreyi terk etmesine izin verilir. Bu, hücrenin negatif bir dinlenme yüküne sahip olmasına neden olur ve repolarizasyon denilir. Zar potansiyeli yaklaşık -60 mV'a ulaştığında potasyum kanalları kapanır ve süreç yeniden başlayabilir.[5]<br />
<br />
İyonlar yoğun oldukları alanlardan olmadıkları yerlere doğru hareket ederler. Bu nedenle sodyum hücreye dışarıdan, potasyum ise hücre içinden hücre dışına hareket eder. Kalsiyum da kritik bir rol oynar. Yavaş kanallardan içeri girmeleri, sinoatriyal hücrelerin pozitif yüklü olduklarında uzun süreli "plato" fazlı oldukları anlamına gelir. Bunun bir kısmına mutlak refrakter dönem denir. Kalsiyum iyonları da kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeyi sağlamak için proteinden ayrılır.[32] Kalsiyum iyonları ayrıca kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksi içindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeye imkan vermek için proteinden ayrılır.[32]<br />
<br />
Yetişkin dinlenme kalp atış hızı 60 ila 100 bpm arasında değişir. Yeni doğmuş bir bebeğin istirahat kalp atış hızı dakikada 129 atış (bpm) olabilir ve bu, olgunlaşana kadar kademeli olarak azalır.[33] Bir sporcunun kalp atış hızı dakikada 60 atımdan daha az olabilir. Egzersiz sırasında atım hızı 150 vuru/dk olabilir ve maksimum hızlar 200 ile 220 vuru/dk arasında olabilir.[5] <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan</span></span><br />
<br />
Kan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati sıvıdır.<br />
<br />
Kana; latincede hema, kanı inceleyen bilim dalına ise hematoloji denir. Bu sözcükler eski Yunanca'da kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir. Kan, kolloit bir madde olup homojen görünse bile, heterojen bir karışımdır. Normal bir erişkinin vücut ağırlığının ortalama 1/13'ünü oluşturmaktadır.<br />
<br />
Kan sürekli hareket halinde olan sıvı bir yapıdadır ve kan hücrelerinden oluşur. Bu kan hücreleri, çeşitli şekillerden ve plazmalardan oluşmaktadır. Dış bölümde kalan plazma, kanın hacminin %55'ini oluşturmaktadır.[1] Plazmanın bazı kaynaklara göre %92'lik kısmı[2], bazı kaynaklara göre ise %90'ı [3] sudan oluşur ve geriye kalan bölümü organik ve inorganik maddeler olan plazma proteinleri, aminoasitler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, üre, ürik asit, laktik asit, enzimler, antikorlar, sodyum, potasyum, iyot, demir, bikarbonat gibi elementlerden oluşmaktadır. Bunlara NPN bileşikleri de denilir. Plazmanın asıl amacı, kanın dokuların ilgili bölümüne taşınmasını sağlamaktır.[1] Plazmada bulunan katı maddelerin büyük miktarı proteinlerden oluştuğu da bilinmektedir.[4] Plazma yalnızca kanın vücutta dolaşmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda, atık ürünlerin de hücrelerden alınmasını sağlar. Plazmanın bileşenleri sürekli olarak yenilenmektedir. Hücrelerin beslenmesine ve atıklarının alınmasına yardımcı olan plazmalar, bağışıklık sistemi hücrelerini de içinde barındırırlar. Kan plazması kendisini 48 saatte bir yenilemektedir.<br />
Plazma proteinleri<br />
<br />
    Globulin: Plazma globulinleri birçok çeşit türde bulunmaktadır. Elektroforez yoluyla globulinler alfa, beta ve gamma parçalarına ayrılabilirler. Alfa ve beta globulinleri çeşitli proteinleri bağlayıp, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinler kullanılarak çeşitli hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılmaktadır.<br />
    Albumin: Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü sağlar, ayrıca osmotik basınç ile kan-plazma oranı dengede tutulur. Karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu durumunda Hipoalbuminemi denilen plazma albumin düşüklüğüne neden olur.[5]<br />
    Fibrinojen: Kanama durumunda kanın pıhtılaşmasını sağlar.<br />
    İmmünoglobulin: Bağışıklık sisteminde görevlidir.<br />
<br />
Plazmadan alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir grup organik moleküller de bulunmaktadır. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür. Plazmanın ana inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar; sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO 4-3), sulfat (SO 4) -2 ve magnezyumdur (Mg++).<br />
Kan hücreleri<br />
<br />
    Akyuvarlar (Lökositler): Vücutta savunma sisteminde görev alan hareketli kan hücreleridir. Pigment bulundurmadıklarından bunlara beyaz kan hücreleri de denmektedir. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri bulunur. 10-20 mikron çapında bulunduklarından alyuvavarlardan daha büyüklerdir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık olarak 7000 civarında akyuvar bulunur. Beyaz hücrelilerin en önemlileri granülositler, lenfositler ve monositlerdir. Akyuvarların % 60-70’ini granülositler, % 30-45’ini lenfositler ve % 10’dan az kısmını da monositler oluşturmaktadır. Granülositler de kendi aralarında nötrofil, bazofil ve eozinofil olmak üzere üçe ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğu nötrofillerden oluşmaktadır.<br />
    Alyuvarlar (Eritrositler): Kırmızı kan hücreleri kanın hücre bölümünün neredeyse tamamını meydana getirirler. Kanın her milimetreküpünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunmaktadır. Eritrositlere kırmızı rengini veren taşımakta oldukları hemoglobindir ve hücre ağırlığının üçte birini oluşturur. Hemoglobin, 4 hem (demir) ve bir globin molükülünden oluşmaktadır. Ömürleri ortalama yüz yirmi gündür. Ömürlerini tamamlayan alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.<br />
<br />
Eritrositlerin 1 mm3 oranındaki kanda bulunan sayısı erişkin erkekte 4,5- 6 milyon, erişkin bir kadında ise 4- 5 milyondur. Eritrosit sayısının normalden fazla olmasına polisitemi (poliglobuli) adı verilir. Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olmasına ise Anemi (kansızlık) denmektedir.<br />
<br />
    Trombositler (Plateletler, Kan Pulcukları): Çapları 1-2 mikron olan trombositler, kanın en küçük hücreleri olup ilikteki büyük hücrelerden kopan parçalardan oluşur. Her mm3 kanda 150.000- 300.000 civarında bulunurlar. Kandaki trombosit sayısının artması durumuna trombositoz, azalmasına ise trombositopeni (trombopeni) denilmektedir. Pıhtı oluştuğunda katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Ayrıca, pıhtılaşma mekanizmasını başlatan "tromboplastin" enzimini üretirler. Ömürleri yaklaşık 7-10 gündür. Ömrünü tamamlayan trombositler karaciğer ve dalakta parçalanır.<br />
<br />
Kanın görevleri<br />
<br />
Kanın koruma, taşıma, savunma ve düzenleme görevleri bulunmaktadır.<br />
<br />
Koruma görevi: Vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen yaralanma sonucunda açılan yaradan akan kan oksijenle temas ettiğinde kurur ve yaranın kapanmasına sebebiyet verir. Trombositler oksijenle temas ettiklerinde pıhtılaşma diğer manasıyla kanın kuruması gerçekleşerek vücudun kan kaybı engellenir.<br />
<br />
Taşıma görevi: Kan, sindirim sisteminin parçaladığı besinleri hücrelere taşır. Akciğerlerden vücuda alınan oksijeni dokulara, metabolizma sonucu oluşan karbondioksiti ise akciğerlere taşır.<br />
<br />
Savunma görevi: Vücuda giren yabancı maddeler (virüs, bakteri) kan tarafından fagosite edilerek zararsız bir duruma getirilir. Ayrıca vücuda giren yabancı maddeler için antikor yapımını da sağlar.<br />
<br />
Düzenleme görevi: Metabolizma ile oluşan ısıyı bütün vücuda dağıtıp vücut ısısını dengede tutar. Vücut sıvılarının ise pH dengesini ayarlar.<br />
Kan grupları<br />
Ana madde: Kan grubu<br />
<br />
İnsanlardaki kanın özelliklerini belirtmek amacıyla, antikorlara ve antijenlere bakılarak belirlenmiş olan sınıflandırma sistemine denmektedir. Alyuvarların üzerinde, kan proteinlerine göre oluşan gruplar bulunmaktadır. Bu proteinler, A, B ve RH proteinleri olmak üzere 3 çeşide ayrılırlar ve aralarında 8 adet kan grubu oluştururlar. Bağışıklık sisteminin ürettiği antikorlar da kanda bulunmaktadır. Bunlar da A, B ve RH antikoru olarak adlandırılır. Bilinen hiçbir kanın yapısında antikorlar ve protein yan yana bulunmaz. Eğer birlikte olursa, birbirlerini tutarak katılaşır ve çökelirler. Kişiler arasında kan transfüzyonu yapılabilmesi için, alıcı ve vericilerin kanlarındaki protein ve antikorların incelenmesi gerekmektedir. Farklı gruplara sahip kişiler arasında kan alışverişi yapılamaz. Sadece AB grubu içerisinde bulunanlar "genel alıcı" (A, B ve 0 gruplarından kan alabilir, yani evrensel alıcıdır), 0 grubu içinde olanlar ise "genel verici"dir (diğer kan gruplarının hepsine verebilir, fakat yalnız 0 grubundan kan alabilir).[6] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan damarı</span></span><br />
<br />
Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.<br />
Çeşitleri<br />
<br />
Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:<br />
<br />
    Arterler/Atardamarlar<br />
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)<br />
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.<br />
    Arteriyoller/Atardamarcıklar<br />
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)<br />
    Venüller/Toplardamarcıklar<br />
    Venler/Toplardamarlar<br />
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.<br />
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)<br />
<br />
Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte "arteryal kan" terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter "venöz kan" taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.<br />
Fizyoloji<br />
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.<br />
<br />
Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler - ve bir seviyeye kadar venler - kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.<br />
<br />
Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)<br />
<br />
Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.<br />
<br />
Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.<br />
Hastalıklar<br />
<br />
Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.<br />
<br />
Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.<br />
<br />
Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kılcal damar</span></span><br />
<br />
Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.<br />
<br />
Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.<br />
<br />
Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.<br />
<br />
Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vazokonstriksiyon</span></span><br />
<br />
Vazokonstriksiyon veya vazokonstrüksiyon, vücuttaki kan damarlarında meydana gelen daralma anlamına gelir. Latince damar anlamına gelen vas ve İngilizce daralma anlamına gelen constriction kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkan bir kelimedir. Kısaca damarların büzülmesi ve damarların daralması sürecine vazokonstriksiyon denir.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Böbrek</span></span><br />
<br />
Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir.[1] Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir.[2] Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.[3]<br />
Anatomi<br />
Böbreğin yapısı: 1. Renal piramit (pyramides renales, Malpighi piramitleri), 2. Interlobar arter (a. interlobaris), 3. Renal arter (a. renalis), 4. Renal ven (v. renalis), 5. Renal hilus (böbrek hilusu, hilum renale), 6. Renal pelvis (pelvis renalis), 7. Üreter, 8. Minör kaliks (calices minores renales), 9. Renal kapsül (capsula fibrosa renalis), 10. Alt pol (inferior pol, extremitas inferior), 11. Üst pol (superior pol, extremitas superior), 12. Interlobar ven (v. interlobaris), 13. Nefron, 14. Renal sinüs (sinus renalis), 15. Majör kaliks (calices majores renales), 16. Renal papilla (papilla renalis), 17. Renal column (columna renalis, Bertin sütunları)<br />
Böbreğin yanal-dikey biçimde ortasından kesilmiş görüntüsü<br />
<br />
İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar.[4] İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir, ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında, ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.[5]<br />
<br />
Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte, ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar.[6] Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır.[7] Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler, ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.[8]<br />
<br />
Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar.[9] Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.[10]<br />
Doku bilimi (histoloji)<br />
<br />
İlgili madde: Nefron<br />
Genel<br />
<br />
Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir.[11] Havuzcuktan da küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir.[12] İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır.[12] Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta, ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.[13]<br />
Damarlar<br />
Bir domuzun açılmış böbreği<br />
<br />
Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5'lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25'ini alırlar, ve bu daha da artabilir.[14] Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90'ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır.[15] Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.[16]<br />
<br />
Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler.[17] Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar.[18] Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar.[19] Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.[20]<br />
<br />
Böbrek damar atar ve toplar damar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organlardan değişik olup, kendine özgü olan birkaç özelliği bulunmaktadır. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur.[21] Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği, ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur.[22] Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır, ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.[23]<br />
Yumakçık (Glomerül)<br />
Ana madde: Glomerulus<br />
Yumakçığın şeması<br />
<br />
Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur.[24] Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır.[25] Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.[26]<br />
<br />
Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir, ve şu yapılardan oluşmaktadır:<br />
<br />
    İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.[27]<br />
    Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa ("yoğun katman" anlamına gelmektedir), ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara ("seyrek katman" anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir.[28] Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden, ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.[29]<br />
    İçteki epitel gözeler (podosit, "ayak gözeleri" anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.[30]<br />
    Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.[31]<br />
<br />
Yumakçık dokusu<br />
<br />
Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını, ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez.[32] Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir, ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.[33]<br />
Borucuklar (Tubulus)<br />
<br />
Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar.[34] Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar, ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.[35]<br />
<br />
Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir.[36] Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur, ve renin bileşiğini içerir.[37] Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir.[38] Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.[39]<br />
İşlevleri<br />
Kuzu böbrekleri<br />
Ana madde: Böbrek fizyolojisi<br />
<br />
Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:[40]<br />
<br />
    Metobolizma atık ürünleri olan üre, kreatinin, ürik asit, ilaç ve toksinlerin vücuttan atılmasını sağlamak<br />
    Vücut sıvı elektrolit dengesini düzenlemek<br />
    Vücudun asit baz dengesini düzenlemek<br />
    Kan basıncını ayarlamak<br />
    Alyuvar yapımını uyarmak<br />
<br />
Böbreğin işlevlerinin daha iyi anlaşılması için böbrek fizyolojisinin iyi bilinmesi gerekir.<br />
Atık ürünlerin atılması<br />
<br />
Böbrekler yapım-yıkım sonucunda oluşan çeşitli atık ürünleri özellikle protein yapımı ve protein yıkımı sonucunda oluşan üreyi ve nükleik asitlerin yapım-yıkımı sonucunda oluşan ürik asidi, ve suyu vücuttan dışarı atar. Böbreklerin çalışmaması veya işlevini yapamaması durumunda bu atıklar atılamayacağı için sorun teşkil eder.[41]<br />
Vücut dengesinin (Homeostaz) sağlanması<br />
Şematik olarak böbrek<br />
<br />
Böbrekler vücut dengesinin sağlanmasında çok büyük önem taşır. İşlevleri arasında:<br />
<br />
    Asit-baz dengesini sağlamak,<br />
    Kansıvısının, ve vücuttaki değişik bölmelerdeki sıvıların elektrolit derişimlerini düzenlemek,<br />
    Kan basıncını ayarlamak,<br />
    Kan hacmini düzenlemek<br />
<br />
önemli yer tutar.[42]<br />
<br />
Böbrekler bu işlevlerin çoğunu öbür organlarla (özellikle kalp, iç salgı bezleri ve karaciğer) eş güdümlü bir biçimde gerçekleştirir. Böbrekler bu organlarla kandaki hormonlar yoluyla iletişir. Ancak, kan hacmini, basıncını algılama konusunda böbreğin içsel alıcıları bulunmaktadır.[42]<br />
<br />
Öz ayarlama mekanizması (tübüloglomerüler geribildirim): Bu mekanizma genel olarak, afferent arteriollerdeki miyojenik (kas dokusundan kaynaklanan) gerilim reseptörlerinin aktivitesi olarak kabul edilmektedir. Nefronlardaki macula densa hücreleri Na+ ve Cl- düzeyindeki değişikliklere duyarlıdır. Glomerüler hidrostatik basıncın artması ile glomerüler filtrasyon oranı (GFR) de artar. Bu artış; macula densa'ya gelen Na+ ve Cl- oranında da artışa neden olacaktır. Fizyolojik yanıt ise afferent arteriolün daralması ve mezangiyum hücrelerinin büzülmesidir.[43]<br />
Asit-baz dengesinin düzenlenmesi<br />
<br />
Böbrekler kandaki pH'yi, H+ (protonun) ve HCO3- (bikarbonatın) derişimini ayarlayarak küçük bir aralıkta tutar. Bu konuda akciğerle eş güdümlü çalışır.[44] Daha ayrıntılı bilgi için böbrek fizyolojisi maddesine bakınız.<br />
Kan basıncının ayarlanması<br />
<br />
Böbrekler kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. Kansıvısındaki sodyum derişimi, kan hacmiyle ve dolayısıyla kan basıncıyla yakından ilgilidir. Nefronların içinde sodyumun (ve öbür elektrolitlerin) süzülmesini ve geri emilimini sağlayan yapılar bulunmaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezlerinin Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan Aldosteron da böbreğin uç borucuklar ve toplama kanalları üzerinde etkisini göstererek kan basıncını ayarlamada önemli bir yer tutar.[45]<br />
Kansıvısı hacmi<br />
<br />
Kansıvısının toplam derişimindeki (osmolalite) değişikler hipotalamustaki derişim-alıcılarınca algılanır. Hipotalamusun uzantısı olan hipofiz bezinin arka bölümü kansıvındaki derişimin artması üzerine vazopressin (ADH) salgılar. Bu da böbreklerin toplama kanallarına etkiyerek suyun geri emilimini arttırıp, idrarın daha derişik olmasına neden olur. Böylece böbrek, hipofiz beziyle eş güdümlü bir biçimde çalışarak kansıvısının hacmini dengede tutar.[46]<br />
Hormon salgılamak<br />
<br />
Böbrekler eritropoetin (alyuvar yapımını uyaran hormon) salgılar. Ayrıca etkin durumda olmayan vitamin D'yi (önhormon) etkin duruma getirir.[47]<br />
Hastalıklar<br />
<br />
Böbrekler karmaşık organlar oldukları için, hastalıkları da karmaşıktır. Bundan dolayı, böbrek hastalıklarını öbeklere ayırmak mantıklıdır. Ancak, böbrekte çok türde hastalık bulunmasına karşın, bunların belirtileri aynı oranda çeşitli değildir; çoğu aynı öbekten hastalıklar benzer biçimlerde kendilerini gösterir. Dolayısıyla, öncelikle böbrek hastalıklarının genel bulguları incelenecek, ondan sonra hastalıklar öbek halinde ele alınacaktır.[48]<br />
Böbrek hastalıklarında bulgular<br />
<br />
    İveğen (akut) nefritik sendromu yumakçıktan kaynaklanan ve çoğunlukla iveğen gelişen, idrarda kan bulunması durumudur (hematüri). Bunun yanında, idrarda orta düzeyde protein (proteinüri) ve yüksek kan basıncı bulguları, streptokok sonrası gelişen glomerulonefritin alışılmış sunumudur.[49]<br />
    Nefrotik sendrom, idrarda ağır oranda protein bulunması (günde 3.5 gramdan çok), kanda albümin düzeyinin düşmesi (hipoalbüminemi), aşırı şişlik, kandaki yağ düzeylerinin yükselmesi (hiperlipıdemi), ve idrarda yağ bulunması bulgularıyla ortaya çıkar.[50]<br />
    İveğen böbrek yetmezliği idrarın kesilmesi (oliguri), ya da idrarsızlık (anüri), ve kanda azotlu atıkların artması (azotemi) ile ortaya çıkar. Yumakçıkta, ara bölgelerde, böbrek damarlarına gelen hasar sonucunda, ya da borucuklarda iveğen gelişen doku ölümü (akut tubüler nekroz) sonucunda ortaya çıkar.[51]<br />
    Süreğen (kronik) böbrek yetmezliği, üreminin (böbrek yetmezliği sonucu kandaki azotlu atıkların artıp, bunların vücuttaki dokulara ve organlara zarar vermesi sonucunda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür) belirtileriyle özdeştir, ve herhangi bir böbrek hastalığının ilerlemesi sonucunda varacağı son noktadır.<br />
    Böbrek borucuk bozuklukları, idrar çokluğu (poliuri), gece yatağı ıslatma (noktüri), ve elektrolit düzensizlikleriyle ortaya çıkar.[52]<br />
    İdrar yollarında bulaşım, idrarda bakteri (bakteriuri) ve irin bulunmasıyla ortaya çıkar. Bulaşım belirtili de, belirtisiz de olabilip, yalnızca aşağı idrar yollarını (sidik kesesini), ya da böbrek de içinde olmak üzere yukarı idrar yollarını da etkileyebilir.<br />
    Böbrek taşı, böbrek kuluncu, idrarda kan olması, ve yineleyen taş oluşumları ile ortaya çıkar.<br />
    Boşaltım yollarında tıkanma ve böbrek urları daha çok anatomiyi ilgilendiren durumlardır, ve sorunun olduğu yere göre belirtileri değişir.<br />
<br />
Böbrek hastalıkları<br />
<br />
Doğuştan bozukluklar:<br />
<br />
    Böbreklerin oluşmaması,<br />
    Az gelişmişlik (hipoplazi),<br />
    Yer dışında böbrekler,<br />
    At nalı böbrekleri olarak bilinir.<br />
<br />
Kistli böbrek hastalıkları:<br />
<br />
    Bozuk gelişmiş kıstli böbrek,<br />
    Çokkistli (polikistik) böbrek hastalığı (otozomal baskın ve çekinik olarak bilinen iki türü bulunmaktadır),<br />
    Öz bölge kistik hastalıkları (öz bölge süngerimsi böbreği ve nefroftizi),<br />
    Edinilmiş (diyalizle ilgili) böbrek kistleri,<br />
    Yumakçık kaynaklı kistik hastalığı,<br />
    Özekdoku dışı böbrek kistleri (havuzcuk-çanak kıstleri).<br />
<br />
Yumakçıktan kaynaklanan hastalıklar :<br />
<br />
    Birincil glomerulonefrit (hastalığın kendisinin yumakçıkta başladığı durumlardır, ve çoğunlukla yumakçık yangısı anlamına gelen glomerulonefrit ile anılırlar):<br />
        İveğen yaygın çoğalan glomerulonefrit,<br />
        Streptokok bulaşımı sonrası,<br />
        Streptokok-dışı bulaşımı sonrası,<br />
        Hızla ilerleyen (yumakçık, mikroskop altında hilal görünümlü olduğu için, buna hilalimsi de denir) glomerulonefrit,<br />
        Zarımsı glomerulonefrit,<br />
        En az değişiklik hastalığı,<br />
        Yerel bölümsel glomeruloskleroz (yumakçık sertleşmesi anlamına gelmektedir),<br />
        Zarımsı-çoğalıcı glomerulonefrit,<br />
        IgA nefropatisi,<br />
        Süreğen glomerulonefrit,<br />
    Yumakçığı etkileyen tümsel hastalıklar:<br />
        Yaygın lupus kızarıklığı,<br />
        Şeker hastalığı,<br />
        Amiloidoz,<br />
        Goodpasture sendromu,<br />
        Mikroskopik çoklu damar yangısı (poliarterit),<br />
        Wegener granülomatozu,<br />
        Henoch-Schönlein purpurası (purpura, pıhtılaşmadaki ya da damarlardaki düzensizliklerden kaynaklanan, deride oluşan kanamalardır).<br />
        Bakterisel endokardit (kalpteki kapakçılarda bulaşımdan dolayı oluşan yangı, zarar).<br />
    Kalıtsal düzensizlikler:<br />
        Alport sendromu,<br />
        İnce bazal zar hastalığı,<br />
        Fabry hastalığı.<br />
<br />
<br />
<br />
Borucuklardan kaynaklanan hastalıklar:<br />
<br />
    İveğen borucuk doku ölümü (akut tubüler nekroz),<br />
    Tubülointerstisyel nefrit (borucuk-dokuaralığı yangısı anlamına gelmektedir; bu genel bir durumdur, ve birçok nedenden kaynaklanabilir):<br />
        Piyelonefrit ve idrar yolları bulaşımı,<br />
        İveğen piyelonefrit,<br />
        Süreğen piyelonefrit ve geriakış,<br />
        İlaçlar ve ağılardan kaynaklanan tubülointerstisyel nefrit<br />
        Ağrıkesici nefropati,<br />
        Ürik asit nefropatisi,<br />
        Hiperkalsemi (yüksek kalsiyum düzeyi), ve nefrokalsinoz (böbreğin kireçlenmesi),<br />
        Çoklu miyelom (plazma gözelerinin kemik iliğinde çoğalmalarıyle oluşan ur),<br />
<br />
Damarlardan kaynaklanan hastalıklar:<br />
<br />
    İyicil nefroskleroz (böbreksertliği anlamına gelmektedir; böbrek damarcıklarında ve küçük damarlarda oluşan sertlikten kaynaklanır,<br />
    Kötücül yüksek tansiyon ve hızlanmış nefroskleroz,<br />
    Böbrek atar damarı darlığı:<br />
        Damar sertliği (yaşlı hastalarda),<br />
        Fibromüsküler displazi (bağ ve kas dokularının özellikle böbrek atar damarında bozuk gelişerek bu damarın darlığına neden olması, genç hastalarda daha çok rastlanır),<br />
    Pıhtılı mikroanjiopati (küçük damar hastalığı anlamına gelmektedir, ve birçok nedeni olabilir):<br />
        Alışılmış çocukluk HÜS (hemolitik üremik sendrom: kanlı ishalle tanınan, bağırsakta özel bir ağı (shigatoksin) üreten bulaşımın kana karışıp böbrek damarcıklarına zarar vermesi ve gelişen iveğen böbrek yetmezliği,<br />
        Yetişkin HÜS (birçok nedeni olup, çoğunlukla kemoterapiden kaynaklanır),<br />
        Kalıtsal HÜS,<br />
        TTP (trombotik trombositopenik purpura): kanın pıhtılaşmasındaki bir bozukluktan kaynaklanır.<br />
    Orak hücreli kansızlık,<br />
    Yaygın kabuk doku ölümü.<br />
<br />
Böbrek taşları:<br />
<br />
    Kalsiyum oksalat ve fosfat,<br />
    Magnezyum amonyum fosfat (strüvit taşları),<br />
    Ürik asit,<br />
    Sistin.<br />
<br />
Böbrek urları:<br />
<br />
    İyicil urlar:<br />
        Böbrek parmaksı adenom,<br />
        Anjiyomiyolipom (damar, kas, ve yağ gözelerinden oluşan iyicil bir ur olup, daha çok tüberoz skleroz hastalarında rastlanır,<br />
        Onkositom.<br />
    Kötücül urlar:<br />
        Böbrek gözesi karsinomu,<br />
        Havuzcuk ürotelyum (geçiş gözesi) karsinomu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kas</span></span><br />
<br />
Kas, vücutta bulunan, gelişmekte olan asıl hücreciklerin mezodermal tabakalarından oluşan, büzülebilen bir dokudur. Kas hücrelerinden oluşur. Vücuttaki görevi güç oluşumu ve (dış veya iç arası) hareket sağlamaktır.<br />
<br />
Kas hareketlerinin büyük çoğunluğu bilinç dışında gerçekleşir ve yaşam için gerekli fonksiyonların gerçekleşmesi için büyük önem taşımaktadır (kalbin kasılarak kan pompalaması gibi). İstemli kas hareketleri vücudun hareket etmesi için kullanılır.<br />
<br />
Kaslar, iskeletle beraber canlıya hem destek olur hem de iskeletin hareketini sağlar. İskeletin dikliği ve organizmanın şekil alması kaslar sayesinde olur. Omurgalılarda kaslar, eklemlerle birbirine bağlanmış olan iskeleti, kasılıp gevşeme ile hareket etmesini sağlar. Ayrıca omurgalılarda iç organların yapısında yer alan kaslar bu organlarda da hareketi sağlar. Örneğin sindirim sistemimizdeki kasların kasılması besinin sindirim borusunda ilerlemesini gerçekleştirir. Kaslar, çizgili, düz ve kalp kası olmak üzere üçe ayrılır. Çizgili kaslar, isteğimiz doğrultusunda çalışan kaslardır. Düz kaslar isteğimiz dışında çalışır. Kalp kası da bir çizgili kas olmasına rağmen, isteğimiz dışında çalıştığı için, kalp kası adı verilmiştir.<br />
<br />
İskelet kasları, somatik sinir sisteminin kontrolü altındaki gönüllü kaslardır. Diğer kas türleri, yine çizgili olan kalp kası ve çizgisiz olan düz kas'tır; bu tip kas dokularının her ikisi de istemsiz veya otonom sinir sisteminin kontrolü altında olarak sınıflandırılır.[1]<br />
<br />
Bir iskelet kası birden fazla fasikül – kas lifi demetleri içerir. Her bir lif ve her kas bir tür bağ dokusu fasya tabakasıyla çevrilidir. Kas lifleri, uzun çok çekirdekli hücrelerle sonuçlanan miyogenez olarak bilinen bir süreçte gelişimsel miyoblastların hücre füzyonundan oluşturulur. Bu hücrelerde "miyonükleus" olarak adlandırılan çekirdek hücre zarı'nın iç kısmında yer alır. Kas lifleri ayrıca enerji ihtiyaçlarını karşılamak için birden fazla mitokondri içerir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Küçük kan dolaşımı</span></span><br />
<br />
Pulmoner dolaşım ya da Küçük kan dolaşımı, oksijen yoksunu kanı kalpten akciğerlere taşıyan ve buradan da oksijenlenmiş kanı geri kalbe taşıyan dolaşım sistemi bölümüdür. Pulmoner dolaşım, kalbin sağ karıncık kısmından çıkan kirli kanın akciğer atar damarını izleyerek akciğere gelmesi ve akciğerlerde temizlenmesi sonucunda kalbin sol kulakçık bölümüne dökülmesi olayına denir.<br />
<br />
Küçük kan dolaşımı sağ karıncıkta başlar sağ karıncıktan gelen kirli kan akciğer atardamarına gider. Akciğer atar damarındaki kirli kan akciğerlere gider. Akciğerlerde temizlenerek akciğer toplar damara gider. Akciğer ana toplar damar gelen temiz kan sol kulakçığa gider ve olay gerçekleşmiş olur.<br />
<br />
Karşıtı olan ve dolaşımın diğer büyük bölümünü oluşturan sistemik dolaşımdır ki sistemik dolaşımda oksijenlenmiş kan kalpten vücudun farklı bölgelerine taşınır, buralardan da oksijen yoksunu kan geri kalbe taşınır.<br />
Dolaşımın seyri<br />
<br />
Vücuttan v. cava supeior ve v. cava inferior ile sağ atriuma gelen kan hemen aşağısındaki sağ ventriküle geçer. Sağ ventrikül bu kanı truncus pulmonalis aracılığıyla akciğere pompalar. Akciğerde oksijenden zenginleşen oksijenize kan v. pulmonalisler sayesinde sol atriuma geri döner. Pulmoner dolaşımda oksijen yoksunu kan kalpten pulmoner arterler yoluyla çıkar ve akciğerlere taşınır. Burada oksijeni artan kan pulmoner venler tarafından kalbe (geri) taşınır. Kan kalbin sağ karıncığından çıkarken, akciğerleri dolaştıktan sonra kalbe sol kulakçıktan giriş yapar.<br />
Tarihçe<br />
Pulmoner dolaşım ilk kez İbn Nefis tarafından keşfedilmiş ve 1242 yılı tarihli İbn-i Sina'nın Kanunu'ndaki Anatomi Üzerine Yorumlar isimli eserinde açıklanmıştır ki bu sebeple İbn Nefis dolaşımsal fizyolojinin babası olarak görülür.[1] Keşif daha sonra Michael Servetus'un Christianismi Restitutio isimli eserinde 1553 senesinde yayımlansa da eser bir teoloji kitabı olduğu için pek ses getirmemiş ve büyük oranda duyulmamıştır. Nitekim pulmoner dolaşım daha sonra William Harvey tarafından 1616'da tekrar keşfedilmiş ve ancak bu tarihten sonra yaygın bir şekilde anlaşılmıştır. <br />
<br />
Superior vena kava<br />
<br />
Vena kava superior veya üst anatoplardamar, vücudun üst kısımlarından gelen oksijenden fakir kanı kalbe taşır.<br />
<br />
Vena cava superior; vücudun baş, boyun ve üst ekstremitelerinden gelen oksijenden fakir kanı taşıyan sağ ve sol brakiosefalik venlerin birleşmesiyle oluşur. Buradan aldığı kanları kalbin sağ atriumuna taşır. <br />
<br />
Alt ana toplardamar<br />
<br />
Inferior vena kava (diğer bilinen adıyla posterior vena kava), vücudun alt veya art bölgesinde bulunan toplardamarların birleşerek kalbin sağ kulakçığına açılan damarıdır. Ayrıca vücuttaki en büyük toplardamardır.[1]<br />
<br />
Yaklaşık 10–12 cm uzunluğunda olup, yaklaşık 20–30 mm çapındadır. Karın boşluğunda, 4. ve 5. bel omurları çizgisinde iliyak toplardamarlardan oluşur. Omurganın sap tarafından diyaframa doğru yukarı uzandıktan sonra göğüs kafesi içinde kısa bir süre ilerler ve sağ kulakçığın alt-arka parçasından kalbe açılır.<br />
<br />
Alt ana toplardamara çok sayıda toplardamar dalı katılmaktadır. Bu dallar; bel toplardamarı, böbrek ve böbrek üstü toplardamarları, frenik toplardamarlar, testis ve yumurtalığın toplardamarları ve kapı toplardamarıdır.[2] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oksijen</span></span><br />
<br />
Oksijen atom numarası 8 olan ve O harfi ile simgelenen kimyasal elementtir. Oksijen ismi Yunanca ὀξύς (oxis - "asit", tam anlamıyla "keskin", asitlerin acı tadı kastedilir) ve -γενής (-genēs) ("üretici", tam anlamıyla "sebep olan şey") köklerinden gelmektedir, çünkü isimlendirildiği zamanlarda tüm asitlerin oksijen içerikli olduğu sanılırdı. Standart şartlar altında, elementin iki atomu bağlanarak çok soluk mavi renkte, kokusuz, tatsız, diatomik yapıdaki, O2 formülüne sahip dioksijen gazını oluşturur.<br />
<br />
Oksijen periyodik tablodaki kalkojen grubunun üyesidir ve neredeyse diğer tüm elementlerle kolayca bileşik (başta oksitler olmak üzere) oluşturabilecek, büyük ölçüde reaktif olan bir ametaldir. Oksijen güçlü bir oksidanttır ve tüm elementler içinde ikinci en yüksek elektronegatifliğe sahiptir (sadece florun daha yüksek bir elektro negatifliği vardır) [2]. Kütlesel olarak, hidrojen ve helyumdan sonra evrende en bol bulunan elementtir[3] ve yer kabuğunda en bol bulunan elementtir, bu kısmın kütlesinin neredeyse yarısını oksijen oluşturur[kaynak belirtilmeli]. Serbest oksijen, sudan oksijen elde etmek için Güneş ışığını kullanan bazı fotosentetik organizmalar olmadan Dünya üzerinde bulunamayacak derecede fazla reaktiftir. O2 elementi bu organizmalar evrildiğinde, yaklaşık olarak 2.5 milyar yıl önce, atmosferde birikmeye başladı.[4] Diatomik oksijen gazı hacimsel olarak havanın %20.8'ini oluşturur.[5]<br />
<br />
Suyun kütlesinin %88'i oksijendir, bu yüzden canlı organizmaların kütlesinin büyük bir kısmını oksijen oluşturur. Organizmalardaki hem organik (proteinler, yağlar ve karbonhidratlar) hem de inorganik (dış iskelet, dişler ve kemikler) neredeyse tüm ana moleküllerin yapısında oksijen bulunur. Element halindeki oksijeni; siyanobakteriler, Algler, bitkiler üretir ve tüm kompleks yaşam biçimlerindeki canlılar hücresel solunumda kullanır. O2 atmosferde birikmeye başlamadan önce, Dünya üzerinde evrimsel sürecin erken dönemlerinde dominant olan zorunlu anaerob organizmalar için oksijen toksik etki gösterir. Oksijenin başka bir formu (allotrop) Ozon (O3), biyosferin morötesi radyasyondan korunmasına yüksek irtifadaki ozon tabakası yardımcı olur, ancak yeryüzüne yakın yerlerde hava kirliliğinin yan ürünü olarak çevreyi kirletici özelliği de bulunmaktadır. Daha yüksekte alçak Dünya yörüngesi irtifasında kayda değer miktarda atomik oksijen bulunur ve uzay araçlarında erozyona neden olur.[6]<br />
<br />
Oksijen, sıvılaştırılmış havanın ayrımsal damıtılmasıyla, zeolitlerin basınç salınım adsorpsiyonu ile kullanılarak oksijenin havadan ayrılarak yoğunlaştırılmasıyla, suyun elektroliziyle ve diğer yollarla endüstriyel olarak üretilir. Oksijenin kullanım alanları arasında çelik, plastik ve tekstil üretimi, roket yakıtı, oksijen terapisi ve hava taşıtlarında, denizaltılarda, insanlı uzay uçuş programlarında ve dalgıçlıkta yaşam destek üniteleridir.<br />
Tarihçe<br />
<br />
Oksijen Carl Wilhelm Scheele tarafından 1773 yılında veya daha erken yıllarda Uppsala'da ve Joseph Priestley tarafından 1774 yılında Wiltshire'da keşfedilmiştir. Fakat öncelik genellikle Priestley'e verilir çünkü onun çalışması daha önce yayınlanmıştır. Oksijen ismi, bu elementle yaptığı deneylerle o zamanlar popüler olan korozyon ve yanma ile ilgili phlogiston teorisinin gözden düşmesine sebep olan Antoine Lavoisier tarafından 1777 yılında türetilmiştir[7].<br />
Özellikleri<br />
Yapı<br />
1x5 cm'lik parlayan ultrapür oksijen viyali<br />
Işık tayfını gösteren oksijen tüpü<br />
Manyetik alan tarafından saptırılan sıvı oksijen damlası, oksijenin paramanyetik özelliği gösteriliyor.<br />
<br />
Standart sıcaklık ve basınçta oksijen çok soluk mavi renkte ve kokusuz bir gazdır. O2 molekülünde iki oksijen atomu birbirlerine üçlü spin elektron dizilimiyle oluşmuş kimyasal bağlarla bağlıdır.<br />
<br />
Oksijenin doğada kütle numaraları toplamı (15.9999, yaklaşık=) 16'dır (%99,76), 17 (%4) ve 18 (%0,20) olan üç izotopu vardır. Oksijenin atom ağırlığı 16 olarak kabul edilir. Kütle numaraları 14, 15 ve 19 olan izotopları radyoaktiftir. Fakat bu radyoaktiflerin ömrü oldukça kısadır. Oksijenin çekirdeğinde 8 proton bulunmaktadır. Kimyasal tepkimelerin hemen hemen hepsinde iki elektron alarak eksi hale geçer. Oksijen normal sıcaklıkta pasiftir; yüksek sıcaklıkta aktiftir.<br />
<br />
Oksijenin sudaki çözünürlüğü 0 °C'de 14,6 mg/L'dir. Oksijenin kritik sıcaklığı –118,8 °C'dır. Oksijen, bu sıcaklığın üzerinde sıvılaşamaz. Yani sadece basınç ile sıvılaştırılmaz. Oksijenin kritik basıncı 49,7 atmosferdir. Bir atmosfer basınçtaki ergime noktası –218,8 °C ve kaynama noktası –183 °C dır. Belirli bir miktardaki oksijen, katı ve sıvı hallerinin her ikisinde de açık mavi ve şeffaftır. Sıvı oksijen, kuvvetli bir magnetiktir. Şayet sıvı oksijenin bir atmosfer basıncındaki bir hacmi, normal şartlar altında (760 mm Hg ve 20 °C) buharlaştırılırsa, buharın hacmi sıvı hacminin 860 misli olur. Katı oksijenin yoğunluğu –252,5 °C de 1,426 g/cm³'tür. Metallerin çok azı, sıvı halde iken oksijen absorblar (emerler). Absorblanan bu oksijen metal katılaşırken tekrar metali terk eder. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karbondioksit</span></span><br />
<br />
Karbondioksit, kovalent bağlı bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşan moleküle sahip, normal koşullarda gaz halinde bulunan bileşiğin adıdır. Renk ve kokusu yoktur. Kimyasal formülü CO2 şeklinde olup molekül ağırlığı 44,009 g/mol'dür. Karbon içeren besin maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. Küresel ısınmada önemli bir pay sahibidir. Yerden yansıyan güneş ışınlarının atmosferden çıkma oranını azaltır.<br />
<br />
Solunumdaki yeri açısından hayati önem arz eder. Oksijen akciğerlere üst hava yollarını geçerek gelir ve alveolde hemoglobin ile taşınarak alveole getirilmiş olan karbondioksit ile yer değiştirir. Daha sonra karbondioksit oksijenin takip ettiği yolla dışarıya verilir. Bitkiler gündüz CO2 alır, O2 verirler. Gece ise O2 alır, CO2 verirler.<br />
<br />
CO2 serbest gaz halinde volkanik bölgelerden çıkan gazlarda, suda çözünmüş olarak ise maden suyunda bulunur. Şehir ve dağlık bölgelerde değişmek üzere atmosfer havasında ortalama %0,03-0,04 nispetinde, egzozda ise %13 nispetinde bulunur.<br />
<br />
Laboratuvarda CO2, kızdırılmış kok kömürü üzerinden hava geçirilerek elde edilir. CO2 kanda belli seviyelerde bulunur ve vücudumuzun tampon sistemlerinden birini meydana getirir. Kanda artması halinde asidoz, azalması halinde ise alkaloz meydana gelir. Bu durumlar dolaylı olarak hidrojen iyonu konsantrasyonunu etkilemesi ile meydana getirir. Atardamar kanında CO2 basıncı 120 mm Hg'ye varırsa; baş ağrısı, adale seğirmeleri, oryantasyon bozukluğu, (olmayan şeyleri gören) bir şuur bulanıklığı, konfüzyon, hatta koma görülebilir.<br />
Karbonik asit<br />
<br />
Karbondioksitin su ile kimyasal reaksiyonu sonucu meydana gelen zayıf bir asittir: (CO2 + H2O → H2CO3). Gazoz ve soda yapımında kullanılır. Karbonik asit basınç altında şişelere konur, bir kısmı çözünür, bir kısmı ise sıvının üzerinde kalır. Kapak açılınca kaynama sesi vererek dışarı çıkar. Çözünmüş kısım ise gazoza ve sodaya tat verir.<br />
<br />
CO2 yangın söndürme aracında da kullanılır. Bugün birçok yerde bulunması mecburi olan bu araçların aslını basınçla doldurulmuş CO2 meydana getirir. Kafi miktarda CO2 bulunan yerde yanma olayı devam edemez. Çelik tüplerde 50 Atmosfer basınç altında CO2 saklanır. Tüp içinde basınç sebebiyle sıvı halde bulunur. Musluğu açıldığında CO2 hızla buharlaşır ve yanmakta olan cismin üzerini örter, hava ile temasını keser. Böylece yanma olayı durur.<br />
Kuru buz<br />
<br />
Kuru buz (veya karbondioksit karı), katı karbondioksittir. Katı sudan çok daha yoğundur ve donma noktası da çok daha düşüktür. Gaz sıkıştırılarak dışarı ısı vermesi sağlanır ve bu ısı kondansatörler yardımıyla depolanır. Daha sonra birden basınç düşürülünce, madde, alması gereken ısıyı geri alamaz ve buz halinde kalır.<br />
<br />
Oda koşullarında (~1 atm) kuru buzda katı-gaz faz geçişi, süblimleşme olur. Adının kuru buz olmasının sebebi de budur. Kuru buz, ılık veya sıcak suya konulursa, havada sisli bir ortam meydana getirir. Bunun sebebi, kuru buzun süblimleşirken ortamdaki ısıyı almasıdır. Bu, hava içerisinde bulunan su moleküllerini soğutur ve sonuçta ağır hareket eden yoğun bir sis bulutu ortaya çıkar. Aynı şey, sıvı azot için de geçerlidir.<br />
<br />
Kuru buz elde etmek için yapılması gereken ilk iş, CO2 gazını sıvı hale dönüştürmektir. Bunun için de yüksek basınç ve düşük sıcaklık gerekir. Bir tüp içinde sıvı halde bulunan CO2, tüp eğilerek dışarı döküldüğünde gürültü ile etrafa dağılır ve sıvı halden gaz haline geçer. Bu değişim için gerekli enerjinin tamamını dışarıdan alamaz (olay çok hızlı cereyan eder) ve bir miktarını kendi içinden alır. Böylece gaz halindeki CO2 kendini soğutarak donar. Buna karbondioksit karı denir. Bu olaydan faydalanılarak istenildiği anda -80 °C'lik soğuk ortam elde edilebilir. Dewar kapları bu karın asetonla karıştırılmasıyla meydana getirilen özel termoslardır. Bu termosların dışarıyla ısı alış verişi olmadığından -80 °C'lik ortam elde edilmiş olur. CO2 karına elle dokunulduğunda yanma acısı verir ve fazla bekletildiğinde ise deriye yapışır.<br />
Kuru buz çeşitleri[1]<br />
<br />
Kuru buzun 3 farklı çeşidi vardır; Bunlar Nugget, Blok ve Pellet'dir.<br />
<br />
    Nugget: Silindir şeklindeki kuru buz parçacıklarıdır. 6 mm çapında 30 - 35 mm uzunluğundadır.<br />
    Blok - Kalıp Kuru Buz: Kalıp olarak üretilir. 11 x 11 x 40 cm kalınlığında 2,5 kg ağırlığında 12 x 21 x 30 -40- 50 - 60 cm boyutundadır.<br />
    Pellet - Kuru Buz Pelletleri: 3 mm çapında ve yaklaşık 10 mm uzunluğundadır. Bunlar püskürtme granülü şeklinde ufak silindirik tanelerdir.<br />
<br />
Kuru buz şu sektörlerde kullanılır:[1]<br />
<br />
    Eğlence<br />
    Gıda<br />
    Taşıma ve lojistik<br />
    Seracılık<br />
    Haşere ilaçlama<br />
    Temizlik<br />
    Tıp<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kardiyoloji</span></span><br />
<br />
Kardiyoloji, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarını inceleyen bilim dalıdır.<br />
<br />
Kardiyoloji önceleri iç hastalıklarının (dahiliye) bir alt dalı iken günümüzde ayrı bir anabilim dalı olarak çalışmaktadır. Yapılan araştırmalar ile biriken bilgi birikimi ve gelişen yeni teknolojiler, diğer araştırmalı ve/veya uygulamalı bilim dallarında olduğu gibi, kardiyoloji alanında da büyük gelişmeler olmasını ve alt bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kardiyoloji son 30-40 yıl içerisinde tahminlerin ötesinde bir gelişme kaydetmiştir ve bu gelişmeler artarak devam etmektedir. Bu gelişmelerle birlikte, kardiyoloji içerisinde oluşmuş kimi alt dallar şunlardır:<br />
<br />
        Girişimsel kardiyoloji<br />
        Kalp elektrofizyolojisi<br />
<br />
Tabii, alt dalların ortaya çıkması ve bunların üzerinde özelleşen doktorların ve araştırmacıların çalışması da yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine imkân sağlamaktadır.<br />
<br />
Kardiyoloji biliminin tanı ve sağaltımını (tedavi) sağlamak için çalıştığı hastalıklar arasında, günümüzün en önemli sağlık sorunları arasında yer alan bazı hastalıklar bulunmaktadır. Bu hastalıkların birkaçı şöyle sıralanabilir:<br />
<br />
        Hipertansiyon<br />
        Aterosklerotik kalp hastalıkları (koroner arter hastalığı gibi)<br />
        Kalp ritmi bozuklukları (aritmiler)<br />
        Doğuştan kalp hastalıkları<br />
<br />
Nefroloji, endokrinoloji gibi dalların da ilgi alanına giren yüksek tansiyon, çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp yetmezliği, doğuştan ya da çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp kapak hastalıkları ve benzeri pek çok hastalık da kardiyolojinin tanı ve sağaltımı için uğraştığı hastalıklardandır.<br />
<br />
Kardiyolijinin kullandığı tanı araçlarından bazıları şunlardır:<br />
<br />
        Ekokardiyografi<br />
        Elektrokardiyografi (EKG) ve ilgili tanı yöntemleri:<br />
<br />
                Kalp stres testi ("efor testi" ya da "eforlu EKG" olarak da bilinir)<br />
                Taşınabilir EKG aygıtı ("Holter monitörü" olarak da bilinir)<br />
<br />
        Kandaki kalp enzimlerinin düzeyleri<br />
        Koroner anjiyografi<br />
<br />
Kardiyolojide, yataklı tedavi verdiği hastaları genel servis ve Koroner yoğun Bakım ünitelerinde (KYBÜ) yatırarak tedavi etmektedir. KYBÜ'ler genel durumu ağır acil müdahale gerekebilecek hayati tehlikesi söz konusu olan(Kalp Krizi geçirenler gibi) hastaların takip edildiği birimlerdir. KYBÜ kabul edilen hastaların Kalp Ritimleri, Tansiyonları, Nabız sayıları, Kan oksijen miktarları tüm hastaların bağlı olduğu merkezi bir monitörle takip edilmekte olup bu monitörler test edilen değerlerde bir anormallik olduğunda görevli personeli alarm vererek uyarmaktadır. Genel durumu düzelen hayati tehlikesi ortadan kalkan hastalarda tetkik ve tedavisine devam etmek üzere genel servislere alınarak takip edilmektedir. Günümüzde artan ihtiyaçlar doğrultusunda Kalp Damar Hastalıkları alanında profesyonelleşmiş hastaneler kurulmaktadır. Türkiye'deki bu tip hastanelerden bazıları Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi, Siyami Ersek ve Koşuyolu Kalp Damar Hastalıkları Hastanesidir.<br />
Anatomi ve fizyoloji<br />
<br />
Temel Anatomi (Kalbin yapısı)<br />
<br />
    Epikard<br />
    Perikard<br />
    Miyokard<br />
    Papiller kaslar<br />
    Endokard<br />
    Koroner dolaşım (Kalbin kan desteği)<br />
    Kalp kapakları<br />
<br />
Dolaşım sistemi (Vücudun kan desteği)<br />
<br />
    Kalp debisi<br />
    Kalp hızı<br />
    Vasküler direnç (damar direnci)<br />
    Kan damarları<br />
<br />
Pulmoner dolaşım (Kanın oksijenlenmesi)<br />
<br />
    Pulmoner arter<br />
    Pulmoner ven<br />
<br />
Kalpte uyarı iletimi (Kalbin elektriksel sistemi)<br />
<br />
    Kalbin elektriksel ileti sistemi<br />
    Aksiyon potansiyeli<br />
    Ventriküler aksiyon potansiyeli<br />
    Sinoatriyal düğüm<br />
    Atriyoventriküler düğüm<br />
    Hiss demeti<br />
    Purkinje lifleri<br />
<br />
Temel kalp fizyolojisi<br />
<br />
    Sistol<br />
    Diyastol<br />
    Kalp sesleri<br />
    Önyük<br />
    Artyük<br />
    Kussmaul bulgusu<br />
<br />
Koroner dolaşım bozuklukları<br />
<br />
    Ateroskleroz<br />
    Restenoz<br />
    Koroner kalp hastalığı (İskemik kalp hastalığı, koroner arter hastalığı)<br />
    Akut koroner sendrom<br />
    Anjina<br />
    Miyokardiyal enfarkt<br />
<br />
Ani kardiyak ölüm ve tedavisi<br />
<br />
    Kardiyak arrest<br />
    Ani kardiyak ölümün tedavisi (kardiyopulmoner resüsitasyon)<br />
<br />
Miyokard hastalıkları<br />
<br />
    Kardiyomiyopati<br />
    Konjestif kalp yetmezliği<br />
    Ventiküler hipertrofi<br />
    Kalbin primer tümörleri<br />
<br />
Perikard hastalıkları<br />
<br />
    Perikardit<br />
    Perikardiyal tamponad<br />
    Konstriktif perikardit<br />
<br />
Kalp kapaklarının hastalıkları<br />
<br />
    Aortik kapağın hastalıkları<br />
    Mitral kapağın hastalıkları<br />
    Pulmoner kapağın hastalıkları<br />
    Triküspid kapağın hastalıkları<br />
<br />
Kalbin elektriksel sisteminin bozuklukları<br />
<br />
    Kardiyak aritimler<br />
    Bigemini<br />
    Prematür ventriküler kontraksiyon<br />
    Ventriküler taşikardi<br />
    Ventriküler fibrilasyon<br />
    Hasta sinüs sendromu<br />
    Dal blokları<br />
    Kalp blokları<br />
    Kalbin elektriksel sisteminin özel bozuklukları<br />
<br />
Kalbin enflamasyon ve enfeksiyonları<br />
<br />
    Endokardit<br />
    Miyokardit<br />
    Perikardit<br />
<br />
Konjenital kalp hastalıkları<br />
<br />
    Atriyal septal defekt (ASD)<br />
    Ventriküler septal defekt (VSD)<br />
    Patent duktus arteriyozus (PDA)<br />
    Biküspid aortik kapak (BAK)<br />
    Fallot tetralojisi (FT)<br />
    Büyük damarların transpozisyonu (BDT)<br />
<br />
Kan damarlarının hastalıkları<br />
<br />
    Vaskülit<br />
    Ateroskleroz<br />
    Anevrizma<br />
    Variköz venler (varis)<br />
    Ekonomik sınıf sendromu<br />
    Aort koarktasyonu<br />
    Aort diseksiyonu<br />
    Karotid arter hastalığı<br />
    Karotid arter diseksiyonu<br />
<br />
Koroner arter hastalığında tıbbi müdahale işlemleri<br />
<br />
    Aterektomi<br />
    Anjiyoplasti (anjiyo) (PTCA)<br />
    Stentleme<br />
    Koroner arter baypas cerrahisi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Lenfatik sistem</span></span><br />
<br />
Lenfatik sistem veya lenfoid sistem, omurgalılarda dolaşım sistemi ve bağışıklık sistemi'nin bir parçası olan bir organ sistemi'dir. Geniş bir lenf ağından, lenfatik damarlardan, lenf düğümlerinden, lenfatik veya lenfoid organlardan ve lenfoid dokulardan oluşur.[1][2] Damarlar lenf (Latince "lenfa" kelimesi tatlı su tanrısı "Lenfa")[3] adlı berrak bir sıvıyı kalbe doğru taşır.<br />
<br />
Kardiyovasküler sistemden farklı olarak, lenfatik sistem kapalı sistem değildir. İnsan dolaşım sistemi, kan'dan plazma'yı çıkaran kılcal filtrasyon yoluyla günde ortalama 20 litre kan işler. Kabaca 17 litre filtrelenmiş plazma doğrudan kan damarı'na geri emilirken kalan üç litre interstisyel sıvı içinde bırakılır. Lenfatik sistemin ana işlevlerinden biri, fazla üç litre için kana yardımcı bir dönüş yolu sağlamaktır.[4]<br />
<br />
Diğer ana işlev, bağışıklık savunmasıdır. Lenf, atık ürünler ve bakteri ve proteinlerle birlikte hücresel artıklar içermesi bakımından kan plazmasına çok benzer. Lenf hücreleri çoğunlukla lenfositlerdir. İlişkili lenfoid organlar lenfoid dokudan oluşur ve lenfosit üretiminin veya lenfosit aktivasyonunun gerçekleştirildiği yerlerdir. Bunlara lenf düğümleri (en yüksek lenfosit konsantrasyonunun bulunduğu yer), dalak, timus ve bademcikler dahildir. Lenfositler başlangıçta kemik iliğinde üretilir. Lenfoid organlar ayrıca destek için stromal hücre gibi diğer hücre türlerini de içerir.[5] Lenfoid doku ayrıca mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) gibi mukozalar ile de ilişkilidir.[6]<br />
<br />
Vücut savunmasında önemli bir rol oynayan lenfositler lenf sisteminde üretilir ve olgunlaştırılır.[7]<br />
<br />
Dolaşımdaki kandan gelen sıvı, kılcal hareketle vücudun dokularına sızar ve hücrelere besin taşır. Sıvı, dokuları interstisyel sıvı olarak yıkar, atık ürünleri, bakterileri ve hasarlı hücreleri toplar ve daha sonra lenf olarak lenfatik kılcal damarlara ve lenf damarlarına akar. Bu damarlar, bakteri ve hasarlı hücreler gibi istenmeyen maddeleri filtreleyen çok sayıda lenf düğümünden geçerek lenfi vücudun her yerine taşır. Lenf daha sonra lenf kanalı olarak bilinen çok daha büyük lenf damarlarına geçer. Sağ lenf kanalı vücudun sağ tarafını boşaltır ve torasik kanal olarak bilinen çok daha büyük sol lenf kanalı vücudun sol tarafını boşaltır. Kanallar kan dolaşımına geri dönmek için subklavyen venlere boşalır. Lenf, kas kasılmaları ile sistem içinde hareket ettirilir.[8] Bazı omurgalılarda, lenfleri damarlara pompalayan bir lenf kalbi bulunur.[8][9]<br />
<br />
Lenfatik sistem ilk olarak 17. yüzyılda bağımsız olarak Olaus Rudbeck ve Thomas Bartholin tarafından tanımlanmıştır.[10]<br />
<br />
Lenf düğümlerinin yangısına lenfadenitis, lenf damarlarının yangısına ise lenfanjitis denir.<br />
Yapısı<br />
Lenfatik sistemdeki damar ve organların şeması<br />
<br />
Lenfatik sistem, iletken bir lenfatik damarlar, lenfoid organlar, lenfoid dokular ve dolaşımdaki lenf ağından oluşur.<br />
<br />
Lenfatik sistem kabaca iki temel başlığa ayrılabılır. Lenf düğümleri ve lenfatikler (lenf damarları). Lenf kapillerleri veya lenfatikler normal dolaşımın aksine merkezden perifere değil, periferden merkeze doğru yöndedir. Örneğin bağırsaklarda villuslar içerisinde başlar. Buradaki alt ünitelere lakteal adı verilir. Lenf kapillerleri bir ucu kapalı formasyondadır. Laktealler birleşerek daha büyük lenfatikleri oluşturur. Göğüs-karın hizasında ise Cysterna chili denilen (Peke sarnıcı) yapıya ulaşarak sistemik dolaşıma geçerler. Bu arada yollar üzerinde lenf düğümlerini oluştururlar.<br />
Birincil lenfoid organlar<br />
<br />
Birincil (veya merkezi) lenfoid organlar, olgunlaşmamış progenitör hücrelerden lenfositler üretir. Timus ve kemik iliği, lenfosit dokularının üretiminde ve erken klonal seçim ile ilgili birincil lenfoid organları oluşturur.<br />
Lenf organları<br />
<br />
Kemik iliği ve timüs birincil lenfatik organlar olarak kabul edilirler ve olgunlaşmamış proginatör hücrelerden lenfosit üretiminden sorumludurlar. Buna ek olarak ikincil lenf organları arasında lenf nodları ve dalak bulunur. İkincil organların görevi olgun lenfositleri depolamak ve edinilmiş bağışıklık sistemini aktive etmektir.[11]<br />
Kemik iliği<br />
Ana madde: Kemik iliği<br />
<br />
Kemik iliği, hem T hücresi öncüllerinin oluşturulmasından hem de bağışıklık sisteminin önemli hücre tipleri olan B hücrelerinin üretilmesinden ve olgunlaşmasından sorumludur. B hücreleri kemik iliğinden hemen dolaşım sistemine katılır ve patojen aramak için ikincil lenfoid organlara gider. T hücreleri ise kemik iliğinden timusa giderek daha fazla gelişerek olgunlaşırlar. Olgun T hücreleri daha sonra patojen aramak için B hücrelerine katılır. T hücrelerinin diğer %95'i, bir programlanmış hücre ölümü biçimi olan apoptoz sürecini başlatır.<br />
Timus<br />
Ana madde: Timus<br />
<br />
Timus, doğum sonrası antijen stimülasyonuna yanıt olarak doğumdan itibaren boyut olarak artar. En çok yenidoğan ve ergenlik öncesi dönemlerde aktiftir. Ergenlikte, ergenliğin başlarında, timus atrofiye ve gerilemeye başlar ve çoğunlukla timik stromanın yerini alan adipoz doku bulunur. Ancak kalıcı T lenfopoezi yetişkin yaşamı boyunca devam eder. Timusun kaybı veya yokluğu, ciddi immün yetmezliğe ve ardından enfeksiyona karşı yüksek duyarlılığa neden olur. Çoğu türde, timus epitelden oluşan septa ile bölünmüş lobüllerden oluşur; bu nedenle genellikle epitelyal bir organ olarak kabul edilir. T hücreleri timositlerden olgunlaşır, çoğalır ve epitel hücreleri ile etkileşime girmek için medullaya girmeden önce timik kortekste bir seçim sürecinden geçer.<br />
<br />
Timus, hematopoietik progenitör hücrelerden T hücrelerinin gelişimi için endüktif bir ortam sağlar. Ek olarak, timik stromal hücreler, işlevsel ve kendi kendine toleranslı bir T hücre repertuvarının seçilmesine izin verir. Bu nedenle, timusun en önemli rollerinden biri merkezi toleransın uyarılmasıdır.<br />
İkincil lenfoid organlar<br />
<br />
lenf düğümüleri ve dalak içeren ikincil (veya periferal) lenfoid organlar (SLO), olgun saf lenfositleri korur ve bir adaptif bağışıklık tepkisi başlatır.[12] Çevresel lenfoid organlar, antijenler tarafından lenfosit aktivasyon bölgeleridir. Aktivasyon klonal genişlemeye ve afinite olgunlaşmasına yol açar. Olgun lenfositler, spesifik antijenleriyle karşılaşana kadar kan ve çevresel lenfoid organlar arasında dolaşır.<br />
Dalak<br />
Ana madde: dalak<br />
<br />
Dalağın ana işlevleri şunlardır:<br />
<br />
    Antijenlerle savaşmak için bağışıklık hücreleri üretmek<br />
    partikül maddeyi ve yaşlanmış kan hücrelerini, özellikle kırmızı kan hücresilerini uzaklaştırmak<br />
    fetal yaşam sırasında kan hücreleri üretmek.<br />
<br />
Dalak antikorları beyaz küspe (ingilizce:white pulp) sentezler ve kan ve lenf düğümü dolaşımı yoluyla antikor kaplı bakterileri ve antikor kaplı kan hücrelerini uzaklaştırır. 2009'da fareler kullanılarak yayınlanan bir araştırma, dalağın rezervinde vücudun monositlerinin yarısını kırmızı hamur (ingilizce:red pulp) içinde içerdiğini buldu.[13] Bu monositler, yaralanmış dokuya (kalp gibi) hareket ettiklerinde, doku iyileşmesini teşvik ederken dendritik hücrelere ve makrofajlara dönüşürler.[13][14][15] Dalak, mononükleer fagosit sisteminin bir faaliyet merkezidir ve yokluğu belirli enfeksiyonlara yatkınlığa neden olduğu için büyük bir lenf düğümüne benzer olarak kabul edilebilir.<br />
<br />
Timus gibi, dalakta sadece efferent lenfatik damarlar bulunur. Hem kısa gastrik arterler hem de splenik arter ona kan sağlar.[16] Germinal merkezler, penisier kökler olarak adlandırılan arteriyoller (ingilizce:arteriole) tarafından sağlanır.[17]<br />
<br />
Doğum öncesi gelişimin beşinci ayına kadar dalak kırmızı kan hücreleri yapar; doğumdan sonra, yalnızca kemik iliği, hematopoezden sorumludur. Büyük bir lenfoid organ ve retiküloendotelyal sistemde merkezi bir oyuncu olarak dalak, lenfosit üretme yeteneğini korur. Dalak kırmızı kan hücreleri ve lenfositleri depolar. Acil bir durumda yardımcı olmak için yeterli kan hücresini depolayabilir. Lenfositlerin %25'e kadarı herhangi bir zamanda saklanabilir.[11]<br />
Lenf düğümleri<br />
Ana madde: Lenf düğümü<br />
Aferent ve efferent lenfatik damarları gösteren bir lenf düğümü<br />
Bölgesel lenf düğümleri<br />
<br />
Lenf düğümü, lenfin kana geri dönerken içinden geçtiği organize bir lenfoid doku topluluğudur. Lenf düğümleri, lenfatik sistem boyunca aralıklarla bulunur. Birkaç aferent lenf damarı, lenf düğümünün maddesinden sızan ve daha sonra bir efferent lenf damarı tarafından boşaltılan lenfi getirir. İnsan vücudundaki yaklaşık 800 lenf düğümünden yaklaşık 300'ü baş ve boyunda bulunur.[18] Birçoğu koltuk altı ve karın bölgelerinde olduğu gibi farklı bölgelerde kümeler halinde gruplandırılmıştır. Lenf düğümü kümeleri genellikle uzuvların proksimal uçlarında (kasıklar, koltuk altları) ve boyunda bulunur; burada yaralanmalardan kaynaklanan patojen kontaminasyonunu sürdürmesi muhtemel vücut bölgelerinden lenf toplanır. Lenf düğümleri özellikle göğüste, boyunda, pelviste aksilla, kasık bölgesi ve bağırsakların kan damarlarıyla ilişkili mediasten'de çok sayıdadır.[6]<br />
<br />
Lenf düğümünün maddesi, korteks olarak adlandırılan bir dış kısımda bulunan lenfoid foliküllerden oluşur. Düğümün iç kısmına medulla denir ve hilum olarak bilinen bir kısım hariç her tarafı korteksle çevrilidir. Hilum, lenf düğümünün yüzeyinde bir çöküntü olarak ortaya çıkar ve aksi takdirde küresel lenf düğümünün fasulye şeklinde veya oval olmasına neden olur. Efferent lenf damarı doğrudan hilustaki lenf düğümünden çıkar. Lenf düğümünü kanla besleyen arterler ve damarlar hilustan girer ve çıkar. Parakorteks adı verilen lenf düğümü bölgesi medullayı hemen çevreler. Çoğunlukla olgunlaşmamış T hücreleri veya timositler içeren korteksin aksine, parakorteks olgunlaşmamış ve olgun T hücrelerinin bir karışımına sahiptir. Lenfositler, parakortekste bulunan özelleşmiş yüksek endotelyal venüller yoluyla lenf düğümlerine girerler.<br />
<br />
Lenf folikülü, lenf düğümünün fonksiyonel durumuna göre sayısı, boyutu ve konfigürasyonu değişen yoğun bir lenfosit topluluğudur. Örneğin, yabancı bir antijenle karşılaştığında foliküller önemli ölçüde genişler. B hücresilerin veya B lenfositlerin seçimi, lenf düğümlerinin germinal merkezi'nde gerçekleşir.<br />
<br />
İkincil lenfoid doku, yabancı veya değiştirilmiş doğal moleküllerin (antijenler) lenfositlerle etkileşime girmesi için ortamı sağlar. lenf düğümüleri ve bademcikler içindeki lenfoid foliküller, Peyer yamaları, dalak, adenoidler, cilt, vs mukoza ile ilişkili lenfoid dokusu (MALT) ile ilişkili örneklenir.<br />
<br />
Mide-bağırsak duvar'da, ek'i kolonunkine benzer bir mukozaya sahiptir, ancak burada yoğun olarak lenfositlerle birlikte sızmıştır.<br />
Tersiyer lenfoid organlar<br />
<br />
Tersiyer lenfoid organlar (TLO'lar), kronik enfeksiyon, nakledilen organlar aşı reddi, bazı kanserler ve otoimmün ve otoimmün ile ilgili hastalıklar gibi kronik iltihap bölgelerinde periferik dokularda oluşan anormal lenf düğümü benzeri yapılardır.[19] TLO'lar, ontojeni sırasında sitokinler ve hematopoietik hücrelere bağlı olarak lenfoid dokuların oluşturulduğu ancak yine de interstisyel sıvı boşaltıldığı ve aynı kimyasal haberciler ve gradyanlara yanıt olarak lenfositlerin taşındığı normal süreçten farklı düzenlenir.[20] TLO'lar tipik olarak çok daha az lenfosit içerir ve yalnızca inflamasyon ile sonuçlanan antijenlerle karşı karşıya kaldıklarında bir bağışıklık rolü üstlenirler. Bunu, kan ve lenften lenfositleri ithal ederek başarırlar.[21] TLO'lar genellikle bir foliküler dendritik hücre ağı (FDC'ler) ile çevrili aktif bir germinal merkez'e sahiptir.[22] TLO'lar kansere karşı bağışıklık yanıtında önemli bir rol oynar. Tümörlerinin yakınında TLO'ları olan hastalar daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir,[23][24] ancak bazı kanserler için bunun tersi geçerlidir.[25] Aktif bir germinal merkez içeren TLO'lar, germinal merkezi olmayan TLO'lara sahip olanlardan daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir.[23][24] Bu hastaların daha uzun yaşama eğiliminin nedeninin, TLO'ların aracılık ettiği tümöre karşı bağışıklık tepkisi olduğu düşünülmektedir. TLO'lar, hastalar immünoterapi ile tedavi edildiğinde bir anti-tümör tepkisini de destekleyebilir.[26] TLO'lara, üçüncül lenfoid yapılar (TLS) ve ektopik lenfoid yapılar (ELS) dahil olmak üzere birçok farklı şekilde atıfta bulunulmuştur. Kolorektal kanserle ilişkili olduklarında genellikle Crohn benzeri lenfoid reaksiyon olarak adlandırılırlar.[23]<br />
Diğer lenfoid doku<br />
<br />
Lenfatik sistemle ilişkili lenfoid doku, vücudu enfeksiyonlara ve tümörlerin yayılmasına karşı savunmada bağışıklık işlevleriyle ilgilidir. Çeşitli tiplerde lökositler (beyaz kan hücreleri) ile retiküler liflerden oluşan bağ dokusundan oluşur, çoğunlukla lenfositler iç içe geçmiştir ve içinden lenf geçer.[27] Lenfoid dokunun yoğun bir şekilde lenfositlerle dolu bölgelerine “lenfoid folikül” adı verilir. Lenfoid doku, yapısal olarak lenf düğümleri olarak iyi organize edilmiş olabilir veya mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) olarak bilinen gevşek şekilde organize edilmiş lenfoid foliküllerden oluşabilir.<br />
<br />
Merkezi sinir sistemi de lenfatik damarlara sahiptir. Meninksler içine ve dışına T hücre geçitlerinin araştırılması, beyni çevreleyen zara anatomik olarak entegre olan dural sinüsler içindeki fonksiyonel meningeal lenfatik damarlarını ortaya çıkardı.[28]<br />
Lenfatik damarlar<br />
Doku boşluklarındaki lenf kılcal damarları<br />
<br />
Lenf damarları olarak da adlandırılan lenfatik damarlar, vücudun farklı bölümleri arasında lenf ileten ince duvarlı damarlardır.[29] Bunlar, lenf kılcal damarları tübüler damarlarını ve daha büyük toplayıcı damarları – sağ lenfatik kanal ve torasik kanal (sol lenfatik kanal) içerir. Lenf kılcal damarları dokulardan interstisyel sıvının emiliminden esas olarak sorumludur, lenf damarları ise emilen sıvıyı daha büyük toplama kanallarına doğru iter ve burada nihayetinde subklavyen damarlar yoluyla kan dolaşımına geri döner.<br />
<br />
Lenfatik sistemin dokuları, vücut sıvısı dengesinin korunmasından sorumludur. Kılcal damar ağı ve toplayıcı lenfatik damarlar, ekstravaze sıvıyı, proteinler ve antijenlerle birlikte dolaşım sistemine geri taşımak için verimli bir şekilde boşaltmak ve taşımak için çalışır. Damarlardaki çok sayıda intraluminal valf, reflü olmadan tek yönlü bir lenf akışı sağlar.[30] Bu tek yönlü akışı sağlamak için biri birincil ve diğeri ikincil valf sistemi olmak üzere iki valf sistemi kullanılır.[31] Kılcal damarlar kör uçludur ve kılcal damarların uçlarındaki valfler, birincil damarlara tek yönlü bir akışa izin vermek için ankraj filamanları ile birlikte özel bağlantılar kullanır. Bununla birlikte, toplayıcı lenfatikler, intraluminal valflerin ve lenfatik kas hücrelerinin birleşik hareketleriyle lenfi itmek için hareket eder.[32]<br />
Gelişimi<br />
<br />
Embriyonik gelişimin beşinci haftasının sonunda lenfatik dokular gelişmeye başlar.[33] Lenfatik damarlar, mezoderm kaynaklı gelişen damarlardan kaynaklanan lenf keselerinden gelişir.<br />
<br />
Ortaya çıkan ilk lenf keseleri, iç şahdamar (ingilizce: jugular) ve köprücük altı (ingilizce: subclavian) damarların birleştiği yerde eşleştirilmiş şahdamar lenf keseleridir.[33] Juguler lenf keselerinden lenfatik kılcal sinir ağları (ingilizce:plexus) göğüs kafesine (toraks), üst uzuvlara, boyuna ve başa yayılır.[33] Bazı pleksuslar kendi bölgelerinde genişler ve lenfatik damarlar oluşturur. Her bir şahdamarı lenf kesesi, şah damarıyla en az bir bağlantıyı korur, soldaki ise göğüs kanalın üst kısmına doğru gelişir.<br />
<br />
Görünen bir sonraki lenf kesesi, bağırsak mezenterinin kökündeki eşleşmemiş retroperitoneal lenf kesesidir. İlkel vena kava ve mezonefrik damarlardan gelişir. Kılcal pleksuslar ve lenfatik damarlar retroperitoneal lenf kesesinden karın iç organlara ve diyaframa yayılır. Kese, sisterna şili ile bağlantı kurar ancak komşu damarlarla olan bağlantısını kaybeder.<br />
<br />
Lenf keselerinin sonuncusu, eşleştirilmiş arka lenf keseleri iliak damarlardan gelişir. Arka lenf keseleri, karın duvarı, leğen (pelvik) bölgesi ve alt uzuvların kılcal pleksuslarını ve lenfatik damarlarını üretir. Arka lenf keseleri cisterna chyli ile birleşir ve komşu damarlarla olan bağlantılarını kaybeder.<br />
<br />
Sisterna chyli'nin geliştiği kesenin ön kısmı dışında, tüm lenf keseleri mezenkimal hücreler tarafından istila edilir ve lenf nodu gruplarına dönüştürülür.<br />
<br />
Dalak, midenin dorsal mezenterinin katmanları arasındaki mezenkimal hücrelerden gelişir.[33] Timus üçüncü faringeal kesenin bir uzantısı olarak ortaya çıkar.<br />
İşlev<br />
<br />
Lenfatik sistemin birbiriyle ilişkili birden fazla işlevi vardır:[34]<br />
<br />
    dokulardan interstisyel sıvı<br />
    Sindirim sisteminden yağ asidileri ve yağları şil (keylüs, kilüs) (ingilizce:chyle) olarak emer ve taşır.<br />
    Beyaz kan hücrelerini lenf düğümlerinden kemiklere taşır<br />
    Lenf, dendritik hücreler gibi antijen sunan hücreleri bir bağışıklık tepkisinin uyarıldığı lenf düğümlerine taşır.<br />
<br />
Yağ emilimi<br />
Yiyeceklerdeki besinler bağırsak villusları yoluyla emilir. (resimde büyük ölçüde büyütülmüş) kan ve lenf. Uzun zincirli yağ asidileri (ve bazı ilaçlar gibi benzer yağ çözünürlüğüne sahip diğer lipid'ler) lenf tarafından emilir ve şilomikronlar (ingilizce:chylomicron) içinde sarılı olarak lenf içinde hareket ederler. Lenfatik sistemin torasik kanalı yoluyla hareket ederler ve son olarak sol subklavian ven yoluyla kana girerler, böylece karaciğerin ilk geçiş metabolizması tamamen atlanır.<br />
<br />
Lakteals olarak adlandırılan lenf damarları, ağırlıklı olarak ince bağırsakta mide-bağırsak sisteminin (kısaca:GI) başlangıcındadır. İnce bağırsak tarafından emilen diğer besinlerin çoğu, portal ven yoluyla işlenmek üzere karaciğer içine süzülmek üzere portal venöz sisteme aktarılırken, yağlar (lipidler) torasik kanal yoluyla kan dolaşımına taşınmak üzere lenf sistemine iletilir. (İstisnalar vardır, örneğin orta zincirli trigliseritler, GI yolundan portal sisteme pasif olarak yayılan gliserolün yağ asidi esterleridir.) İnce bağırsak lenfatiklerinden kaynaklanan zenginleştirilmiş lenf, chyle denir. Dolaşım sistemine salınan besinler, sistemik dolaşımdan geçerek karaciğer tarafından işlenir.<br />
Bağışıklık fonksiyonu<br />
<br />
Lenfatik sistem, T-hücreleri ve B-hücreleri dahil adaptif bağışıklık sistemi ile ilgili hücreler için birincil bölge olarak vücudun bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar. Lenfatik sistemdeki hücreler sunulan antijenler'e tepki verir veya hücreler tarafından doğrudan veya diğer dendritik hücreler tarafından bulunur. Bir antijen tanındığında giderek daha fazla hücrenin aktivasyonunu ve alımını, antikorlar ve sitokinler üretimini ve makrofajlar gibi diğer immünolojik hücrelerin alımını içeren bir immünolojik kaskad (çağlayan) başlar.<br />
Klinik önemi<br />
Ana madde: Lenfatik hastalık<br />
<br />
Çeşitli organların lenfatik drenajının incelenmesi, kanserin tanı, hastalığın sonucunu tahmini(prognoz) ve tedavisinde önemlidir. Lenfatik sistem, vücudun birçok dokusuna yakınlığı nedeniyle, metastaz adı verilen bir süreçte kanserli hücrelerin vücudun çeşitli bölgeleri arasında taşınmasından sorumludur. Araya giren lenf düğümleri kanser hücrelerini yakalayabilir. Kanser hücrelerini yok etmede başarılı olmazlarsa, düğümler ikincil tümör bölgeleri haline gelebilir.<br />
Büyümüş lenf düğümleri<br />
Ana madde: Lenfadenopati<br />
<br />
Lenfadenopati bir veya daha fazla genişlemiş lenf düğümünü ifade eder. Küçük gruplar veya tek tek büyümüş lenf düğümleri, enfeksiyon veya iltihap'a yanıt olarak genellikle "reaktif"tir. Buna “lokal” lenfadenopati denir. Vücudun farklı bölgelerinde çok sayıda lenf düğümü tutulduğunda buna “genelleştirilmiş” lenfadenopati denir.<br />
<br />
Genelleştirilmiş lenfadenopati, enfeksiyöz mononükleoz, tüberküloz ve HIV gibi enfeksiyonlardan, SLE ve romatoid artrit gibi bağ dokusu hastalıklarından ve kanserlerden, hem aşağıda tartışılan lenf düğümlerindeki doku kanserleri ve hem de vücudun diğer bölümlerinden lenfatik sistemi yoluyla ulaşan kanserli hücrelerin metastazından kaynaklanabilir.[35]<br />
Lenfödem<br />
Ana madde: Lenfödem<br />
<br />
Lenfödem, lenfatik sistem hasar gördüğünde veya kötü oluşumlarında oluşabilen, lenf birikiminin neden olduğu şişme'dir. Yüz, boyun ve karın da etkilenebilse de, genellikle uzuvları etkiler. Fil hastalığı olarak adlandırılan aşırı bir durumda ödem, fil uzuvlarındaki cilde benzer bir görünümle cilt kalınlaşacak kadar ilerler.[36]<br />
<br />
Çoğu durumda nedenleri bilinmemekle birlikte, bazen daha önce lenfatik filaryaz gibi bir paraziter hastalığın neden olduğu ciddi enfeksiyon öyküsü vardır.<br />
<br />
Lenfanjiomatozis, lenfatik damarlardan oluşan çoklu kistleri veya lezyonları içeren bir hastalıktır.<br />
<br />
Lenfödem, koltukaltında (zayıf lenfatik drenaj nedeniyle kolun şişmesine neden olur) veya kasıkta (bacağın şişmesine neden olur) lenf bezlerinin ameliyatla alınması sonrasında da oluşabilir. Geleneksel tedavi elle lenfatik drenaj ve kompresyon giysisilerle yapılır. Lenfödem tedavisi için iki ilaç klinik deneylerdedir: Lymfactin[37] ve Ubenimex/Bestatin.<br />
<br />
Elle lenfatik drenajın etkilerinin kalıcı olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur.[38]<br />
Kanser<br />
Reed-Sternberg hücreleri.<br />
Ana madde: Lenfoma<br />
<br />
Lenfatik sistemin Kanser birincil veya ikincil olabilir. Lenfoma, lenfatik doku kaynaklı kanser anlamına gelir. Lenfoid lösemiler ve lenfomalar artık aynı tip hücre soyunun tümörleri olarak kabul edilmektedir. Kanda veya kemik iliğinde "lösemi" ve lenf dokusunda "lenfoma" olarak adlandırılırlar. Bunlar "lenfoid malignite" adı altında gruplandırılmıştır.[39]<br />
<br />
Lenfoma genellikle Hodgkin lenfoma veya Hodgkin olmayan lenfoma olarak kabul edilir. Hodgkin lenfoma, mikroskop altında görülebilen Reed–Sternberg hücresi olarak adlandırılan belirli bir hücre tipi ile karakterize edilir. Epstein–Barr virüsü ile geçmişteki enfeksiyonla ilişkilidir ve genellikle ağrısız bir "kauçuk" lenfadenopatiye neden olur. Ann Arbor evreleme kullanılarak evrelemesi yapılır. Kemoterapi genellikle ABVD'yi içerir ve ayrıca radyoterapi'yi de içerebilir.[35] Hodgkin olmayan lenfoma, B-hücrelerin veya T-hücrelerinin proliferasyonunun artması ile karakterize edilen bir kanserdir ve genellikle Hodgkin lenfomadan daha büyük bir yaş grubunda ortaya çıkar. “yüksek dereceli” veya “düşük dereceli” olmasına göre tedavi edilir ve Hodgkin lenfomaya göre daha kötü prognoz (hastalığın sonucunu tahmin) taşır.[35]<br />
<br />
Lenfanjiosarkom kötü huylu bir yumuşak doku tümörü iken lenfanjioma sıklıkla Turner sendromu ile birlikte görülen iyi huylu bir tümördür. Lymphangioleiomyomatosis akciğerlerde oluşan lenfatiklerin düz kaslarının iyi huylu bir tümörüdür.<br />
<br />
Lenfoid lösemi, konakçının farklı lenfatik hücrelerden yoksun olduğu başka bir kanser türüdür.<br />
Diğer<br />
<br />
    Castleman hastalığı<br />
    Şilotoraks<br />
    Kawasaki hastalığı<br />
    Kikuchi hastalığı<br />
    Liödem<br />
    Lenfanjit<br />
    Lenfatik filaryaz<br />
    Lenfositik koriomenenjit<br />
    Soliter lenfatik nodül<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan damarı</span></span><br />
<br />
Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.<br />
Çeşitleri<br />
<br />
Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:<br />
<br />
    Arterler/Atardamarlar<br />
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)<br />
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.<br />
    Arteriyoller/Atardamarcıklar<br />
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)<br />
    Venüller/Toplardamarcıklar<br />
    Venler/Toplardamarlar<br />
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.<br />
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)<br />
<br />
Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte "arteryal kan" terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter "venöz kan" taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.<br />
Fizyoloji<br />
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.<br />
<br />
Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler - ve bir seviyeye kadar venler - kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.<br />
<br />
Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)<br />
<br />
Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.<br />
<br />
Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.<br />
Hastalıklar<br />
<br />
Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.<br />
<br />
Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.<br />
<br />
Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dolaşım Sistemi Anatomisi</span></span><br />
<br />
Dolaşım sistemi veya kardiyovasküler sistem maddelerin vücuttaki dolaşımını sağlayan organ sistemidir.<br />
Dolaşım sisteminin olmaması<br />
<br />
Dolaşım sistemine sahip olmayan canlılara örnek olarak yassı solucan (Platyhelminthes filumu) verilebilir. Bu canlının vücut boşluğunda herhangi bir kaplayıcı tabaka veya sıvı bulunmamaktadır. Sindirim sistemine açılan bir ağza sahiptirler.<br />
Açık dolaşım sistemi<br />
Çekirgede açık dolaşım sistemi.<br />
<br />
Bu tip dolaşım sistemi yumuşakçalar ve eklembacaklılar gibi omurgasızların büyük bir kısmında görülür. Bu canlılarda hemosöl olarak adlandırılan vücut boşluklarında dolaşım sıvısı organları doğrudan sarar (yıkar) ve kan (dolaşım sıvısı) ile interstisyel sıvı (doku sıvısı) arasında ayrışma yoktur. Bu birleşik sıvıya hemolenf denir. Hayvan hareket ederken oluşan kas hareketleri hemolenf hareketini sağlar fakat sıvı akışını bir bölümden diğerine yönlendirilmesi kısıtlıdır. Kalp gevşediğinde kan açık gözenekler (por) aracılığıyla kalbe döner.<br />
<br />
Hemolenf vücudun içini (hemosöl) tamamen kapsar ve tüm hücreleri sarar. Hemolenf su, inorganik tuzlar ve organik bileşiklerden oluşur. Birincil oksijen taşıyıcı molekül ise hemosiyanindir. Kılcal kan damarları bulunmaz.[kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Ayrıca, hemosit olarak adlandırılan hücreler vardır ki bunlar hemolenfte bağımsız bir şekilde gezer ve antropod bağışıklık sisteminde rol alırlar. Kanın damarlardan geçerek vücut boşluğuna aktıktan sonra toplanarak kalbe dönmesidir. Açık dolaşım derisi dikenlilerde (denizkestanesi, denizyıldızı vb.), eklem bacaklılarda (örümcek, arı, sinek vb.) ve yumuşakçalarda (deniz anası, istiridye, midye vb.) görülür.<br />
Kapalı dolaşım sistemi<br />
<br />
Kapalı dolaşım sisteminin ana yapıları kalp, kan ve kan damarlarıdır.<br />
<br />
Tüm omurgalıların ve halkalı solucanlar (Annelida filumu) ile kafadanbacaklıların (Cephalopoda sınıfı) dolaşım sistemleri kapalıdır; yani kan, kan damarlarından oluşan sistemden çıkmaz - bu damarlar sisteminin içinde dolaşır. Kan damarları arter (atardamar), kapiler (kılcaldamar) ve venlerden (toplardamar) oluşur. Arterler oksijenlenmiş kanı dokulara taşırken, venler oksijenlenmemiş kanı geri kalbe taşır. Kan arterlerden venlere kılcal damarlar yoluyla geçer ki kılcal damarlar en ince ve en çok sayıdaki kan damarlarıdır. Kan damarları genişleyerek (vazodilasyon) veya daralarak (vazokonstriksiyon) kanın gerekli bölgelere yönlendirilmesini sağlayabilir. Örneğin, yoğun egzersiz sırasında kan bağırsaklardan, o anda yoğun bir şekilde besin ve oksijene ihtiyaç duyan iskelet kaslarına yönlendirilebilir.<br />
<br />
Memelilerin dolaşım sistemlerinde kan bir tam dolaşımda kalpten iki kez geçer. Pulmoner dolaşım yani küçük dolaşım, kanı kalp ile akciğer arasında taşır; sistemik dolaşım yani büyük dolaşım da kanı kalp ile vücudun diğer bölümleri arasında taşır.<br />
<br />
Balıkların dolaşım sistemlerinde ise kan bir tam dolaşımda kalpten bir kez geçer. Kan kalpten solungaçlara pompalanır ve sonra doğrudan vücudun kalanına akar. Kan solungaçları terk ettikten sonra basıncı büyük oranda düşer; bu nedenle, memelerin dolaşım sistemine oranla, hayatî organlara kan akışı hem daha yavaş hem de daha az basınçlıdır. Bu tip bir dolaşım sistemi memelilere uygun değildir, zira bu kadar düşük basınçta böbrekler etkili biçimde çalışamaz.[1]Kısacası kanın kalp ve damarlar sistemiyle çalışmasıdır. Kapalı dolaşım ilk kez toprak solucanında görülmüştür. Omurgalıların tamamında kapalı dolaşım vardır. Balıklarda kalp 2 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Kurbağalarda kalp 3 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Sürüngenlerde kalp 3 odacıklıdır ve kalp karıncığında yarım perde vardır. Timsahlarda perde tamdır, kirli ve temiz kan panizza adı verilen bir kanalda karışır.<br />
Omurgasız canlılarda dolaşım sistemi<br />
<br />
Daha ilkel canlılardaki dolaşımın tipik örneği, süngerlerdeki ve sölenterelerdeki dolaşımdır. Bu canlıların içinde yaşadıkları su, beden çeperindeki deliklerden orta boşluğa doğru çekilir. Suyun akışı kirpikçiklerin düzenli hareketleriyle sürdürülür ve suyun "boşaltım deliği" (osculum) adı verilen delikten yukarı doğru dolaşımı sağlanır. Bu tür dolaşım, beden hücrelerinin içinde yüzdükleri sıvının oksijen ve besin maddelerinin tükenmeyeceği bir biçimde yeniden dolmasını sağlar.<br />
<br />
Daha yüksek derecede gelişmiş canlılarda, sözgelimi yosun hayvanlarında, iplikkurtlarında ve tekerlekli-kurtlarda, sıvılar ilkel orta boşluk (psödosölom) içinde, genellikle beden hareketleriyle hareket ettirilir. Bazı ilkel yumuşakçalarda, orta boşluk, gerçek kalbin bir ön taslağı sayılabilecek kalp zarı boşluğu olarak işlev görür. Bu boşluk kanallar aracılığıyla üreme bezlerine ve böbreklere bağlıdır.<br />
<br />
Eklem bacaklıların çoğunda, tulumlularda ve birçok yumuşakçada, hemolenfi (ilkel kan), edimsel damarların ve özelleşmiş bir dolaşım organı olan hemosölün içine pompalayan, gelişmiş bir kalp vardır. Bu canlılarda hemolenf, doku boşluklarına geçip, sonra genişlemiş boşlukların (sinüsler) içinden kalbe döner. Bu tür gelişmenin son aşaması, derisidikenliler, sülükler, solucanlar, çokkıllılar ve yumuşakçalarda görülen kapalı dolaşım sistemidir. Kapalı dolaşım sistemlerinde, taşınma ortamı, omurgasızlardakİ hemolenf gibi, tam bir kapalı devre oluşturan özelleşmiş damarlarla sınırlıdır.<br />
<br />
Omurgasızların kalpleri, sağımsal hareketlerle iş gören basit damarlardan, kasılıcı kasları bulunan, kendi boşlukları içinde basınç yaratan gerçek kalplere kadar değişir. Omurgasızların bile, dolaşım sistemleri üstünde önemli ölçüde bir denetimleri vardır; bu sistemlerdeki basınç ve sıvı akışı ölçümleri, harekete, çevre ısısına, vb. etkilere oldukça büyük bir uyum olduğunu ortaya koymaktadır.<br />
Omurgalılarda dolaşım sistemi<br />
<br />
Omurgalılar kapalı bir dolaşım sistemleri bulunmasıyla ayırt edilirler; bu sistemlerin en gelişmiş olanı, insanın temsil ettiği yüksek derecede gelişmiş primatlardadır. Omurgalılardaki kapalı sistemler, öbekten öbeğe önemli ölçüde değişir; bazıları, tek bir sistem halinde birleşmiş solunum organlarıyla ve genel beden dokularıyla bir düzenlenmiştir. Daha ileri omurgalılarda, kan kalpten çift geçiş yapar; birinci geçişte kanı solunum organlarına (solungaçlara ya da akciğerlere), ikincisinde de bedenin öbür dokularına taşır. Omurgalıların çoğunluğunda, klorokruorinler (demirli porfirinle bileşmiş bir pigment), hemoeritrinler (demirli ama porfirinle bileşmiş olmayan pigment) ya da hemosiyanin (bakırlı bir solunum pigmenti) içeren dolaşım sıvıları bulunur. Bütün bu pigmentler, dolaşımdaki sıvının oksijen taşıma yeteneğini artırır. Çok ender istisnalar bir yana, omurgalılarda kan, son derece etkili bir oksijen taşıma aracısı olan ve bir proteine (globin) bağlı bir demir-porfirinden (hem) oluşan hemoglobin içerir. Bazı omurgasızlarda da hemoglobin bulunmakla birlikte, bu hemoglobin genellikle dolaşım ya da sölom sıvısında çözünmüş durumdadır. Yüksek derecede gelişmiş omurgasızlarda (derisi-dikenliler ve daha yüksek omurgasızlar) hemoglobin, özel kan hücreleri içinde bulunur. Omurgalılarınsa tümünde, bu tür hücreler içinde hemoglobin vardır. Balıklarda solungaç bulunduğu halde dolaşım bu genel yapıya uyar. Yuvarlakağızlılarda ve kelebeklerde kalp, kanı solungaçlara iter; sonra, sırt aortu aracılığıyla bedenin geri kalan bölümlerine dağıtır. Bu ilkel hayvanlarda bile başlıca kan damarları üstünde nispeten ilerlemiş bir denetim vardır ve kalp verimi, egzersizin getirdiği gereksinmelere göre ayarlanır.Bazı ilkel omurgalılarda (keskisolungaçlılar ve yuvarlakağızlılar) kalbin içinde, yeniden dolmasına yardım eden bir negatif basınç oluşur. Kemikli balıklarda bu tür bir doluş desteği bulunmaz. Bazı yuvarlakağızlılarda, sıvıyı yarı açık boşluklara (sinüsler) hareket ettirmeye yardımcı ikincil kalpler bulunur.<br />
<br />
İkiyaşayışlılarda ve sürüngenlerde, kalp üç odacıklıdır ama akış düzeni, kalbin iki ayrı pompa gibi etkili işlev görmesine olanak sağlar.<br />
İnsanda dolaşım sistemi<br />
<br />
İnsan kalbi, yaşamı boyunca çalışır ancak ölünce durur. Kalp atışının 2 ya da 4 dakikadan uzun süre durması, kalıcı beyin yıkımına yol açar. Kalbin kendi kasına kan sağlaması da sürekli çalışmasına bağlıdır; birkaç dakikadan uzun süre kan kesilirse, kalp kası çok fazla zarar görüp, bir daha çalışmayacak biçimde durur. İnsanda dolaşım sistemi, iki büyük dolaşım, akciğer dolaşımı (küçük dolaşım) ve büyük (sistemik) dolaşım, biçiminde örgütlenmiştir. Her dolaşımın kendi pompası vardır. Her iki pompa, tek bir organ halinde bütünleşmiştir. Beden dokularından dönen kan, superior vena kava ve inferior vena kava ile kalbin sağ yanının üstodacığı olan sağ kulakçığa (sağ atrium) dökülür. Bu odacığın kasları kasılınca, kanı kalbin sağ yanının büyük pompa odacığı olan sağ karıncığa (sağ ventrikül) geçmeye zorlar ki bu da kasılınca, kanı akciğer atardamarına gönderir, kan buradan akciğerdeki damarlara taşınır. Bu akciğer damarları içinde kan, havadan çok ince zarlarla ayrılmış bir durumdadır. Burada basit yayınma aracılığıyla oksijen kana girer, karbondioksitse kandan geçer ve ayrılır. Ardından bu temizlenmiş ve tazelenmiş kan, sol kulakçığa (sol atrium) geçer. Sol kulakçıktan kan, sol karıncığa (sol ventrikül) geçer. Sol karıncığın kas çeperi çok güçlüdür ve kasıldığı zaman kanı oldukça büyük bir basınçla, aort adı verilen büyük atardamar aracılığıyla, büyük dolaşıma iter. Sol karıncığın kasılma güçleri tarafından aort içinde oluşturulan basınç, kanı bedenin bütün dokularına, gereksinimlerini karşılayacak miktarda götürmeye yetecek büyüklüktedir.<br />
<br />
Aortun, kanı bedenin değişik bölümlerine taşıyan birçok kolu vardır. Bu kolların da tümü daha küçük kollara ayrılır; bu daha küçük kollar da, sonunda milyonlarca küçük kan damarı ortaya çıkacak biçiminde kollara ayrılmayı sürdürür. Dolaşımın en küçük atardamarlarına atardamarcık adı verilir.<br />
Dolaşım sistemi içindeki kan akışı<br />
<br />
Genel olarak kanın akışı,sıvıların akış yasalarını izler. Temel yasa,aşağıdaki denklemle gösterilir:<br />
<br />
    akış=basınç/direnç.<br />
<br />
Kalp-damar fizyolojisinde, akış değeri olarak genellikle kalp verimi alınır; basınç, ortalama atardamar basıncıdır; dirençse, küçük kan damarının içindeki özellikle de atardamarcıklar içindeki akış dirençtir. Daha ayrıntılı bir biçimde, ağdalı sıvıların esnek olmayan borular içinden akışına uygulanan denklem, Poiseuille denklemi diye adlandırılır. Bu denklemle kan akışı, kabaca tanımlanabilir. Bununla birlikte, söz konusu denklem, akışkanın Newton tanımına uyan gerçek bir akışkan olduğunu kabul eder; oysa kan böyle bir akışkan değildir; denklem aynı zamanda boruların katı olduğunu varsayar; oysa kan damarlarının çeperleri katı değildir; ayrıca denklem akışkanın pürüzlülüğünün değişmez olduğunu kabul eder; oysa kanın pürüzlülüğü değişmez değildir. Gene de, kan akışının denetimi konusunda yaklaşık da olsa bilgi edinmek bakımından, Poiseuille denklemi yararlıdır. Kanın büyük ve orta büyüklükteki akışı, nabızla yansır. Nabız kılcaldamarların atardamar uçlarında söner ve zor fark edilecek bir duruma gelir. Fizyologlar, kan damarları içindeki akışı ve basınç vurusunun iletimini tanımlayan ayrıntılı kuramlar geliştirmişlerdir ve dirençli öğelerin, özellikle de atardamarcıkların etkisi çok iyi anlaşılmıştır.<br />
Kan dolaşımının denetimi<br />
<br />
Basınç-akış ilişkisi, kan dolaşımı denetiminin temelini oluşturur. Dolaşımın bütün denetimi, kalp kası ya da atardamarcık düz kası tarafından sağlanır. Kalp verimi, öncelikle kalp hızıyla, atardamar basıncı kalp verimiyle ve çevresel dirençle, yerel doku ağları içinden kanın akışıyla, atardamar kasılması ya da gevşemesiyle denetlenir.<br />
<br />
Kalp kası ve dolaşım sisteminin düz kasları, beynin soğaniliğinde bulunan kalp damar merkezlerinden çıkan sinirler tarafından denetlenir.<br />
Tarihçe<br />
<br />
M.Ö. 4. yüzyılda, kalbin kapakçıkları Hippokrat okuluna bağlı bir hekim tarafından keşfedilmiştir. Fakat, kapakçıkların görevi o dönemlerde anlaşılamamıştır. Ölümden sonra, kan venlerde (toplardamar) toplandığından, arterler (atardamar) boş görünür. Bu nedenle antik anatomistler bu damarların hava ile dolu olduğunu düşünmüş ve bu damarların hava dağıtma görevine sahip olduğu kanısına varmışlardı.<br />
<br />
Herofilus venler ile arterleri ayırsa da, nabzın doğrudan arterlerin bir özelliği olduğu düşünmüştür. Erasistratus yaşam sırasında kesildiklerinde arterlerin kanadığını gözlemlemiştir. Buradan da arterlerden kaçan (çıkan) havanın yerini kanın, venler ile arterler arasındaki küçük damarlar aracılığıyla, doldurduğunu düşünmüştür. Böylece kan akışını ters olarak düşünse de, ilk kez kılcal damar fikrini ortaya atmıştır.<br />
<br />
M.S. 2. yüzyılda Yunan hekim Galen kan damarlarının kan taşıdığını bilmekteydi ve venöz (koyu kırmızı) ve arteriyel (açık kırmızı ve daha duru) kanı tanımlamış, görevlerinin farklı ve ayrı olduğunu belirtmişti. Büyüme ve enerji, karaciğerde kilüsten oluştuğuna inandığı venöz kanın özellikleriyken, arteriyel kan kalpten gelmekteydi ve hava içerdiği için canlılık vermekteydi. Kan oluştuğu (yaratıldığı/üretildiği) yerlerden vücudun tüm bölümlerine akar ve buralarda tüketilirdi. Kalbe veya karaciğere giden kanın geri dönüşü yoktu. Kalp kanı pompalamadığı gibi, kalbin hareketi diyastol sırasında kanı emmekteydi ve kan arterlerin (kendi) nabızları sayesinde hareket etmekteydi. Ayrıca, Galen arteriyel kanın, venöz kanın sol karıncıktan sağa 'gözenekler' yardımıyla geçmesi ve havanın da akciğerlerden pulmoner arter yoluyla kalbin sol tarafına geçmesi sonucu oluştuğunu düşünmekteydi. Arteriyel kan oluştuğu sırada 'isli' (duman rengi) buharların oluştuğunu ve bunların yine pulmoner arter yardımıyla, dışarı verilmesi için, akciğerlere geçtiğini de düşünmüştür.<br />
<br />
İbn Nefis, 1242'de, insan vücudundaki kan dolaşımını doğru biçimde tanımlayan ilk kişidir. Anatomik bilgisi doğrultusunda el-Nefis pulmoner dolaşım konusunda şöyle bir çıkarımda bulunmuştur:<br />
<br />
    "... kanın kalbin sağ odasından sol odasına varması gerekmektedir, fakat bu ikisi arasında doğrudan bir geçiş (yolu) bulunmamaktadır. Kalbin kalın septumu delikli olmadığı gibi, bazılarının düşündüğü gibi görünür gözenekler veya Galen'in düşündüğü gibi görünmeyen gözenekler içermez. Kan kalbin sağ odasından vena arteriosa (pulmoner arter) aracılığıyla akciğerlere akar, maddelerine dağılır, hava ile karışır ve arteria venosadan (pulmoner ven) geçerek, kalbin sol odasına ulaşır..."<br />
<br />
Bunun dışında kalbin ihtiyaç duyduğu oksijen ve besinleri koroner arterler yoluyla aldığı yönünde bir önerme de ortaya atmıştır.<br />
<br />
1552'de ise Michael Servetus aynı tanımı yaptı ve Realdo Colombo da bunu kanıtladı. Yine de tüm bu sonuçlar genel olarak yaygın biçimde kabul edilmemişti.<br />
<br />
Sonunda, Hieronymus Fabricius'un öğrencilerinden biri olan William Haryvey bazı deneylerden sonra 1628'de insan dolaşım sistemini keşfettiğini duyurdu ve bu konuda etkili bir kitap (Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus) yayımladı. Bu çalışma zamanla tıp dünyasına doğru anlayışı kabul ettirdi. Harvey arterler ile venleri bağlayan kılcal damar sistemini tanımlayamamıştı; bunlar daha sonra Marcello Malpighi tarafından tanımlanmıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp</span></span><br />
<br />
<br />
Kalp ya da yürek, pek çok hayvanda bulunan kaslı bir organdır. Bu organ dolaşım sisteminin kan damarları yoluyla kan pompalar. Pompalanan kan besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken, karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır. İnsanlarda kalp yaklaşık olarak kapalı bir yumruk boyutundadır ve akciğerler arasında, göğüsün orta bölmesinin içindedir. Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, metabolizma eylemleri sonucunda oluşan artık ürünlerin vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi görevleri yapar. Kalp, dolaşım sistemi içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla dakikada 5-35 litre arası, günlük ise 9000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 bin ton kanı vücuda pompalar. Yetişkin bir kadında ortalama ağırlığı 200-280 gram, yetişkin bir erkekte ise 250-390 gram ağırlığındadır. Her kişinin, kalbinin yaklaşık kendi yumruğu büyüklüğünde olduğu sanılır.<br />
Kalp diyagramı:<br />
1. Sağ atrium (Atrium dextra), 2. Sol atrium (Atrium sinistrum), 3. Superior vena kava (Vena cava superior), 4. Aort, 5. Pulmoner arter, 6. Pulmoner ven, 7. Mitral kapak, 8. Aort kapağı, 9. Sol ventrikül, 10. Sağ ventrikül, 11. Inferior vena kava (Vena cava inferior), 12. Triküspit kapak, 13. Pulmoner kapak<br />
Beyaz oklar = normal dolaşım<br />
Bir insanın iç kalp görüntüsü<br />
Kalp atışının bilgisayarla oluşturulmuş 3 boyutlu kesit modeli<br />
Kalp atışının üç boyutlu ultrasonografide görünümü<br />
Sistolik evre (Kalbin kasılması)<br />
Diastolik evre (Kalbin gevşemesi).<br />
<br />
Kalp, göğüs boşluğunda, 2 akciğer arasında, sternumun arkasında, diyafram kası üzerinde ve 4. 5. ve 6. Costaeların arka yüzünde, üçte ikisi orta çizginin solunda, üçte biri ise sağında yer almaktadır.<br />
<br />
    Elimizi göğsümüzün sol tarafına koyduğumuzda, kalbimizden gelen sesin nedeni kulakçık ile karıncık arasındaki kapakçıkların açılıp kapanmasıdır.<br />
    Başlıca 4 kalp sesi vardır; bunların ilk ikisi hissedilir veya steteskop vasıtasıyla duyulabilirken, 3. ve 4. sesler ancak EKG (ECG) cihazında duyulabilir. 1. kalp sesi atriyo-ventriküler kapakların sesi iken, 2. kalp sesi aorta ve arteria pulmonalis'teki kapakların çıkardığı sestir. 1. ve 2. kalp sesi arasındaki süre ventrüküler sistoldür (kalbin kasılması). 2. kalp sesi ile 1. kalp sesi arasındaki süre ise ventriküler diastol (kalbin gevşemesi) evresidir.[1]<br />
<br />
Kökenbilim<br />
<br />
Kalp sözcüğünün Türkçedeki karşılığı Yürek’tir, Arapça ḳlb kökünden gelen kalb قلب sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük, Akadca aynı anlama gelen kablu sözcüğü ile eş kökenlidir. Hastane bölümlerinden birisi olan ve kalp düzeneğinin tedavileriyle ilgilenen Kardiyoloji sözcüğü ise; Eski Yunanca kardía καρδία sözcüğünden alıntıdır.<br />
Yapı<br />
Odacıklar<br />
Yukarıdan sağ ve sol ventrikülleri gösteren kalp incelemesi<br />
<br />
Kalbin dört odası vardır, iki üst atriyum, alıcı odacıklar ve iki alt ventrikül, boşaltma odası. Atriyum, atriyoventriküler septum içinde bulunan atriyoventriküler kapaklar vasıtasıyla ventriküllere açılır. Bu ayrım kalbin yüzeyinde koroner sulkus olarak da görülebilir.[2]<br />
<br />
Sağ üst atriyumda sağ atrial apendiks veya kulak kepçesi adı verilen kulak şeklinde bir yapı vardır ve sol üst atriyumda sol atrial apendiks adı verilen başka bir yapı vardır.[3]<br />
<br />
Sağ atriyum ve sağ ventrikül birlikte bazen sağ kalp olarak adlandırılır. Benzer şekilde, sol atriyum ve sol ventriküle birlikte bazen sol kalp denir.[4] Ventriküller, kalbin yüzeyinde anterior longitudinal sulkus ve posterior interventriküler sulkus] olarak görülen interventriküler septum ile birbirinden ayrılır.[2]<br />
<br />
Kalbin içerisinde 4 adet odacık bulunmaktadır:<br />
<br />
    Sağ kulakçık (atrium dexter)Kalp kası<br />
    Sol kulakçık(atrium sinister)<br />
    Sağ karıncık (ventriculus dexter)<br />
    Sol karıncık (ventriculus sinister)<br />
<br />
Kalbin sağ ve sol kısımları septum aracılığıyla birbirinden tamamen ayrılmaktadır. Kalp, içi boş dört bölmeden oluşmaktadır. Sağ kalp, sağ kulakçık ve sağ karıncıkdan oluşmakta olup burada oksijen bakımından fakir olan venöz kan bulunmaktadır. Sol kalp ise sol kulakçık ve sol karıncıkdan oluşmuş olup içerisinde oksijen bakımından zengin olan arterial kanı bulundurur. Ayrıca sol karıncığın pompalama görevinden dolayı duvar yapısı diğer boşluklara göre oldukça gelişmiştir.<br />
Kapaklar<br />
Atriyum ve ana damarlar çıkarıldığında, dört kapağın tamamı açıkça görülebilir.[5]<br />
Kapakçıkları, arterleri ve damarları gösteren kalp. Beyaz oklar kan akışının normal yönünü gösterir.<br />
Korda tendinea yoluyla sağda triküspit kapakçığına ve soldaki mitral kapağına bağlı papiller kası gösteren ön kısım.[5]<br />
<br />
Kalbin odacıklarını birbirinden ayıran dört kapağı vardır. Her atriyum ve ventrikül arasında bir kapak ve her bir ventrikülün çıkışında bir kapak bulunur.[5]<br />
<br />
Kulakçıklar ile karıncıklar arasındaki kapakçıklara atriyoventriküler kapakçıklar denir. Sağ atriyum ile sağ ventrikül arasında triküspit kapak bulunur. Triküspid kapağın, korda tendinae'ya bağlanan[6] ve göreli konumlarına göre anterior, posterior ve septal kaslar olarak adlandırılan üç papiller kas olmak üzere üç çıkıntısı vardır. [6] Mitral kapak, sol atriyum ile sol ventrikül arasında yer alır. Ön ve arka olmak üzere iki çıkıntıya sahip olması nedeniyle biküspid kapak olarak da bilinir. Bu tüberküller ayrıca korda tendinalar yoluyla ventriküler duvardan çıkıntı yapan iki papiller kasa bağlanır.[7]<br />
<br />
Kalpte iki adet atrioventriküler kapak, iki adet de büyük damar kapakları (yarım ay kapak) olmak üzere 4 kapakçık bulunmaktadır. Kulakçıklar ile karıncıklar arasında ve karıncıklar ile buradan çıkan damarlar arasında kapaklar bulunur. Kapakçıklar, kanın tek yönlü akmasını yani geriye dönüşünü engellemeye yarar. Kapaklar, kanın karıncıklara tek yönlü girişini sağlarken aynı zamanda tek yönlü çıkışını da sağlarlar.<br />
<br />
    Triküspid kapak: Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında bulunur.<br />
    Pulmoner kapak: Sağ karıncık ile pulmoner arter (akciğer arteri) arasındaki sağ karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engelleyen üç adet yarım ay şeklindeki kapaklardır.<br />
    Mitral kapak: Sol karıncık ve sol kulakçık arasında bulunur.<br />
    Aort kapağı: Sol karıncık ile aort arasında bulunur. Bu kapaklar sol karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engeller.<br />
<br />
Papiller kaslar, korda tendina denilen kıkırdaklı bağlantılar ile kalp duvarlarından kapakçıklara kadar uzanır. Bu kaslar, kapakçıkların kapandıklarında çok geriye düşmelerini engeller.[8] Kalp döngüsünün gevşeme aşamasında papiller kaslar da gevşer ve korda tendinea üzerindeki gerilim hafiftir. Kalp odaları kasılırken papiller kaslar da kasılır. Bu, korda tendinea üzerinde gerilim oluşturarak atriyoventriküler kapakçıkların uçlarını yerinde tutmaya yardımcı olur ve kulakçıklara geri üflenmelerini önler.[5] [a][6]<br />
<br />
Her bir ventrikülün çıkışında iki ek yarım ay kapak vardır. Pulmoner kapakçık pulmoner arter'in tabanındadır. Bu, herhangi bir papiller kasa bağlı olmayan üç çıkıntılıdır. Ventrikül gevşediğinde, kan arterden ventriküle geri akar ve bu kan akışı, kapağı kapatmak için kapanan tüberküllere doğru bastırarak cep benzeri kapağı doldurur. Yarım ay aort kapağı, aort'un tabanındadır ve ayrıca papiller kaslara bağlı değildir. Bunda da aortdan geri akan kanın basıncıyla kapanan üç tüberkül vardır.[5]<br />
Sağ kalp<br />
<br />
Sağ kalp, triküspit kapakçık adlı bir kapakçıkla ayrılan sağ atriyum ve sağ ventrikül olmak üzere iki bölmeden oluşur.[5]<br />
<br />
Sağ atriyum, vücudun iki ana toplardamarından, üst ve alt venae kava'dan neredeyse sürekli olarak kan alır. Koroner dolaşımdan gelen az miktarda kan da, inferior vena kava açıklığının hemen üstünde ve ortasında bulunan koroner sinüs yoluyla sağ atriyuma akar.[5] Sağ atriyumun duvarında, fossa ovalis olarak bilinen oval şekilli bir çöküntü vardır ve bu, fetal kalpte foramen ovale olarak bilinen bir açıklığın kalıntısıdır.[5] Sağ atriyumun iç yüzeyinin çoğu pürüzsüzdür, fossa ovalisin çöküntüsü ortadadır ve ön yüzeyde sağ atriyal apendiks de bulunan pektinat kasların belirgin sırtları vardır.[5]<br />
<br />
Sağ ventrikülün duvarları trabeculae carneae ile kaplanmıştır, yani endokardiyum ile kaplı kalp kası sırtlarıdır. Bu kas sırtlarına ek olarak, moderatör bant denilen, yine endokardiyum tarafından kaplanan bir kalp kası bandı sağ ventrikülün ince duvarlarını güçlendirir ve kalp iletiminde çok önemli bir rol oynar. İnterventriküler septumun alt kısmından doğar ve inferior papiller kasa bağlanmak için sağ ventrikülün iç boşluğunu geçer.[5] Sağ ventrikül, kasılırken içine kan püskürttüğü pulmoner gövde içine doğru incelir. Pulmoner gövde, kanı her bir akciğere taşıyan sol ve sağ pulmoner arterlere ayrılır. Pulmoner kapak, sağ kalp ile pulmoner gövde arasındadır.[5]<br />
Sol kalp<br />
<br />
Sol kalbin iki odası vardır: mitral kapakçık ile ayrılan sol atriyum ve sol ventrikül.[5]<br />
<br />
Sol atriyum, dört pulmoner venden biri yoluyla akciğerlerden oksijenli kanı geri alır. Sol atriyumda sol atriyal apendiks adı verilen bir çıkıntı vardır. Sağ atriyum gibi, sol atriyum da pektinat kaslarla kaplıdır.[9] Sol atriyum, mitral kapak ile sol ventriküle bağlanır.[5]<br />
<br />
Sol ventrikül, sağ ile karşılaştırıldığında tüm vücuda kan pompalamak için gereken daha büyük kuvvet nedeniyle çok daha kalındır. Sağ ventrikül gibi, solda da trabeculae carneae vardır ancak moderatör bant yoktur. Sol ventrikül, kanı aort kapağı yoluyla vücuda ve aorta pompalar. Aort kapağının üzerindeki iki küçük açıklık kanı kalp kasına taşır; sol koroner arter, kapağın sol ucunun üzerindedir ve sağ koroner arter sağ ucun üzerindedir.[5]<br />
Damarlar<br />
<br />
Kalbin içerisi her ne kadar kan ile dolu olsa da, içerisindeki kanla değil, aort damarından ayrılan sağ ve sol kalp atardamarlarından beslenmektedir. Başta iki ana dal hâlinde olan bu arterler daha sonra kollara ve dallara ayrılıp kalbi beslerler.<br />
<br />
    Kalbin arka yüzünü ve sağ karıncığı besleyen; sağ koroner arter,<br />
    Kalbin ön yüzünü sol karıncığı besleyen; sol ön inen arter (LAD),<br />
    Kalbin sol yanını ve arkasını besleyen; sirkumfleks arter (Cx)<br />
<br />
Ayrıca LAD ve Cx arterlerinin dallandığı çok kısa bir sol ana koroner arter bulunmaktadır. Bu damarlar içerisinde en önemlisi LAD, kalbin neredeyse üçte ikisini besler. Tıkanması durumunda zarar gören kas kitlesi önemli düzeyde olduğundan ölüme neden olma durumu yüksektir, bu nedenle bu damara "Dul bırakan damar" (widowmaker) adı da verilmektedir. Sağ koroner arter sinüs düğümüne kan verdiğinden damar tıkanıklığı gerçekleştiğinde kalpte durma ve ritim bozuklukları sıkça görülür.[10]<br />
Tabakalar<br />
Visseral ve parietal perikard dahil olmak üzere kalp duvar tabakaları<br />
<br />
Kalp duvarı üç tabakadan oluşur: iç endokardiyum, orta miyokard ve dış epikard. Bunlar perikard adı verilen çift zarlı bir kese ile çevrilidir. Dışta bulunan "perikart", kalbi dıştan saran fibro seröz yapıda bir zardır. Bu zarın arasında sürtünmeyi azaltan bir sıvı bulunur.<br />
<br />
Kalbin en iç tabakasına endokard denir. Tek katlı yassı epitel astarından oluşur ve kalp odacıklarını ve kapakçıklarını kaplar. Kalbin damarlarının ve atardamarlarının endoteli ile süreklidir ve ince bir bağ dokusu tabakasıyla miyokardiyuma bağlanır.[5] Endokardiyum endotelinler salgılayarak miyokardın kasılmasını düzenlemede de rol oynayabilir.[5] Kalbin iç yüzeyini örten bu tabaka, içeriye doğru uzantılar vererek kalpteki dört kapağın temelini oluşturur.[11]<br />
Miyokardın dönen modeli, kalbin etkili şekilde pompalamasına yardım eder<br />
<br />
Kalp duvarının orta tabakası, bir kollajen çerçevesiyle çevrili istemsiz çizgili kas doku tabakası kalp kası olan miyokarddır. İki ventrikülün etrafında 8 şekli oluşturup apekse doğru ilerleyerek, kulakçıkların çevresinde ve büyük damarların ve iç kasların tabanlarının çevresinde 8 modeli şekil oluşturan dış kaslarla kas hücreleri kalbin odalarının etrafında dönüp dururken, kalp kası modeli zarif ve karmaşıktır. Bu karmaşık dönme düzeni, kalbin kanı daha etkili bir şekilde pompalamasına olanak tanır.[5]<br />
<br />
Kalbin en kalın tabakası miyokarttır. Pompalama görevi yapan karıncıklar, kulakçıklara göre özellikle sol karıncıkta daha kalındır.<br />
<br />
Kalp kasında iki tür hücre vardır: Kolay kasılma yeteneğine sahip kas hücreleri ve iletme sisteminin kalp atım (ing: pacemaker) hücreleri. Kas hücreleri, atriyum ve ventriküllerdeki hücrelerin büyük kısmını (%99) oluşturur. Bu kasılabilir hücreler, kalp atım hücrelerinden gelen hareket potansiyeli darbelerine hızlı yanıt sağlayan arakatkılı disklerle bağlanır. Arakatkılı diskler, hücrelerin bir sinsityum gibi davranmasına ve kanı kalpten ve ana arterlere pompalayan kasılmaları sağlar.[5]<br />
<br />
Kalp atım hücreleri, hücrelerin %1'ini oluşturur ve kalbin iletim sistemini oluşturur. Genellikle kasılma hücrelerinden çok daha küçüktürler ve onlara sınırlı kasılma sağlayan birkaç miyofibril içerirler. İşlevleri birçok açıdan nöronlara benzer.[5] Kardiyak kas dokusu, tüm kalbin kasılmasını tetiklemek için uyarıyı hücreden hücreye hızla yayan, sabit hızda kardiyak hareket potansiyeli başlatmak için eşsiz yetenekli otoritmikliğe sahiptir.[5]<br />
<br />
Kalp kas hücrelerinde spesifik ifade edilen proteinler vardır.[12][13] Bunlar çoğunlukla kasın kasılması ile ilişkilidir ve aktin, miyozin, tropomyosin ve troponin ile bağlanır. MYH6, ACTC1, TNNI3, CDH2 ve PKP2 içerirler. İfade edilen diğer proteinler, iskelet kasında da bahsedilen MYH7 ve LDB3'dür.[14]<br />
Perikardiyum<br />
<br />
Perikardiyum, kalbi çevreleyen kesedir. Perikardiyumun sert dış yüzeyine lifli zar denir. Bu, kalbin yüzeyini yağlamak için kalp zar sıvısı üreten seröz zar denilen çift iç zarla kaplıdır.[15] Seröz zarın lifli zara tutunan kısmına yan perikardiyum, seröz zarın kalbe yapışık olan kısmına ise visseral perikardiyum denir. Perikardiyum, göğüs içindeki diğer yapılara karşı hareketini kayganlaştırma, kalbin göğüs içindeki konumunu sabit tutma ve kalbi enfeksiyondan koruma görevleri yapar.[16]<br />
Koroner dolaşım<br />
Kalbin atardamarının beslemesi kırmızı ile diğer alanlar ise mavi ile etiketlenmiştir<br />
Ana madde: Koroner dolaşım<br />
<br />
Vücuttaki tüm hücreler gibi kalp dokusunun da, oksijen ve besinlerle beslenmesi ve metabolik atıkların atılması için bir yolunun olması gerekir. Bu, atardamarlar, toplardamarlar ve lenfatik damarları kapsayan koroner dolaşımla sağlanır. Koroner damarlardan kan akışı, kalp kasının gevşeme veya kasılmasıyla ilgili olarak tepe ve çukurlarda oluşur.[5]<br />
<br />
Kalp dokusu, aort kapağının hemen üzerinde çıkan iki atardamardan (arter) kanı alır. Bunlar sol ana koroner arter ve sağ koroner arterdir. Sol ana koroner arter, aorttan ayrıldıktan sonra sol ön inen ve sol sirkümfleks arter olmak üzere iki damara ayrılır. Sol ön inen arter kalp dokusunu ve sol karıncığın (ventrikül) ön, dış tarafı ve bölmesini (septum) besler. Bunu, daha küçük arterlere (çapraz ve bölme(septal) dallar) dallanarak yapar. Sol sirkumfleks sol ventrikülün arkasını ve altını besler. Sağ koroner arter sağ atriyum, sağ ventrikül ve sol ventrikülün alt arka kısımlarını besler. Sağ koroner arter ayrıca atriyoventriküler düğüme (insanların yaklaşık %90'ında) ve sinoatriyal düğüme (insanların yaklaşık %60'ında) kan sağlar. Sağ koroner arter, kalbin arkasındaki bir olukta, sol ön inen arter ise öndeki bir olukta akar. Kalbi besleyen atardamarların anatomisinde insanlar arasında önemli farklılıklar vardır [17]. Atardamarlar, en uzak noktalarında her atardamar dağılımının kenarlarında birleşen daha küçük dallara ayrılırlar.[5]<br />
<br />
Koroner sinüs, sağ atriyuma boşalan büyük bir damardır ve kalbin venöz drenajının çoğunu alır. Büyük kalp damarı'ndan (sol atriyumu ve her iki ventrikülü alan), arka kalp damarından (sol ventrikülün arkasını boşaltan), orta kalp damarından (sol ve sağ ventriküllerin altını boşaltan) ve küçük kalp damarından kanı alır.[18] Ön kalp damarları, sağ karıncık önünü boşaltır ve doğrudan sağ atriyuma boşalırlar.[5]<br />
<br />
Kalbin üç tabakasının her birinin altında pleksus adı verilen küçük lenfatik ağlar bulunur. Bu ağlar, kalbin yüzeyindeki ventriküller arasındaki olukta yukarı doğru giden ve yukarı doğru çıktıkça daha küçük damarları alan, ana sol ve ana sağ gövdede toplanırlar. Bu damarlar daha sonra atriyoventriküler oluğa gider ve sol ventrikülün diyafram üzerinde oturan bölümünü boşaltan üçüncü bir damar alır. Sol damar bu üçüncü damarla birleşir ve pulmoner arter ve sol atriyum boyunca ilerleyerek aşağı trakeobronşiyal düğümde son bulur. Sağ damar, sağ atriyum ve sağ ventrikülün diyafram üzerinde oturan kısmı boyunca hareket eder. Genellikle çıkan aortun önünden geçerek brakiyosefalik bir düğümde son bulur.[19]<br />
Sinir beslemesi<br />
Kalbin otonom sinir bağlantısı<br />
<br />
Kalp, vagus siniri'nden ve sempatik gövdeden çıkan sinirlerden sinir sinyalleri alır. Bu sinirler, kalp atış hızını etkilemek için çalışır ancak onu kontrol etmez. Sempatik sinirler aynı zamanda kalp kasılma kuvvetini de etkiler.[20] Bu sinirler boyunca ilerleyen sinyaller, omurilik soğanı'daki iki eşleştirilmiş kardiyovasküler merkezden çıkar. Parasempatik sinir sistemi'nin vagus siniri kalp atış hızını azaltmak, sempatik gövdeden gelen sinirler ise kalp atış hızını artırmak için çalışır.[5] Bu sinirler, kardiyak pleksus adı verilen kalbin üzerinde uzanan bir sinir ağı oluşturur.[5][19]<br />
<br />
Vagus siniri, beyinsapı'ndan çıkan uzun, gezici bir sinirdir ve kalp dahil göğüs ve karın bölgesindeki çok sayıda organa parasempatik uyarı sağlar.[21] Sempatik gövdeden gelen sinirler, T1-T4 torasik ganglionlardan çıkar ve hem sinoatriyal hem de atriyoventriküler düğümlere ayrıca atriyum ve ventriküllere gider. Ventriküller, sempatik lifler tarafından parasempatik liflerden daha zengin şekilde sinir sistemine bağlanırlar. Sempatik uyarım, kalp sinirlerinin nöromüsküler bağlantısında nörotransmitter norepinefrin (noradrenalin de denilir) salınmasına neden olur. Bu, repolarizasyon (yeniden kutuplaşma) süresini kısaltır. Böylece depolarizasyonu (kutuplaşmayı kaldırma) ve kasılma hızını artırır, bu ise kalp atış hızının artmasına neden olur. Pozitif yüklü iyonların akışına izin vererek kimyasal veya -kapılı sodyum ve kalsiyum iyon kanallarını açar.[5] Norepinefrin, beta-1 reseptörüne bağlanır.[5]<br />
Fizyoloji<br />
Kan akışı<br />
Kapakçıklardan kan akış<br />
Kalpten kan akışı<br />
Kalpten kan akışının video açıklaması<br />
<br />
Kalp, vücutta sürekli kan akışı sağlamak için dolaşım sistemi'nde pompa görevi yapar. Bu dolaşım, vücuda giren ve çıkan sistemik dolaşım ile akciğerlere giden ve çıkan pulmoner dolaşım'dan oluşur. Küçük kan dolaşımı'ndaki kan, solunum işlemi yoluyla akciğerlerdeki oksijen için karbondioksit'i değiştirir. Sistemik dolaşım daha sonra oksijeni vücuda taşır ve karbondioksiti ve nispeten oksijeni alınmış kanı akciğerlere aktarmak için kalbe geri döndürür.[5]<br />
<br />
Sağ kalp, superior ve alt ana toplardamar (inferior) olmak üzere iki büyük damardan oksijeni alınmış kanı toplar. Kan sürekli olarak sağ ve sol atriyumda toplanır.[5] Superior ana toplardamarları kanı yukarıdan diyaframa akıtır ve sağ atriyumun üst arka kısmına boşaltır. alt anatoplardamarları kanı diyaframın altından boşaltır ve superior ana toplardamar açıklığının altındaki atriyumun arka kısmına boşaltır. Alt ana toplardamarlar açıklığının hemen üstünde ve ortasında ince duvarlı koroner sinüs açıklığı vardır.[5] Ayrıca koroner sinüs, miyokardiyumdan gelen oksijensiz kanı sağ atriyuma döndürür. Kan sağ atriyumda toplanır. Sağ atriyum kasıldığında, kan triküspit kapaktan sağ ventriküle pompalanır.<br />
<br />
Sağ ventrikül kasılırken triküspit kapak kapanır ve kan pulmoner kapaktan pulmoner gövdeye pompalanır. Pulmoner gövde, kılcal damar'lara ulaşana kadar akciğerler boyunca pulmoner arterlere ve giderek daha küçük arterlere ayrılır. Bunlar alveollerden geçerken karbondioksit oksijenle değiştirilir. Bu, pasif difüzyon süreci yoluyla olur.<br />
<br />
Sol kalpte, oksijenli kan pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma geri döner. Daha sonra sistemik dolaşım için mitral kapaktan sol ventriküle ve aort kapağından aorta pompalanır. Aort, birçok küçük artere, arteriole ve nihayetinde kılcal damarlara dallanan büyük bir arterdir. Kılcal damarlarda, kandaki oksijen ve besinler metabolizma için vücut hücrelerine sağlanır ve karbondioksit ve atık ürünlerle değiştirilir.[5] Artık oksijensizleştirilmiş kılcal kan, en sonunda üst ve alt toplardamarlarda ve sağ kalbe toplanan venül'lere ve damarlara doğru hareket eder.<br />
Kalp döngüsü<br />
Ana maddeler: Kalp döngüsü, Sistol ve Diyastol<br />
EKG ile ilişkili olarak kalp döngüsü<br />
<br />
Kalp döngüsü, kalbin her kalp atışıyla kasıldığı ve gevşediği olaylar dizisidir.[22] Karıncıkların kasılarak kanı aorta ve ana pulmoner artere zorladığı süre sistol olarak bilinirken, karıncıkların gevşeyip yeniden kanla dolduğu dönem diyastol olarak bilinir. Kulakçıklar ve karıncıklar uyum içinde çalışır, yani sistolde karıncıklar kasılırken kulakçıklar gevşer ve kan toplar. Karıncıklar diyastolde gevşediğinde, atriyumlar kanı karıncıklara pompalamak için kasılır. Bu koordinasyon kanın vücuda verimli bir şekilde pompalanmasını sağlar.[5]<br />
<br />
Kalp döngüsünün başlangıcında karıncıklar gevşer. Bunu yaparken, açık mitral ve triküspit kapakçıklardan geçen kanla dolarlar. Karıncıklar dolmalarının çoğunu tamamladıktan sonra, kulakçıklar kasılarak karıncıklara daha fazla kan pompalamaya zorlar ve pompayı hazırlar. Ardından, ventriküller kasılmaya başlar. Ventriküllerin boşluklarında basınç yükseldikçe, mitral ve triküspit kapakçıklar kapanmaya zorlanır. Karıncıklardaki basınç daha da artarak aort ve pulmoner arterlerdeki basıncı aştığında, aort ve pulmoner kapakçıklar açılır. Kan kalpten dışarı püskürtülür ve karıncıklardaki basıncın düşmesine neden olur. Eşzamanlı olarak, kan superior ve inferior toplardamarlar yoluyla sağ atriyuma ve pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma akarken atriyum yeniden dolar. Son olarak, karıncıklardaki basınç aort ve pulmoner arterlerdeki basıncın altına düştüğünde, aort ve pulmoner kapakçıklar kapanır. Karıncıklar gevşemeye başlar, mitral ve triküspit kapaklar açılır ve döngü yeniden başlar.[22]<br />
Kalp debisi<br />
X ekseni, kalp seslerinin kaydıyla zamanı yansıtır. Y ekseni basıncı temsil eder.[5]<br />
<br />
Kalp debisi (CO), her bir ventrikül tarafından bir dakikada pompalanan kan miktarı (atım hacmi) ölçümüdür. Bu, atım hacminin (SV) kalp atış hızının (HR) dakikadaki atım sayısıyla çarpılmasıyla hesaplanır. Böylece: CO = SV x HR.[5] Kalp debisi, vücut yüzey alanı ile vücut boyutuna göre normalleştirilir ve kardiyak indeksi denilir.<br />
<br />
Ortalama kalp debisi, yaklaşık 70 mL'lik bir ortalama atım hacmi kullanıldığında, 5,25 L/dk'dır ve normal aralık 4,0–8,0 L/dk'dır.[5] Atım hacmi normalde bir ekokardiyogram kullanılarak ölçülür ve kalbin büyüklüğünden, bireyin fiziksel ve zihinsel durumundan, cinsiyetten, kasılabilirlikten, kasılma süresinden, önyük ve arkyükten etkilenebilir.[5]<br />
<br />
Önyük, diyastolün sonunda, ventriküller tam doluyken atriyumun dolma basıncını ifade eder. Ana faktör, ventriküllerin dolmasının ne kadar sürdüğüdür: ventriküller daha sık kasılırsa, doldurmak için daha az zaman olur ve ön yük daha az olur.[5] Ön yük, bir kişinin kan hacminden de etkilenebilir. Kalp kasının her kasılmasının kuvveti, Frank-Starling mekanizması olarak tanımlanan ön yük ile orantılıdır. Bu, kasılma kuvvetinin kas lifinin başlangıçtaki uzunluğuyla doğru orantılı olduğunu belirtir, yani bir ventrikül ne kadar gerilirse o kadar kuvvetli kasılır.[5][23]<br />
<br />
Art yük veya kalbin sistolde kanı dışarı atmak için ne kadar basınç oluşturması gerektiği vasküler dirençten etkilenir. Kalp kapakçıklarının daralmasından (stenoz) veya periferik kan damarlarının kasılmasından veya gevşemesinden etkilenebilir.[5]<br />
<br />
Kalp kası kasılmalarının gücü atım hacmini kontrol eder. Bu, inotrop olarak adlandırılan maddeler tarafından olumlu veya olumsuz olarak etkilenebilir.[24] Bu maddeler vücuttaki değişikliklerin sonucu olabilir veya tıbbi bir bozukluğun tedavisinin bir parçası olarak ilaç olarak veya özellikle yoğun bakım ünitelerinde yaşam destek biçimi olarak verilebilir. Kasılma kuvvetini artıran inotroplar "pozitif" inotroplardır ve adrenalin, noradrenalin ve dopamin gibi sempatik ajanları içerir.[25] "Negatif" inotroplar kasılma kuvvetini azaltır ve kalsiyum kanal blokerlerini içerir.[24]<br />
Uyarı ve ileti sistemi<br />
<br />
Kalbin kasılarak kendisine gelen kanı bir pompa gibi davranarak vücuda vermesi elektrik akımları sayesinde kasılması ile olmaktadır. Kalbin yönetim sisteminde özel hücre kümeleri, demetleri ve lifleri bulunmaktadır. Uyarı ve ileti sistemi, sinoatrial düğüm (SA düğümü), atriyoventriküler düğüm (AV düğümü), atriyoventriküler demet (his demeti) ve purkinje lifleri olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Bunlardan ilk ikisi uyarı sisteminde, diğer ikisi ise ileti sisteminde yer almaktadır.<br />
<br />
Bir kalp atımı, kalbin sağ kulakçığının üst bölümlerinde bulunan sinoatrial düğümün elektriksel bir uyarı çıkarmasıyla başlamaktadır. Bu düğümün özelliği eşit aralıklarla ve belirli bir hızda (dinlenme durumunda dakikada ortalama 60-80 kez) uyarı çıkarmasıdır. Bu bölge kalbin doğal pili olarak bilinmektedir. Sinüs düğümünde (Sinoatrial) oluşmuş olan bu uyarı, kalbin her iki kulakçığı boyunca, yine bu iş için özelleşmiş iletim yolları ile aşağıya doğru yayılıp bu uyarı ile birlikte kulakçıklar kasılarak içlerindeki kanı karıncıklara gönderirler. Sonrasında uyarı, kulakçıklar ile karıncıklar arasında bulunan diğer bir özel bölgeye; atriyoventriküler (AV) düğüme gelir. Elektrik iletisi karıncıklara ulaştırılmadan önce atriyoventriküler düğümde 0,1 saniyelik gecikme kulakçıkların karıncıklardan önce kasılmasını sağlar. Böylelikle kulakçıklar ile karıncıkların aynı anda kasılması engellenir. Böylece atriyoventriküler düğümden geçen akım, His-Purkinje sistemi ile uyarı tüm karıncıklara yayılır ve karıncıklar kasıldıklarında içlerindeki kanı akciğerlere ve aort yoluyla vücuda pompalarlar. Böylelikle sinüs düğümü yeniden başka bir uyarı çıkarıp başka bir döngü başlatır. Sinoatrial düğüm dakikada ne kadar uyartı çıkartıyorsa (dinlenme durumunda ortalama 60-80 defa), kulakçıklar ve karıncıklar o sayıda sistol yaparlar. Bir kalp vuruşu karıncıkların sistolüdür.[26]<br />
Elektrik iletimi<br />
Kalbin iletim sistemi yoluyla kardiyak aksiyon potansiyeli iletimi<br />
<br />
Sinüs ritmi olarak adlandırılan normal ritmik kalp atışı, kalbin kendi kalp pili olan sinoatriyal düğüm (sinüs düğümü veya SA düğümü olarak da bilinir) tarafından belirlenir. Burada kalpte dolaşan ve kalp kasının kasılmasına neden olan bir elektrik sinyali oluşturulur. Sinoatriyal düğüm, sağ atriyumun üst kısmında, superior vena kava ile birleşme noktasına yakın bir yerde bulunur.[27] Sinoatriyal düğüm tarafından üretilen elektrik sinyali, tam olarak anlaşılamayan radyal bir şekilde sağ atriyumdan geçer. Sol ve sağ kulakçık kaslarının birlikte kasılması için Bachmann'ın demeti aracılığıyla sol kulakçığa gider.[28][29][30] Sinyal daha sonra atriyoventriküler düğüme gider. Bu, atriyoventriküler septumda sağ atriyumun altında, sağ atriyum ile sol ventrikül arasındaki sınırda bulunur. Septum kalp iskeletinin bir parçasıdır, kalp içindeki elektrik sinyalinin geçemeyeceği dokudur ve bu doku sinyali yalnızca atriyoventriküler düğümden geçmeye zorlar.[5] Sinyal daha sonra His demeti boyunca sol ve sağ demet dallarına, oradan da kalbin ventriküllerine gider. Ventriküllerde sinyal, Purkinje lifleri adı verilen özel doku tarafından taşınır ve bu doku daha sonra elektrik yükünü kalp kasına iletir.<br />
Kalbin iletim sistemi<br />
Nabız<br />
Ana madde: Sinüs ritmi<br />
<br />
[[:Dosya:|]]<br />
[[Dosya:|200px|noicon|alt=]]<br />
Dinlerken sorun mu yaşıyorsunuz? Medya yardımı alın.<br />
Önpotansiyel, eşiğe ulaşılana kadar sodyum iyonlarının yavaş akışından ve ardından hızlı bir depolarizasyon ve repolarizasyondan kaynaklanır. Önpotansiyel, zarın eşiğine ulaşmasını açıklar ve hücrenin kendiliğinden depolarizasyonunu ve kasılmasını başlatır; dinlenme potansiyeli yoktur.[5]<br />
<br />
Normal istirahat kalp atış hızı, sinüs ritmi denir ve sağ atriyum duvarında bulunan bir kalp atım grubu olan sinoatriyal düğüm tarafından oluşturulur ve sürdürülür. Sinoatriyal düğümdeki hücreler bunu aksiyon potansiyeli yaratarak yapar. Kardiyak aksiyon potansiyeli, belirli elektrolitlerin kalp atım hücrelerinin içine ve dışına hareketiyle oluşturulur. Aksiyon potansiyeli daha sonra yakındaki hücrelere yayılır.[31]<br />
<br />
Sinoatriyal hücreler dinlenirken, zarlarında negatif bir yük vardır. Hızlı bir sodyum iyon akışı, zarın yükünün pozitif olmasına neden olur. Buna depolarizasyon denir ve kendiliğinden gerçekleşir.[5] Hücre yeterince yüksek yüklü olduğunda, sodyum kanalları kapanır ve kalsiyum iyonları hücreye girmeye başlar ve kısa bir süre sonra potasyum hücreden ayrılmaya başlar. Tüm iyonlar, sinoatriyal hücrelerin zarında iyon kanalları boyunca hareket eder. Potasyum ve kalsiyum, yalnızca yeterince yüksek bir yüke sahip olduğunda hücrenin dışına ve içine hareket etmeye başlar ve bu nedenle voltaj kapılı denilir. Bundan kısa bir süre sonra kalsiyum kanalları kapanır ve potasyum kanalları açılarak potasyumun hücreyi terk etmesine izin verilir. Bu, hücrenin negatif bir dinlenme yüküne sahip olmasına neden olur ve repolarizasyon denilir. Zar potansiyeli yaklaşık -60 mV'a ulaştığında potasyum kanalları kapanır ve süreç yeniden başlayabilir.[5]<br />
<br />
İyonlar yoğun oldukları alanlardan olmadıkları yerlere doğru hareket ederler. Bu nedenle sodyum hücreye dışarıdan, potasyum ise hücre içinden hücre dışına hareket eder. Kalsiyum da kritik bir rol oynar. Yavaş kanallardan içeri girmeleri, sinoatriyal hücrelerin pozitif yüklü olduklarında uzun süreli "plato" fazlı oldukları anlamına gelir. Bunun bir kısmına mutlak refrakter dönem denir. Kalsiyum iyonları da kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeyi sağlamak için proteinden ayrılır.[32] Kalsiyum iyonları ayrıca kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksi içindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeye imkan vermek için proteinden ayrılır.[32]<br />
<br />
Yetişkin dinlenme kalp atış hızı 60 ila 100 bpm arasında değişir. Yeni doğmuş bir bebeğin istirahat kalp atış hızı dakikada 129 atış (bpm) olabilir ve bu, olgunlaşana kadar kademeli olarak azalır.[33] Bir sporcunun kalp atış hızı dakikada 60 atımdan daha az olabilir. Egzersiz sırasında atım hızı 150 vuru/dk olabilir ve maksimum hızlar 200 ile 220 vuru/dk arasında olabilir.[5] <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan</span></span><br />
<br />
Kan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati sıvıdır.<br />
<br />
Kana; latincede hema, kanı inceleyen bilim dalına ise hematoloji denir. Bu sözcükler eski Yunanca'da kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir. Kan, kolloit bir madde olup homojen görünse bile, heterojen bir karışımdır. Normal bir erişkinin vücut ağırlığının ortalama 1/13'ünü oluşturmaktadır.<br />
<br />
Kan sürekli hareket halinde olan sıvı bir yapıdadır ve kan hücrelerinden oluşur. Bu kan hücreleri, çeşitli şekillerden ve plazmalardan oluşmaktadır. Dış bölümde kalan plazma, kanın hacminin %55'ini oluşturmaktadır.[1] Plazmanın bazı kaynaklara göre %92'lik kısmı[2], bazı kaynaklara göre ise %90'ı [3] sudan oluşur ve geriye kalan bölümü organik ve inorganik maddeler olan plazma proteinleri, aminoasitler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, üre, ürik asit, laktik asit, enzimler, antikorlar, sodyum, potasyum, iyot, demir, bikarbonat gibi elementlerden oluşmaktadır. Bunlara NPN bileşikleri de denilir. Plazmanın asıl amacı, kanın dokuların ilgili bölümüne taşınmasını sağlamaktır.[1] Plazmada bulunan katı maddelerin büyük miktarı proteinlerden oluştuğu da bilinmektedir.[4] Plazma yalnızca kanın vücutta dolaşmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda, atık ürünlerin de hücrelerden alınmasını sağlar. Plazmanın bileşenleri sürekli olarak yenilenmektedir. Hücrelerin beslenmesine ve atıklarının alınmasına yardımcı olan plazmalar, bağışıklık sistemi hücrelerini de içinde barındırırlar. Kan plazması kendisini 48 saatte bir yenilemektedir.<br />
Plazma proteinleri<br />
<br />
    Globulin: Plazma globulinleri birçok çeşit türde bulunmaktadır. Elektroforez yoluyla globulinler alfa, beta ve gamma parçalarına ayrılabilirler. Alfa ve beta globulinleri çeşitli proteinleri bağlayıp, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinler kullanılarak çeşitli hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılmaktadır.<br />
    Albumin: Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü sağlar, ayrıca osmotik basınç ile kan-plazma oranı dengede tutulur. Karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu durumunda Hipoalbuminemi denilen plazma albumin düşüklüğüne neden olur.[5]<br />
    Fibrinojen: Kanama durumunda kanın pıhtılaşmasını sağlar.<br />
    İmmünoglobulin: Bağışıklık sisteminde görevlidir.<br />
<br />
Plazmadan alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir grup organik moleküller de bulunmaktadır. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür. Plazmanın ana inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar; sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO 4-3), sulfat (SO 4) -2 ve magnezyumdur (Mg++).<br />
Kan hücreleri<br />
<br />
    Akyuvarlar (Lökositler): Vücutta savunma sisteminde görev alan hareketli kan hücreleridir. Pigment bulundurmadıklarından bunlara beyaz kan hücreleri de denmektedir. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri bulunur. 10-20 mikron çapında bulunduklarından alyuvavarlardan daha büyüklerdir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık olarak 7000 civarında akyuvar bulunur. Beyaz hücrelilerin en önemlileri granülositler, lenfositler ve monositlerdir. Akyuvarların % 60-70’ini granülositler, % 30-45’ini lenfositler ve % 10’dan az kısmını da monositler oluşturmaktadır. Granülositler de kendi aralarında nötrofil, bazofil ve eozinofil olmak üzere üçe ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğu nötrofillerden oluşmaktadır.<br />
    Alyuvarlar (Eritrositler): Kırmızı kan hücreleri kanın hücre bölümünün neredeyse tamamını meydana getirirler. Kanın her milimetreküpünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunmaktadır. Eritrositlere kırmızı rengini veren taşımakta oldukları hemoglobindir ve hücre ağırlığının üçte birini oluşturur. Hemoglobin, 4 hem (demir) ve bir globin molükülünden oluşmaktadır. Ömürleri ortalama yüz yirmi gündür. Ömürlerini tamamlayan alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.<br />
<br />
Eritrositlerin 1 mm3 oranındaki kanda bulunan sayısı erişkin erkekte 4,5- 6 milyon, erişkin bir kadında ise 4- 5 milyondur. Eritrosit sayısının normalden fazla olmasına polisitemi (poliglobuli) adı verilir. Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olmasına ise Anemi (kansızlık) denmektedir.<br />
<br />
    Trombositler (Plateletler, Kan Pulcukları): Çapları 1-2 mikron olan trombositler, kanın en küçük hücreleri olup ilikteki büyük hücrelerden kopan parçalardan oluşur. Her mm3 kanda 150.000- 300.000 civarında bulunurlar. Kandaki trombosit sayısının artması durumuna trombositoz, azalmasına ise trombositopeni (trombopeni) denilmektedir. Pıhtı oluştuğunda katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Ayrıca, pıhtılaşma mekanizmasını başlatan "tromboplastin" enzimini üretirler. Ömürleri yaklaşık 7-10 gündür. Ömrünü tamamlayan trombositler karaciğer ve dalakta parçalanır.<br />
<br />
Kanın görevleri<br />
<br />
Kanın koruma, taşıma, savunma ve düzenleme görevleri bulunmaktadır.<br />
<br />
Koruma görevi: Vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen yaralanma sonucunda açılan yaradan akan kan oksijenle temas ettiğinde kurur ve yaranın kapanmasına sebebiyet verir. Trombositler oksijenle temas ettiklerinde pıhtılaşma diğer manasıyla kanın kuruması gerçekleşerek vücudun kan kaybı engellenir.<br />
<br />
Taşıma görevi: Kan, sindirim sisteminin parçaladığı besinleri hücrelere taşır. Akciğerlerden vücuda alınan oksijeni dokulara, metabolizma sonucu oluşan karbondioksiti ise akciğerlere taşır.<br />
<br />
Savunma görevi: Vücuda giren yabancı maddeler (virüs, bakteri) kan tarafından fagosite edilerek zararsız bir duruma getirilir. Ayrıca vücuda giren yabancı maddeler için antikor yapımını da sağlar.<br />
<br />
Düzenleme görevi: Metabolizma ile oluşan ısıyı bütün vücuda dağıtıp vücut ısısını dengede tutar. Vücut sıvılarının ise pH dengesini ayarlar.<br />
Kan grupları<br />
Ana madde: Kan grubu<br />
<br />
İnsanlardaki kanın özelliklerini belirtmek amacıyla, antikorlara ve antijenlere bakılarak belirlenmiş olan sınıflandırma sistemine denmektedir. Alyuvarların üzerinde, kan proteinlerine göre oluşan gruplar bulunmaktadır. Bu proteinler, A, B ve RH proteinleri olmak üzere 3 çeşide ayrılırlar ve aralarında 8 adet kan grubu oluştururlar. Bağışıklık sisteminin ürettiği antikorlar da kanda bulunmaktadır. Bunlar da A, B ve RH antikoru olarak adlandırılır. Bilinen hiçbir kanın yapısında antikorlar ve protein yan yana bulunmaz. Eğer birlikte olursa, birbirlerini tutarak katılaşır ve çökelirler. Kişiler arasında kan transfüzyonu yapılabilmesi için, alıcı ve vericilerin kanlarındaki protein ve antikorların incelenmesi gerekmektedir. Farklı gruplara sahip kişiler arasında kan alışverişi yapılamaz. Sadece AB grubu içerisinde bulunanlar "genel alıcı" (A, B ve 0 gruplarından kan alabilir, yani evrensel alıcıdır), 0 grubu içinde olanlar ise "genel verici"dir (diğer kan gruplarının hepsine verebilir, fakat yalnız 0 grubundan kan alabilir).[6] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan damarı</span></span><br />
<br />
Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.<br />
Çeşitleri<br />
<br />
Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:<br />
<br />
    Arterler/Atardamarlar<br />
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)<br />
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.<br />
    Arteriyoller/Atardamarcıklar<br />
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)<br />
    Venüller/Toplardamarcıklar<br />
    Venler/Toplardamarlar<br />
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.<br />
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)<br />
<br />
Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte "arteryal kan" terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter "venöz kan" taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.<br />
Fizyoloji<br />
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.<br />
<br />
Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler - ve bir seviyeye kadar venler - kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.<br />
<br />
Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)<br />
<br />
Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.<br />
<br />
Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.<br />
Hastalıklar<br />
<br />
Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.<br />
<br />
Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.<br />
<br />
Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kılcal damar</span></span><br />
<br />
Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.<br />
<br />
Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.<br />
<br />
Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.<br />
<br />
Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vazokonstriksiyon</span></span><br />
<br />
Vazokonstriksiyon veya vazokonstrüksiyon, vücuttaki kan damarlarında meydana gelen daralma anlamına gelir. Latince damar anlamına gelen vas ve İngilizce daralma anlamına gelen constriction kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkan bir kelimedir. Kısaca damarların büzülmesi ve damarların daralması sürecine vazokonstriksiyon denir.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Böbrek</span></span><br />
<br />
Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir.[1] Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir.[2] Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.[3]<br />
Anatomi<br />
Böbreğin yapısı: 1. Renal piramit (pyramides renales, Malpighi piramitleri), 2. Interlobar arter (a. interlobaris), 3. Renal arter (a. renalis), 4. Renal ven (v. renalis), 5. Renal hilus (böbrek hilusu, hilum renale), 6. Renal pelvis (pelvis renalis), 7. Üreter, 8. Minör kaliks (calices minores renales), 9. Renal kapsül (capsula fibrosa renalis), 10. Alt pol (inferior pol, extremitas inferior), 11. Üst pol (superior pol, extremitas superior), 12. Interlobar ven (v. interlobaris), 13. Nefron, 14. Renal sinüs (sinus renalis), 15. Majör kaliks (calices majores renales), 16. Renal papilla (papilla renalis), 17. Renal column (columna renalis, Bertin sütunları)<br />
Böbreğin yanal-dikey biçimde ortasından kesilmiş görüntüsü<br />
<br />
İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar.[4] İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir, ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında, ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.[5]<br />
<br />
Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte, ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar.[6] Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır.[7] Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler, ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.[8]<br />
<br />
Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar.[9] Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.[10]<br />
Doku bilimi (histoloji)<br />
<br />
İlgili madde: Nefron<br />
Genel<br />
<br />
Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir.[11] Havuzcuktan da küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir.[12] İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır.[12] Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta, ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.[13]<br />
Damarlar<br />
Bir domuzun açılmış böbreği<br />
<br />
Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5'lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25'ini alırlar, ve bu daha da artabilir.[14] Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90'ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır.[15] Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.[16]<br />
<br />
Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler.[17] Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar.[18] Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar.[19] Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.[20]<br />
<br />
Böbrek damar atar ve toplar damar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organlardan değişik olup, kendine özgü olan birkaç özelliği bulunmaktadır. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur.[21] Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği, ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur.[22] Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır, ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.[23]<br />
Yumakçık (Glomerül)<br />
Ana madde: Glomerulus<br />
Yumakçığın şeması<br />
<br />
Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur.[24] Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır.[25] Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.[26]<br />
<br />
Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir, ve şu yapılardan oluşmaktadır:<br />
<br />
    İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.[27]<br />
    Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa ("yoğun katman" anlamına gelmektedir), ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara ("seyrek katman" anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir.[28] Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden, ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.[29]<br />
    İçteki epitel gözeler (podosit, "ayak gözeleri" anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.[30]<br />
    Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.[31]<br />
<br />
Yumakçık dokusu<br />
<br />
Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını, ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez.[32] Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir, ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.[33]<br />
Borucuklar (Tubulus)<br />
<br />
Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar.[34] Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar, ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.[35]<br />
<br />
Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir.[36] Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur, ve renin bileşiğini içerir.[37] Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir.[38] Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.[39]<br />
İşlevleri<br />
Kuzu böbrekleri<br />
Ana madde: Böbrek fizyolojisi<br />
<br />
Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:[40]<br />
<br />
    Metobolizma atık ürünleri olan üre, kreatinin, ürik asit, ilaç ve toksinlerin vücuttan atılmasını sağlamak<br />
    Vücut sıvı elektrolit dengesini düzenlemek<br />
    Vücudun asit baz dengesini düzenlemek<br />
    Kan basıncını ayarlamak<br />
    Alyuvar yapımını uyarmak<br />
<br />
Böbreğin işlevlerinin daha iyi anlaşılması için böbrek fizyolojisinin iyi bilinmesi gerekir.<br />
Atık ürünlerin atılması<br />
<br />
Böbrekler yapım-yıkım sonucunda oluşan çeşitli atık ürünleri özellikle protein yapımı ve protein yıkımı sonucunda oluşan üreyi ve nükleik asitlerin yapım-yıkımı sonucunda oluşan ürik asidi, ve suyu vücuttan dışarı atar. Böbreklerin çalışmaması veya işlevini yapamaması durumunda bu atıklar atılamayacağı için sorun teşkil eder.[41]<br />
Vücut dengesinin (Homeostaz) sağlanması<br />
Şematik olarak böbrek<br />
<br />
Böbrekler vücut dengesinin sağlanmasında çok büyük önem taşır. İşlevleri arasında:<br />
<br />
    Asit-baz dengesini sağlamak,<br />
    Kansıvısının, ve vücuttaki değişik bölmelerdeki sıvıların elektrolit derişimlerini düzenlemek,<br />
    Kan basıncını ayarlamak,<br />
    Kan hacmini düzenlemek<br />
<br />
önemli yer tutar.[42]<br />
<br />
Böbrekler bu işlevlerin çoğunu öbür organlarla (özellikle kalp, iç salgı bezleri ve karaciğer) eş güdümlü bir biçimde gerçekleştirir. Böbrekler bu organlarla kandaki hormonlar yoluyla iletişir. Ancak, kan hacmini, basıncını algılama konusunda böbreğin içsel alıcıları bulunmaktadır.[42]<br />
<br />
Öz ayarlama mekanizması (tübüloglomerüler geribildirim): Bu mekanizma genel olarak, afferent arteriollerdeki miyojenik (kas dokusundan kaynaklanan) gerilim reseptörlerinin aktivitesi olarak kabul edilmektedir. Nefronlardaki macula densa hücreleri Na+ ve Cl- düzeyindeki değişikliklere duyarlıdır. Glomerüler hidrostatik basıncın artması ile glomerüler filtrasyon oranı (GFR) de artar. Bu artış; macula densa'ya gelen Na+ ve Cl- oranında da artışa neden olacaktır. Fizyolojik yanıt ise afferent arteriolün daralması ve mezangiyum hücrelerinin büzülmesidir.[43]<br />
Asit-baz dengesinin düzenlenmesi<br />
<br />
Böbrekler kandaki pH'yi, H+ (protonun) ve HCO3- (bikarbonatın) derişimini ayarlayarak küçük bir aralıkta tutar. Bu konuda akciğerle eş güdümlü çalışır.[44] Daha ayrıntılı bilgi için böbrek fizyolojisi maddesine bakınız.<br />
Kan basıncının ayarlanması<br />
<br />
Böbrekler kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. Kansıvısındaki sodyum derişimi, kan hacmiyle ve dolayısıyla kan basıncıyla yakından ilgilidir. Nefronların içinde sodyumun (ve öbür elektrolitlerin) süzülmesini ve geri emilimini sağlayan yapılar bulunmaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezlerinin Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan Aldosteron da böbreğin uç borucuklar ve toplama kanalları üzerinde etkisini göstererek kan basıncını ayarlamada önemli bir yer tutar.[45]<br />
Kansıvısı hacmi<br />
<br />
Kansıvısının toplam derişimindeki (osmolalite) değişikler hipotalamustaki derişim-alıcılarınca algılanır. Hipotalamusun uzantısı olan hipofiz bezinin arka bölümü kansıvındaki derişimin artması üzerine vazopressin (ADH) salgılar. Bu da böbreklerin toplama kanallarına etkiyerek suyun geri emilimini arttırıp, idrarın daha derişik olmasına neden olur. Böylece böbrek, hipofiz beziyle eş güdümlü bir biçimde çalışarak kansıvısının hacmini dengede tutar.[46]<br />
Hormon salgılamak<br />
<br />
Böbrekler eritropoetin (alyuvar yapımını uyaran hormon) salgılar. Ayrıca etkin durumda olmayan vitamin D'yi (önhormon) etkin duruma getirir.[47]<br />
Hastalıklar<br />
<br />
Böbrekler karmaşık organlar oldukları için, hastalıkları da karmaşıktır. Bundan dolayı, böbrek hastalıklarını öbeklere ayırmak mantıklıdır. Ancak, böbrekte çok türde hastalık bulunmasına karşın, bunların belirtileri aynı oranda çeşitli değildir; çoğu aynı öbekten hastalıklar benzer biçimlerde kendilerini gösterir. Dolayısıyla, öncelikle böbrek hastalıklarının genel bulguları incelenecek, ondan sonra hastalıklar öbek halinde ele alınacaktır.[48]<br />
Böbrek hastalıklarında bulgular<br />
<br />
    İveğen (akut) nefritik sendromu yumakçıktan kaynaklanan ve çoğunlukla iveğen gelişen, idrarda kan bulunması durumudur (hematüri). Bunun yanında, idrarda orta düzeyde protein (proteinüri) ve yüksek kan basıncı bulguları, streptokok sonrası gelişen glomerulonefritin alışılmış sunumudur.[49]<br />
    Nefrotik sendrom, idrarda ağır oranda protein bulunması (günde 3.5 gramdan çok), kanda albümin düzeyinin düşmesi (hipoalbüminemi), aşırı şişlik, kandaki yağ düzeylerinin yükselmesi (hiperlipıdemi), ve idrarda yağ bulunması bulgularıyla ortaya çıkar.[50]<br />
    İveğen böbrek yetmezliği idrarın kesilmesi (oliguri), ya da idrarsızlık (anüri), ve kanda azotlu atıkların artması (azotemi) ile ortaya çıkar. Yumakçıkta, ara bölgelerde, böbrek damarlarına gelen hasar sonucunda, ya da borucuklarda iveğen gelişen doku ölümü (akut tubüler nekroz) sonucunda ortaya çıkar.[51]<br />
    Süreğen (kronik) böbrek yetmezliği, üreminin (böbrek yetmezliği sonucu kandaki azotlu atıkların artıp, bunların vücuttaki dokulara ve organlara zarar vermesi sonucunda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür) belirtileriyle özdeştir, ve herhangi bir böbrek hastalığının ilerlemesi sonucunda varacağı son noktadır.<br />
    Böbrek borucuk bozuklukları, idrar çokluğu (poliuri), gece yatağı ıslatma (noktüri), ve elektrolit düzensizlikleriyle ortaya çıkar.[52]<br />
    İdrar yollarında bulaşım, idrarda bakteri (bakteriuri) ve irin bulunmasıyla ortaya çıkar. Bulaşım belirtili de, belirtisiz de olabilip, yalnızca aşağı idrar yollarını (sidik kesesini), ya da böbrek de içinde olmak üzere yukarı idrar yollarını da etkileyebilir.<br />
    Böbrek taşı, böbrek kuluncu, idrarda kan olması, ve yineleyen taş oluşumları ile ortaya çıkar.<br />
    Boşaltım yollarında tıkanma ve böbrek urları daha çok anatomiyi ilgilendiren durumlardır, ve sorunun olduğu yere göre belirtileri değişir.<br />
<br />
Böbrek hastalıkları<br />
<br />
Doğuştan bozukluklar:<br />
<br />
    Böbreklerin oluşmaması,<br />
    Az gelişmişlik (hipoplazi),<br />
    Yer dışında böbrekler,<br />
    At nalı böbrekleri olarak bilinir.<br />
<br />
Kistli böbrek hastalıkları:<br />
<br />
    Bozuk gelişmiş kıstli böbrek,<br />
    Çokkistli (polikistik) böbrek hastalığı (otozomal baskın ve çekinik olarak bilinen iki türü bulunmaktadır),<br />
    Öz bölge kistik hastalıkları (öz bölge süngerimsi böbreği ve nefroftizi),<br />
    Edinilmiş (diyalizle ilgili) böbrek kistleri,<br />
    Yumakçık kaynaklı kistik hastalığı,<br />
    Özekdoku dışı böbrek kistleri (havuzcuk-çanak kıstleri).<br />
<br />
Yumakçıktan kaynaklanan hastalıklar :<br />
<br />
    Birincil glomerulonefrit (hastalığın kendisinin yumakçıkta başladığı durumlardır, ve çoğunlukla yumakçık yangısı anlamına gelen glomerulonefrit ile anılırlar):<br />
        İveğen yaygın çoğalan glomerulonefrit,<br />
        Streptokok bulaşımı sonrası,<br />
        Streptokok-dışı bulaşımı sonrası,<br />
        Hızla ilerleyen (yumakçık, mikroskop altında hilal görünümlü olduğu için, buna hilalimsi de denir) glomerulonefrit,<br />
        Zarımsı glomerulonefrit,<br />
        En az değişiklik hastalığı,<br />
        Yerel bölümsel glomeruloskleroz (yumakçık sertleşmesi anlamına gelmektedir),<br />
        Zarımsı-çoğalıcı glomerulonefrit,<br />
        IgA nefropatisi,<br />
        Süreğen glomerulonefrit,<br />
    Yumakçığı etkileyen tümsel hastalıklar:<br />
        Yaygın lupus kızarıklığı,<br />
        Şeker hastalığı,<br />
        Amiloidoz,<br />
        Goodpasture sendromu,<br />
        Mikroskopik çoklu damar yangısı (poliarterit),<br />
        Wegener granülomatozu,<br />
        Henoch-Schönlein purpurası (purpura, pıhtılaşmadaki ya da damarlardaki düzensizliklerden kaynaklanan, deride oluşan kanamalardır).<br />
        Bakterisel endokardit (kalpteki kapakçılarda bulaşımdan dolayı oluşan yangı, zarar).<br />
    Kalıtsal düzensizlikler:<br />
        Alport sendromu,<br />
        İnce bazal zar hastalığı,<br />
        Fabry hastalığı.<br />
<br />
<br />
<br />
Borucuklardan kaynaklanan hastalıklar:<br />
<br />
    İveğen borucuk doku ölümü (akut tubüler nekroz),<br />
    Tubülointerstisyel nefrit (borucuk-dokuaralığı yangısı anlamına gelmektedir; bu genel bir durumdur, ve birçok nedenden kaynaklanabilir):<br />
        Piyelonefrit ve idrar yolları bulaşımı,<br />
        İveğen piyelonefrit,<br />
        Süreğen piyelonefrit ve geriakış,<br />
        İlaçlar ve ağılardan kaynaklanan tubülointerstisyel nefrit<br />
        Ağrıkesici nefropati,<br />
        Ürik asit nefropatisi,<br />
        Hiperkalsemi (yüksek kalsiyum düzeyi), ve nefrokalsinoz (böbreğin kireçlenmesi),<br />
        Çoklu miyelom (plazma gözelerinin kemik iliğinde çoğalmalarıyle oluşan ur),<br />
<br />
Damarlardan kaynaklanan hastalıklar:<br />
<br />
    İyicil nefroskleroz (böbreksertliği anlamına gelmektedir; böbrek damarcıklarında ve küçük damarlarda oluşan sertlikten kaynaklanır,<br />
    Kötücül yüksek tansiyon ve hızlanmış nefroskleroz,<br />
    Böbrek atar damarı darlığı:<br />
        Damar sertliği (yaşlı hastalarda),<br />
        Fibromüsküler displazi (bağ ve kas dokularının özellikle böbrek atar damarında bozuk gelişerek bu damarın darlığına neden olması, genç hastalarda daha çok rastlanır),<br />
    Pıhtılı mikroanjiopati (küçük damar hastalığı anlamına gelmektedir, ve birçok nedeni olabilir):<br />
        Alışılmış çocukluk HÜS (hemolitik üremik sendrom: kanlı ishalle tanınan, bağırsakta özel bir ağı (shigatoksin) üreten bulaşımın kana karışıp böbrek damarcıklarına zarar vermesi ve gelişen iveğen böbrek yetmezliği,<br />
        Yetişkin HÜS (birçok nedeni olup, çoğunlukla kemoterapiden kaynaklanır),<br />
        Kalıtsal HÜS,<br />
        TTP (trombotik trombositopenik purpura): kanın pıhtılaşmasındaki bir bozukluktan kaynaklanır.<br />
    Orak hücreli kansızlık,<br />
    Yaygın kabuk doku ölümü.<br />
<br />
Böbrek taşları:<br />
<br />
    Kalsiyum oksalat ve fosfat,<br />
    Magnezyum amonyum fosfat (strüvit taşları),<br />
    Ürik asit,<br />
    Sistin.<br />
<br />
Böbrek urları:<br />
<br />
    İyicil urlar:<br />
        Böbrek parmaksı adenom,<br />
        Anjiyomiyolipom (damar, kas, ve yağ gözelerinden oluşan iyicil bir ur olup, daha çok tüberoz skleroz hastalarında rastlanır,<br />
        Onkositom.<br />
    Kötücül urlar:<br />
        Böbrek gözesi karsinomu,<br />
        Havuzcuk ürotelyum (geçiş gözesi) karsinomu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kas</span></span><br />
<br />
Kas, vücutta bulunan, gelişmekte olan asıl hücreciklerin mezodermal tabakalarından oluşan, büzülebilen bir dokudur. Kas hücrelerinden oluşur. Vücuttaki görevi güç oluşumu ve (dış veya iç arası) hareket sağlamaktır.<br />
<br />
Kas hareketlerinin büyük çoğunluğu bilinç dışında gerçekleşir ve yaşam için gerekli fonksiyonların gerçekleşmesi için büyük önem taşımaktadır (kalbin kasılarak kan pompalaması gibi). İstemli kas hareketleri vücudun hareket etmesi için kullanılır.<br />
<br />
Kaslar, iskeletle beraber canlıya hem destek olur hem de iskeletin hareketini sağlar. İskeletin dikliği ve organizmanın şekil alması kaslar sayesinde olur. Omurgalılarda kaslar, eklemlerle birbirine bağlanmış olan iskeleti, kasılıp gevşeme ile hareket etmesini sağlar. Ayrıca omurgalılarda iç organların yapısında yer alan kaslar bu organlarda da hareketi sağlar. Örneğin sindirim sistemimizdeki kasların kasılması besinin sindirim borusunda ilerlemesini gerçekleştirir. Kaslar, çizgili, düz ve kalp kası olmak üzere üçe ayrılır. Çizgili kaslar, isteğimiz doğrultusunda çalışan kaslardır. Düz kaslar isteğimiz dışında çalışır. Kalp kası da bir çizgili kas olmasına rağmen, isteğimiz dışında çalıştığı için, kalp kası adı verilmiştir.<br />
<br />
İskelet kasları, somatik sinir sisteminin kontrolü altındaki gönüllü kaslardır. Diğer kas türleri, yine çizgili olan kalp kası ve çizgisiz olan düz kas'tır; bu tip kas dokularının her ikisi de istemsiz veya otonom sinir sisteminin kontrolü altında olarak sınıflandırılır.[1]<br />
<br />
Bir iskelet kası birden fazla fasikül – kas lifi demetleri içerir. Her bir lif ve her kas bir tür bağ dokusu fasya tabakasıyla çevrilidir. Kas lifleri, uzun çok çekirdekli hücrelerle sonuçlanan miyogenez olarak bilinen bir süreçte gelişimsel miyoblastların hücre füzyonundan oluşturulur. Bu hücrelerde "miyonükleus" olarak adlandırılan çekirdek hücre zarı'nın iç kısmında yer alır. Kas lifleri ayrıca enerji ihtiyaçlarını karşılamak için birden fazla mitokondri içerir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Küçük kan dolaşımı</span></span><br />
<br />
Pulmoner dolaşım ya da Küçük kan dolaşımı, oksijen yoksunu kanı kalpten akciğerlere taşıyan ve buradan da oksijenlenmiş kanı geri kalbe taşıyan dolaşım sistemi bölümüdür. Pulmoner dolaşım, kalbin sağ karıncık kısmından çıkan kirli kanın akciğer atar damarını izleyerek akciğere gelmesi ve akciğerlerde temizlenmesi sonucunda kalbin sol kulakçık bölümüne dökülmesi olayına denir.<br />
<br />
Küçük kan dolaşımı sağ karıncıkta başlar sağ karıncıktan gelen kirli kan akciğer atardamarına gider. Akciğer atar damarındaki kirli kan akciğerlere gider. Akciğerlerde temizlenerek akciğer toplar damara gider. Akciğer ana toplar damar gelen temiz kan sol kulakçığa gider ve olay gerçekleşmiş olur.<br />
<br />
Karşıtı olan ve dolaşımın diğer büyük bölümünü oluşturan sistemik dolaşımdır ki sistemik dolaşımda oksijenlenmiş kan kalpten vücudun farklı bölgelerine taşınır, buralardan da oksijen yoksunu kan geri kalbe taşınır.<br />
Dolaşımın seyri<br />
<br />
Vücuttan v. cava supeior ve v. cava inferior ile sağ atriuma gelen kan hemen aşağısındaki sağ ventriküle geçer. Sağ ventrikül bu kanı truncus pulmonalis aracılığıyla akciğere pompalar. Akciğerde oksijenden zenginleşen oksijenize kan v. pulmonalisler sayesinde sol atriuma geri döner. Pulmoner dolaşımda oksijen yoksunu kan kalpten pulmoner arterler yoluyla çıkar ve akciğerlere taşınır. Burada oksijeni artan kan pulmoner venler tarafından kalbe (geri) taşınır. Kan kalbin sağ karıncığından çıkarken, akciğerleri dolaştıktan sonra kalbe sol kulakçıktan giriş yapar.<br />
Tarihçe<br />
Pulmoner dolaşım ilk kez İbn Nefis tarafından keşfedilmiş ve 1242 yılı tarihli İbn-i Sina'nın Kanunu'ndaki Anatomi Üzerine Yorumlar isimli eserinde açıklanmıştır ki bu sebeple İbn Nefis dolaşımsal fizyolojinin babası olarak görülür.[1] Keşif daha sonra Michael Servetus'un Christianismi Restitutio isimli eserinde 1553 senesinde yayımlansa da eser bir teoloji kitabı olduğu için pek ses getirmemiş ve büyük oranda duyulmamıştır. Nitekim pulmoner dolaşım daha sonra William Harvey tarafından 1616'da tekrar keşfedilmiş ve ancak bu tarihten sonra yaygın bir şekilde anlaşılmıştır. <br />
<br />
Superior vena kava<br />
<br />
Vena kava superior veya üst anatoplardamar, vücudun üst kısımlarından gelen oksijenden fakir kanı kalbe taşır.<br />
<br />
Vena cava superior; vücudun baş, boyun ve üst ekstremitelerinden gelen oksijenden fakir kanı taşıyan sağ ve sol brakiosefalik venlerin birleşmesiyle oluşur. Buradan aldığı kanları kalbin sağ atriumuna taşır. <br />
<br />
Alt ana toplardamar<br />
<br />
Inferior vena kava (diğer bilinen adıyla posterior vena kava), vücudun alt veya art bölgesinde bulunan toplardamarların birleşerek kalbin sağ kulakçığına açılan damarıdır. Ayrıca vücuttaki en büyük toplardamardır.[1]<br />
<br />
Yaklaşık 10–12 cm uzunluğunda olup, yaklaşık 20–30 mm çapındadır. Karın boşluğunda, 4. ve 5. bel omurları çizgisinde iliyak toplardamarlardan oluşur. Omurganın sap tarafından diyaframa doğru yukarı uzandıktan sonra göğüs kafesi içinde kısa bir süre ilerler ve sağ kulakçığın alt-arka parçasından kalbe açılır.<br />
<br />
Alt ana toplardamara çok sayıda toplardamar dalı katılmaktadır. Bu dallar; bel toplardamarı, böbrek ve böbrek üstü toplardamarları, frenik toplardamarlar, testis ve yumurtalığın toplardamarları ve kapı toplardamarıdır.[2] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oksijen</span></span><br />
<br />
Oksijen atom numarası 8 olan ve O harfi ile simgelenen kimyasal elementtir. Oksijen ismi Yunanca ὀξύς (oxis - "asit", tam anlamıyla "keskin", asitlerin acı tadı kastedilir) ve -γενής (-genēs) ("üretici", tam anlamıyla "sebep olan şey") köklerinden gelmektedir, çünkü isimlendirildiği zamanlarda tüm asitlerin oksijen içerikli olduğu sanılırdı. Standart şartlar altında, elementin iki atomu bağlanarak çok soluk mavi renkte, kokusuz, tatsız, diatomik yapıdaki, O2 formülüne sahip dioksijen gazını oluşturur.<br />
<br />
Oksijen periyodik tablodaki kalkojen grubunun üyesidir ve neredeyse diğer tüm elementlerle kolayca bileşik (başta oksitler olmak üzere) oluşturabilecek, büyük ölçüde reaktif olan bir ametaldir. Oksijen güçlü bir oksidanttır ve tüm elementler içinde ikinci en yüksek elektronegatifliğe sahiptir (sadece florun daha yüksek bir elektro negatifliği vardır) [2]. Kütlesel olarak, hidrojen ve helyumdan sonra evrende en bol bulunan elementtir[3] ve yer kabuğunda en bol bulunan elementtir, bu kısmın kütlesinin neredeyse yarısını oksijen oluşturur[kaynak belirtilmeli]. Serbest oksijen, sudan oksijen elde etmek için Güneş ışığını kullanan bazı fotosentetik organizmalar olmadan Dünya üzerinde bulunamayacak derecede fazla reaktiftir. O2 elementi bu organizmalar evrildiğinde, yaklaşık olarak 2.5 milyar yıl önce, atmosferde birikmeye başladı.[4] Diatomik oksijen gazı hacimsel olarak havanın %20.8'ini oluşturur.[5]<br />
<br />
Suyun kütlesinin %88'i oksijendir, bu yüzden canlı organizmaların kütlesinin büyük bir kısmını oksijen oluşturur. Organizmalardaki hem organik (proteinler, yağlar ve karbonhidratlar) hem de inorganik (dış iskelet, dişler ve kemikler) neredeyse tüm ana moleküllerin yapısında oksijen bulunur. Element halindeki oksijeni; siyanobakteriler, Algler, bitkiler üretir ve tüm kompleks yaşam biçimlerindeki canlılar hücresel solunumda kullanır. O2 atmosferde birikmeye başlamadan önce, Dünya üzerinde evrimsel sürecin erken dönemlerinde dominant olan zorunlu anaerob organizmalar için oksijen toksik etki gösterir. Oksijenin başka bir formu (allotrop) Ozon (O3), biyosferin morötesi radyasyondan korunmasına yüksek irtifadaki ozon tabakası yardımcı olur, ancak yeryüzüne yakın yerlerde hava kirliliğinin yan ürünü olarak çevreyi kirletici özelliği de bulunmaktadır. Daha yüksekte alçak Dünya yörüngesi irtifasında kayda değer miktarda atomik oksijen bulunur ve uzay araçlarında erozyona neden olur.[6]<br />
<br />
Oksijen, sıvılaştırılmış havanın ayrımsal damıtılmasıyla, zeolitlerin basınç salınım adsorpsiyonu ile kullanılarak oksijenin havadan ayrılarak yoğunlaştırılmasıyla, suyun elektroliziyle ve diğer yollarla endüstriyel olarak üretilir. Oksijenin kullanım alanları arasında çelik, plastik ve tekstil üretimi, roket yakıtı, oksijen terapisi ve hava taşıtlarında, denizaltılarda, insanlı uzay uçuş programlarında ve dalgıçlıkta yaşam destek üniteleridir.<br />
Tarihçe<br />
<br />
Oksijen Carl Wilhelm Scheele tarafından 1773 yılında veya daha erken yıllarda Uppsala'da ve Joseph Priestley tarafından 1774 yılında Wiltshire'da keşfedilmiştir. Fakat öncelik genellikle Priestley'e verilir çünkü onun çalışması daha önce yayınlanmıştır. Oksijen ismi, bu elementle yaptığı deneylerle o zamanlar popüler olan korozyon ve yanma ile ilgili phlogiston teorisinin gözden düşmesine sebep olan Antoine Lavoisier tarafından 1777 yılında türetilmiştir[7].<br />
Özellikleri<br />
Yapı<br />
1x5 cm'lik parlayan ultrapür oksijen viyali<br />
Işık tayfını gösteren oksijen tüpü<br />
Manyetik alan tarafından saptırılan sıvı oksijen damlası, oksijenin paramanyetik özelliği gösteriliyor.<br />
<br />
Standart sıcaklık ve basınçta oksijen çok soluk mavi renkte ve kokusuz bir gazdır. O2 molekülünde iki oksijen atomu birbirlerine üçlü spin elektron dizilimiyle oluşmuş kimyasal bağlarla bağlıdır.<br />
<br />
Oksijenin doğada kütle numaraları toplamı (15.9999, yaklaşık=) 16'dır (%99,76), 17 (%4) ve 18 (%0,20) olan üç izotopu vardır. Oksijenin atom ağırlığı 16 olarak kabul edilir. Kütle numaraları 14, 15 ve 19 olan izotopları radyoaktiftir. Fakat bu radyoaktiflerin ömrü oldukça kısadır. Oksijenin çekirdeğinde 8 proton bulunmaktadır. Kimyasal tepkimelerin hemen hemen hepsinde iki elektron alarak eksi hale geçer. Oksijen normal sıcaklıkta pasiftir; yüksek sıcaklıkta aktiftir.<br />
<br />
Oksijenin sudaki çözünürlüğü 0 °C'de 14,6 mg/L'dir. Oksijenin kritik sıcaklığı –118,8 °C'dır. Oksijen, bu sıcaklığın üzerinde sıvılaşamaz. Yani sadece basınç ile sıvılaştırılmaz. Oksijenin kritik basıncı 49,7 atmosferdir. Bir atmosfer basınçtaki ergime noktası –218,8 °C ve kaynama noktası –183 °C dır. Belirli bir miktardaki oksijen, katı ve sıvı hallerinin her ikisinde de açık mavi ve şeffaftır. Sıvı oksijen, kuvvetli bir magnetiktir. Şayet sıvı oksijenin bir atmosfer basıncındaki bir hacmi, normal şartlar altında (760 mm Hg ve 20 °C) buharlaştırılırsa, buharın hacmi sıvı hacminin 860 misli olur. Katı oksijenin yoğunluğu –252,5 °C de 1,426 g/cm³'tür. Metallerin çok azı, sıvı halde iken oksijen absorblar (emerler). Absorblanan bu oksijen metal katılaşırken tekrar metali terk eder. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karbondioksit</span></span><br />
<br />
Karbondioksit, kovalent bağlı bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşan moleküle sahip, normal koşullarda gaz halinde bulunan bileşiğin adıdır. Renk ve kokusu yoktur. Kimyasal formülü CO2 şeklinde olup molekül ağırlığı 44,009 g/mol'dür. Karbon içeren besin maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. Küresel ısınmada önemli bir pay sahibidir. Yerden yansıyan güneş ışınlarının atmosferden çıkma oranını azaltır.<br />
<br />
Solunumdaki yeri açısından hayati önem arz eder. Oksijen akciğerlere üst hava yollarını geçerek gelir ve alveolde hemoglobin ile taşınarak alveole getirilmiş olan karbondioksit ile yer değiştirir. Daha sonra karbondioksit oksijenin takip ettiği yolla dışarıya verilir. Bitkiler gündüz CO2 alır, O2 verirler. Gece ise O2 alır, CO2 verirler.<br />
<br />
CO2 serbest gaz halinde volkanik bölgelerden çıkan gazlarda, suda çözünmüş olarak ise maden suyunda bulunur. Şehir ve dağlık bölgelerde değişmek üzere atmosfer havasında ortalama %0,03-0,04 nispetinde, egzozda ise %13 nispetinde bulunur.<br />
<br />
Laboratuvarda CO2, kızdırılmış kok kömürü üzerinden hava geçirilerek elde edilir. CO2 kanda belli seviyelerde bulunur ve vücudumuzun tampon sistemlerinden birini meydana getirir. Kanda artması halinde asidoz, azalması halinde ise alkaloz meydana gelir. Bu durumlar dolaylı olarak hidrojen iyonu konsantrasyonunu etkilemesi ile meydana getirir. Atardamar kanında CO2 basıncı 120 mm Hg'ye varırsa; baş ağrısı, adale seğirmeleri, oryantasyon bozukluğu, (olmayan şeyleri gören) bir şuur bulanıklığı, konfüzyon, hatta koma görülebilir.<br />
Karbonik asit<br />
<br />
Karbondioksitin su ile kimyasal reaksiyonu sonucu meydana gelen zayıf bir asittir: (CO2 + H2O → H2CO3). Gazoz ve soda yapımında kullanılır. Karbonik asit basınç altında şişelere konur, bir kısmı çözünür, bir kısmı ise sıvının üzerinde kalır. Kapak açılınca kaynama sesi vererek dışarı çıkar. Çözünmüş kısım ise gazoza ve sodaya tat verir.<br />
<br />
CO2 yangın söndürme aracında da kullanılır. Bugün birçok yerde bulunması mecburi olan bu araçların aslını basınçla doldurulmuş CO2 meydana getirir. Kafi miktarda CO2 bulunan yerde yanma olayı devam edemez. Çelik tüplerde 50 Atmosfer basınç altında CO2 saklanır. Tüp içinde basınç sebebiyle sıvı halde bulunur. Musluğu açıldığında CO2 hızla buharlaşır ve yanmakta olan cismin üzerini örter, hava ile temasını keser. Böylece yanma olayı durur.<br />
Kuru buz<br />
<br />
Kuru buz (veya karbondioksit karı), katı karbondioksittir. Katı sudan çok daha yoğundur ve donma noktası da çok daha düşüktür. Gaz sıkıştırılarak dışarı ısı vermesi sağlanır ve bu ısı kondansatörler yardımıyla depolanır. Daha sonra birden basınç düşürülünce, madde, alması gereken ısıyı geri alamaz ve buz halinde kalır.<br />
<br />
Oda koşullarında (~1 atm) kuru buzda katı-gaz faz geçişi, süblimleşme olur. Adının kuru buz olmasının sebebi de budur. Kuru buz, ılık veya sıcak suya konulursa, havada sisli bir ortam meydana getirir. Bunun sebebi, kuru buzun süblimleşirken ortamdaki ısıyı almasıdır. Bu, hava içerisinde bulunan su moleküllerini soğutur ve sonuçta ağır hareket eden yoğun bir sis bulutu ortaya çıkar. Aynı şey, sıvı azot için de geçerlidir.<br />
<br />
Kuru buz elde etmek için yapılması gereken ilk iş, CO2 gazını sıvı hale dönüştürmektir. Bunun için de yüksek basınç ve düşük sıcaklık gerekir. Bir tüp içinde sıvı halde bulunan CO2, tüp eğilerek dışarı döküldüğünde gürültü ile etrafa dağılır ve sıvı halden gaz haline geçer. Bu değişim için gerekli enerjinin tamamını dışarıdan alamaz (olay çok hızlı cereyan eder) ve bir miktarını kendi içinden alır. Böylece gaz halindeki CO2 kendini soğutarak donar. Buna karbondioksit karı denir. Bu olaydan faydalanılarak istenildiği anda -80 °C'lik soğuk ortam elde edilebilir. Dewar kapları bu karın asetonla karıştırılmasıyla meydana getirilen özel termoslardır. Bu termosların dışarıyla ısı alış verişi olmadığından -80 °C'lik ortam elde edilmiş olur. CO2 karına elle dokunulduğunda yanma acısı verir ve fazla bekletildiğinde ise deriye yapışır.<br />
Kuru buz çeşitleri[1]<br />
<br />
Kuru buzun 3 farklı çeşidi vardır; Bunlar Nugget, Blok ve Pellet'dir.<br />
<br />
    Nugget: Silindir şeklindeki kuru buz parçacıklarıdır. 6 mm çapında 30 - 35 mm uzunluğundadır.<br />
    Blok - Kalıp Kuru Buz: Kalıp olarak üretilir. 11 x 11 x 40 cm kalınlığında 2,5 kg ağırlığında 12 x 21 x 30 -40- 50 - 60 cm boyutundadır.<br />
    Pellet - Kuru Buz Pelletleri: 3 mm çapında ve yaklaşık 10 mm uzunluğundadır. Bunlar püskürtme granülü şeklinde ufak silindirik tanelerdir.<br />
<br />
Kuru buz şu sektörlerde kullanılır:[1]<br />
<br />
    Eğlence<br />
    Gıda<br />
    Taşıma ve lojistik<br />
    Seracılık<br />
    Haşere ilaçlama<br />
    Temizlik<br />
    Tıp<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kardiyoloji</span></span><br />
<br />
Kardiyoloji, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarını inceleyen bilim dalıdır.<br />
<br />
Kardiyoloji önceleri iç hastalıklarının (dahiliye) bir alt dalı iken günümüzde ayrı bir anabilim dalı olarak çalışmaktadır. Yapılan araştırmalar ile biriken bilgi birikimi ve gelişen yeni teknolojiler, diğer araştırmalı ve/veya uygulamalı bilim dallarında olduğu gibi, kardiyoloji alanında da büyük gelişmeler olmasını ve alt bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kardiyoloji son 30-40 yıl içerisinde tahminlerin ötesinde bir gelişme kaydetmiştir ve bu gelişmeler artarak devam etmektedir. Bu gelişmelerle birlikte, kardiyoloji içerisinde oluşmuş kimi alt dallar şunlardır:<br />
<br />
        Girişimsel kardiyoloji<br />
        Kalp elektrofizyolojisi<br />
<br />
Tabii, alt dalların ortaya çıkması ve bunların üzerinde özelleşen doktorların ve araştırmacıların çalışması da yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine imkân sağlamaktadır.<br />
<br />
Kardiyoloji biliminin tanı ve sağaltımını (tedavi) sağlamak için çalıştığı hastalıklar arasında, günümüzün en önemli sağlık sorunları arasında yer alan bazı hastalıklar bulunmaktadır. Bu hastalıkların birkaçı şöyle sıralanabilir:<br />
<br />
        Hipertansiyon<br />
        Aterosklerotik kalp hastalıkları (koroner arter hastalığı gibi)<br />
        Kalp ritmi bozuklukları (aritmiler)<br />
        Doğuştan kalp hastalıkları<br />
<br />
Nefroloji, endokrinoloji gibi dalların da ilgi alanına giren yüksek tansiyon, çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp yetmezliği, doğuştan ya da çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp kapak hastalıkları ve benzeri pek çok hastalık da kardiyolojinin tanı ve sağaltımı için uğraştığı hastalıklardandır.<br />
<br />
Kardiyolijinin kullandığı tanı araçlarından bazıları şunlardır:<br />
<br />
        Ekokardiyografi<br />
        Elektrokardiyografi (EKG) ve ilgili tanı yöntemleri:<br />
<br />
                Kalp stres testi ("efor testi" ya da "eforlu EKG" olarak da bilinir)<br />
                Taşınabilir EKG aygıtı ("Holter monitörü" olarak da bilinir)<br />
<br />
        Kandaki kalp enzimlerinin düzeyleri<br />
        Koroner anjiyografi<br />
<br />
Kardiyolojide, yataklı tedavi verdiği hastaları genel servis ve Koroner yoğun Bakım ünitelerinde (KYBÜ) yatırarak tedavi etmektedir. KYBÜ'ler genel durumu ağır acil müdahale gerekebilecek hayati tehlikesi söz konusu olan(Kalp Krizi geçirenler gibi) hastaların takip edildiği birimlerdir. KYBÜ kabul edilen hastaların Kalp Ritimleri, Tansiyonları, Nabız sayıları, Kan oksijen miktarları tüm hastaların bağlı olduğu merkezi bir monitörle takip edilmekte olup bu monitörler test edilen değerlerde bir anormallik olduğunda görevli personeli alarm vererek uyarmaktadır. Genel durumu düzelen hayati tehlikesi ortadan kalkan hastalarda tetkik ve tedavisine devam etmek üzere genel servislere alınarak takip edilmektedir. Günümüzde artan ihtiyaçlar doğrultusunda Kalp Damar Hastalıkları alanında profesyonelleşmiş hastaneler kurulmaktadır. Türkiye'deki bu tip hastanelerden bazıları Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi, Siyami Ersek ve Koşuyolu Kalp Damar Hastalıkları Hastanesidir.<br />
Anatomi ve fizyoloji<br />
<br />
Temel Anatomi (Kalbin yapısı)<br />
<br />
    Epikard<br />
    Perikard<br />
    Miyokard<br />
    Papiller kaslar<br />
    Endokard<br />
    Koroner dolaşım (Kalbin kan desteği)<br />
    Kalp kapakları<br />
<br />
Dolaşım sistemi (Vücudun kan desteği)<br />
<br />
    Kalp debisi<br />
    Kalp hızı<br />
    Vasküler direnç (damar direnci)<br />
    Kan damarları<br />
<br />
Pulmoner dolaşım (Kanın oksijenlenmesi)<br />
<br />
    Pulmoner arter<br />
    Pulmoner ven<br />
<br />
Kalpte uyarı iletimi (Kalbin elektriksel sistemi)<br />
<br />
    Kalbin elektriksel ileti sistemi<br />
    Aksiyon potansiyeli<br />
    Ventriküler aksiyon potansiyeli<br />
    Sinoatriyal düğüm<br />
    Atriyoventriküler düğüm<br />
    Hiss demeti<br />
    Purkinje lifleri<br />
<br />
Temel kalp fizyolojisi<br />
<br />
    Sistol<br />
    Diyastol<br />
    Kalp sesleri<br />
    Önyük<br />
    Artyük<br />
    Kussmaul bulgusu<br />
<br />
Koroner dolaşım bozuklukları<br />
<br />
    Ateroskleroz<br />
    Restenoz<br />
    Koroner kalp hastalığı (İskemik kalp hastalığı, koroner arter hastalığı)<br />
    Akut koroner sendrom<br />
    Anjina<br />
    Miyokardiyal enfarkt<br />
<br />
Ani kardiyak ölüm ve tedavisi<br />
<br />
    Kardiyak arrest<br />
    Ani kardiyak ölümün tedavisi (kardiyopulmoner resüsitasyon)<br />
<br />
Miyokard hastalıkları<br />
<br />
    Kardiyomiyopati<br />
    Konjestif kalp yetmezliği<br />
    Ventiküler hipertrofi<br />
    Kalbin primer tümörleri<br />
<br />
Perikard hastalıkları<br />
<br />
    Perikardit<br />
    Perikardiyal tamponad<br />
    Konstriktif perikardit<br />
<br />
Kalp kapaklarının hastalıkları<br />
<br />
    Aortik kapağın hastalıkları<br />
    Mitral kapağın hastalıkları<br />
    Pulmoner kapağın hastalıkları<br />
    Triküspid kapağın hastalıkları<br />
<br />
Kalbin elektriksel sisteminin bozuklukları<br />
<br />
    Kardiyak aritimler<br />
    Bigemini<br />
    Prematür ventriküler kontraksiyon<br />
    Ventriküler taşikardi<br />
    Ventriküler fibrilasyon<br />
    Hasta sinüs sendromu<br />
    Dal blokları<br />
    Kalp blokları<br />
    Kalbin elektriksel sisteminin özel bozuklukları<br />
<br />
Kalbin enflamasyon ve enfeksiyonları<br />
<br />
    Endokardit<br />
    Miyokardit<br />
    Perikardit<br />
<br />
Konjenital kalp hastalıkları<br />
<br />
    Atriyal septal defekt (ASD)<br />
    Ventriküler septal defekt (VSD)<br />
    Patent duktus arteriyozus (PDA)<br />
    Biküspid aortik kapak (BAK)<br />
    Fallot tetralojisi (FT)<br />
    Büyük damarların transpozisyonu (BDT)<br />
<br />
Kan damarlarının hastalıkları<br />
<br />
    Vaskülit<br />
    Ateroskleroz<br />
    Anevrizma<br />
    Variköz venler (varis)<br />
    Ekonomik sınıf sendromu<br />
    Aort koarktasyonu<br />
    Aort diseksiyonu<br />
    Karotid arter hastalığı<br />
    Karotid arter diseksiyonu<br />
<br />
Koroner arter hastalığında tıbbi müdahale işlemleri<br />
<br />
    Aterektomi<br />
    Anjiyoplasti (anjiyo) (PTCA)<br />
    Stentleme<br />
    Koroner arter baypas cerrahisi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Lenfatik sistem</span></span><br />
<br />
Lenfatik sistem veya lenfoid sistem, omurgalılarda dolaşım sistemi ve bağışıklık sistemi'nin bir parçası olan bir organ sistemi'dir. Geniş bir lenf ağından, lenfatik damarlardan, lenf düğümlerinden, lenfatik veya lenfoid organlardan ve lenfoid dokulardan oluşur.[1][2] Damarlar lenf (Latince "lenfa" kelimesi tatlı su tanrısı "Lenfa")[3] adlı berrak bir sıvıyı kalbe doğru taşır.<br />
<br />
Kardiyovasküler sistemden farklı olarak, lenfatik sistem kapalı sistem değildir. İnsan dolaşım sistemi, kan'dan plazma'yı çıkaran kılcal filtrasyon yoluyla günde ortalama 20 litre kan işler. Kabaca 17 litre filtrelenmiş plazma doğrudan kan damarı'na geri emilirken kalan üç litre interstisyel sıvı içinde bırakılır. Lenfatik sistemin ana işlevlerinden biri, fazla üç litre için kana yardımcı bir dönüş yolu sağlamaktır.[4]<br />
<br />
Diğer ana işlev, bağışıklık savunmasıdır. Lenf, atık ürünler ve bakteri ve proteinlerle birlikte hücresel artıklar içermesi bakımından kan plazmasına çok benzer. Lenf hücreleri çoğunlukla lenfositlerdir. İlişkili lenfoid organlar lenfoid dokudan oluşur ve lenfosit üretiminin veya lenfosit aktivasyonunun gerçekleştirildiği yerlerdir. Bunlara lenf düğümleri (en yüksek lenfosit konsantrasyonunun bulunduğu yer), dalak, timus ve bademcikler dahildir. Lenfositler başlangıçta kemik iliğinde üretilir. Lenfoid organlar ayrıca destek için stromal hücre gibi diğer hücre türlerini de içerir.[5] Lenfoid doku ayrıca mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) gibi mukozalar ile de ilişkilidir.[6]<br />
<br />
Vücut savunmasında önemli bir rol oynayan lenfositler lenf sisteminde üretilir ve olgunlaştırılır.[7]<br />
<br />
Dolaşımdaki kandan gelen sıvı, kılcal hareketle vücudun dokularına sızar ve hücrelere besin taşır. Sıvı, dokuları interstisyel sıvı olarak yıkar, atık ürünleri, bakterileri ve hasarlı hücreleri toplar ve daha sonra lenf olarak lenfatik kılcal damarlara ve lenf damarlarına akar. Bu damarlar, bakteri ve hasarlı hücreler gibi istenmeyen maddeleri filtreleyen çok sayıda lenf düğümünden geçerek lenfi vücudun her yerine taşır. Lenf daha sonra lenf kanalı olarak bilinen çok daha büyük lenf damarlarına geçer. Sağ lenf kanalı vücudun sağ tarafını boşaltır ve torasik kanal olarak bilinen çok daha büyük sol lenf kanalı vücudun sol tarafını boşaltır. Kanallar kan dolaşımına geri dönmek için subklavyen venlere boşalır. Lenf, kas kasılmaları ile sistem içinde hareket ettirilir.[8] Bazı omurgalılarda, lenfleri damarlara pompalayan bir lenf kalbi bulunur.[8][9]<br />
<br />
Lenfatik sistem ilk olarak 17. yüzyılda bağımsız olarak Olaus Rudbeck ve Thomas Bartholin tarafından tanımlanmıştır.[10]<br />
<br />
Lenf düğümlerinin yangısına lenfadenitis, lenf damarlarının yangısına ise lenfanjitis denir.<br />
Yapısı<br />
Lenfatik sistemdeki damar ve organların şeması<br />
<br />
Lenfatik sistem, iletken bir lenfatik damarlar, lenfoid organlar, lenfoid dokular ve dolaşımdaki lenf ağından oluşur.<br />
<br />
Lenfatik sistem kabaca iki temel başlığa ayrılabılır. Lenf düğümleri ve lenfatikler (lenf damarları). Lenf kapillerleri veya lenfatikler normal dolaşımın aksine merkezden perifere değil, periferden merkeze doğru yöndedir. Örneğin bağırsaklarda villuslar içerisinde başlar. Buradaki alt ünitelere lakteal adı verilir. Lenf kapillerleri bir ucu kapalı formasyondadır. Laktealler birleşerek daha büyük lenfatikleri oluşturur. Göğüs-karın hizasında ise Cysterna chili denilen (Peke sarnıcı) yapıya ulaşarak sistemik dolaşıma geçerler. Bu arada yollar üzerinde lenf düğümlerini oluştururlar.<br />
Birincil lenfoid organlar<br />
<br />
Birincil (veya merkezi) lenfoid organlar, olgunlaşmamış progenitör hücrelerden lenfositler üretir. Timus ve kemik iliği, lenfosit dokularının üretiminde ve erken klonal seçim ile ilgili birincil lenfoid organları oluşturur.<br />
Lenf organları<br />
<br />
Kemik iliği ve timüs birincil lenfatik organlar olarak kabul edilirler ve olgunlaşmamış proginatör hücrelerden lenfosit üretiminden sorumludurlar. Buna ek olarak ikincil lenf organları arasında lenf nodları ve dalak bulunur. İkincil organların görevi olgun lenfositleri depolamak ve edinilmiş bağışıklık sistemini aktive etmektir.[11]<br />
Kemik iliği<br />
Ana madde: Kemik iliği<br />
<br />
Kemik iliği, hem T hücresi öncüllerinin oluşturulmasından hem de bağışıklık sisteminin önemli hücre tipleri olan B hücrelerinin üretilmesinden ve olgunlaşmasından sorumludur. B hücreleri kemik iliğinden hemen dolaşım sistemine katılır ve patojen aramak için ikincil lenfoid organlara gider. T hücreleri ise kemik iliğinden timusa giderek daha fazla gelişerek olgunlaşırlar. Olgun T hücreleri daha sonra patojen aramak için B hücrelerine katılır. T hücrelerinin diğer %95'i, bir programlanmış hücre ölümü biçimi olan apoptoz sürecini başlatır.<br />
Timus<br />
Ana madde: Timus<br />
<br />
Timus, doğum sonrası antijen stimülasyonuna yanıt olarak doğumdan itibaren boyut olarak artar. En çok yenidoğan ve ergenlik öncesi dönemlerde aktiftir. Ergenlikte, ergenliğin başlarında, timus atrofiye ve gerilemeye başlar ve çoğunlukla timik stromanın yerini alan adipoz doku bulunur. Ancak kalıcı T lenfopoezi yetişkin yaşamı boyunca devam eder. Timusun kaybı veya yokluğu, ciddi immün yetmezliğe ve ardından enfeksiyona karşı yüksek duyarlılığa neden olur. Çoğu türde, timus epitelden oluşan septa ile bölünmüş lobüllerden oluşur; bu nedenle genellikle epitelyal bir organ olarak kabul edilir. T hücreleri timositlerden olgunlaşır, çoğalır ve epitel hücreleri ile etkileşime girmek için medullaya girmeden önce timik kortekste bir seçim sürecinden geçer.<br />
<br />
Timus, hematopoietik progenitör hücrelerden T hücrelerinin gelişimi için endüktif bir ortam sağlar. Ek olarak, timik stromal hücreler, işlevsel ve kendi kendine toleranslı bir T hücre repertuvarının seçilmesine izin verir. Bu nedenle, timusun en önemli rollerinden biri merkezi toleransın uyarılmasıdır.<br />
İkincil lenfoid organlar<br />
<br />
lenf düğümüleri ve dalak içeren ikincil (veya periferal) lenfoid organlar (SLO), olgun saf lenfositleri korur ve bir adaptif bağışıklık tepkisi başlatır.[12] Çevresel lenfoid organlar, antijenler tarafından lenfosit aktivasyon bölgeleridir. Aktivasyon klonal genişlemeye ve afinite olgunlaşmasına yol açar. Olgun lenfositler, spesifik antijenleriyle karşılaşana kadar kan ve çevresel lenfoid organlar arasında dolaşır.<br />
Dalak<br />
Ana madde: dalak<br />
<br />
Dalağın ana işlevleri şunlardır:<br />
<br />
    Antijenlerle savaşmak için bağışıklık hücreleri üretmek<br />
    partikül maddeyi ve yaşlanmış kan hücrelerini, özellikle kırmızı kan hücresilerini uzaklaştırmak<br />
    fetal yaşam sırasında kan hücreleri üretmek.<br />
<br />
Dalak antikorları beyaz küspe (ingilizce:white pulp) sentezler ve kan ve lenf düğümü dolaşımı yoluyla antikor kaplı bakterileri ve antikor kaplı kan hücrelerini uzaklaştırır. 2009'da fareler kullanılarak yayınlanan bir araştırma, dalağın rezervinde vücudun monositlerinin yarısını kırmızı hamur (ingilizce:red pulp) içinde içerdiğini buldu.[13] Bu monositler, yaralanmış dokuya (kalp gibi) hareket ettiklerinde, doku iyileşmesini teşvik ederken dendritik hücrelere ve makrofajlara dönüşürler.[13][14][15] Dalak, mononükleer fagosit sisteminin bir faaliyet merkezidir ve yokluğu belirli enfeksiyonlara yatkınlığa neden olduğu için büyük bir lenf düğümüne benzer olarak kabul edilebilir.<br />
<br />
Timus gibi, dalakta sadece efferent lenfatik damarlar bulunur. Hem kısa gastrik arterler hem de splenik arter ona kan sağlar.[16] Germinal merkezler, penisier kökler olarak adlandırılan arteriyoller (ingilizce:arteriole) tarafından sağlanır.[17]<br />
<br />
Doğum öncesi gelişimin beşinci ayına kadar dalak kırmızı kan hücreleri yapar; doğumdan sonra, yalnızca kemik iliği, hematopoezden sorumludur. Büyük bir lenfoid organ ve retiküloendotelyal sistemde merkezi bir oyuncu olarak dalak, lenfosit üretme yeteneğini korur. Dalak kırmızı kan hücreleri ve lenfositleri depolar. Acil bir durumda yardımcı olmak için yeterli kan hücresini depolayabilir. Lenfositlerin %25'e kadarı herhangi bir zamanda saklanabilir.[11]<br />
Lenf düğümleri<br />
Ana madde: Lenf düğümü<br />
Aferent ve efferent lenfatik damarları gösteren bir lenf düğümü<br />
Bölgesel lenf düğümleri<br />
<br />
Lenf düğümü, lenfin kana geri dönerken içinden geçtiği organize bir lenfoid doku topluluğudur. Lenf düğümleri, lenfatik sistem boyunca aralıklarla bulunur. Birkaç aferent lenf damarı, lenf düğümünün maddesinden sızan ve daha sonra bir efferent lenf damarı tarafından boşaltılan lenfi getirir. İnsan vücudundaki yaklaşık 800 lenf düğümünden yaklaşık 300'ü baş ve boyunda bulunur.[18] Birçoğu koltuk altı ve karın bölgelerinde olduğu gibi farklı bölgelerde kümeler halinde gruplandırılmıştır. Lenf düğümü kümeleri genellikle uzuvların proksimal uçlarında (kasıklar, koltuk altları) ve boyunda bulunur; burada yaralanmalardan kaynaklanan patojen kontaminasyonunu sürdürmesi muhtemel vücut bölgelerinden lenf toplanır. Lenf düğümleri özellikle göğüste, boyunda, pelviste aksilla, kasık bölgesi ve bağırsakların kan damarlarıyla ilişkili mediasten'de çok sayıdadır.[6]<br />
<br />
Lenf düğümünün maddesi, korteks olarak adlandırılan bir dış kısımda bulunan lenfoid foliküllerden oluşur. Düğümün iç kısmına medulla denir ve hilum olarak bilinen bir kısım hariç her tarafı korteksle çevrilidir. Hilum, lenf düğümünün yüzeyinde bir çöküntü olarak ortaya çıkar ve aksi takdirde küresel lenf düğümünün fasulye şeklinde veya oval olmasına neden olur. Efferent lenf damarı doğrudan hilustaki lenf düğümünden çıkar. Lenf düğümünü kanla besleyen arterler ve damarlar hilustan girer ve çıkar. Parakorteks adı verilen lenf düğümü bölgesi medullayı hemen çevreler. Çoğunlukla olgunlaşmamış T hücreleri veya timositler içeren korteksin aksine, parakorteks olgunlaşmamış ve olgun T hücrelerinin bir karışımına sahiptir. Lenfositler, parakortekste bulunan özelleşmiş yüksek endotelyal venüller yoluyla lenf düğümlerine girerler.<br />
<br />
Lenf folikülü, lenf düğümünün fonksiyonel durumuna göre sayısı, boyutu ve konfigürasyonu değişen yoğun bir lenfosit topluluğudur. Örneğin, yabancı bir antijenle karşılaştığında foliküller önemli ölçüde genişler. B hücresilerin veya B lenfositlerin seçimi, lenf düğümlerinin germinal merkezi'nde gerçekleşir.<br />
<br />
İkincil lenfoid doku, yabancı veya değiştirilmiş doğal moleküllerin (antijenler) lenfositlerle etkileşime girmesi için ortamı sağlar. lenf düğümüleri ve bademcikler içindeki lenfoid foliküller, Peyer yamaları, dalak, adenoidler, cilt, vs mukoza ile ilişkili lenfoid dokusu (MALT) ile ilişkili örneklenir.<br />
<br />
Mide-bağırsak duvar'da, ek'i kolonunkine benzer bir mukozaya sahiptir, ancak burada yoğun olarak lenfositlerle birlikte sızmıştır.<br />
Tersiyer lenfoid organlar<br />
<br />
Tersiyer lenfoid organlar (TLO'lar), kronik enfeksiyon, nakledilen organlar aşı reddi, bazı kanserler ve otoimmün ve otoimmün ile ilgili hastalıklar gibi kronik iltihap bölgelerinde periferik dokularda oluşan anormal lenf düğümü benzeri yapılardır.[19] TLO'lar, ontojeni sırasında sitokinler ve hematopoietik hücrelere bağlı olarak lenfoid dokuların oluşturulduğu ancak yine de interstisyel sıvı boşaltıldığı ve aynı kimyasal haberciler ve gradyanlara yanıt olarak lenfositlerin taşındığı normal süreçten farklı düzenlenir.[20] TLO'lar tipik olarak çok daha az lenfosit içerir ve yalnızca inflamasyon ile sonuçlanan antijenlerle karşı karşıya kaldıklarında bir bağışıklık rolü üstlenirler. Bunu, kan ve lenften lenfositleri ithal ederek başarırlar.[21] TLO'lar genellikle bir foliküler dendritik hücre ağı (FDC'ler) ile çevrili aktif bir germinal merkez'e sahiptir.[22] TLO'lar kansere karşı bağışıklık yanıtında önemli bir rol oynar. Tümörlerinin yakınında TLO'ları olan hastalar daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir,[23][24] ancak bazı kanserler için bunun tersi geçerlidir.[25] Aktif bir germinal merkez içeren TLO'lar, germinal merkezi olmayan TLO'lara sahip olanlardan daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir.[23][24] Bu hastaların daha uzun yaşama eğiliminin nedeninin, TLO'ların aracılık ettiği tümöre karşı bağışıklık tepkisi olduğu düşünülmektedir. TLO'lar, hastalar immünoterapi ile tedavi edildiğinde bir anti-tümör tepkisini de destekleyebilir.[26] TLO'lara, üçüncül lenfoid yapılar (TLS) ve ektopik lenfoid yapılar (ELS) dahil olmak üzere birçok farklı şekilde atıfta bulunulmuştur. Kolorektal kanserle ilişkili olduklarında genellikle Crohn benzeri lenfoid reaksiyon olarak adlandırılırlar.[23]<br />
Diğer lenfoid doku<br />
<br />
Lenfatik sistemle ilişkili lenfoid doku, vücudu enfeksiyonlara ve tümörlerin yayılmasına karşı savunmada bağışıklık işlevleriyle ilgilidir. Çeşitli tiplerde lökositler (beyaz kan hücreleri) ile retiküler liflerden oluşan bağ dokusundan oluşur, çoğunlukla lenfositler iç içe geçmiştir ve içinden lenf geçer.[27] Lenfoid dokunun yoğun bir şekilde lenfositlerle dolu bölgelerine “lenfoid folikül” adı verilir. Lenfoid doku, yapısal olarak lenf düğümleri olarak iyi organize edilmiş olabilir veya mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) olarak bilinen gevşek şekilde organize edilmiş lenfoid foliküllerden oluşabilir.<br />
<br />
Merkezi sinir sistemi de lenfatik damarlara sahiptir. Meninksler içine ve dışına T hücre geçitlerinin araştırılması, beyni çevreleyen zara anatomik olarak entegre olan dural sinüsler içindeki fonksiyonel meningeal lenfatik damarlarını ortaya çıkardı.[28]<br />
Lenfatik damarlar<br />
Doku boşluklarındaki lenf kılcal damarları<br />
<br />
Lenf damarları olarak da adlandırılan lenfatik damarlar, vücudun farklı bölümleri arasında lenf ileten ince duvarlı damarlardır.[29] Bunlar, lenf kılcal damarları tübüler damarlarını ve daha büyük toplayıcı damarları – sağ lenfatik kanal ve torasik kanal (sol lenfatik kanal) içerir. Lenf kılcal damarları dokulardan interstisyel sıvının emiliminden esas olarak sorumludur, lenf damarları ise emilen sıvıyı daha büyük toplama kanallarına doğru iter ve burada nihayetinde subklavyen damarlar yoluyla kan dolaşımına geri döner.<br />
<br />
Lenfatik sistemin dokuları, vücut sıvısı dengesinin korunmasından sorumludur. Kılcal damar ağı ve toplayıcı lenfatik damarlar, ekstravaze sıvıyı, proteinler ve antijenlerle birlikte dolaşım sistemine geri taşımak için verimli bir şekilde boşaltmak ve taşımak için çalışır. Damarlardaki çok sayıda intraluminal valf, reflü olmadan tek yönlü bir lenf akışı sağlar.[30] Bu tek yönlü akışı sağlamak için biri birincil ve diğeri ikincil valf sistemi olmak üzere iki valf sistemi kullanılır.[31] Kılcal damarlar kör uçludur ve kılcal damarların uçlarındaki valfler, birincil damarlara tek yönlü bir akışa izin vermek için ankraj filamanları ile birlikte özel bağlantılar kullanır. Bununla birlikte, toplayıcı lenfatikler, intraluminal valflerin ve lenfatik kas hücrelerinin birleşik hareketleriyle lenfi itmek için hareket eder.[32]<br />
Gelişimi<br />
<br />
Embriyonik gelişimin beşinci haftasının sonunda lenfatik dokular gelişmeye başlar.[33] Lenfatik damarlar, mezoderm kaynaklı gelişen damarlardan kaynaklanan lenf keselerinden gelişir.<br />
<br />
Ortaya çıkan ilk lenf keseleri, iç şahdamar (ingilizce: jugular) ve köprücük altı (ingilizce: subclavian) damarların birleştiği yerde eşleştirilmiş şahdamar lenf keseleridir.[33] Juguler lenf keselerinden lenfatik kılcal sinir ağları (ingilizce:plexus) göğüs kafesine (toraks), üst uzuvlara, boyuna ve başa yayılır.[33] Bazı pleksuslar kendi bölgelerinde genişler ve lenfatik damarlar oluşturur. Her bir şahdamarı lenf kesesi, şah damarıyla en az bir bağlantıyı korur, soldaki ise göğüs kanalın üst kısmına doğru gelişir.<br />
<br />
Görünen bir sonraki lenf kesesi, bağırsak mezenterinin kökündeki eşleşmemiş retroperitoneal lenf kesesidir. İlkel vena kava ve mezonefrik damarlardan gelişir. Kılcal pleksuslar ve lenfatik damarlar retroperitoneal lenf kesesinden karın iç organlara ve diyaframa yayılır. Kese, sisterna şili ile bağlantı kurar ancak komşu damarlarla olan bağlantısını kaybeder.<br />
<br />
Lenf keselerinin sonuncusu, eşleştirilmiş arka lenf keseleri iliak damarlardan gelişir. Arka lenf keseleri, karın duvarı, leğen (pelvik) bölgesi ve alt uzuvların kılcal pleksuslarını ve lenfatik damarlarını üretir. Arka lenf keseleri cisterna chyli ile birleşir ve komşu damarlarla olan bağlantılarını kaybeder.<br />
<br />
Sisterna chyli'nin geliştiği kesenin ön kısmı dışında, tüm lenf keseleri mezenkimal hücreler tarafından istila edilir ve lenf nodu gruplarına dönüştürülür.<br />
<br />
Dalak, midenin dorsal mezenterinin katmanları arasındaki mezenkimal hücrelerden gelişir.[33] Timus üçüncü faringeal kesenin bir uzantısı olarak ortaya çıkar.<br />
İşlev<br />
<br />
Lenfatik sistemin birbiriyle ilişkili birden fazla işlevi vardır:[34]<br />
<br />
    dokulardan interstisyel sıvı<br />
    Sindirim sisteminden yağ asidileri ve yağları şil (keylüs, kilüs) (ingilizce:chyle) olarak emer ve taşır.<br />
    Beyaz kan hücrelerini lenf düğümlerinden kemiklere taşır<br />
    Lenf, dendritik hücreler gibi antijen sunan hücreleri bir bağışıklık tepkisinin uyarıldığı lenf düğümlerine taşır.<br />
<br />
Yağ emilimi<br />
Yiyeceklerdeki besinler bağırsak villusları yoluyla emilir. (resimde büyük ölçüde büyütülmüş) kan ve lenf. Uzun zincirli yağ asidileri (ve bazı ilaçlar gibi benzer yağ çözünürlüğüne sahip diğer lipid'ler) lenf tarafından emilir ve şilomikronlar (ingilizce:chylomicron) içinde sarılı olarak lenf içinde hareket ederler. Lenfatik sistemin torasik kanalı yoluyla hareket ederler ve son olarak sol subklavian ven yoluyla kana girerler, böylece karaciğerin ilk geçiş metabolizması tamamen atlanır.<br />
<br />
Lakteals olarak adlandırılan lenf damarları, ağırlıklı olarak ince bağırsakta mide-bağırsak sisteminin (kısaca:GI) başlangıcındadır. İnce bağırsak tarafından emilen diğer besinlerin çoğu, portal ven yoluyla işlenmek üzere karaciğer içine süzülmek üzere portal venöz sisteme aktarılırken, yağlar (lipidler) torasik kanal yoluyla kan dolaşımına taşınmak üzere lenf sistemine iletilir. (İstisnalar vardır, örneğin orta zincirli trigliseritler, GI yolundan portal sisteme pasif olarak yayılan gliserolün yağ asidi esterleridir.) İnce bağırsak lenfatiklerinden kaynaklanan zenginleştirilmiş lenf, chyle denir. Dolaşım sistemine salınan besinler, sistemik dolaşımdan geçerek karaciğer tarafından işlenir.<br />
Bağışıklık fonksiyonu<br />
<br />
Lenfatik sistem, T-hücreleri ve B-hücreleri dahil adaptif bağışıklık sistemi ile ilgili hücreler için birincil bölge olarak vücudun bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar. Lenfatik sistemdeki hücreler sunulan antijenler'e tepki verir veya hücreler tarafından doğrudan veya diğer dendritik hücreler tarafından bulunur. Bir antijen tanındığında giderek daha fazla hücrenin aktivasyonunu ve alımını, antikorlar ve sitokinler üretimini ve makrofajlar gibi diğer immünolojik hücrelerin alımını içeren bir immünolojik kaskad (çağlayan) başlar.<br />
Klinik önemi<br />
Ana madde: Lenfatik hastalık<br />
<br />
Çeşitli organların lenfatik drenajının incelenmesi, kanserin tanı, hastalığın sonucunu tahmini(prognoz) ve tedavisinde önemlidir. Lenfatik sistem, vücudun birçok dokusuna yakınlığı nedeniyle, metastaz adı verilen bir süreçte kanserli hücrelerin vücudun çeşitli bölgeleri arasında taşınmasından sorumludur. Araya giren lenf düğümleri kanser hücrelerini yakalayabilir. Kanser hücrelerini yok etmede başarılı olmazlarsa, düğümler ikincil tümör bölgeleri haline gelebilir.<br />
Büyümüş lenf düğümleri<br />
Ana madde: Lenfadenopati<br />
<br />
Lenfadenopati bir veya daha fazla genişlemiş lenf düğümünü ifade eder. Küçük gruplar veya tek tek büyümüş lenf düğümleri, enfeksiyon veya iltihap'a yanıt olarak genellikle "reaktif"tir. Buna “lokal” lenfadenopati denir. Vücudun farklı bölgelerinde çok sayıda lenf düğümü tutulduğunda buna “genelleştirilmiş” lenfadenopati denir.<br />
<br />
Genelleştirilmiş lenfadenopati, enfeksiyöz mononükleoz, tüberküloz ve HIV gibi enfeksiyonlardan, SLE ve romatoid artrit gibi bağ dokusu hastalıklarından ve kanserlerden, hem aşağıda tartışılan lenf düğümlerindeki doku kanserleri ve hem de vücudun diğer bölümlerinden lenfatik sistemi yoluyla ulaşan kanserli hücrelerin metastazından kaynaklanabilir.[35]<br />
Lenfödem<br />
Ana madde: Lenfödem<br />
<br />
Lenfödem, lenfatik sistem hasar gördüğünde veya kötü oluşumlarında oluşabilen, lenf birikiminin neden olduğu şişme'dir. Yüz, boyun ve karın da etkilenebilse de, genellikle uzuvları etkiler. Fil hastalığı olarak adlandırılan aşırı bir durumda ödem, fil uzuvlarındaki cilde benzer bir görünümle cilt kalınlaşacak kadar ilerler.[36]<br />
<br />
Çoğu durumda nedenleri bilinmemekle birlikte, bazen daha önce lenfatik filaryaz gibi bir paraziter hastalığın neden olduğu ciddi enfeksiyon öyküsü vardır.<br />
<br />
Lenfanjiomatozis, lenfatik damarlardan oluşan çoklu kistleri veya lezyonları içeren bir hastalıktır.<br />
<br />
Lenfödem, koltukaltında (zayıf lenfatik drenaj nedeniyle kolun şişmesine neden olur) veya kasıkta (bacağın şişmesine neden olur) lenf bezlerinin ameliyatla alınması sonrasında da oluşabilir. Geleneksel tedavi elle lenfatik drenaj ve kompresyon giysisilerle yapılır. Lenfödem tedavisi için iki ilaç klinik deneylerdedir: Lymfactin[37] ve Ubenimex/Bestatin.<br />
<br />
Elle lenfatik drenajın etkilerinin kalıcı olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur.[38]<br />
Kanser<br />
Reed-Sternberg hücreleri.<br />
Ana madde: Lenfoma<br />
<br />
Lenfatik sistemin Kanser birincil veya ikincil olabilir. Lenfoma, lenfatik doku kaynaklı kanser anlamına gelir. Lenfoid lösemiler ve lenfomalar artık aynı tip hücre soyunun tümörleri olarak kabul edilmektedir. Kanda veya kemik iliğinde "lösemi" ve lenf dokusunda "lenfoma" olarak adlandırılırlar. Bunlar "lenfoid malignite" adı altında gruplandırılmıştır.[39]<br />
<br />
Lenfoma genellikle Hodgkin lenfoma veya Hodgkin olmayan lenfoma olarak kabul edilir. Hodgkin lenfoma, mikroskop altında görülebilen Reed–Sternberg hücresi olarak adlandırılan belirli bir hücre tipi ile karakterize edilir. Epstein–Barr virüsü ile geçmişteki enfeksiyonla ilişkilidir ve genellikle ağrısız bir "kauçuk" lenfadenopatiye neden olur. Ann Arbor evreleme kullanılarak evrelemesi yapılır. Kemoterapi genellikle ABVD'yi içerir ve ayrıca radyoterapi'yi de içerebilir.[35] Hodgkin olmayan lenfoma, B-hücrelerin veya T-hücrelerinin proliferasyonunun artması ile karakterize edilen bir kanserdir ve genellikle Hodgkin lenfomadan daha büyük bir yaş grubunda ortaya çıkar. “yüksek dereceli” veya “düşük dereceli” olmasına göre tedavi edilir ve Hodgkin lenfomaya göre daha kötü prognoz (hastalığın sonucunu tahmin) taşır.[35]<br />
<br />
Lenfanjiosarkom kötü huylu bir yumuşak doku tümörü iken lenfanjioma sıklıkla Turner sendromu ile birlikte görülen iyi huylu bir tümördür. Lymphangioleiomyomatosis akciğerlerde oluşan lenfatiklerin düz kaslarının iyi huylu bir tümörüdür.<br />
<br />
Lenfoid lösemi, konakçının farklı lenfatik hücrelerden yoksun olduğu başka bir kanser türüdür.<br />
Diğer<br />
<br />
    Castleman hastalığı<br />
    Şilotoraks<br />
    Kawasaki hastalığı<br />
    Kikuchi hastalığı<br />
    Liödem<br />
    Lenfanjit<br />
    Lenfatik filaryaz<br />
    Lenfositik koriomenenjit<br />
    Soliter lenfatik nodül<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kan damarı</span></span><br />
<br />
Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.<br />
Çeşitleri<br />
<br />
Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:<br />
<br />
    Arterler/Atardamarlar<br />
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)<br />
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.<br />
    Arteriyoller/Atardamarcıklar<br />
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)<br />
    Venüller/Toplardamarcıklar<br />
    Venler/Toplardamarlar<br />
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.<br />
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)<br />
<br />
Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte "arteryal kan" terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter "venöz kan" taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.<br />
Fizyoloji<br />
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.<br />
<br />
Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler - ve bir seviyeye kadar venler - kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.<br />
<br />
Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)<br />
<br />
Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.<br />
<br />
Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.<br />
Hastalıklar<br />
<br />
Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.<br />
<br />
Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.<br />
<br />
Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sindirim Sistemi Anatomisi (Mide Bağırsak Kanalı)]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22262</link>
			<pubDate>Sat, 02 Sep 2023 19:12:49 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22262</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sindirim Sistemi Anatomisi (Mide Bağırsak Kanalı)</span></span><br />
<br />
İnsan sindirim sisteminde sindirim; mekanik (fiziksel) ve kimyasal sindirim olarak ikiye ayrılır. Fiziksel sindirimin amacı, molekülleri küçük moleküllere ayırmaktır. Kimyasal sindirimin görevi ise, besinleri en küçük yapı taşına kadar parçalamaktır. Sindirim sistemi, sindirim borusu (sindirim kanalı) ile sindirim bezlerini içeren, çok hücreli hayvanlarda yiyeceğin vücuda alınımı, sindirilmesi, gerekli besin ve enerjinin absorbe edilmesi ve atık maddelerin vücuttan atılması ile ilgilenen organ sistemidir.<br />
<br />
Sindirim sistemi ve sindirim borusu hayvandan hayvana belirli oranda değişiklik gösterir. Örneğin bazı hayvanlar çok odalı midelere sahiptirler.<br />
<br />
Çoğu Antik Çağ ve Orta Çağ anatomistleri mide, bağırsaklar gibi sindirim sistemi organları hakkında kabaca doğru fikirlere sahipti. Yine de bu yanlış ve hatta bir bakıma absürt fikirler ortaya atılmadı anlamına gelmez. Örneğin Rönesans'ın önemli bilgin ve sanatçısı Leonardo da Vinci sindirim sisteminin solunum sistemine yardım ettiği fikrine sahipti. Sıkışan bağırsakların, içlerinde üretilen sıvılaşmış havayla, diyaframı yukarı doğru ittiğine ve böylece diyaframın akciğerlere basınç uyguladığına inanmaktaydı. Sindirim sisteminin ve sindirim sistemi organlarının insan için önemi eski çağlardan beri bilinmektedir.<br />
Sindirim Sistemi Organları<br />
Üst sindirim bölümü<br />
<br />
    Ağız: ağız boşluğu; tükürük bezleri, mukoza, dişler ve dili kapsar. Gıda ve suyun vücuda alınmasına yarayan bir açıklıktır. Bir üst ve alt dudak ile kapatılmıştır. Karbonhidratların kimyasal sindirimi ağızda başlar ve diğer besinlerin fiziksel sindirimi başlar.<br />
    Yutak: (farinks) ağız ve burnun hemen arkasındaki boyun bölümüdür. Gıdanın ağızdan yemek borusuna geçmesini sağlar. Sindirim sisteminin yanı sıra solunum sisteminde de yer alan bir organdır. Üç bağlantısı vardır: nazofarinks, orofarinks ve laringofarinks.<br />
    Yemek borusu :(özofagus veya gullet) ve kardiya; yemek borusu gıdanın mideye geçmesini sağlayan kassal (müsküler) bir borudur. Bu geçiş peristaltizm yardımıyla olur. Kardiya ise yemek borusu ile midenin birleştiği noktadaki açıklıktır (ağız).Düz kaslardan oluşur. Sindirim gerçekleşmez.<br />
    Mide: Midede ki antrum, pilor ve pilorik sfinkteri de kapsar. Mide yemek borusu ile ince bağırsağın ilk kısmı olan duodenum arasında bulunur. Yüksek oranda asidik bir çevreye sahip mide (pH yaklaşık 1,5-2) peptidaz sindirim emzimlerini içerir.<br />
<br />
Alt sindirim kanalındaki organları gösteren bir çizim.<br />
Alt Sindirim Bölümü<br />
<br />
Bağırsak, sindirim kanalının mide ile anüs arasında bulunan kısmıdır. Kalın bağırsakta besinler içerisinde kalan su ve mineraller emilir.<br />
<br />
    İnce bağırsak, mide ile kalın bağırsak arasındadır. 5 yaşın üstündeki insanlarda genellikle 5–6 m uzunluğundadır. Üç kısmı vardır. İnce bağırsakta ayrıca sindirim yüzeyini genişleten villuslar (tümür) da vardır. Bu villüslerin sayesinde emilim gerçekleşir. Villuslar girinti ve çıkıntılardan oluşmuştur.<br />
<br />
    duodenum veya onikiparmak bağırsağı, ince bağırsağın ilk ve en kısa kısmıdır. Mideyi jejunuma bağlayan bir tüptür. pH seviyesi yaklaşık 9'dur.<br />
    jejunum, ince bağırsağın orta kısmıdır, duodenum ile ileum arasında bulunur. Yetişkin insanlarda boyu 2-8 metre arasında değişir. pH seviyesi yaklaşık 7-8 aralığındadır.<br />
    ileum, ince bağırsağın son kısmı. İnsanlarda yaklaşık 4 metre uzuluğundadır. İleoçekal valv ile çekumdan ayrılır. pH seviyesi genellikle 7-8 arasındadır.<br />
<br />
    kalın bağırsak, üç kısmı vardır. Sindirimin bitmesi olayının en sonundan bir önce olan organdır. Bu organda posa içindeki kalan son su, vitaminler ve mineraller emilir. Çekum dediğimiz bölgede başlar. Rektum dediğimiz bölgede ise son bulur.<br />
<br />
    çekum veya kör bağırsak, kalın bağırsağın ilk kısmıdır. Apandis çekumun bir uzantısıdır.<br />
    kolon, kalın bağırsak için kullanılan bir terimdir. Çekumdan rektuma kadarki kısım için kullanılır. Kendi içinde dört kısma ayrılır, çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon.<br />
    rektum, kalın bağırsağın son kısmıdır.<br />
<br />
Ayrıca kalın bağırsak sindirime katılmaz. Çünkü sindirim ince bağırsaktan besinlerin kana geçmesi ile sona erer. Besinler kan yoluyla vücuda taşınır. -<br />
<br />
    anüs, rektumun dış açıklığıdır. Kapanması sfinkter kaslarca kontrol edilir.<br />
<br />
Dışkılar anüsten geçerek vücuttan atılırlar.<br />
Sindirim Sistemi Yardımcı Organlar<br />
<br />
Sindirim sistemi ve sindirim borusu ile ilgili başka organlar da vardır.<br />
<br />
Karaciğer sindirimde rol oynayan safrayı üretir.<br />
<br />
Pankreas ise bikarbonat, tripsin, kemotripsin, lipaz ve pankreatik amilaz gibi çeşitli enzimler içeren bir sıvıyı ince bağırsağa salgılar.<br />
<br />
Böylece bu bezler sindirimde yer almış olurlar.[1]<br />
<br />
Karaciğer:Karacığer hücreleri tarafından üretilen safra sıvısı,safra kesesinde depolanır.Safra sıvısı içinde sindirim,enzimleri yoktur.Safra sıvısı özel bir kanala ince bağırsağa dökülür ve burada büyük yapıdaki yağ moleküllerini daha küçük yapılara(yağ damlacıklarına) ayırarak yağların fiziksel sindirimini sağlamış olur.<br />
<br />
Pankreas:Pankreas,midenin hemen altında yer alan,yaprak şeklinde bir yapıdır. Pankreastan salgılanan pankreas öz suyu özel bir kanala ince bağırsağa dökülür. Pankreas öz suyunda proteinlerin,karbonhidratların ve yağların kimyasal sindiriminin emzimleri bulunur.<br />
Sindirim ve boşaltım<br />
Ana madde: Sindirim<br />
<br />
Ağızda, yiyecek dişler ve dil tarafından mekanik olarak parçalanırken, tükürük tarafından kimyasal olarak da bir ölçüde parçalanır. Daha sonra peristaltizm ile yemek borusundan (özofagus) mideye geçer. Burada parçalama işlemi devam eder. Büyük yiyecek parçaları (bolus) daha küçük parçalara ayrılır yani büyük oranda mekaniktir. Bununla beraber, küçük miktarda kimyasal işlem de meydana gelir; özellikle proteinler midedeki enzimlerin yardımıyla kimyasal olarak parçalanmaya başlar. Gıda daha sonra ince bağırsağa girer ki burada enzimler ve bakteri yardımıyla parçalama işlemi meydana gelir ve yararlı partiküller kana emilir. Kalan partiküller ise kalın bağırsaktan geçer ve sonunda dışkı biçiminde vücuttan atılır.<br />
<br />
Sindirim hem hormonlar,hem de otonom sinir sistemi tarafından düzenlenir:<br />
<br />
    Sindirim sisteminin görevlerini kontrol eden temel hormonlar mide ve ince bağırsak mukozasındaki hücreler tarafından salgılanır. Bu hormonlar, örneğin sekretin, gastrin ve kolesistokinin, kana sindirim borusu tarafından bırakılırlar ve sindirim sıvılarını uyarıp organ hareketlerine neden olurlar.<br />
    Otonomik sinir sisteminin iki kolu da sindirim işlemini etkiler; parasempatik sinirler salgıları ve peristaltizmi uyarırken, sempatik sinirlerin etkisi daha baskılayıcıdır.<br />
<br />
Sindirim borusu aynı zamanda bağışıklık sisteminin bir bölümüdür (Coico et al 2003). Midenin düşük pH (1-4 arası) seviyesi, mideye giriş yapan birçok mikroorganizma için ölümcüldür. Benzer bir şekilde, mukus (IgA antikorları içerir) bu mikroorganizmaların çoğunu nötralize eder. Sindirim borusundaki diğer faktörler de bağışıklığa yardımcı olurlar; safra ve tükürükteki enzimler dahil. Sağlığa yardımcı bağırsak bakterileri de potansiyel olarak zararlı olabilecek sindirim borusundaki bakterilerin aşırı çoğalmasını önlemeye yardımcı olur.<br />
<br />
İnce bağırsağın görevi:Midedeki yemeklerin ince bağırsaktan kalın bağırsağa geçip oradan da boşaltılmasıdır.<br />
Hastalıkları<br />
<br />
Tıbbın sindirim sistemi fonksiyonları ve bozukluklarını konu edinen dalı gastroenterolojidir. Sindirim sistemi ile ilgili en sık yapılan şikayetlerden bazıları bulantı ve kusma, dispepsi, ishal ve kabızlıktır. Ülser ve reflü özellikle son dönemlerde adını fazlaca duyurmuş hastalıklardandır. En sık rastlanan sindirim sistemi hastalıkları şunlardır;<br />
<br />
    Ülser (onikiparmak bağırsağı ve yaralar)<br />
    Gastrit (mide iç dokusu iltihabı)<br />
    Siroz (Hepatit B ve Hepatit C gibi sarılık virüsleri ve uzun süreli yoğun alkol alımı sonucunda gelişen, ilk aşamalarında tedavi edilmezse, kanama ve koma sonucu ölüme yol açan hastalık)<br />
    Spastik kolon (çok yaygın görülen sancılı kramplar, ishal ve kabızlık şeklinde seyreden bir kalın bağırsak hastalığı)<br />
    Safra kesesi taşları ve iltihapları (yemek borusu, mide, bağırsak, karaciğer, pankreas ve safra kesesi kanserleri)<br />
    Kanamalar (onikiparmak bağırsağı ülseri, mide ülseri ve erozyonları, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserleri ve yemek borusu varislerinin neden olduğu kanamalar)<br />
    Hemoroitler (basur, mayasıl)<br />
    Tifo: Kirli içme suları ve pis yiyeceklerden bulaşan bulaşıcı bir hastalıktır.<br />
<br />
Ana Sindirim Organları<br />
<br />
    Ağız<br />
    Yutak<br />
    Yemek borusu<br />
    Mide<br />
    İnce bağırsak<br />
    Kalın bağırsak<br />
    Anüs<br />
<br />
Yardımcı sindirim organları<br />
<br />
    Karaciğer (safra kesesiyle)<br />
    Pankreas (pankreas öz suyuyla)<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bağırsak</span></span><br />
<br />
Bağırsak, gastrointestinal kanalın mide ile anüs arasındaki kısım. Bağırsaklar, insanlarda ve diğer memelilerde ince bağırsak ve kalın bağırsak olacak şekilde iki ana kısımdan oluşur. Vücudun gıdadan besinlerin çıkarımı ve emiliminden sorumlu kısmı bağırsaktır. Midenin görevi büyük oranda gıda moleküllerinin besinlere parçalamak iken, bağırsak bu besinlerin kana girmesini sağlar.<br />
İnce bağırsak<br />
Ana madde: İnce bağırsak<br />
<br />
İnce bağırsak kıvrımlı bir yüzey yapısına sahiptir ki bu besinlerin bağırsak duvarından difüzyonu ve böylece de emilimi için uygun olan yüzey alanını arttırır. Bu mikroskobik kıvrımlara mikrovilli denir. Yetişkin bir insanın ince bağırsağı, ortalama olarak yedi metre uzunluğundadır. İnsanlarda ince bağırsak duodenum,, jejunum ve ileum olmak üzere üç kısma ayrılır.<br />
Kalın bağırsak<br />
Ana madde: Kalın bağırsak<br />
<br />
Kalın bağırsak veya kolon birkaç çeşit bakteriye ev sahipliği yapmaktadır; bunlar insan vücudunun kendi kendine yok edemeyeceği moleküllerle ilgilenirler. Bu bir simbiyoz örneğidir. Bu bakteriler aynı zamanda bağırsaktaki gaz üretiminin de nedenidirler. Kalın bağırsak ince bağırsağa oranla daha kısadır ve su reabsorpsiyonu ile kuru dışkıyı üretir. İnsanlarda kalın bağırsak çekum, kolon ve rektum olmak üzere üç kısma ayrılır. İnsanlarda çekuma bağlı ucu kapalı bir tüp olan apandis yer alır. Kolon ise kendi içinde çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon olarak bölünmüştür.<br />
Bağırsak hastalıkları<br />
<br />
    Bu konuda daha fazla bilgi için gastroenteroloji maddesine bakabilirsiniz.<br />
<br />
Diğer sindirim sistemi hastalıklarıyla birlikte bağırsak hastalıklarına da bakan tıp dalı gastroenterolojidir.<br />
<br />
Gastroenterit, bağırsakların enflamasyonudur ve en yaygın bağırsak hastalığıdır.<br />
<br />
Ileüs, bağırsak tıkanıklığıdır.<br />
<br />
Apandisit, apandis enflamasyonu. Bu tedavi edilmediği zaman potansiyel olarak ölümcül bir hastalıktır; çoğu durumda apandisit cerrahi müdahaleye gerek duyar.<br />
<br />
Çölyak hastalığı kötü emilimin yaygın bir şeklidir. Crohn hastalığı ve ülseratif kolit bağırsakları etkileyen otoimmün hastalıklardandır. Crohn hastalığı tüm gastrointestinal kanalı etkileyebileceği gibi, kolit sadece kalın bağırsağı etkiler. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mide</span></span><br />
<br />
Mide; kaslardan oluşan, genişleyebilen bir sindirim sistemi organıdır. Mide sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir.[1] Mide anlamında Türkçede aşkazan sözcüğü de mevcuttur.[2][3][4][5][6] Yemek borusu ile ince bağırsak arasında bulunur. Omurgalılar, derisidikenliler, haşaratlar ve yumuşakçalarda bulunur. Sindirimin ikinci fazında (çiğnemeyi takiben) görev yapar. Yiyeceklerin geçici olarak büyük miktarda depolandığı organdır. Rahatlıkla 1.5 litre sıvıyı içinde tutabildiği gibi, maksimum 4 litre sıvı tutma kapasitesi vardır.<br />
Yapı<br />
Midenin bölümleri (İngilizce)<br />
Midenin anatomisi<br />
<br />
Midenin kardia, fundus, korpus (gövde) ve pilor olmak üzere dört bölümü vardır.[7] Midenin ilk bölümü olan kardia yemek borusunun mideye açıldığı bölgenin ismidir; başlangıcını epitel tabakanın çok katlı yassıdan prizmatiğe döndüğü nokta oluşturur.[8][9] Midenin çok küçük bir kısmı olup altıncı kostal kıkırdak seviyesinde yer alır. Fundus kardianın üstündeki kısımıdır, diyaframın sol kubbesine komşuluk eder. Genişlemeye müsaittir ve gaz, sıvı veya yemek tarafından genişletilebilir. His açısı (incisura cardialis) fundusla yemek borusu arasında bulunur. Korpus fundusla pilor arasında yer alan, organın en büyük bölümüdür. Sağ sınırına küçük kürvatür, sol sınırına büyük kürvatür adı verilir. Pilor ise antrum ve pilor kanalı olmak üzere iki kısma ayrılır. Antrumu korpustan ayıran, küçük kürvatürde incisura angularis adı verilen nokta, büyük kürvatürdeyse pilorla yemek borusu arasındaki mesafenin dörtte birine tekabül eden noktadır. Antrum pilorun daha geniş bölümü olup, antrumdan geçen sıvı pilor kanalına aktarılmaktadır. Bunun sonundaki pilorda, kalın bir sirküler kas tabakası oniki parmak bağırsağına geçişi kontrol eder. Bu kas normalde tonik olarak kasılır. Midedeki basınç pilorun direncini aşınca mideden boşalma meydana gelir; bu durum peristalsis tarafından gerçekleştirilebilir.[7][10]<br />
<br />
Midenin kas tabakası 3 kısımdan oluşmaktadır; bunun yanı sıra kas lifleri uzunlamasına, sirküler ve oblik seyirli olarak yerleşmiştir, bu diziliş midede peristaltik hareketlerin oluşmasında rol alır.<br />
İşlev<br />
<br />
Mide, içine giren yiyeceklerin kimyasal ve fiziksel olarak parçalandığı bir yerdir. Mide içini örten ve mukoza denilen örtü dokudan sindirim sıvıları salgılanır. Midenin iç yüzeyinde yer alan epitel hücrelerin salgıladığı mukus, bikarbonat bakımından zengindir. Bu özelliğiyle midenin iç yüzeyinin aşınmasını ve mide özsuyundaki asidin bu dokulara zarar vermesini engeller. Mide içinde yiyecek varsa, her 20 saniyede bir dalgalar meydana getirerek sıvı ile katıyı birbirine karıştırır (kimus). Sonuçta krem kıvamında yarı sıvı bir materyal meydana gelir. Meydana gelen karışım ince bağırsaklar tarafından emilecek seviyeye geldiyse, azar azar miktarlarda, pilor kanalını geçerek 12 parmak bağırsağına (Duodenum) geçer. Sıvıların mideyi terk etmesi katılardan daha hızlıdır ve mideyi boşaltması yaklaşık 20 dakikayı alır. Katı-sıvı karışımı materyalin mideyi terk etmesi ise yaklaşık 1.5 saati bulmaktadır.<br />
<br />
Mide salgı yapan bir organdır. İç duvarlarında bulunan hücre ve bezler mukusun yanında birçok önemli salgılar üretir: sindirim enzimleri, hormonlar, hidroklorik asit, intrinsik faktör (B12 vitamininin ince bağırsak son kısmından emilmesi için bu faktörün varlığı şarttır).<br />
Rahatsızlıklar<br />
<br />
    Gastrit<br />
    Ülser<br />
    Reflü<br />
    Mide kanaması<br />
    Mide kanseri<br />
    Hipertrofik pilor stenozu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnce bağırsak</span></span><br />
<br />
İnce bağırsak, sindirim kanalının mide ile kalın bağırsak arasındaki kısmıdır. Beş yaşından büyük insanlarda boyu 5-6 m arasındadır. Üç kısma ayrılır: duodenum, jejunum ve ileum. Mideden gıdalar duodenuma pilor veya pilorik sfinkter diye adlandırılan bir kas ile girerler. Daha sonra ince bağırsak boyunca peristaltizm olarak adlandırılan kas kasılmaları ile hareket eder.<br />
<br />
İnce bağırsakta besinlerin emilimleri gerçekleşir. Yağların ilk kimyasal sindirimi yapılır. İnce bağırsağa gelen safra ve pankreas öz suyu ile yağların, karbonhidratların ve proteinlerin sindirimi tamamlanır ayrıca mideden gelen mide öz suyu, pH değerini yükseltmede yardımcı olur. Besinler ince bağırsakta en küçük moleküllerine kadar parçalanır. Bu moleküllerin ince bağırsaktan kan damarlarına geçmesine emilim adı verilir. İnce bağırsak, sindirim sisteminde besinlerin en çok sindirildiği yerdir. Burada hem fiziksel hem de kimyasal sindirim vardır. Bütün besinlerin kimyasal sindirimi burada biter.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oniki parmak bağırsağı</span></span><br />
<br />
Memeliler, sürüngenler ve kuşlar dahil olmak üzere yüksek omurgalılarda duodenum veya oniki parmak bağırsağı, ince bağırsağın ilk ve en kısa bölümüdür. Balıkta, ince bağırsağın bölünmeleri o kadar net değildir ve duodenum yerine "ön bağırsak" veya "proksimal bağırsak" terimleri kullanılabilir.[1] Memelilerde duodenum, demir emilimi için ana bölge olabilir.[2]<br />
<br />
Duodenum, jejunum ve ileum 'dan önce gelir ve ince bağırsağın en kısa kısmıdır. İnsanlarda duodenum, mideyi jejunum ile birleştiren yaklaşık 25–38 cm (10-15 inç) uzunluğunda içi boş, eklemli bir tüptür. Duodenal bulbus ile başlar ve duodenumun asıcı kasında sona erer.[3] Dört bölüme ayrılabilir.<br />
<br />
Duodenum neredeyse tamamen retroperitonealdir. Duodenumun pH seviyesi yaklaşık 6'dır.<br />
<br />
Duodenum ismi Latince duodenum digitorum yani "oniki parmak"tan gelmektedir. Türkçe ismi olan onikiparmak bağırsağı da buradan gelir.<br />
Yapısı<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı 25–38 cm (10-15 inç) boyunda, C şeklinde bir yapıdır ve mide 'ye bitişiktir. Anatomik olarak dört bölüme ayrılmıştır. Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı periton içinde yer alır ancak diğer kısımları retroperitoneal 'dir.[4]:273<br />
Kısımları<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının "ilk bölümü" veya "superior bölümü", pilor 'dan transplorik düzleme doğru devam eden kısımdır. L1 'in vertebral seviyesinde, segmentlerin geri kalanından daha üsttedir. Yaklaşık 2 cm uzunluğundaki duodenal ampul duodenumun ilk kısmıdır ve hafifçe genişlemiştir. Duodenal ampul, fetal yaşamda organı arka karın duvarından askıya alan bir mezenter olan mezoduodenumun kalıntısıdır.[5] Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı hareketlidir ve karaciğere küçük omentum 'un hepatoduodenal ligament ile bağlıdır. Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı köşede, “üst duodenal eğilme” (ingilizce:superior duodenal flexure) ile biter.[4]:273<br />
<br />
İlişkiler:<br />
<br />
    Önceki<br />
        Safra kesesi<br />
        Karaciğerin dörtlü lobu<br />
    Sonra<br />
        Safra kanalı<br />
        Gastroduodenal arter<br />
        Portal damar<br />
        Inferior vena cava<br />
        Pankreas başı<br />
    Superior (üstteki)<br />
        Safra kesesi boynu<br />
        Hepatoduodenal ligament (küçük omentum)<br />
    Inferor (altaki)<br />
        Pankreas boynu<br />
        Büyük omentum<br />
        Pankreas başı<br />
<br />
Duodenumun ikinci kısmı veya aşağı inen kısmı üst oniki parmak bağırsağının bükümünden (superior duodenal fleksuradan) başlar. Alt vertebral gövde L3'ün alt sınırına, ortadaki onikiparmak bağırsağının aşağısındaki büküme (medial "inferiyor duodenal fleksiyon" a) keskin bir dönüş yapmadan önce, aşağı inen kısmın sonuna gider.<br />
<br />
Pankreas kanalı ve ortak safra kanalı, majör duodenal papilla yoluyla inen duodenuma girer. Oniki parmak bağırsağının ikinci kısmı ayrıca küçük duodenal papillayı, aksesuar pankreas kanalı girişini içerir. Embriyolojik ön bağırsak ve orta bağırsak arasındaki bağlantı, ana duodenal papillanın hemen altındadır.[4]:274 Duodenumun üçüncü kısmı veya yatay kısmı veya alt kısmı 10 ~ 12 cm uzunluğundadır. aşağı onikiparmak bağırsak bükümünde ("inferior duodenal flexure") başlar ve inferior vena cava, abdominal aorta ve vertebral kolon önünden enine sola doğru geçer. Üst mezenterik arter ve ven, duodenumun üçüncü kısmından önündedirler (ingilizce: anterior).[4]:274 Bu kısım aort ile SMA arasında sıkışarak superior mezenterik arter sendromuna neden olabilir.<br />
<br />
Duodenumun dördüncü kısmı veya yükselen kısmı, duodenojejunal bükümde (ingilizce: duodenojejunal flexure) jejunum ile birleşerek yukarı doğru geçer. Oniki parmak bağırsağının dördüncü kısmı, omur L3 seviyesindedir ve aort 'un doğrudan üstünden veya hafifçe solundan geçebilir.[4]:274<br />
Kan kaynağı<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı iki farklı kaynaktan arteriyel kan alır. Bu kaynaklar arasındaki geçiş, ön bağırsağı orta bağırsaktan ayırdığı için önemlidir. Oniki parmak bağırsağının 2. kısmına yakın (yaklaşık olarak büyük duodenal papillada - safra kanalının girdiği yerde), arteryel kaynak gastroduodenal arter ve dalı üst pankreatikoduodenal arter 'dir. Bu noktanın (orta bağırsak) distalinde, arteryel besleme superior mezenterik arter (SMA) 'dan gelir ve dalı inferior pankreatikoduodenal arter 3. ve 4. bölümleri besler. üst ve alt pankreatikoduodenal arterler (sırasıyla gastroduodenal arter ve SMA'dan), çölyak gövdesi ve SMA arasında bir anastomotik halka oluşturur; yani burada teminat dolaşımı potansiyeli vardır.<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının venöz drenajı arterleri takip eder. Sonuçta bu damarlar portal sistem 'e, doğrudan veya dolaylı olarak dalak veya üst mezenterik ven ve ardından portal vene akar.<br />
Fonksiyonu<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı, enzimler kullanılarak ince bağırsakta yiyeceklerin parçalanmasından büyük ölçüde sorumludur. Oniki parmak bağırsağı ayrıca midenin hormonal yollarla boşalma hızını da düzenler. Secretin ve kolesistokinin, pilor (ingilizce:pylorus) açıldığında ve daha fazla sindirim için gastrik kek (ingilizce:chyme) duodenuma yayıldığında orada bulunan asidik ve yağlı uyaranlara yanıt olarak duodenal epiteldeki hücrelerden salınır. Bunlar karaciğer ve safra kesesi'nin gerektiği kadar safra (ingilizce:bile) salmasına ve pankreas'ın gerektiği kadar bikarbonat ve tripsin, lipaz ve amilaz gibi sindirim enzimlerini oniki parmak bağırsağına salmasına neden olurlar.<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının villusları(ingilizce:villi), histolojik olarak tanımlanabilir bir yapı olan yapraklı bir görünüme sahiptir. Mukus salgılayan Brunner bezleri "sadece" duodenumda bulunur. Oniki parmak bağırsağı duvarı muscularis mucosae 'yı oluşturan çok ince bir hücre tabakasından oluşur.<br />
Klinik önemi<br />
Ülser<br />
Ana madde: Peptik ülser<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı ülserleri yaygın olarak Helicobacter pylori bakterisinin neden olduğu enfeksiyon nedeniyle oluşur. Bu bakteriler, bir dizi mekanizma yoluyla duodenumun koruyucu mukozasını aşındırarak mide asitlerinden zarar görmesine neden olur. Duodenumun ilk kısmı, asidik kekin, duodenumun alkali salgılarıyla karışmadan önce duodenum mukozasıyla buluştuğu yer olduğu için ülserlerin en yaygın yerleşim yeridir.[6] Duodenal ülserler tekrarlayan karın ağrısına ve dispepsi 'ne neden olabilir ve genellikle bakterileri test etmek için üre nefes testi ve ülseri doğrulamak ve biyopsi almak için endoskopi kullanılarak araştırılır. Yönetilirlerse, bunlar genellikle bakterileri yok etmeyi amaçlayan antibiyotik ve mide asiditesini azaltmak için ÜFE ve antiasit aracılığıyla yönetilir.[7]<br />
Çölyak hastalığı<br />
<br />
İngiliz Gastroenteroloji Derneği (BSG) kılavuzları, yetişkin çölyak hastalığı tanısı için duodenal biyopsi gerektiğini belirtir. Biyopsi ideal olarak hastanın glüten içeren diyet uyguladığı bir anda yapılır.[8]<br />
Kanser<br />
<br />
Duodenal kanser, ince bağırsağın ilk bölümünde yer alan bir kanserdir. Oniki parmak bağırsağı kanseri, mide kanseri ve kolorektal kansere kıyasla nispeten nadirdir. Histolojisi genellikle adenokarsinomdur.<br />
İltihap<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının iltihaplanması duodenit (ingilizce: duodenitis) denir. Bilinen birden çok nedeni vardır.[9] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Jejunum</span></span><br />
<br />
Jejunum, daha çok memeliler,sürüngenler ve kuşlar gibi omurgalı hayvanlarda bulunan ince bağırsağın orta kısmıdır. Balıklarda ince bağırsağın bölümleri belirgin değildir ve jejunum terimi yerine orta bağırsak terimi kullanılır. Jejunum duodenum ile ileum arasındadır. Yetişkinlerdeki ince bağırsak ortalama 5,5-6 m uzunluğundadır. Bunun 2,5 m'si jejunumdur. pH seviyesi 7 ile 8 arasındadır. Jejunum ve ileum, karın içerisinde hareketlilik sağlayan mesenter zarıyla asılır. Ayrıca peristaltizm olarak da bilinen, yiyeceklerin bağırsak boyunca ilerlemesine yardım eden düz kaslar tarafından da sarılır.<br />
İç Yapısı<br />
<br />
Jejunumun iç yüzeyi, kullanılabilir bağırsak iç yüzeyini artırarak bağırsak içeriği absorbsiyonunu artıran bir katmana sahiptir. Bu görevi yapan bağırsak villuslarıdır.Jejunum ve ileum ile epitel hücreleri arasında besin taşınması, fruktoz şekerlerinin pasif transportunu ve amino asitlerin, küçük peptitlerin,vitaminlerin ve büyük yapılı glikozların aktif transportunu kapsar.<br />
Etimoloji<br />
Jejunum "aç olan" anlamına gelen jejune sıfatından gelmiştir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İleum</span></span><br />
<br />
İleum, memeliler, sürüngenler, kuşlar gibi omurgalı hayvanlarda bulunan ince bağırsağın son kısmıdır. Balıklarda ince bağırsağın bölümleri belli değildir fakat posterior intestine veya distal intestine ileum için kullanılabilir.[1]<br />
<br />
Duodenum ve jejunumu ileum takip eder ve çekumdan iloçekal valf ile ayrılır. İnsanlarda ileum uzunluğu 2–4 m ve pH genellikle 7 ile 8 arasındadır.<br />
<br />
Superior mezenterik arterin aa.ileales ve a.ileocolica dallarından beslenir.<br />
<br />
Yapısında emilim yüzeyi oluşturan plicae circularesler bulunur. Özelleşmiş olarak ise yapısında ince bağırsağın diğer kısımlarında bulunmayan Peyer plakları bulunur. Bu plaklar lenf nodüllerince zengindir.<br />
<br />
Mideden salgılanan intrinsik faktör faktör etkisiyle ileumda B12 vitamini emilimi gerçekleşir. Ayrıca safra tuzları emilimi de ileumda gerçekleşir.<br />
Fonksiyonu<br />
Genel olarak ileumun fonksiyonu B12 vitamini, safra tuzları, jejunumda sindirilip absorbe olmamış besinlerin emilimidir. İleum duvarı her biri küçük parmaklar gibi görev yapan, yüzeyinde mikrovillus adı verilen kıvrımlardan oluşmuştur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çekum</span></span><br />
<br />
Çekum, periton içindeki kalın bağırsağın başlangıcı olarak kabul edilen bir kese. Tipik olarak vücudun sağ tarafında bulunur. Çekum kelimesi Latince kör anlamına gelen caecus'tan köken almaktadır.<br />
<br />
İleumdan kimusu alır ve çıkan kolona ait kalın bağırsakta ileumdan ileoçekal valf (ICV) veya Bauhin valfi ile ayrılır. Ayrıca, kolonik kavşak ile kolondan ayrılır. Çekum genellikle intraperitoneal iken, çıkan kolon retroperitonealdir.[1]<br />
<br />
Otçullarda, çekum, bakterilerin selülozu parçalayabildiği gıda maddelerini depolar. Bu işlev artık insan çekumunda meydana gelmez, bu yüzden insanlarda sadece kalın bağırsağın bir parçasını oluşturan çıkmaz bir kesedir.<br />
Kalın bağırsağın farklı bölümlerinin iç çapları. Çekum (sol altta) ortalama 8,7 cm (8,0-10,5 cm) [2]<br />
Gelişim<br />
<br />
Çekum ve apandis, orta bağırsağın post-arteryel segmentinin genişlemesi ile oluşur. Tomurcukların proksimal kısmı çekumu oluşturmak için hızla büyür. Çekumun lateral duvarı medial duvardan çok daha hızlı büyür, bunun sonucu olarak apendiksin bağlanma noktası medial tarafta uzanır.[kaynak belirtilmeli]<br />
Klinik önemi<br />
<br />
Nötropenik enterokolit (tiflit), öncelikle bakteriyel enfeksiyonların neden olduğu çekumun iltihaplanması durumudur.[3]<br />
<br />
Bağırsaktaki bakterilerin %99'undan fazlası anaerobdur, ancak çekumda aerobik bakteriler yüksek yoğunluklara ulaşır.[4] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalın bağırsak</span></span><br />
<br />
<br />
Grey Anatomi atlasında karaciğer, mide ve kalın bağırsak çizimi<br />
Kalın bağırsağın 3D modeli<br />
<br />
Sindirim sisteminin anatomisinde kalın bağırsak (Intestinum Crassum), ince bağırsak (Intestinum Tenue) ile anüs arasındaki kısımdır. Toplam uzunluğu 1,5 ile 2 metre arasında olup, sindirim sisteminin beşte birini oluşturur. Başlangıcında yer alan çekumda çapı en geniştir, sonra kolon boyunca gittikçe daralır, anal kanaldan hemen önce yer alan rektumda epeyce bir genişler. Küçükbaş ve büyükbaş hayvanlarda bumbar adı verilir.<br />
<br />
Kalın bağırsağın ince bağırsaktan farkı, çapının büyüklüğü, nispeten sabit konumu, keseli görünümü ve dışında yer alan peritonla örtülü "yağ parçacıkları"dır (appendices epiploicae). Uzunlamasına kas lifleri bağırsağı devamlı bir tabaka olarak kaplamak yerine üç uzunlamasına bant şeklinde düzenlenmişlerdir[kaynak belirtilmeli].<br />
<br />
Kalın bağırsak, ince bağırsağı çevreleyerek etrafında bir kemer oluşturur. İleumun sağ tarafında çekumdan başlar, sağ lumbar ve karaciğerin altına kadar yukarı doğru çıkıp oradan sola kıvrılır, abdomenin karşı tarafına uzanır, tekrar kıvrılıp pelvise doğru aşağıya iner; orada gene kıvrılıp pelvisin arka duvarı boyunca uzanır ve anüste sona erer.<br />
<br />
Kalın bağırsak çekum, kolon, rektum ve anal kanal olarak bölümlere ayrılır. Kalın bağırsak midenin altındadır.<br />
<br />
Dışkı depolama kapasitesi 2100 gram olarak ölçülmüştür.<br />
Yapı<br />
Kalın bağırsağın bilgisayarlı tomografi’sinden oluşturulan 3D Dosya<br />
Kalın bağırsağın resmi.<br />
<br />
Kolon sindirim sisteminin son kısmıdır. Haustra adı verilen bir dizi kesecik nedeniyle parçalı bir görünüme sahiptir.[1]<br />
<br />
Vücuttan atılmadan önce katı atıklardan suyu ve tuzu alır ve flora destekli (büyük ölçüde bakteriyel) emilmeyen malzemenin fermantasyonun gerçekleştiği yerdir. İnce bağırsağın aksine, kolon, gıdaların ve besinlerin emiliminde önemli bir rol oynamaz. Her gün kolona yaklaşık 1.5 litre veya 45 ons su gelir.[2]<br />
<br />
Ortalama yetişkin insan kolonunun uzunluğu, erkeklerde 65 inç veya 166 cm (80 ila 313 cm aralığında) ve kadınlarda 155 cm veya 61 inç‘dir (80 ila 214 cm aralığında).[3]<br />
Bölümler<br />
Kolon bölümleri<br />
<br />
Memelilerde, kolon altı bölümden oluşur: çekum, yükselen kolon, enine kolon, inen kolon, sigmoid kolon ve rektum.<br />
<br />
Kolonun bölümleri şunlardır:<br />
<br />
    Apandisit dahil çekum (İngilizce:cecum)<br />
    Yükselen kolon<br />
    Kolik bükülmeler ve enine mezokolon dahil enine kolon<br />
    İnen kolon<br />
    Sigmoid kolon – kalın bağırsağın s şeklindeki bölgesi<br />
    Rektum<br />
<br />
Kolonun bölümleri ya intraperitonealdir ya da retroperitoneum'un arkasındadır. Genel olarak retroperitoneal organlar periton'u tam olarak kaplamaz, bu nedenle yerlerinde sabitlenirler. İntraperitoneal organlar tamamen peritonla çevrilidir ve bu nedenle hareketlidir.[4] Kolondan yukarı doğru çıkan kolon, inen kolon ve rektum retroperitoneal iken çekum, apendist, enine kolon ve sigmoid kolon intraperitonealdir.[5] Bu, laparotomi gibi ameliyat sırasında hangi organlara kolayca erişilebileceğini etkilediği için önemlidir.<br />
<br />
Çap olarak, çekum en geniş olanıdır, ortalama olarak sağlıklı kişilerde 9 cm'den biraz daha küçüktür ve enine kolonun çapı ortalama 6 cm'den azdır.[6] İnen ve sigmoid kolon biraz daha küçüktür ve sigmoid kolonun çapı ortalama 4-5 cm (1,6-2,0 in)'dur.[6][7] Her kolon bölümü için belirli eşiklerden daha büyük çaplar megakolon için tanısal olabilir.<br />
Çekum ve apandisit<br />
<br />
Çekum kolonun ilk bölümüdür ve sindirimde görevlidir, ondan embriyolojik olarak gelişen apandisit ise kolonun bir yapısıdır, sindirime karışmaz ve bağırsakla ilişkili lenfoid doku parçası olarak kabul edilir. Apendistin görevi belirsizdir ancak bazı kaynaklar apendistin kolon mikroflorasının bir örneğini barındırmada rolü olduğuna ve bağışıklık reaksiyon sürecinde mikroflora hasar görmüşse kolonun bakterilerle yeniden doldurulmasına yardımcı olabileceğine inanmaktadır. Apendistin ayrıca yüksek lenfatik hücre konsantrasyonuna sahip olduğu gösterilmiştir.<br />
Dışkı<br />
Kalın bağırsakta veya kolonda, kimusta bulunan su emilir. Kalın bağırsakta tuzlar aktif taşıma ile emilir, su da osmoz yoluyla onları takip eder. Sindirilmemiş posa ve kalın bağırsakta yaşayan bakterilerden oluşan dışkı rektuma gider, anüsten atılana kadar orada depolanır. <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektum</span></span><br />
<br />
Rektum veya göden bağırsağı, memelilerde kalın bağırsağın son bölümüdür. Anüse açılır. Dışkının atılımdan önce tutulduğu yerdir. Rektumun son birkaç santimetresi deriye benzer bir doku ile kaplıdır. İnsanda rektum yaklaşık 12 cm uzunluğundadır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anüs</span></span><br />
<br />
Anüs veya makat (Latince: anus; anlamı: "halka", "çember"[1]), sindirim sisteminin sonunda yer alan ve dışkılamanın yapıldığı dış açıklıktır. Birincil görevi dışkılama olan anüsün açıklık ve kapalılığını iç ve dış büzgen kaslar (sfinkter) denetler. İç anal sfinkter istemsiz, dış anal sfinkter ise istemli şekilde hareket eder. Kadınlarda vajinanın arkasında yer alan anüs, erkeklerde ise testis torbasının arkasında yer alır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karaciğer</span></span><br />
<br />
Karaciğer, sadece omurgalılarda bulunan, detoksifikasyon, protein sentezi ve sindirim için gerekli olan enzimlerin üretimi de dahil olmak üzere pek çok işleve sahip bir organdır.[1][2] İnsanlarda karaciğer karın bölgesinde, diyaframın altında bulunur. Tıbbi literatürde genellikle karaciğerle ilgili terimler Yunanca karaciğer anlamına gelen hepat- kökü ile başlar.<br />
<br />
Karaciğer yaşam için gerekli olan hayati bir organdır. Karaciğer yokluğunda veya işlev yitiminde, diyalizle kısa bir süre fonksiyonları devam ettirilebilir fakat karaciğerin fonksiyonunun uzun süreli yokluğunda tek tedavi karaciğer naklidir.[3]<br />
Etimoloji<br />
<br />
Türkçede karaciğer ve ciğer kelimeleri, Farsça kökenli "karaciğer" anlamına gelen cigar veya cīgar (جگر/جيگر) sözcüklerinden alıntıdır.[4] Orta Farsça'da yer alan yakar veya cagar kelimesinden evrilmiş bu sözcük aynı zamanda Avestaca yākarə, Sanskritçe yákr̥t (यकृत्) ile kökteştir. Tıbbi literatürde çoğunlukla kullanılan hepar (ἡπαρ) ve hepato terimleri Yunanca kökenli olup bu dilde de karaciğer anlamına gelir.[5] Tüm bu kelimelerin ortak atasının Proto-Hint-Avrupa dilinde bulunduğu tahmin edilen *Hi̯ékʷr̥ (*i̯ékʷr̥) kelimesi olduğu varsayılır.[4]<br />
Embriyoloji<br />
Hepatik divertikülden, karaciğer, safra sistemi ve ventral pankreas oluşur.<br />
<br />
Embriyolojik olarak karaciğer, germ tabakalarından biri olan endodermden gelişen ön bağırsak ile mezenşimden gelişir. İnsan embriyosunda hepatik divertikül ön bağırsağın mezenşime genişlemiş endodermal bir tüpü olup dallanarak karaciğerin temellerini oluşturur. Bu divertikülün sindirim tüplerine yakın kısmı da dallanarak safra kesesini oluşturur.<br />
Fare embriyosunda karaciğer ve safra sistemi gelişimi<br />
<br />
Hepatoblastların bölgeye varması ile safra kanalcıkları ve karaciğer sinüsoidleri oluşarak karaciğerin ilkel mimarisi gelişmeye başlar. Karaciğer tomurcuğu kendi içinde loblara ayrılır ve umbilikal ven ductus venosus'a, vitelin ven ise portal vene dönüşür. Bunu hepatoblastların hepatositler ile safra sistemini oluşturacak epitel hücrelere farklılaşması takip eder.<br />
<br />
Doğumda karaciğer toplam vücut ağırlığının yaklaşık %4'üne tekabül eder ve ortalama olarak 120 g ağırlığındadır. Erişkinlik döneminde karaciğer, doğumdakinin 12 ile 13 katı ağırlığına ulaşır, tekabül ettiği bu ağırlık toplam vücut ağırlığının yaklaşık %2.5 - %3,5'unu oluşturur.[6]<br />
İşlev<br />
<br />
Karaciğer metabolizmada önemli bir rol oynar. Glikojen depolanması, kırmızı kan hücrelerinin üretimi, plazma ve protein sentezi, hormon üretimi ve detoksifikasyon da dahil olmak üzere vücutta daha birçok alanda işlevi vardır.[7] Karaciğer ayrıca yağ sindirimine yardımcı alkali bir sıvı olan safrayı ve safra asitlerini üretir ve bu salgıyı hepatik kanallar yoluyla safra kesesi ve oniki parmak bağırsağına yollar. Bu yüzden bu organ safra sisteminin bir parçası kabul edilir.<br />
<br />
Organ ayrıca doku sentezi ve normal yaşamsal işlevler için gerekli olan küçük ve karmaşık moleküller de dahil olmak üzere yüksek hacimli biyokimyasal reaksiyonları düzenleyen hepatositleri içinde barındırır.[8] Sayı farklı kaynaklarda çeşitlilik gösterse de, karaciğerin yaklaşık 500 tane işlevi olduğu düşünülmektedir.[9]<br />
Anatomi<br />
Bir kuzu karaciğeri: (1) lobus dexter, (2) lobus sinister, (3 )lobus caudatus, (4) lobus quadratus, (5) arteria hepatica ve vena portae, (6 )hepatik lenf düğümü, (7)vesica fellae (safra kesesi)<br />
<br />
Karaciğer, insanlarda simetrik olmayan ve dört lobu bulunan kırmızımsı kahverengi renkli bir organdır. Organ diyaframın hemen altında, karın boşluğunun sağ üst kısmında bulunur ve midenin sağ tarafını ve safra kesesini örter.[10] Bir insan karaciğeri normalde 1,4-1,7 kg ağırlığında olup yumuşak ve üçgen şeklindedir.[11] Karaciğer insanlarda hem en ağır iç organ, hem de en büyük bezdir. Lobüller karaciğerin fonksyonel birimleridir ve her lobül temelde milyonlarca hepatositten oluşur.<br />
<br />
Karaciğer segmentleri, yaygın olarak kullanılan Couinaud sisteminde, fonksiyonel loblar, ana portal venin çatallanma yoluyla çapraz bir düzleme dayalı toplam sekiz segmenti kapsamaktadır.[12]<br />
Kan akışı<br />
Karaciğere giden ven ve arterler<br />
<br />
Karaciğere, hepatik arter ve portal ven adı verilen iki büyük kan damarı bağlıdır. Karaciğerin kan arzının yaklaşık %75'i hepatik portal ven, geriye kalan %25'i ise hepatik arter ile sağlanır. Oksijen açısından ise ihtiyacının yaklaşık yarısı hepatik portal venden, diğer yarısı ise hepatik arterler tarafından karşılanmaktadır.[13]<br />
<br />
Portal ven kanı gastrointestinal sistemdeki organlar ile dalak ve pankreastan karaciğere taşır ve sindirilmiş besin yönünden zengindir.[3] Hepatik arter ise abdominal aortta yer alan çölyak arterden dallanır ve oksijen yönünden zengin kanı karaciğerlere iletir.<br />
<br />
Bu damarlar kanı, daha sonra karaciğer lobülleri içine dallanacak karaciğer sinüzoidleine taşırlar. Kılcal damarlardan sonra oksijen açısından fakirleşmiş kan, alt ana toplardamara hepatik venler yolu ile drene edilir.[14] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Safra</span></span><br />
<br />
Safra, ya da öd, karaciğer tarafından üretilen, yemek yenince oniki parmak bağırsağına (duodenum) salgılanan bir sindirim sıvısıdır. Safra bazı canlılarda yemekler arasında safra kesesinde depolanabilir. Safra büyük oranda su, safra tuzları, yağ ve bilirübinden oluşur. İnsanlarda günlük olarak 400 ile 800 mililitre arasında üretilmikte olan safra, içerisindeki pigmentler ile dışkılara kahverengi rengini vermektedir.[1]<br />
İçerik<br />
Safra konsantrasyonu<br />
<br />
Su, kolesterol, lesitin (bir fosfolipit), safranın içindekiler (bilirubin ve biliverdin) ve safra tuzları (sodyum glikokolat ve sodyum taurokolat) safranın ana bileşenleridir. Safra tuzları, safra asitlerinin tuz halleridir. Taurokolik ve deoksikolik asitlerin tuzları bunların en önemlileridir. Safra tuzları ve fosfolipitlerle beraberce yağ damlacıklarının parçalanmasını ve absorplanması kolaylaştıran misellerin oluşmasını sağlarlar.<br />
<br />
Safra kesesi olan hayvanlarda (insan ve çoğu evcil hayvanda; at ve sıçanda bulunmaz) safra bu organın içinde depolanırken yoğunlaşır. Su ve küçük elektrolitlerin emilmesi sonucunda safra konsantrasyonu beş katı artar.<br />
İşlev<br />
<br />
İnsan karaciğeri günde yaklaşık 400 ile 800 mililitre safra üretir.[2] Safra tuzları, sindirimde yağları emülsifiye edip suda onların çözünmelerini ve yüz ölçümlerinin artmasını sağlarlar. Böylece yağların ince bağırsak tarafından emilmeleri ve enzimlerin onlara erişmesi kolaylaşır. Safra, yağların absorpsiyonunu sağladığı için yağda çözünen vitaminlerin (A , D, E, ve K) absorpsiyonu için de önemlidir. Salgılanan safra tuzlarının %95'i iliumda emilip tekrar kullanılır.<br />
<br />
Hazmı kolaylaştırıcı özelliğinin yanı sıra safra, hemoglobinin bir yıkım ürünü olan ve safraya rengini veren biliribunin vücuttan atılmasına yarar. Safra ayrıca mideden gelen asitli sıvıyı ileuma girmeden nötralleştirir. Karaciğerde bulunan fazla kolesterol safra aracılığıyla ince bağırsağa yollanır, orada emilip dolaşım sistemine katılır. Safra tuzları ayrıca yemekle gelen bazı bakterilerin bir kısmını öldürebilir.[3]<br />
Tıbbi önem<br />
<br />
Anormal durumlarda safradaki kolesterol veya bilirubin safra taşı olarak safra kesesi veya safra yollarında birikebilir. Yeşil renkte kusulması durumunda bu renk safradan veya diğer sindirim sıvılarından kaynaklanabilir.[4]<br />
Birincil safra asitleri<br />
<br />
    Kolik asit<br />
<br />
    Kolik asit<br />
    Kenodeoksikolik asit<br />
<br />
    Kenodeoksikolik asit<br />
    Glikokolik asit<br />
<br />
    Glikokolik asit<br />
    Taurokolik asit<br />
<br />
    Taurokolik asit<br />
    Deoksikolik asit<br />
<br />
    Deoksikolik asit<br />
    Litokolik asit<br />
<br />
    Litokolik asit<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Pankreas</span></span><br />
<br />
<br />
Pankreas, midenin arka tarafında yerleşimli, hem sindirim için gerekli enzimleri üreterek kanal vasıtasıyla ince bağırsakların ilk kısmı olan duodenuma aktaran, hem de kan şekerinin düzenlenmesi için gerekli hormonları üreten bir salgı organıdır.[1]<br />
<br />
Kelime Kökeni eski Yunanca pâs, pan(t)- πᾶς, παν(τ)-  "tüm" ve kréas, t- κρέασ  "et" sözcüklerinin bileşiğidir.<br />
Bölümleri<br />
<br />
Önden arkaya doğru yassılaşan pankreasın düzensiz olan biçimi çengele benzetilebilir. Şişkin olan sağ ucuna baş, daha dar olan orta bölümüne gövde, gövde ile başın birleştiği ince bölüme boyun, ince uzun olan son ucuna da kuyruk denir. Kuyruk bölümü dalağa dek uzar. Pankreas, dalak, karaciğer ve üst mezanter atardamarlarıyla beslenir. Pankreas'ın boşaltıcı kanalları, Wirsung kanalı ve Santorini kanalıdır.<br />
Salgı görevleri<br />
<br />
Pankreas'ın iç ve dış salgı görevleri vardır. İç salgı görevini Langerhans adacıkları denen salgı hücreleri yapar. Bunların salgıladığı insülin, glukozun metabolizmasında en önemli rolü oynar ve yetersizliği Tip 1 diyabete neden olur.<br />
<br />
Dış salgı görevi asinus keseciklerine aittir. Bu salgı kesecikleri, pankreas özsuyu denen ve onikiparmak bağırsağına dökülen alkali bir sıvı salgılar. Sıvı içinde, yiyeceklerden alınan glikojen ile nişastayı ayrıştırarak oligasakaritleri oluşturan amilopsin;oligasakaritleri monosakarite dönüştüren maltaz; mide pepsinlerinin etkisindeki proteinleri aminoasitlere ayrıştıran tripsin enzimi; kazein, jelatin ve keratini hidrolize eden, tripsinin etkinleştirdiği kimotripsin enzimi; yağları hidrolize ederek, yağ asitleri ve gliseritleri oluşturan steapsin olarak anılan bir lipaz vardır. Pankreas öz suyu ana pankreas kanalı (bazı kişilerde aynı zamanda aksesuar pankreas kanalı) yolu ile bağırsağa taşınır.<br />
Salgı miktarı<br />
<br />
Yetişkinlerde, günde 800–900 cm³ pankreas özsuyu salgılanır. Pankreasın salgıladığı bu öz suyu lipaz, amilaz ve tripsinojendir. Tripsinojen protein, lipaz yağ ve amilaz da karbonhidratların sindirimini gerçekleştiren salgılardır (enzimlerdir).<br />
Başlıca rahatsızlıklar<br />
Pankreasta görülen başlıca rahatsızlıklar, pankreatit denen yangılanmalar, urlar, özellikle boşaltıcı kanallarda görülen taşlar, kistler, daha çok travmalardan sonra ortaya çıkan yalancı kistlerdir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bikarbonat</span></span><br />
<br />
Bikarbonat, inorganik kimyada, (IUPAC-önerilen isim: hidrojen karbonat[2][3]) karbonik asitin protonsuzlaştırılmasındaki bir ara yapı. HCO3− kimyasal formülene sahip moleküler iyondur.<br />
<br />
Bikarbonat, pH tampon sisteminde hayatî derecede önemli biyokimyasal işleve sahiptir.[4]<br />
<br />
Bikarbonat iyonu bir merkez karbon atomu ve onu üçgensel düzlem (trigonal planar) düzeni ile saran üç oksijen atomu ile beraber bu oksijenlerin birine tutunmuş bir hidrojen atomundan oluşur. Nitrik asit ile  izoelektroniktir.Karbonik asitin (H2CO3) konjuge bazı; aynı zamanda karbonat iyonunun konjuge asitidir.Denge reaksiyonları aşağıda gösterilmiştir:<br />
<br />
    CO32− + 2 H2O kimyasal denge HCO3− + H2O + OH− kimyasal denge H2CO3 +2 OH−<br />
<br />
    H2CO3 + 2 H2O kimyasal denge HCO3− + H3O+ + H2O kimyasal denge CO32− + 2 H3O+.<br />
<br />
Bikarbonat bileşikleri<br />
<br />
    Amonyum bikarbonat<br />
    Kalsiyum bikarbonat<br />
    Karbonik asit<br />
    Magnezyum bikarbonat<br />
    Potasyum bikarbonat<br />
    Sezyum bikarbonat<br />
    Sodyum bikarbonat<br />
<br />
Ayrıca bakınız<br />
<br />
    Karbondioksit<br />
    Karbonat<br />
    Karbonik anhidraz<br />
    Sert su<br />
    Kan gazı analizi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tripsin</span></span><br />
<br />
Tripsin, çoğu omurgalının sindirim sisteminde bulunan, proteinleri parçalayıcı özelliğe sahip (peptidaz) bir sindirim enzimidir. Pankreastan inaktif bir proenzim olan tripsinojen şeklinde üretilir ve ince bağırsağa ulaştığında enterokinaz tarafından aktif hale getirilir. Aynı şekilde kendisi de bir proenzim olan kimotripsinojen hormonunu aktifleştirerek kimotripsine dönüşümünü sağlar. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Lipaz</span></span><br />
<br />
Lipaz, lipitlerin ester bağlarının hidrolizini katalizleyen bir enzimdir. Lipazlar esterazların bir alt sınıfıdır.<br />
<br />
Lipazlar, çoğu canlıda gıdasal lipitlerin (yani trigliseritlerin) sindirimi, taşınması ve işlenmesinde önemli rol oynarlar. Bazı virüslerde dahi lipaz genleri bulunur.<br />
İşlev<br />
<br />
Çoğu lipaz bir lipit substratın gliserol omurgasının belli konumlarında etkir. İnsanlarda sindirim sisteminde yağları sindirmekten sorumlu esas enzim olan pankreatik lipaz örneğinde, enzim, yağlarda bulunan trigliseritleri monogliseritlere ve yağ asitlerine dönüştürür.<br />
<br />
Fosfolipaz ve sfingomiyelinazlar da sayılırsa doğada çok büyük sayıda lipaz vardır.<br />
Yapı<br />
<br />
Amino asit dizisi bakımından birbirinden farklı çok çeşitli lipazlar vardır, bunlar protein yapıları ve katalitik yapıları bakımından incelendiğinde dahi birkaç tipten oluşurlar. Bunların çoğu alfa/beta hidrolaz katlanmasına sahiptirler (bkz resim). Kullandıkları hidroliz mekanizması kimotripsininkine benzer, bir serin nükleofil, bir asit kalıntı (genelde aspartik asit) ve bir histidinden oluşur. Gram negatif bakteriler tarafından üretilen çoğu lipaz, biyolojik olarak aktif biçimlerine kavuşabilmek için, doğru katlanmalarını sağlayan, kendilerine has bir yardımcı proteine gerek duyarlar.<br />
Fizyolojik dağılım<br />
<br />
Lipazlar gıdasal trigliseritlerin rutin metabolizmasından, sinyal transdüksiyonu ve enflamasyona kadar çok çeşitli biyolojik süreçlerde yer alırlar. Bazı lipazlar hücre içinde belli bölmeler ile sınırlıdır, diğerleri ise hücre dışında mekanlarda işlev görürler.<br />
<br />
    Lisozomal lipaz durumunda, enzim lizozom denen organele sınırlanmıştır.<br />
    Başka lipazlar, pankreatik lipaz gibi, hücre dışına salgılanır ve orada gıdasal lipitleri daha basit moleküllere dönüştürürler, vücut tarafından daha kolay emilebilmeleri ve vücut içinde daha kolay taşınabilmeleri için.<br />
    Mantar ve bakterilerin salgıladıkları lipazlar ortamdaki besinleri daha kolay içlerine alabilmelerini sağlar. Patojenik mikroplarda ise yeni bir konak organizmayı daha kolay istila edebilmeyi sağlar.<br />
    Bazı arı ve eşekarısı zehirlerinde bulunan fosfolipazlar, sokmanın neden olduğu yara ve enflamasyonun daha etkili olmasını sağlar.<br />
    Biyolojik membranlar hücrenin parçası oldukları için lipazlar hücre biyolojisinde önemli rol oynarlar.<br />
<br />
İnsanlarda lipazlar<br />
<br />
İnsan sindirim sisteminin başlıca lipazları mide tarafından salgılanan gastrik lipaz ve pankreas tarafından salgılanan pankreatik lipaz ve pankreatik lipazla ilişkili protein 2 (PLRP2)'dır. İnsanlarda ayrıca bunlarla ilişkili birkaç enzim daha vardır, hepatik lipaz, endotel lipaz ve lipoprotein lipaz olmak üzere. Bu lipazların hepsi sindirim sistemi ile ilgili değildir. (bkz. tablo)<br />
Name Gen Konum Tarif Bozukluk<br />
pankreatik lipaz PNLIP sindirim sıvısı En iyi enzim etkinliğini elde etmek için pankreatik lipaz, pankreas tarafından salgılanan, kolipaz adlı başka bir proteine gerek duyar[1]. Eğer pankreatik lipaz düzeyleri fazla artarsa pankreatit gelişir ve pankreas iflas eder.<br />
lizozomal lipaz LIPA Lizozomun içi Lizozomal asit lipaz veya kolesteril ester hidrolaz olarak da bilinir Kolesteril ester depo hastalığı (CESD) ve Wolman hastalığı Lizozomal lipaz genindeki mutasyonlardan kaynaklanır.[2]<br />
hepatik lipaz LIPC endotel Hepatik lipaz, kandaki lipoproteinlerdeki lipitler üzerine etkir, düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL) oluşturur . -<br />
lipoprotein lipaz LPL veya "LIPD" endotel Lipoprotein lipaz, VLDL tarafından taşınan trigliseritleri hidroliz ederek hücrelerin yağ asitleri elde etmelerini sağlar. Lipoprotein lipaz eksikliği lipoprotein lipaz genindeki mutasyonlardan kaynaklanır.[3][4]<br />
hormon duyarlı lipaz LIPE hücre içi - -<br />
gastrik lipaz/lingal lipaz LIPF sindirim sıvısı nötür pH'de lipidlerin sindirimine yardım etmek için bebeklerde bulunur -<br />
endotel lipaz LIPG endotel - -<br />
pankreatik lipaz ilişkili protein 2 PNLIPRP2 veya "PLRP2" - sindirim sıvısı - -<br />
pankreatic lipaz ilişkili protein 1 PNLIPRP1 veya "PLRP1" sindirim sıvısı pankreatic lipaz ilişkili protein 1; PLRP2 ve Pankreatik lipaz'a amino asit dizisi olarak çok benzer (üç gen muhtemelen atasal bir pankreatik lipaz geninin, gen ikileşme olayları ile türediler). Ancak, PLRP1 ölçülebilir bir lipaz aktivitesinde yoksundur ve işlevi bilinmemektedir, başka memelilerde korunmuş olmasına rağmen.[5][6]. -<br />
<br />
Diğer lipazlar arasında LIPH, LIPI, LIPJ, LIPK, LIPM, LIPN, MGLL, DAGLA, DAGLB, ve CEL sayılabilir.<br />
<br />
Ayrıca çok sayıda fosfolipaz da vardır ama bunlar her zaman diğer lipazlarla sınıflandırılmazlar.<br />
Endüstriyel kullanımlar<br />
Mantar ve bakterilerden elde edilen lipazlar eski çağlardan beri yoğurt ve peynir yapımında önemli rol oynamışlardır. Ancak, bunların yanı sıra, modern uygulamalarda lipazlar lipitlerin yıkımı için kullanılan ucuz ve çok yönlü katalizörler olarak değerlendirilir. Örneğin, bir biyoteknoloji şirketi, ekmek ürünleri ve çamaşır tozu üretmek ve bitkisel yağları yakıta dönüştürmek gibi amaçlar için rekombinant lipaz enzimlerini pazarlamaktadır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alfa-Amilaz</span></span><br />
<br />
Alfa-amilaz, (α-amilaz), nişasta ve glikojen gibi alfa bağlantılı büyük polisakkaritlerin alfa bağlarını bunlardan daha kısa zincirler oluşturan dekstrin ve maltoza hidrolize eden bir enzimdir (AT numarası|3.2.1.1).[2]<br />
<br />
İnsanlarda ve diğer memelilerde bulunan amilaz'ın ana formudur.[3] Gıda rezervi olarak nişasta içeren tohumlarda da bulunur ve birçok mantar tarafından salgılanır. Glikozit hidrolaz ailesi 13'ün bir üyesidir.<br />
<br />
İnsanlarda, tükürük bezleri ve pankreasta salgılanır. Aktif bir enzimdir. Amilaz enzimi sindirim kanalının iki farklı bölgesinde görev yapar.<br />
İnsan biyolojisinde<br />
<br />
Birçok dokularda olmasına rağmen, amilaz en çok pankreas suyunda ve tükürük'te belirgindir ve her biri kendi insan a-amilaz izoformu vardır. İzoelektrik odaklama üzerinde farklı davranırlar ve ayrıca özel monoklonal antikorlar kullanılarak deney yaparken ayrılabilirler. İnsanlarda, tüm amilaz izoformları kromozom 1p21'e bağlanır (bkz. AMY1A).<br />
Tükürük amilazı (ptyalin)<br />
<br />
Amilaz tükürükte bulunur ve nişasta'yı maltoz ve dekstrin'e ayırır. İsveçli kimyager Jöns Jakob Berzelius tarafından adlandırılan bu amilaz formuna "ptyalin" de denir. Bu isim, madde tükürükten elde edildiği için Yunanca πτυω (tükürürüm) kelimesinden türetilmiştir.[4] Büyük, çözünmeyen nişasta moleküllerini çözünebilen nişastalara (amilodekstrin, eritrodekstrin ve akrodekstrin) art arda daha küçük nişastalara doğru parçalar ve sonunda maltoz üretir. Ptyalin doğrusal α(1,4) glikosidik bağ'lar üzerinde etki eder ancak bileşik hidroliz, dallı ürünler üzerinde etki eden bir enzim gerektirir. Tükürük amilazı mide'de gastrik asit tarafından etkisizleştirilir. pH 3.3'e ayarlanmış mide suyunda, ptyalin 37 °C'de 20 dakikada tamamen etkisizleşir. Buna karşılık, pH 4.3'te mide suyuna 150 dakika maruz kaldıktan sonra amilaz faaliyetinin %50'si kalır.[5] Hem nişasta, ptyalin için substrat hem de ürün (kısa glikoz zincirleri), onu mide asidinin etkisizleştirmesine karşı kısmen koruyabilir. pH 3.0'da tampona eklenen Ptyalin, 120 dakika içinde tamamen etkisizleştirilir ancak, %0.1 seviyesinde nişasta eklenmesi faaliyetin %10'unun kalmasına neden olur ve %1.0 seviyesinde nişastanın benzer şekilde eklenmesi 120 dakikada yaklaşık faaliyetin %40'ının kalmasına neden olur.[6] <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sindirim Sistemi Anatomisi (Mide Bağırsak Kanalı)</span></span><br />
<br />
İnsan sindirim sisteminde sindirim; mekanik (fiziksel) ve kimyasal sindirim olarak ikiye ayrılır. Fiziksel sindirimin amacı, molekülleri küçük moleküllere ayırmaktır. Kimyasal sindirimin görevi ise, besinleri en küçük yapı taşına kadar parçalamaktır. Sindirim sistemi, sindirim borusu (sindirim kanalı) ile sindirim bezlerini içeren, çok hücreli hayvanlarda yiyeceğin vücuda alınımı, sindirilmesi, gerekli besin ve enerjinin absorbe edilmesi ve atık maddelerin vücuttan atılması ile ilgilenen organ sistemidir.<br />
<br />
Sindirim sistemi ve sindirim borusu hayvandan hayvana belirli oranda değişiklik gösterir. Örneğin bazı hayvanlar çok odalı midelere sahiptirler.<br />
<br />
Çoğu Antik Çağ ve Orta Çağ anatomistleri mide, bağırsaklar gibi sindirim sistemi organları hakkında kabaca doğru fikirlere sahipti. Yine de bu yanlış ve hatta bir bakıma absürt fikirler ortaya atılmadı anlamına gelmez. Örneğin Rönesans'ın önemli bilgin ve sanatçısı Leonardo da Vinci sindirim sisteminin solunum sistemine yardım ettiği fikrine sahipti. Sıkışan bağırsakların, içlerinde üretilen sıvılaşmış havayla, diyaframı yukarı doğru ittiğine ve böylece diyaframın akciğerlere basınç uyguladığına inanmaktaydı. Sindirim sisteminin ve sindirim sistemi organlarının insan için önemi eski çağlardan beri bilinmektedir.<br />
Sindirim Sistemi Organları<br />
Üst sindirim bölümü<br />
<br />
    Ağız: ağız boşluğu; tükürük bezleri, mukoza, dişler ve dili kapsar. Gıda ve suyun vücuda alınmasına yarayan bir açıklıktır. Bir üst ve alt dudak ile kapatılmıştır. Karbonhidratların kimyasal sindirimi ağızda başlar ve diğer besinlerin fiziksel sindirimi başlar.<br />
    Yutak: (farinks) ağız ve burnun hemen arkasındaki boyun bölümüdür. Gıdanın ağızdan yemek borusuna geçmesini sağlar. Sindirim sisteminin yanı sıra solunum sisteminde de yer alan bir organdır. Üç bağlantısı vardır: nazofarinks, orofarinks ve laringofarinks.<br />
    Yemek borusu :(özofagus veya gullet) ve kardiya; yemek borusu gıdanın mideye geçmesini sağlayan kassal (müsküler) bir borudur. Bu geçiş peristaltizm yardımıyla olur. Kardiya ise yemek borusu ile midenin birleştiği noktadaki açıklıktır (ağız).Düz kaslardan oluşur. Sindirim gerçekleşmez.<br />
    Mide: Midede ki antrum, pilor ve pilorik sfinkteri de kapsar. Mide yemek borusu ile ince bağırsağın ilk kısmı olan duodenum arasında bulunur. Yüksek oranda asidik bir çevreye sahip mide (pH yaklaşık 1,5-2) peptidaz sindirim emzimlerini içerir.<br />
<br />
Alt sindirim kanalındaki organları gösteren bir çizim.<br />
Alt Sindirim Bölümü<br />
<br />
Bağırsak, sindirim kanalının mide ile anüs arasında bulunan kısmıdır. Kalın bağırsakta besinler içerisinde kalan su ve mineraller emilir.<br />
<br />
    İnce bağırsak, mide ile kalın bağırsak arasındadır. 5 yaşın üstündeki insanlarda genellikle 5–6 m uzunluğundadır. Üç kısmı vardır. İnce bağırsakta ayrıca sindirim yüzeyini genişleten villuslar (tümür) da vardır. Bu villüslerin sayesinde emilim gerçekleşir. Villuslar girinti ve çıkıntılardan oluşmuştur.<br />
<br />
    duodenum veya onikiparmak bağırsağı, ince bağırsağın ilk ve en kısa kısmıdır. Mideyi jejunuma bağlayan bir tüptür. pH seviyesi yaklaşık 9'dur.<br />
    jejunum, ince bağırsağın orta kısmıdır, duodenum ile ileum arasında bulunur. Yetişkin insanlarda boyu 2-8 metre arasında değişir. pH seviyesi yaklaşık 7-8 aralığındadır.<br />
    ileum, ince bağırsağın son kısmı. İnsanlarda yaklaşık 4 metre uzuluğundadır. İleoçekal valv ile çekumdan ayrılır. pH seviyesi genellikle 7-8 arasındadır.<br />
<br />
    kalın bağırsak, üç kısmı vardır. Sindirimin bitmesi olayının en sonundan bir önce olan organdır. Bu organda posa içindeki kalan son su, vitaminler ve mineraller emilir. Çekum dediğimiz bölgede başlar. Rektum dediğimiz bölgede ise son bulur.<br />
<br />
    çekum veya kör bağırsak, kalın bağırsağın ilk kısmıdır. Apandis çekumun bir uzantısıdır.<br />
    kolon, kalın bağırsak için kullanılan bir terimdir. Çekumdan rektuma kadarki kısım için kullanılır. Kendi içinde dört kısma ayrılır, çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon.<br />
    rektum, kalın bağırsağın son kısmıdır.<br />
<br />
Ayrıca kalın bağırsak sindirime katılmaz. Çünkü sindirim ince bağırsaktan besinlerin kana geçmesi ile sona erer. Besinler kan yoluyla vücuda taşınır. -<br />
<br />
    anüs, rektumun dış açıklığıdır. Kapanması sfinkter kaslarca kontrol edilir.<br />
<br />
Dışkılar anüsten geçerek vücuttan atılırlar.<br />
Sindirim Sistemi Yardımcı Organlar<br />
<br />
Sindirim sistemi ve sindirim borusu ile ilgili başka organlar da vardır.<br />
<br />
Karaciğer sindirimde rol oynayan safrayı üretir.<br />
<br />
Pankreas ise bikarbonat, tripsin, kemotripsin, lipaz ve pankreatik amilaz gibi çeşitli enzimler içeren bir sıvıyı ince bağırsağa salgılar.<br />
<br />
Böylece bu bezler sindirimde yer almış olurlar.[1]<br />
<br />
Karaciğer:Karacığer hücreleri tarafından üretilen safra sıvısı,safra kesesinde depolanır.Safra sıvısı içinde sindirim,enzimleri yoktur.Safra sıvısı özel bir kanala ince bağırsağa dökülür ve burada büyük yapıdaki yağ moleküllerini daha küçük yapılara(yağ damlacıklarına) ayırarak yağların fiziksel sindirimini sağlamış olur.<br />
<br />
Pankreas:Pankreas,midenin hemen altında yer alan,yaprak şeklinde bir yapıdır. Pankreastan salgılanan pankreas öz suyu özel bir kanala ince bağırsağa dökülür. Pankreas öz suyunda proteinlerin,karbonhidratların ve yağların kimyasal sindiriminin emzimleri bulunur.<br />
Sindirim ve boşaltım<br />
Ana madde: Sindirim<br />
<br />
Ağızda, yiyecek dişler ve dil tarafından mekanik olarak parçalanırken, tükürük tarafından kimyasal olarak da bir ölçüde parçalanır. Daha sonra peristaltizm ile yemek borusundan (özofagus) mideye geçer. Burada parçalama işlemi devam eder. Büyük yiyecek parçaları (bolus) daha küçük parçalara ayrılır yani büyük oranda mekaniktir. Bununla beraber, küçük miktarda kimyasal işlem de meydana gelir; özellikle proteinler midedeki enzimlerin yardımıyla kimyasal olarak parçalanmaya başlar. Gıda daha sonra ince bağırsağa girer ki burada enzimler ve bakteri yardımıyla parçalama işlemi meydana gelir ve yararlı partiküller kana emilir. Kalan partiküller ise kalın bağırsaktan geçer ve sonunda dışkı biçiminde vücuttan atılır.<br />
<br />
Sindirim hem hormonlar,hem de otonom sinir sistemi tarafından düzenlenir:<br />
<br />
    Sindirim sisteminin görevlerini kontrol eden temel hormonlar mide ve ince bağırsak mukozasındaki hücreler tarafından salgılanır. Bu hormonlar, örneğin sekretin, gastrin ve kolesistokinin, kana sindirim borusu tarafından bırakılırlar ve sindirim sıvılarını uyarıp organ hareketlerine neden olurlar.<br />
    Otonomik sinir sisteminin iki kolu da sindirim işlemini etkiler; parasempatik sinirler salgıları ve peristaltizmi uyarırken, sempatik sinirlerin etkisi daha baskılayıcıdır.<br />
<br />
Sindirim borusu aynı zamanda bağışıklık sisteminin bir bölümüdür (Coico et al 2003). Midenin düşük pH (1-4 arası) seviyesi, mideye giriş yapan birçok mikroorganizma için ölümcüldür. Benzer bir şekilde, mukus (IgA antikorları içerir) bu mikroorganizmaların çoğunu nötralize eder. Sindirim borusundaki diğer faktörler de bağışıklığa yardımcı olurlar; safra ve tükürükteki enzimler dahil. Sağlığa yardımcı bağırsak bakterileri de potansiyel olarak zararlı olabilecek sindirim borusundaki bakterilerin aşırı çoğalmasını önlemeye yardımcı olur.<br />
<br />
İnce bağırsağın görevi:Midedeki yemeklerin ince bağırsaktan kalın bağırsağa geçip oradan da boşaltılmasıdır.<br />
Hastalıkları<br />
<br />
Tıbbın sindirim sistemi fonksiyonları ve bozukluklarını konu edinen dalı gastroenterolojidir. Sindirim sistemi ile ilgili en sık yapılan şikayetlerden bazıları bulantı ve kusma, dispepsi, ishal ve kabızlıktır. Ülser ve reflü özellikle son dönemlerde adını fazlaca duyurmuş hastalıklardandır. En sık rastlanan sindirim sistemi hastalıkları şunlardır;<br />
<br />
    Ülser (onikiparmak bağırsağı ve yaralar)<br />
    Gastrit (mide iç dokusu iltihabı)<br />
    Siroz (Hepatit B ve Hepatit C gibi sarılık virüsleri ve uzun süreli yoğun alkol alımı sonucunda gelişen, ilk aşamalarında tedavi edilmezse, kanama ve koma sonucu ölüme yol açan hastalık)<br />
    Spastik kolon (çok yaygın görülen sancılı kramplar, ishal ve kabızlık şeklinde seyreden bir kalın bağırsak hastalığı)<br />
    Safra kesesi taşları ve iltihapları (yemek borusu, mide, bağırsak, karaciğer, pankreas ve safra kesesi kanserleri)<br />
    Kanamalar (onikiparmak bağırsağı ülseri, mide ülseri ve erozyonları, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserleri ve yemek borusu varislerinin neden olduğu kanamalar)<br />
    Hemoroitler (basur, mayasıl)<br />
    Tifo: Kirli içme suları ve pis yiyeceklerden bulaşan bulaşıcı bir hastalıktır.<br />
<br />
Ana Sindirim Organları<br />
<br />
    Ağız<br />
    Yutak<br />
    Yemek borusu<br />
    Mide<br />
    İnce bağırsak<br />
    Kalın bağırsak<br />
    Anüs<br />
<br />
Yardımcı sindirim organları<br />
<br />
    Karaciğer (safra kesesiyle)<br />
    Pankreas (pankreas öz suyuyla)<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bağırsak</span></span><br />
<br />
Bağırsak, gastrointestinal kanalın mide ile anüs arasındaki kısım. Bağırsaklar, insanlarda ve diğer memelilerde ince bağırsak ve kalın bağırsak olacak şekilde iki ana kısımdan oluşur. Vücudun gıdadan besinlerin çıkarımı ve emiliminden sorumlu kısmı bağırsaktır. Midenin görevi büyük oranda gıda moleküllerinin besinlere parçalamak iken, bağırsak bu besinlerin kana girmesini sağlar.<br />
İnce bağırsak<br />
Ana madde: İnce bağırsak<br />
<br />
İnce bağırsak kıvrımlı bir yüzey yapısına sahiptir ki bu besinlerin bağırsak duvarından difüzyonu ve böylece de emilimi için uygun olan yüzey alanını arttırır. Bu mikroskobik kıvrımlara mikrovilli denir. Yetişkin bir insanın ince bağırsağı, ortalama olarak yedi metre uzunluğundadır. İnsanlarda ince bağırsak duodenum,, jejunum ve ileum olmak üzere üç kısma ayrılır.<br />
Kalın bağırsak<br />
Ana madde: Kalın bağırsak<br />
<br />
Kalın bağırsak veya kolon birkaç çeşit bakteriye ev sahipliği yapmaktadır; bunlar insan vücudunun kendi kendine yok edemeyeceği moleküllerle ilgilenirler. Bu bir simbiyoz örneğidir. Bu bakteriler aynı zamanda bağırsaktaki gaz üretiminin de nedenidirler. Kalın bağırsak ince bağırsağa oranla daha kısadır ve su reabsorpsiyonu ile kuru dışkıyı üretir. İnsanlarda kalın bağırsak çekum, kolon ve rektum olmak üzere üç kısma ayrılır. İnsanlarda çekuma bağlı ucu kapalı bir tüp olan apandis yer alır. Kolon ise kendi içinde çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon olarak bölünmüştür.<br />
Bağırsak hastalıkları<br />
<br />
    Bu konuda daha fazla bilgi için gastroenteroloji maddesine bakabilirsiniz.<br />
<br />
Diğer sindirim sistemi hastalıklarıyla birlikte bağırsak hastalıklarına da bakan tıp dalı gastroenterolojidir.<br />
<br />
Gastroenterit, bağırsakların enflamasyonudur ve en yaygın bağırsak hastalığıdır.<br />
<br />
Ileüs, bağırsak tıkanıklığıdır.<br />
<br />
Apandisit, apandis enflamasyonu. Bu tedavi edilmediği zaman potansiyel olarak ölümcül bir hastalıktır; çoğu durumda apandisit cerrahi müdahaleye gerek duyar.<br />
<br />
Çölyak hastalığı kötü emilimin yaygın bir şeklidir. Crohn hastalığı ve ülseratif kolit bağırsakları etkileyen otoimmün hastalıklardandır. Crohn hastalığı tüm gastrointestinal kanalı etkileyebileceği gibi, kolit sadece kalın bağırsağı etkiler. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mide</span></span><br />
<br />
Mide; kaslardan oluşan, genişleyebilen bir sindirim sistemi organıdır. Mide sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir.[1] Mide anlamında Türkçede aşkazan sözcüğü de mevcuttur.[2][3][4][5][6] Yemek borusu ile ince bağırsak arasında bulunur. Omurgalılar, derisidikenliler, haşaratlar ve yumuşakçalarda bulunur. Sindirimin ikinci fazında (çiğnemeyi takiben) görev yapar. Yiyeceklerin geçici olarak büyük miktarda depolandığı organdır. Rahatlıkla 1.5 litre sıvıyı içinde tutabildiği gibi, maksimum 4 litre sıvı tutma kapasitesi vardır.<br />
Yapı<br />
Midenin bölümleri (İngilizce)<br />
Midenin anatomisi<br />
<br />
Midenin kardia, fundus, korpus (gövde) ve pilor olmak üzere dört bölümü vardır.[7] Midenin ilk bölümü olan kardia yemek borusunun mideye açıldığı bölgenin ismidir; başlangıcını epitel tabakanın çok katlı yassıdan prizmatiğe döndüğü nokta oluşturur.[8][9] Midenin çok küçük bir kısmı olup altıncı kostal kıkırdak seviyesinde yer alır. Fundus kardianın üstündeki kısımıdır, diyaframın sol kubbesine komşuluk eder. Genişlemeye müsaittir ve gaz, sıvı veya yemek tarafından genişletilebilir. His açısı (incisura cardialis) fundusla yemek borusu arasında bulunur. Korpus fundusla pilor arasında yer alan, organın en büyük bölümüdür. Sağ sınırına küçük kürvatür, sol sınırına büyük kürvatür adı verilir. Pilor ise antrum ve pilor kanalı olmak üzere iki kısma ayrılır. Antrumu korpustan ayıran, küçük kürvatürde incisura angularis adı verilen nokta, büyük kürvatürdeyse pilorla yemek borusu arasındaki mesafenin dörtte birine tekabül eden noktadır. Antrum pilorun daha geniş bölümü olup, antrumdan geçen sıvı pilor kanalına aktarılmaktadır. Bunun sonundaki pilorda, kalın bir sirküler kas tabakası oniki parmak bağırsağına geçişi kontrol eder. Bu kas normalde tonik olarak kasılır. Midedeki basınç pilorun direncini aşınca mideden boşalma meydana gelir; bu durum peristalsis tarafından gerçekleştirilebilir.[7][10]<br />
<br />
Midenin kas tabakası 3 kısımdan oluşmaktadır; bunun yanı sıra kas lifleri uzunlamasına, sirküler ve oblik seyirli olarak yerleşmiştir, bu diziliş midede peristaltik hareketlerin oluşmasında rol alır.<br />
İşlev<br />
<br />
Mide, içine giren yiyeceklerin kimyasal ve fiziksel olarak parçalandığı bir yerdir. Mide içini örten ve mukoza denilen örtü dokudan sindirim sıvıları salgılanır. Midenin iç yüzeyinde yer alan epitel hücrelerin salgıladığı mukus, bikarbonat bakımından zengindir. Bu özelliğiyle midenin iç yüzeyinin aşınmasını ve mide özsuyundaki asidin bu dokulara zarar vermesini engeller. Mide içinde yiyecek varsa, her 20 saniyede bir dalgalar meydana getirerek sıvı ile katıyı birbirine karıştırır (kimus). Sonuçta krem kıvamında yarı sıvı bir materyal meydana gelir. Meydana gelen karışım ince bağırsaklar tarafından emilecek seviyeye geldiyse, azar azar miktarlarda, pilor kanalını geçerek 12 parmak bağırsağına (Duodenum) geçer. Sıvıların mideyi terk etmesi katılardan daha hızlıdır ve mideyi boşaltması yaklaşık 20 dakikayı alır. Katı-sıvı karışımı materyalin mideyi terk etmesi ise yaklaşık 1.5 saati bulmaktadır.<br />
<br />
Mide salgı yapan bir organdır. İç duvarlarında bulunan hücre ve bezler mukusun yanında birçok önemli salgılar üretir: sindirim enzimleri, hormonlar, hidroklorik asit, intrinsik faktör (B12 vitamininin ince bağırsak son kısmından emilmesi için bu faktörün varlığı şarttır).<br />
Rahatsızlıklar<br />
<br />
    Gastrit<br />
    Ülser<br />
    Reflü<br />
    Mide kanaması<br />
    Mide kanseri<br />
    Hipertrofik pilor stenozu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İnce bağırsak</span></span><br />
<br />
İnce bağırsak, sindirim kanalının mide ile kalın bağırsak arasındaki kısmıdır. Beş yaşından büyük insanlarda boyu 5-6 m arasındadır. Üç kısma ayrılır: duodenum, jejunum ve ileum. Mideden gıdalar duodenuma pilor veya pilorik sfinkter diye adlandırılan bir kas ile girerler. Daha sonra ince bağırsak boyunca peristaltizm olarak adlandırılan kas kasılmaları ile hareket eder.<br />
<br />
İnce bağırsakta besinlerin emilimleri gerçekleşir. Yağların ilk kimyasal sindirimi yapılır. İnce bağırsağa gelen safra ve pankreas öz suyu ile yağların, karbonhidratların ve proteinlerin sindirimi tamamlanır ayrıca mideden gelen mide öz suyu, pH değerini yükseltmede yardımcı olur. Besinler ince bağırsakta en küçük moleküllerine kadar parçalanır. Bu moleküllerin ince bağırsaktan kan damarlarına geçmesine emilim adı verilir. İnce bağırsak, sindirim sisteminde besinlerin en çok sindirildiği yerdir. Burada hem fiziksel hem de kimyasal sindirim vardır. Bütün besinlerin kimyasal sindirimi burada biter.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Oniki parmak bağırsağı</span></span><br />
<br />
Memeliler, sürüngenler ve kuşlar dahil olmak üzere yüksek omurgalılarda duodenum veya oniki parmak bağırsağı, ince bağırsağın ilk ve en kısa bölümüdür. Balıkta, ince bağırsağın bölünmeleri o kadar net değildir ve duodenum yerine "ön bağırsak" veya "proksimal bağırsak" terimleri kullanılabilir.[1] Memelilerde duodenum, demir emilimi için ana bölge olabilir.[2]<br />
<br />
Duodenum, jejunum ve ileum 'dan önce gelir ve ince bağırsağın en kısa kısmıdır. İnsanlarda duodenum, mideyi jejunum ile birleştiren yaklaşık 25–38 cm (10-15 inç) uzunluğunda içi boş, eklemli bir tüptür. Duodenal bulbus ile başlar ve duodenumun asıcı kasında sona erer.[3] Dört bölüme ayrılabilir.<br />
<br />
Duodenum neredeyse tamamen retroperitonealdir. Duodenumun pH seviyesi yaklaşık 6'dır.<br />
<br />
Duodenum ismi Latince duodenum digitorum yani "oniki parmak"tan gelmektedir. Türkçe ismi olan onikiparmak bağırsağı da buradan gelir.<br />
Yapısı<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı 25–38 cm (10-15 inç) boyunda, C şeklinde bir yapıdır ve mide 'ye bitişiktir. Anatomik olarak dört bölüme ayrılmıştır. Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı periton içinde yer alır ancak diğer kısımları retroperitoneal 'dir.[4]:273<br />
Kısımları<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının "ilk bölümü" veya "superior bölümü", pilor 'dan transplorik düzleme doğru devam eden kısımdır. L1 'in vertebral seviyesinde, segmentlerin geri kalanından daha üsttedir. Yaklaşık 2 cm uzunluğundaki duodenal ampul duodenumun ilk kısmıdır ve hafifçe genişlemiştir. Duodenal ampul, fetal yaşamda organı arka karın duvarından askıya alan bir mezenter olan mezoduodenumun kalıntısıdır.[5] Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı hareketlidir ve karaciğere küçük omentum 'un hepatoduodenal ligament ile bağlıdır. Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı köşede, “üst duodenal eğilme” (ingilizce:superior duodenal flexure) ile biter.[4]:273<br />
<br />
İlişkiler:<br />
<br />
    Önceki<br />
        Safra kesesi<br />
        Karaciğerin dörtlü lobu<br />
    Sonra<br />
        Safra kanalı<br />
        Gastroduodenal arter<br />
        Portal damar<br />
        Inferior vena cava<br />
        Pankreas başı<br />
    Superior (üstteki)<br />
        Safra kesesi boynu<br />
        Hepatoduodenal ligament (küçük omentum)<br />
    Inferor (altaki)<br />
        Pankreas boynu<br />
        Büyük omentum<br />
        Pankreas başı<br />
<br />
Duodenumun ikinci kısmı veya aşağı inen kısmı üst oniki parmak bağırsağının bükümünden (superior duodenal fleksuradan) başlar. Alt vertebral gövde L3'ün alt sınırına, ortadaki onikiparmak bağırsağının aşağısındaki büküme (medial "inferiyor duodenal fleksiyon" a) keskin bir dönüş yapmadan önce, aşağı inen kısmın sonuna gider.<br />
<br />
Pankreas kanalı ve ortak safra kanalı, majör duodenal papilla yoluyla inen duodenuma girer. Oniki parmak bağırsağının ikinci kısmı ayrıca küçük duodenal papillayı, aksesuar pankreas kanalı girişini içerir. Embriyolojik ön bağırsak ve orta bağırsak arasındaki bağlantı, ana duodenal papillanın hemen altındadır.[4]:274 Duodenumun üçüncü kısmı veya yatay kısmı veya alt kısmı 10 ~ 12 cm uzunluğundadır. aşağı onikiparmak bağırsak bükümünde ("inferior duodenal flexure") başlar ve inferior vena cava, abdominal aorta ve vertebral kolon önünden enine sola doğru geçer. Üst mezenterik arter ve ven, duodenumun üçüncü kısmından önündedirler (ingilizce: anterior).[4]:274 Bu kısım aort ile SMA arasında sıkışarak superior mezenterik arter sendromuna neden olabilir.<br />
<br />
Duodenumun dördüncü kısmı veya yükselen kısmı, duodenojejunal bükümde (ingilizce: duodenojejunal flexure) jejunum ile birleşerek yukarı doğru geçer. Oniki parmak bağırsağının dördüncü kısmı, omur L3 seviyesindedir ve aort 'un doğrudan üstünden veya hafifçe solundan geçebilir.[4]:274<br />
Kan kaynağı<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı iki farklı kaynaktan arteriyel kan alır. Bu kaynaklar arasındaki geçiş, ön bağırsağı orta bağırsaktan ayırdığı için önemlidir. Oniki parmak bağırsağının 2. kısmına yakın (yaklaşık olarak büyük duodenal papillada - safra kanalının girdiği yerde), arteryel kaynak gastroduodenal arter ve dalı üst pankreatikoduodenal arter 'dir. Bu noktanın (orta bağırsak) distalinde, arteryel besleme superior mezenterik arter (SMA) 'dan gelir ve dalı inferior pankreatikoduodenal arter 3. ve 4. bölümleri besler. üst ve alt pankreatikoduodenal arterler (sırasıyla gastroduodenal arter ve SMA'dan), çölyak gövdesi ve SMA arasında bir anastomotik halka oluşturur; yani burada teminat dolaşımı potansiyeli vardır.<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının venöz drenajı arterleri takip eder. Sonuçta bu damarlar portal sistem 'e, doğrudan veya dolaylı olarak dalak veya üst mezenterik ven ve ardından portal vene akar.<br />
Fonksiyonu<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı, enzimler kullanılarak ince bağırsakta yiyeceklerin parçalanmasından büyük ölçüde sorumludur. Oniki parmak bağırsağı ayrıca midenin hormonal yollarla boşalma hızını da düzenler. Secretin ve kolesistokinin, pilor (ingilizce:pylorus) açıldığında ve daha fazla sindirim için gastrik kek (ingilizce:chyme) duodenuma yayıldığında orada bulunan asidik ve yağlı uyaranlara yanıt olarak duodenal epiteldeki hücrelerden salınır. Bunlar karaciğer ve safra kesesi'nin gerektiği kadar safra (ingilizce:bile) salmasına ve pankreas'ın gerektiği kadar bikarbonat ve tripsin, lipaz ve amilaz gibi sindirim enzimlerini oniki parmak bağırsağına salmasına neden olurlar.<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının villusları(ingilizce:villi), histolojik olarak tanımlanabilir bir yapı olan yapraklı bir görünüme sahiptir. Mukus salgılayan Brunner bezleri "sadece" duodenumda bulunur. Oniki parmak bağırsağı duvarı muscularis mucosae 'yı oluşturan çok ince bir hücre tabakasından oluşur.<br />
Klinik önemi<br />
Ülser<br />
Ana madde: Peptik ülser<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağı ülserleri yaygın olarak Helicobacter pylori bakterisinin neden olduğu enfeksiyon nedeniyle oluşur. Bu bakteriler, bir dizi mekanizma yoluyla duodenumun koruyucu mukozasını aşındırarak mide asitlerinden zarar görmesine neden olur. Duodenumun ilk kısmı, asidik kekin, duodenumun alkali salgılarıyla karışmadan önce duodenum mukozasıyla buluştuğu yer olduğu için ülserlerin en yaygın yerleşim yeridir.[6] Duodenal ülserler tekrarlayan karın ağrısına ve dispepsi 'ne neden olabilir ve genellikle bakterileri test etmek için üre nefes testi ve ülseri doğrulamak ve biyopsi almak için endoskopi kullanılarak araştırılır. Yönetilirlerse, bunlar genellikle bakterileri yok etmeyi amaçlayan antibiyotik ve mide asiditesini azaltmak için ÜFE ve antiasit aracılığıyla yönetilir.[7]<br />
Çölyak hastalığı<br />
<br />
İngiliz Gastroenteroloji Derneği (BSG) kılavuzları, yetişkin çölyak hastalığı tanısı için duodenal biyopsi gerektiğini belirtir. Biyopsi ideal olarak hastanın glüten içeren diyet uyguladığı bir anda yapılır.[8]<br />
Kanser<br />
<br />
Duodenal kanser, ince bağırsağın ilk bölümünde yer alan bir kanserdir. Oniki parmak bağırsağı kanseri, mide kanseri ve kolorektal kansere kıyasla nispeten nadirdir. Histolojisi genellikle adenokarsinomdur.<br />
İltihap<br />
<br />
Oniki parmak bağırsağının iltihaplanması duodenit (ingilizce: duodenitis) denir. Bilinen birden çok nedeni vardır.[9] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Jejunum</span></span><br />
<br />
Jejunum, daha çok memeliler,sürüngenler ve kuşlar gibi omurgalı hayvanlarda bulunan ince bağırsağın orta kısmıdır. Balıklarda ince bağırsağın bölümleri belirgin değildir ve jejunum terimi yerine orta bağırsak terimi kullanılır. Jejunum duodenum ile ileum arasındadır. Yetişkinlerdeki ince bağırsak ortalama 5,5-6 m uzunluğundadır. Bunun 2,5 m'si jejunumdur. pH seviyesi 7 ile 8 arasındadır. Jejunum ve ileum, karın içerisinde hareketlilik sağlayan mesenter zarıyla asılır. Ayrıca peristaltizm olarak da bilinen, yiyeceklerin bağırsak boyunca ilerlemesine yardım eden düz kaslar tarafından da sarılır.<br />
İç Yapısı<br />
<br />
Jejunumun iç yüzeyi, kullanılabilir bağırsak iç yüzeyini artırarak bağırsak içeriği absorbsiyonunu artıran bir katmana sahiptir. Bu görevi yapan bağırsak villuslarıdır.Jejunum ve ileum ile epitel hücreleri arasında besin taşınması, fruktoz şekerlerinin pasif transportunu ve amino asitlerin, küçük peptitlerin,vitaminlerin ve büyük yapılı glikozların aktif transportunu kapsar.<br />
Etimoloji<br />
Jejunum "aç olan" anlamına gelen jejune sıfatından gelmiştir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İleum</span></span><br />
<br />
İleum, memeliler, sürüngenler, kuşlar gibi omurgalı hayvanlarda bulunan ince bağırsağın son kısmıdır. Balıklarda ince bağırsağın bölümleri belli değildir fakat posterior intestine veya distal intestine ileum için kullanılabilir.[1]<br />
<br />
Duodenum ve jejunumu ileum takip eder ve çekumdan iloçekal valf ile ayrılır. İnsanlarda ileum uzunluğu 2–4 m ve pH genellikle 7 ile 8 arasındadır.<br />
<br />
Superior mezenterik arterin aa.ileales ve a.ileocolica dallarından beslenir.<br />
<br />
Yapısında emilim yüzeyi oluşturan plicae circularesler bulunur. Özelleşmiş olarak ise yapısında ince bağırsağın diğer kısımlarında bulunmayan Peyer plakları bulunur. Bu plaklar lenf nodüllerince zengindir.<br />
<br />
Mideden salgılanan intrinsik faktör faktör etkisiyle ileumda B12 vitamini emilimi gerçekleşir. Ayrıca safra tuzları emilimi de ileumda gerçekleşir.<br />
Fonksiyonu<br />
Genel olarak ileumun fonksiyonu B12 vitamini, safra tuzları, jejunumda sindirilip absorbe olmamış besinlerin emilimidir. İleum duvarı her biri küçük parmaklar gibi görev yapan, yüzeyinde mikrovillus adı verilen kıvrımlardan oluşmuştur. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çekum</span></span><br />
<br />
Çekum, periton içindeki kalın bağırsağın başlangıcı olarak kabul edilen bir kese. Tipik olarak vücudun sağ tarafında bulunur. Çekum kelimesi Latince kör anlamına gelen caecus'tan köken almaktadır.<br />
<br />
İleumdan kimusu alır ve çıkan kolona ait kalın bağırsakta ileumdan ileoçekal valf (ICV) veya Bauhin valfi ile ayrılır. Ayrıca, kolonik kavşak ile kolondan ayrılır. Çekum genellikle intraperitoneal iken, çıkan kolon retroperitonealdir.[1]<br />
<br />
Otçullarda, çekum, bakterilerin selülozu parçalayabildiği gıda maddelerini depolar. Bu işlev artık insan çekumunda meydana gelmez, bu yüzden insanlarda sadece kalın bağırsağın bir parçasını oluşturan çıkmaz bir kesedir.<br />
Kalın bağırsağın farklı bölümlerinin iç çapları. Çekum (sol altta) ortalama 8,7 cm (8,0-10,5 cm) [2]<br />
Gelişim<br />
<br />
Çekum ve apandis, orta bağırsağın post-arteryel segmentinin genişlemesi ile oluşur. Tomurcukların proksimal kısmı çekumu oluşturmak için hızla büyür. Çekumun lateral duvarı medial duvardan çok daha hızlı büyür, bunun sonucu olarak apendiksin bağlanma noktası medial tarafta uzanır.[kaynak belirtilmeli]<br />
Klinik önemi<br />
<br />
Nötropenik enterokolit (tiflit), öncelikle bakteriyel enfeksiyonların neden olduğu çekumun iltihaplanması durumudur.[3]<br />
<br />
Bağırsaktaki bakterilerin %99'undan fazlası anaerobdur, ancak çekumda aerobik bakteriler yüksek yoğunluklara ulaşır.[4] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalın bağırsak</span></span><br />
<br />
<br />
Grey Anatomi atlasında karaciğer, mide ve kalın bağırsak çizimi<br />
Kalın bağırsağın 3D modeli<br />
<br />
Sindirim sisteminin anatomisinde kalın bağırsak (Intestinum Crassum), ince bağırsak (Intestinum Tenue) ile anüs arasındaki kısımdır. Toplam uzunluğu 1,5 ile 2 metre arasında olup, sindirim sisteminin beşte birini oluşturur. Başlangıcında yer alan çekumda çapı en geniştir, sonra kolon boyunca gittikçe daralır, anal kanaldan hemen önce yer alan rektumda epeyce bir genişler. Küçükbaş ve büyükbaş hayvanlarda bumbar adı verilir.<br />
<br />
Kalın bağırsağın ince bağırsaktan farkı, çapının büyüklüğü, nispeten sabit konumu, keseli görünümü ve dışında yer alan peritonla örtülü "yağ parçacıkları"dır (appendices epiploicae). Uzunlamasına kas lifleri bağırsağı devamlı bir tabaka olarak kaplamak yerine üç uzunlamasına bant şeklinde düzenlenmişlerdir[kaynak belirtilmeli].<br />
<br />
Kalın bağırsak, ince bağırsağı çevreleyerek etrafında bir kemer oluşturur. İleumun sağ tarafında çekumdan başlar, sağ lumbar ve karaciğerin altına kadar yukarı doğru çıkıp oradan sola kıvrılır, abdomenin karşı tarafına uzanır, tekrar kıvrılıp pelvise doğru aşağıya iner; orada gene kıvrılıp pelvisin arka duvarı boyunca uzanır ve anüste sona erer.<br />
<br />
Kalın bağırsak çekum, kolon, rektum ve anal kanal olarak bölümlere ayrılır. Kalın bağırsak midenin altındadır.<br />
<br />
Dışkı depolama kapasitesi 2100 gram olarak ölçülmüştür.<br />
Yapı<br />
Kalın bağırsağın bilgisayarlı tomografi’sinden oluşturulan 3D Dosya<br />
Kalın bağırsağın resmi.<br />
<br />
Kolon sindirim sisteminin son kısmıdır. Haustra adı verilen bir dizi kesecik nedeniyle parçalı bir görünüme sahiptir.[1]<br />
<br />
Vücuttan atılmadan önce katı atıklardan suyu ve tuzu alır ve flora destekli (büyük ölçüde bakteriyel) emilmeyen malzemenin fermantasyonun gerçekleştiği yerdir. İnce bağırsağın aksine, kolon, gıdaların ve besinlerin emiliminde önemli bir rol oynamaz. Her gün kolona yaklaşık 1.5 litre veya 45 ons su gelir.[2]<br />
<br />
Ortalama yetişkin insan kolonunun uzunluğu, erkeklerde 65 inç veya 166 cm (80 ila 313 cm aralığında) ve kadınlarda 155 cm veya 61 inç‘dir (80 ila 214 cm aralığında).[3]<br />
Bölümler<br />
Kolon bölümleri<br />
<br />
Memelilerde, kolon altı bölümden oluşur: çekum, yükselen kolon, enine kolon, inen kolon, sigmoid kolon ve rektum.<br />
<br />
Kolonun bölümleri şunlardır:<br />
<br />
    Apandisit dahil çekum (İngilizce:cecum)<br />
    Yükselen kolon<br />
    Kolik bükülmeler ve enine mezokolon dahil enine kolon<br />
    İnen kolon<br />
    Sigmoid kolon – kalın bağırsağın s şeklindeki bölgesi<br />
    Rektum<br />
<br />
Kolonun bölümleri ya intraperitonealdir ya da retroperitoneum'un arkasındadır. Genel olarak retroperitoneal organlar periton'u tam olarak kaplamaz, bu nedenle yerlerinde sabitlenirler. İntraperitoneal organlar tamamen peritonla çevrilidir ve bu nedenle hareketlidir.[4] Kolondan yukarı doğru çıkan kolon, inen kolon ve rektum retroperitoneal iken çekum, apendist, enine kolon ve sigmoid kolon intraperitonealdir.[5] Bu, laparotomi gibi ameliyat sırasında hangi organlara kolayca erişilebileceğini etkilediği için önemlidir.<br />
<br />
Çap olarak, çekum en geniş olanıdır, ortalama olarak sağlıklı kişilerde 9 cm'den biraz daha küçüktür ve enine kolonun çapı ortalama 6 cm'den azdır.[6] İnen ve sigmoid kolon biraz daha küçüktür ve sigmoid kolonun çapı ortalama 4-5 cm (1,6-2,0 in)'dur.[6][7] Her kolon bölümü için belirli eşiklerden daha büyük çaplar megakolon için tanısal olabilir.<br />
Çekum ve apandisit<br />
<br />
Çekum kolonun ilk bölümüdür ve sindirimde görevlidir, ondan embriyolojik olarak gelişen apandisit ise kolonun bir yapısıdır, sindirime karışmaz ve bağırsakla ilişkili lenfoid doku parçası olarak kabul edilir. Apendistin görevi belirsizdir ancak bazı kaynaklar apendistin kolon mikroflorasının bir örneğini barındırmada rolü olduğuna ve bağışıklık reaksiyon sürecinde mikroflora hasar görmüşse kolonun bakterilerle yeniden doldurulmasına yardımcı olabileceğine inanmaktadır. Apendistin ayrıca yüksek lenfatik hücre konsantrasyonuna sahip olduğu gösterilmiştir.<br />
Dışkı<br />
Kalın bağırsakta veya kolonda, kimusta bulunan su emilir. Kalın bağırsakta tuzlar aktif taşıma ile emilir, su da osmoz yoluyla onları takip eder. Sindirilmemiş posa ve kalın bağırsakta yaşayan bakterilerden oluşan dışkı rektuma gider, anüsten atılana kadar orada depolanır. <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rektum</span></span><br />
<br />
Rektum veya göden bağırsağı, memelilerde kalın bağırsağın son bölümüdür. Anüse açılır. Dışkının atılımdan önce tutulduğu yerdir. Rektumun son birkaç santimetresi deriye benzer bir doku ile kaplıdır. İnsanda rektum yaklaşık 12 cm uzunluğundadır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anüs</span></span><br />
<br />
Anüs veya makat (Latince: anus; anlamı: "halka", "çember"[1]), sindirim sisteminin sonunda yer alan ve dışkılamanın yapıldığı dış açıklıktır. Birincil görevi dışkılama olan anüsün açıklık ve kapalılığını iç ve dış büzgen kaslar (sfinkter) denetler. İç anal sfinkter istemsiz, dış anal sfinkter ise istemli şekilde hareket eder. Kadınlarda vajinanın arkasında yer alan anüs, erkeklerde ise testis torbasının arkasında yer alır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karaciğer</span></span><br />
<br />
Karaciğer, sadece omurgalılarda bulunan, detoksifikasyon, protein sentezi ve sindirim için gerekli olan enzimlerin üretimi de dahil olmak üzere pek çok işleve sahip bir organdır.[1][2] İnsanlarda karaciğer karın bölgesinde, diyaframın altında bulunur. Tıbbi literatürde genellikle karaciğerle ilgili terimler Yunanca karaciğer anlamına gelen hepat- kökü ile başlar.<br />
<br />
Karaciğer yaşam için gerekli olan hayati bir organdır. Karaciğer yokluğunda veya işlev yitiminde, diyalizle kısa bir süre fonksiyonları devam ettirilebilir fakat karaciğerin fonksiyonunun uzun süreli yokluğunda tek tedavi karaciğer naklidir.[3]<br />
Etimoloji<br />
<br />
Türkçede karaciğer ve ciğer kelimeleri, Farsça kökenli "karaciğer" anlamına gelen cigar veya cīgar (جگر/جيگر) sözcüklerinden alıntıdır.[4] Orta Farsça'da yer alan yakar veya cagar kelimesinden evrilmiş bu sözcük aynı zamanda Avestaca yākarə, Sanskritçe yákr̥t (यकृत्) ile kökteştir. Tıbbi literatürde çoğunlukla kullanılan hepar (ἡπαρ) ve hepato terimleri Yunanca kökenli olup bu dilde de karaciğer anlamına gelir.[5] Tüm bu kelimelerin ortak atasının Proto-Hint-Avrupa dilinde bulunduğu tahmin edilen *Hi̯ékʷr̥ (*i̯ékʷr̥) kelimesi olduğu varsayılır.[4]<br />
Embriyoloji<br />
Hepatik divertikülden, karaciğer, safra sistemi ve ventral pankreas oluşur.<br />
<br />
Embriyolojik olarak karaciğer, germ tabakalarından biri olan endodermden gelişen ön bağırsak ile mezenşimden gelişir. İnsan embriyosunda hepatik divertikül ön bağırsağın mezenşime genişlemiş endodermal bir tüpü olup dallanarak karaciğerin temellerini oluşturur. Bu divertikülün sindirim tüplerine yakın kısmı da dallanarak safra kesesini oluşturur.<br />
Fare embriyosunda karaciğer ve safra sistemi gelişimi<br />
<br />
Hepatoblastların bölgeye varması ile safra kanalcıkları ve karaciğer sinüsoidleri oluşarak karaciğerin ilkel mimarisi gelişmeye başlar. Karaciğer tomurcuğu kendi içinde loblara ayrılır ve umbilikal ven ductus venosus'a, vitelin ven ise portal vene dönüşür. Bunu hepatoblastların hepatositler ile safra sistemini oluşturacak epitel hücrelere farklılaşması takip eder.<br />
<br />
Doğumda karaciğer toplam vücut ağırlığının yaklaşık %4'üne tekabül eder ve ortalama olarak 120 g ağırlığındadır. Erişkinlik döneminde karaciğer, doğumdakinin 12 ile 13 katı ağırlığına ulaşır, tekabül ettiği bu ağırlık toplam vücut ağırlığının yaklaşık %2.5 - %3,5'unu oluşturur.[6]<br />
İşlev<br />
<br />
Karaciğer metabolizmada önemli bir rol oynar. Glikojen depolanması, kırmızı kan hücrelerinin üretimi, plazma ve protein sentezi, hormon üretimi ve detoksifikasyon da dahil olmak üzere vücutta daha birçok alanda işlevi vardır.[7] Karaciğer ayrıca yağ sindirimine yardımcı alkali bir sıvı olan safrayı ve safra asitlerini üretir ve bu salgıyı hepatik kanallar yoluyla safra kesesi ve oniki parmak bağırsağına yollar. Bu yüzden bu organ safra sisteminin bir parçası kabul edilir.<br />
<br />
Organ ayrıca doku sentezi ve normal yaşamsal işlevler için gerekli olan küçük ve karmaşık moleküller de dahil olmak üzere yüksek hacimli biyokimyasal reaksiyonları düzenleyen hepatositleri içinde barındırır.[8] Sayı farklı kaynaklarda çeşitlilik gösterse de, karaciğerin yaklaşık 500 tane işlevi olduğu düşünülmektedir.[9]<br />
Anatomi<br />
Bir kuzu karaciğeri: (1) lobus dexter, (2) lobus sinister, (3 )lobus caudatus, (4) lobus quadratus, (5) arteria hepatica ve vena portae, (6 )hepatik lenf düğümü, (7)vesica fellae (safra kesesi)<br />
<br />
Karaciğer, insanlarda simetrik olmayan ve dört lobu bulunan kırmızımsı kahverengi renkli bir organdır. Organ diyaframın hemen altında, karın boşluğunun sağ üst kısmında bulunur ve midenin sağ tarafını ve safra kesesini örter.[10] Bir insan karaciğeri normalde 1,4-1,7 kg ağırlığında olup yumuşak ve üçgen şeklindedir.[11] Karaciğer insanlarda hem en ağır iç organ, hem de en büyük bezdir. Lobüller karaciğerin fonksyonel birimleridir ve her lobül temelde milyonlarca hepatositten oluşur.<br />
<br />
Karaciğer segmentleri, yaygın olarak kullanılan Couinaud sisteminde, fonksiyonel loblar, ana portal venin çatallanma yoluyla çapraz bir düzleme dayalı toplam sekiz segmenti kapsamaktadır.[12]<br />
Kan akışı<br />
Karaciğere giden ven ve arterler<br />
<br />
Karaciğere, hepatik arter ve portal ven adı verilen iki büyük kan damarı bağlıdır. Karaciğerin kan arzının yaklaşık %75'i hepatik portal ven, geriye kalan %25'i ise hepatik arter ile sağlanır. Oksijen açısından ise ihtiyacının yaklaşık yarısı hepatik portal venden, diğer yarısı ise hepatik arterler tarafından karşılanmaktadır.[13]<br />
<br />
Portal ven kanı gastrointestinal sistemdeki organlar ile dalak ve pankreastan karaciğere taşır ve sindirilmiş besin yönünden zengindir.[3] Hepatik arter ise abdominal aortta yer alan çölyak arterden dallanır ve oksijen yönünden zengin kanı karaciğerlere iletir.<br />
<br />
Bu damarlar kanı, daha sonra karaciğer lobülleri içine dallanacak karaciğer sinüzoidleine taşırlar. Kılcal damarlardan sonra oksijen açısından fakirleşmiş kan, alt ana toplardamara hepatik venler yolu ile drene edilir.[14] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Safra</span></span><br />
<br />
Safra, ya da öd, karaciğer tarafından üretilen, yemek yenince oniki parmak bağırsağına (duodenum) salgılanan bir sindirim sıvısıdır. Safra bazı canlılarda yemekler arasında safra kesesinde depolanabilir. Safra büyük oranda su, safra tuzları, yağ ve bilirübinden oluşur. İnsanlarda günlük olarak 400 ile 800 mililitre arasında üretilmikte olan safra, içerisindeki pigmentler ile dışkılara kahverengi rengini vermektedir.[1]<br />
İçerik<br />
Safra konsantrasyonu<br />
<br />
Su, kolesterol, lesitin (bir fosfolipit), safranın içindekiler (bilirubin ve biliverdin) ve safra tuzları (sodyum glikokolat ve sodyum taurokolat) safranın ana bileşenleridir. Safra tuzları, safra asitlerinin tuz halleridir. Taurokolik ve deoksikolik asitlerin tuzları bunların en önemlileridir. Safra tuzları ve fosfolipitlerle beraberce yağ damlacıklarının parçalanmasını ve absorplanması kolaylaştıran misellerin oluşmasını sağlarlar.<br />
<br />
Safra kesesi olan hayvanlarda (insan ve çoğu evcil hayvanda; at ve sıçanda bulunmaz) safra bu organın içinde depolanırken yoğunlaşır. Su ve küçük elektrolitlerin emilmesi sonucunda safra konsantrasyonu beş katı artar.<br />
İşlev<br />
<br />
İnsan karaciğeri günde yaklaşık 400 ile 800 mililitre safra üretir.[2] Safra tuzları, sindirimde yağları emülsifiye edip suda onların çözünmelerini ve yüz ölçümlerinin artmasını sağlarlar. Böylece yağların ince bağırsak tarafından emilmeleri ve enzimlerin onlara erişmesi kolaylaşır. Safra, yağların absorpsiyonunu sağladığı için yağda çözünen vitaminlerin (A , D, E, ve K) absorpsiyonu için de önemlidir. Salgılanan safra tuzlarının %95'i iliumda emilip tekrar kullanılır.<br />
<br />
Hazmı kolaylaştırıcı özelliğinin yanı sıra safra, hemoglobinin bir yıkım ürünü olan ve safraya rengini veren biliribunin vücuttan atılmasına yarar. Safra ayrıca mideden gelen asitli sıvıyı ileuma girmeden nötralleştirir. Karaciğerde bulunan fazla kolesterol safra aracılığıyla ince bağırsağa yollanır, orada emilip dolaşım sistemine katılır. Safra tuzları ayrıca yemekle gelen bazı bakterilerin bir kısmını öldürebilir.[3]<br />
Tıbbi önem<br />
<br />
Anormal durumlarda safradaki kolesterol veya bilirubin safra taşı olarak safra kesesi veya safra yollarında birikebilir. Yeşil renkte kusulması durumunda bu renk safradan veya diğer sindirim sıvılarından kaynaklanabilir.[4]<br />
Birincil safra asitleri<br />
<br />
    Kolik asit<br />
<br />
    Kolik asit<br />
    Kenodeoksikolik asit<br />
<br />
    Kenodeoksikolik asit<br />
    Glikokolik asit<br />
<br />
    Glikokolik asit<br />
    Taurokolik asit<br />
<br />
    Taurokolik asit<br />
    Deoksikolik asit<br />
<br />
    Deoksikolik asit<br />
    Litokolik asit<br />
<br />
    Litokolik asit<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Pankreas</span></span><br />
<br />
<br />
Pankreas, midenin arka tarafında yerleşimli, hem sindirim için gerekli enzimleri üreterek kanal vasıtasıyla ince bağırsakların ilk kısmı olan duodenuma aktaran, hem de kan şekerinin düzenlenmesi için gerekli hormonları üreten bir salgı organıdır.[1]<br />
<br />
Kelime Kökeni eski Yunanca pâs, pan(t)- πᾶς, παν(τ)-  "tüm" ve kréas, t- κρέασ  "et" sözcüklerinin bileşiğidir.<br />
Bölümleri<br />
<br />
Önden arkaya doğru yassılaşan pankreasın düzensiz olan biçimi çengele benzetilebilir. Şişkin olan sağ ucuna baş, daha dar olan orta bölümüne gövde, gövde ile başın birleştiği ince bölüme boyun, ince uzun olan son ucuna da kuyruk denir. Kuyruk bölümü dalağa dek uzar. Pankreas, dalak, karaciğer ve üst mezanter atardamarlarıyla beslenir. Pankreas'ın boşaltıcı kanalları, Wirsung kanalı ve Santorini kanalıdır.<br />
Salgı görevleri<br />
<br />
Pankreas'ın iç ve dış salgı görevleri vardır. İç salgı görevini Langerhans adacıkları denen salgı hücreleri yapar. Bunların salgıladığı insülin, glukozun metabolizmasında en önemli rolü oynar ve yetersizliği Tip 1 diyabete neden olur.<br />
<br />
Dış salgı görevi asinus keseciklerine aittir. Bu salgı kesecikleri, pankreas özsuyu denen ve onikiparmak bağırsağına dökülen alkali bir sıvı salgılar. Sıvı içinde, yiyeceklerden alınan glikojen ile nişastayı ayrıştırarak oligasakaritleri oluşturan amilopsin;oligasakaritleri monosakarite dönüştüren maltaz; mide pepsinlerinin etkisindeki proteinleri aminoasitlere ayrıştıran tripsin enzimi; kazein, jelatin ve keratini hidrolize eden, tripsinin etkinleştirdiği kimotripsin enzimi; yağları hidrolize ederek, yağ asitleri ve gliseritleri oluşturan steapsin olarak anılan bir lipaz vardır. Pankreas öz suyu ana pankreas kanalı (bazı kişilerde aynı zamanda aksesuar pankreas kanalı) yolu ile bağırsağa taşınır.<br />
Salgı miktarı<br />
<br />
Yetişkinlerde, günde 800–900 cm³ pankreas özsuyu salgılanır. Pankreasın salgıladığı bu öz suyu lipaz, amilaz ve tripsinojendir. Tripsinojen protein, lipaz yağ ve amilaz da karbonhidratların sindirimini gerçekleştiren salgılardır (enzimlerdir).<br />
Başlıca rahatsızlıklar<br />
Pankreasta görülen başlıca rahatsızlıklar, pankreatit denen yangılanmalar, urlar, özellikle boşaltıcı kanallarda görülen taşlar, kistler, daha çok travmalardan sonra ortaya çıkan yalancı kistlerdir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bikarbonat</span></span><br />
<br />
Bikarbonat, inorganik kimyada, (IUPAC-önerilen isim: hidrojen karbonat[2][3]) karbonik asitin protonsuzlaştırılmasındaki bir ara yapı. HCO3− kimyasal formülene sahip moleküler iyondur.<br />
<br />
Bikarbonat, pH tampon sisteminde hayatî derecede önemli biyokimyasal işleve sahiptir.[4]<br />
<br />
Bikarbonat iyonu bir merkez karbon atomu ve onu üçgensel düzlem (trigonal planar) düzeni ile saran üç oksijen atomu ile beraber bu oksijenlerin birine tutunmuş bir hidrojen atomundan oluşur. Nitrik asit ile  izoelektroniktir.Karbonik asitin (H2CO3) konjuge bazı; aynı zamanda karbonat iyonunun konjuge asitidir.Denge reaksiyonları aşağıda gösterilmiştir:<br />
<br />
    CO32− + 2 H2O kimyasal denge HCO3− + H2O + OH− kimyasal denge H2CO3 +2 OH−<br />
<br />
    H2CO3 + 2 H2O kimyasal denge HCO3− + H3O+ + H2O kimyasal denge CO32− + 2 H3O+.<br />
<br />
Bikarbonat bileşikleri<br />
<br />
    Amonyum bikarbonat<br />
    Kalsiyum bikarbonat<br />
    Karbonik asit<br />
    Magnezyum bikarbonat<br />
    Potasyum bikarbonat<br />
    Sezyum bikarbonat<br />
    Sodyum bikarbonat<br />
<br />
Ayrıca bakınız<br />
<br />
    Karbondioksit<br />
    Karbonat<br />
    Karbonik anhidraz<br />
    Sert su<br />
    Kan gazı analizi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tripsin</span></span><br />
<br />
Tripsin, çoğu omurgalının sindirim sisteminde bulunan, proteinleri parçalayıcı özelliğe sahip (peptidaz) bir sindirim enzimidir. Pankreastan inaktif bir proenzim olan tripsinojen şeklinde üretilir ve ince bağırsağa ulaştığında enterokinaz tarafından aktif hale getirilir. Aynı şekilde kendisi de bir proenzim olan kimotripsinojen hormonunu aktifleştirerek kimotripsine dönüşümünü sağlar. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Lipaz</span></span><br />
<br />
Lipaz, lipitlerin ester bağlarının hidrolizini katalizleyen bir enzimdir. Lipazlar esterazların bir alt sınıfıdır.<br />
<br />
Lipazlar, çoğu canlıda gıdasal lipitlerin (yani trigliseritlerin) sindirimi, taşınması ve işlenmesinde önemli rol oynarlar. Bazı virüslerde dahi lipaz genleri bulunur.<br />
İşlev<br />
<br />
Çoğu lipaz bir lipit substratın gliserol omurgasının belli konumlarında etkir. İnsanlarda sindirim sisteminde yağları sindirmekten sorumlu esas enzim olan pankreatik lipaz örneğinde, enzim, yağlarda bulunan trigliseritleri monogliseritlere ve yağ asitlerine dönüştürür.<br />
<br />
Fosfolipaz ve sfingomiyelinazlar da sayılırsa doğada çok büyük sayıda lipaz vardır.<br />
Yapı<br />
<br />
Amino asit dizisi bakımından birbirinden farklı çok çeşitli lipazlar vardır, bunlar protein yapıları ve katalitik yapıları bakımından incelendiğinde dahi birkaç tipten oluşurlar. Bunların çoğu alfa/beta hidrolaz katlanmasına sahiptirler (bkz resim). Kullandıkları hidroliz mekanizması kimotripsininkine benzer, bir serin nükleofil, bir asit kalıntı (genelde aspartik asit) ve bir histidinden oluşur. Gram negatif bakteriler tarafından üretilen çoğu lipaz, biyolojik olarak aktif biçimlerine kavuşabilmek için, doğru katlanmalarını sağlayan, kendilerine has bir yardımcı proteine gerek duyarlar.<br />
Fizyolojik dağılım<br />
<br />
Lipazlar gıdasal trigliseritlerin rutin metabolizmasından, sinyal transdüksiyonu ve enflamasyona kadar çok çeşitli biyolojik süreçlerde yer alırlar. Bazı lipazlar hücre içinde belli bölmeler ile sınırlıdır, diğerleri ise hücre dışında mekanlarda işlev görürler.<br />
<br />
    Lisozomal lipaz durumunda, enzim lizozom denen organele sınırlanmıştır.<br />
    Başka lipazlar, pankreatik lipaz gibi, hücre dışına salgılanır ve orada gıdasal lipitleri daha basit moleküllere dönüştürürler, vücut tarafından daha kolay emilebilmeleri ve vücut içinde daha kolay taşınabilmeleri için.<br />
    Mantar ve bakterilerin salgıladıkları lipazlar ortamdaki besinleri daha kolay içlerine alabilmelerini sağlar. Patojenik mikroplarda ise yeni bir konak organizmayı daha kolay istila edebilmeyi sağlar.<br />
    Bazı arı ve eşekarısı zehirlerinde bulunan fosfolipazlar, sokmanın neden olduğu yara ve enflamasyonun daha etkili olmasını sağlar.<br />
    Biyolojik membranlar hücrenin parçası oldukları için lipazlar hücre biyolojisinde önemli rol oynarlar.<br />
<br />
İnsanlarda lipazlar<br />
<br />
İnsan sindirim sisteminin başlıca lipazları mide tarafından salgılanan gastrik lipaz ve pankreas tarafından salgılanan pankreatik lipaz ve pankreatik lipazla ilişkili protein 2 (PLRP2)'dır. İnsanlarda ayrıca bunlarla ilişkili birkaç enzim daha vardır, hepatik lipaz, endotel lipaz ve lipoprotein lipaz olmak üzere. Bu lipazların hepsi sindirim sistemi ile ilgili değildir. (bkz. tablo)<br />
Name Gen Konum Tarif Bozukluk<br />
pankreatik lipaz PNLIP sindirim sıvısı En iyi enzim etkinliğini elde etmek için pankreatik lipaz, pankreas tarafından salgılanan, kolipaz adlı başka bir proteine gerek duyar[1]. Eğer pankreatik lipaz düzeyleri fazla artarsa pankreatit gelişir ve pankreas iflas eder.<br />
lizozomal lipaz LIPA Lizozomun içi Lizozomal asit lipaz veya kolesteril ester hidrolaz olarak da bilinir Kolesteril ester depo hastalığı (CESD) ve Wolman hastalığı Lizozomal lipaz genindeki mutasyonlardan kaynaklanır.[2]<br />
hepatik lipaz LIPC endotel Hepatik lipaz, kandaki lipoproteinlerdeki lipitler üzerine etkir, düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL) oluşturur . -<br />
lipoprotein lipaz LPL veya "LIPD" endotel Lipoprotein lipaz, VLDL tarafından taşınan trigliseritleri hidroliz ederek hücrelerin yağ asitleri elde etmelerini sağlar. Lipoprotein lipaz eksikliği lipoprotein lipaz genindeki mutasyonlardan kaynaklanır.[3][4]<br />
hormon duyarlı lipaz LIPE hücre içi - -<br />
gastrik lipaz/lingal lipaz LIPF sindirim sıvısı nötür pH'de lipidlerin sindirimine yardım etmek için bebeklerde bulunur -<br />
endotel lipaz LIPG endotel - -<br />
pankreatik lipaz ilişkili protein 2 PNLIPRP2 veya "PLRP2" - sindirim sıvısı - -<br />
pankreatic lipaz ilişkili protein 1 PNLIPRP1 veya "PLRP1" sindirim sıvısı pankreatic lipaz ilişkili protein 1; PLRP2 ve Pankreatik lipaz'a amino asit dizisi olarak çok benzer (üç gen muhtemelen atasal bir pankreatik lipaz geninin, gen ikileşme olayları ile türediler). Ancak, PLRP1 ölçülebilir bir lipaz aktivitesinde yoksundur ve işlevi bilinmemektedir, başka memelilerde korunmuş olmasına rağmen.[5][6]. -<br />
<br />
Diğer lipazlar arasında LIPH, LIPI, LIPJ, LIPK, LIPM, LIPN, MGLL, DAGLA, DAGLB, ve CEL sayılabilir.<br />
<br />
Ayrıca çok sayıda fosfolipaz da vardır ama bunlar her zaman diğer lipazlarla sınıflandırılmazlar.<br />
Endüstriyel kullanımlar<br />
Mantar ve bakterilerden elde edilen lipazlar eski çağlardan beri yoğurt ve peynir yapımında önemli rol oynamışlardır. Ancak, bunların yanı sıra, modern uygulamalarda lipazlar lipitlerin yıkımı için kullanılan ucuz ve çok yönlü katalizörler olarak değerlendirilir. Örneğin, bir biyoteknoloji şirketi, ekmek ürünleri ve çamaşır tozu üretmek ve bitkisel yağları yakıta dönüştürmek gibi amaçlar için rekombinant lipaz enzimlerini pazarlamaktadır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Alfa-Amilaz</span></span><br />
<br />
Alfa-amilaz, (α-amilaz), nişasta ve glikojen gibi alfa bağlantılı büyük polisakkaritlerin alfa bağlarını bunlardan daha kısa zincirler oluşturan dekstrin ve maltoza hidrolize eden bir enzimdir (AT numarası|3.2.1.1).[2]<br />
<br />
İnsanlarda ve diğer memelilerde bulunan amilaz'ın ana formudur.[3] Gıda rezervi olarak nişasta içeren tohumlarda da bulunur ve birçok mantar tarafından salgılanır. Glikozit hidrolaz ailesi 13'ün bir üyesidir.<br />
<br />
İnsanlarda, tükürük bezleri ve pankreasta salgılanır. Aktif bir enzimdir. Amilaz enzimi sindirim kanalının iki farklı bölgesinde görev yapar.<br />
İnsan biyolojisinde<br />
<br />
Birçok dokularda olmasına rağmen, amilaz en çok pankreas suyunda ve tükürük'te belirgindir ve her biri kendi insan a-amilaz izoformu vardır. İzoelektrik odaklama üzerinde farklı davranırlar ve ayrıca özel monoklonal antikorlar kullanılarak deney yaparken ayrılabilirler. İnsanlarda, tüm amilaz izoformları kromozom 1p21'e bağlanır (bkz. AMY1A).<br />
Tükürük amilazı (ptyalin)<br />
<br />
Amilaz tükürükte bulunur ve nişasta'yı maltoz ve dekstrin'e ayırır. İsveçli kimyager Jöns Jakob Berzelius tarafından adlandırılan bu amilaz formuna "ptyalin" de denir. Bu isim, madde tükürükten elde edildiği için Yunanca πτυω (tükürürüm) kelimesinden türetilmiştir.[4] Büyük, çözünmeyen nişasta moleküllerini çözünebilen nişastalara (amilodekstrin, eritrodekstrin ve akrodekstrin) art arda daha küçük nişastalara doğru parçalar ve sonunda maltoz üretir. Ptyalin doğrusal α(1,4) glikosidik bağ'lar üzerinde etki eder ancak bileşik hidroliz, dallı ürünler üzerinde etki eden bir enzim gerektirir. Tükürük amilazı mide'de gastrik asit tarafından etkisizleştirilir. pH 3.3'e ayarlanmış mide suyunda, ptyalin 37 °C'de 20 dakikada tamamen etkisizleşir. Buna karşılık, pH 4.3'te mide suyuna 150 dakika maruz kaldıktan sonra amilaz faaliyetinin %50'si kalır.[5] Hem nişasta, ptyalin için substrat hem de ürün (kısa glikoz zincirleri), onu mide asidinin etkisizleştirmesine karşı kısmen koruyabilir. pH 3.0'da tampona eklenen Ptyalin, 120 dakika içinde tamamen etkisizleştirilir ancak, %0.1 seviyesinde nişasta eklenmesi faaliyetin %10'unun kalmasına neden olur ve %1.0 seviyesinde nişastanın benzer şekilde eklenmesi 120 dakikada yaklaşık faaliyetin %40'ının kalmasına neden olur.[6] <br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Solunum Yollarının Anatomisi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=22260</link>
			<pubDate>Sat, 02 Sep 2023 18:08:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=22260</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Solunum Yollarının Anatomisi</span></span><br />
<br />
Solunum sistemi, kandaki karbondioksit (CO2) gazının oksijen gazı (O2) ile yer değiştirmesini sağlayan sistemdir.<br />
<br />
Solunumun temel organı akciğerlerdir. Göğüs boşluğunda asılı olarak bulunan akciğerler pembemsi renkte süngersi yapıdadır. Bu pembemsi görünüm sigara içenlerde veya pasif içicilerde siyahlaşmış bir hal alır. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda da sigara içilmese bile siyahlaşmış görüntü olabilir.<br />
<br />
Solunum sisteminde burun ve ağız yardımıyla dışarıdan alınan havanın içindeki oksijen sırayla yutak, gırtlak ve soluk borusundan geçtikten sonra akciğerlere gelir. Akciğerlerde bronş ve bronşcuklardan geçerek alveollere gelir. Alveollerin iç kısmının nemli tutulması solunumu kolaylaştırmaktadır. Alveollerden kana geçer. Kan, hücrelere oksijeni taşır. Hücreler bu oksijeni kullanarak enerji elde ederler. Kan yardımıyla karbondioksit, tekrar alveollere gelir. Alveollerin içindeki kılcal damarlarda bulunan karbondioksit bronşçuk, bronş, soluk borusu, gırtlak ve yutaktan geçtikten sonra bu sefer ağız ve burundan çıkar.<br />
Solunum Sistemindeki Yapı ve Organlar<br />
<br />
Solunum sistemindeki yapı organlar şu organlardan oluşur.<br />
<br />
    burun<br />
    ağız<br />
    yutak<br />
    gırtlak<br />
    soluk borusu<br />
    akciğer<br />
    bronş<br />
    bronşçuk<br />
    alveoller<br />
<br />
Burun, solunum sisteminin dışarı açılan kısmıdır. Burun içindeki kıllar ve nemli yüzey havanın içindeki tozların tutulmasını sağlar. Ayrıca burun içindeki nemli yüzey ve burun içinin kıvrımlı oluşu soğuk havalarda, havanın ısınarak akciğerlere gitmesini sağlar. Burnun en uç kısmındaki koklama sinir uçları havadaki küçük parçacıklar tarafından uyarılarak koku alma faaliyetini yapar.<br />
<br />
Yutak, ağız ve burun boşluğunu, soluk ve yemek borusuna birleştiren kısımdır.<br />
<br />
Soluk borusu, yutak ile akciğer arasında kalan borudur. Soluk borusunun başlangıç bölümü gırtlaktır. Gırtlakta ses telleri vardır. Ayrıca küçük dil yutkunurken soluk borusunu kapatır. Soluk borusunun iç yüzeyi nemli ve tüylerle kaplıdır. Bunlar soluk borusuna kaçan toz vb. maddeleri yakalayarak öksürük ve balgamla dışarı atar. Soluk borusunun alt kısmı bronş adı verilen iki kola ayrılır. Bronşlardan biri sağ, diğeri sol akciğere bağlanır. Soluk borusu üst üste dizilmiş kıkırdak halkalardan oluşmuştur.<br />
<br />
Akciğerler, göğüs kafesi içinde yer alır ve akciğerler solunumun en önemli organlarından biridir. Akciğerler Plevra adı verilen sağlam bir zarla çevrilir. Akciğerleri darbe, basınç gibi dış etkenlerden korur. Akciğerler sağ ve sol olmak üzere iki parçadır. Ayrıca her bir parça lob denilen bölümlere ayrılmıştır. Sağ akciğer üç, sol akciğer ise iki lobdan oluşur. Bronşlar akciğerlere girdikten sonra daha ince dallara ayrılır. Bu ince dallara bronşçuk denir. Bronşçuklar üzüm salkımı şeklinde hava keseleri ile sonlanır. Bu hava keselerine alveol denir. Alveoller akciğer yüzeyinin daha geniş olmasını sağlar. Bu özellik solunumu kolaylaştırır. Hava ile kan arasındaki gaz alışverişi alveollerde yapılır.<br />
Solunumun değerlendirilmesi<br />
<br />
Solunum kendiliğinden, sessiz, ağrısız, kolaylıkla gerçekleşir. Solunum sayısı yetişkinlerde 10-15 kez/dk, çocukta 20-30 kez/dk, bebekte 30-40 kez/dk arasındadır.<br />
<br />
American Heart Association (Amerikan Kalp Derneği) tarafından 2010 yılında alınan kararla solunum kontrolü için "Bak-Dinle-Hisset" yöntemi hava yolu açıldıktan sonra solunumun kontrolü sıralamasından kaldırılmıştır.[1]<br />
<br />
Bu soruların yanıtları olumsuzsa ya da ağza - burna ayna veya cam tutulduğunda buharlaşma olmuyorsa solunum yok demektir. Solunum durduğunda dokular oksijenlenemeyeceği için dudaklar ve tırnaklar siyanotiktir (morarmıştır).<br />
<br />
Oksijen yokluğunda görülebilecek sorunlar şunlardır.<br />
<br />
    0 -1. dakikada kardiyak hassasiyet (aritmi vb.)<br />
    1 -4. beyinde hasara eğilim<br />
    4 -6. beyin hasarı başlar<br />
    6 -10. beyin hasarı artar<br />
    10 + geri dönüşsüz beyin hasarı<br />
<br />
Suni Solunum<br />
<br />
Bir kazazedenin yanına varıldığında ilk önce CAB kontrol edilerek sürekliliği sağlanmalıdır.[1]<br />
<br />
    C (Circulation): Dolaşımın (nabzın varlığının) saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.<br />
    A (Airway) : Soluk yolunun açıklığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.<br />
    B (Breathing): Solunumun varlığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.<br />
<br />
C (Circulation)<br />
<br />
Nabza bakılmadan hemen göğse bası ve suni solunum şeklinde TYD uygulanır (2005 kurallarından önce nabza bakılırken sağlık personeli dışındaki kişilerin bakması artık önerilmiyor).<br />
A (Airway)<br />
<br />
Bu basamakta solunum yolunun açıklığının saptanması ve sürdürülmesi yapılır. Bilinçsiz ya da yerde yatan bir kişiye rastlandığında, öncelikle kişi omuzlarından hafifçe sarsılarak "iyi misiniz ?" sorusu sorulmalıdır. Yanıt alınamıyorsa, hemen baş-çene yöntemiyle baş geriye yatırılır. Eğer travma şüphesi varsa, boyun travmasına sebebiyet vermemek için "çene itme manevrası" (Jaw-thrust maneuver) uygulanır.[1].<br />
B (Breathing)<br />
Soluk yolunun açıklığı sağlandıktan sonra solunum kontrol edilir. Kişinin solunumu yoksa, hemen suni solunuma başlanılmalıdır. Önce, her biri bir saniye sürecek şekilde, iki kurtarıcı soluk verilir. Her soluk verildiğinde göğüs kafesinin yükselişi[1]; soluğun ardından ise, soluk veren başını kaldırır, solunumun geri çıkışını ve bu arada göğüs kafesinin inişini izler. Verilecek soluk miktarı, göğüs kafesini yükseltecek kadar olmalıdır. Çok fazla ve güçlü soluk vermenin yararlı olmadığı tespit edilmiştir. O nedenle, bir saniye sürecek şekilde aldığınız nefesi (balon üfler gibi) verilmelidir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağız</span></span><br />
<br />
Ağız, sindirim sisteminin giriş boşluğudur. Bu boşlukta, diş arkları ve dil bulunur.<br />
Anatomik özellikleri<br />
<br />
Ağız boşluğunun sınırları:<br />
<br />
Üstte: Damak (Paltum) bulunur. Paltum, iki kısımdır; Önde Sert damak (paltum durum) arkada yumuşak damak (paltum molle) bulunur. Sert damak, maksilla nın alt parçası olup ağız boşluğunu burun boşluğundan ayırır. Yumuşak damak, os palatini (palatinal kemik) tarafından oluşturulan gevşek ağız mukozasıdır. Küçük dil (uvula palatina) yumuşak damağın submandibular ve sublingual tükürük bezlerini içerir. Mandibula nın corpusu ise ağız tabanını çevreler.<br />
<br />
Ağız Boşluğunun Bölümleri:<br />
<br />
1-Vestibulum oris: Diş dizisi (dental ark) ile dudaklar ya da yanaklar arasındaki bölüm.<br />
<br />
2-Cavitas oris proprium: Asıl ağız boşluğu. Önde ve yanlarda dişlerle sınırlanmış olarak boğaz geçidine (Isthmus faucium) kadar uzanan boşluk.<br />
Ağzın işlevleri<br />
<br />
1-Sindirim sisteminin ilk açıklığı olup besinlerin alınarak dişlerle mekanik, tükürükteki amilaz ile kimyasal olarak ilk sindiriminin başlatılması. Ağızda bulunan dil organı, ayrıca tükürükle ıslanarak çözünmeye başlayan gıdaların tat duyusunu alır.<br />
<br />
2-Konuşma esnasında ses çıkartmak için akciğerlerden gelen havaya, dil, dudaklar ve dişler yardımıyla son şeklini verir ve konuşma sesleri oluşur.<br />
<br />
3-Solunum temel olarak solunum sisteminin giriş açıklığı olan burun boşluğunun (cavum nasi) görevidir. Ancak burun boşluğu tıkanıklıkları veya hava açlığı duyulan durumlarda ağız yardımcı bir solunum aygıtıdır.<br />
<br />
4-Ağız ve ağzı oluşturan ya da çevreleyen yapılar yüz estetiğinin temel elemanlarıdır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burun</span></span><br />
<br />
Burun; anatomik olarak hayvan ve insan yüzü üzerinde alınla üst dudak arasında bulunan, dışa çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organıdır. İnsan burnu ve hayvan burnu arasında birçok anatomik farklar bulunur.<br />
<br />
Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır. Diğer taraftan da yutağa bağlanır. Burnun içerisinde mukus tabakası, kılcal damarlar ve kıllar bulunmaktadır. Burnun iç kısmının kıllı ve nemli oluşu sayesinde dışarıdan alınan hava nemlendirilir ve temizlenir. Kılcal damarlar sayesinde hava ısıtılır. Burun boşluğunun arkasında, hava daha sonra farenksten geçerek insan sindirim sistemiyle paylaşılır ve ardından solunum sisteminin geri kalanına yayılır.<br />
<br />
Koku almaçları ve duyu sinirleri burun boşluğunun üst kısmında bulunur. Bu bölgeye sarı bölge denir. Sarı bölgede oluşan uyarı talamusa uğramadan direkt olarak beyin kabuğundaki koku merkezine gider. Bir kokunun burun tarafından algılanabilmesi için mukus içerisinde çözünmüş olması gerekir. Çözünen madde koku alma hücrelerini uyarır. Uyarı, koklama ile beyne iletilir. Böylece koku alınmış olur. En çabuk yorulan duyu organı burundur. Memelilerde burundan giren hava filtreden geçer, ısıtılır ve nemlendirilir. Alınan havanın süzülmesi, burun kılları ve mukus sayesinde gerçekleşir. Hava, kılcal damarlar yardımıyla ısıtılır. Havanın nemlendirilmesi ise mukus bezlerinin salgıları sayesinde olur.<br />
Burnun işlevleri<br />
<br />
Burun, insan organizmasında beş tane görev üstlenmiştir:<br />
<br />
    Koku alma işlevinin algılayıcı kısmını oluşturur.<br />
    Solunum yollarının uygun özellikler kazanmasını sağlar.<br />
    Solunan havanın nemlenmesini sağlar.<br />
    Solunan havanın toz gibi bazı yabancı cisimlerden temizlenmesine katkıda bulunur.<br />
    Ses tellerinin çıkardığı ses titreşimlerinden etkilenip âdeta biyolojik bir hoparlör gibi davranır.<br />
<br />
Koku duyusunu beyne taşıyan sinir “olfaktör siniri”dir (nervus olfaktorius, 1. kafa siniri). Bu sinirin ince uzantıları burun boşluklarının “burun üst konkası” üzerinde kalan bölümünü örten mukoza tabakasına dağılır. Böylece solunan havayla dış çevreden buruna giren koku uyarıları, koku sinirini uyarır. Burnun önemli görevlerinden biri de solunum yollarının başlangıcını oluşturmasıdır. Burun ön deliklerinden burun boşluklarına giren hava, burun arka deliklerinden -koanalar- nazofarinkse (yutağın ön üst bölümü) geçer. Hava daha sonra farinksten (yutak) aşağı doğru inip gırtlağa (larinks), oradan da nefes borusu yoluyla akciğerlere ulaşır. Burnun kemik ve kıkırdaktan yapılmış iskeleti solunum yollarının başlangıç bölümünün oldukça sert ve dayanıklı bir hava geçidi olmasını sağlar.<br />
<br />
Burnun bir diğer önemli işlevi ise solunan havanın bronşlar ve akciğerler için uygun bir nemlilik ve sıcaklık düzeyine ulaşmasını sağlamaktır. Burun boşlukları “konka” denilen bölmelerle üç ana bölüme ayrılmıştır.<br />
Burun boşluğu, septum ve sinüslerin kafatasındaki konumu<br />
<br />
Burun deliklerinin içini örten mukoza damar ve salgı açısından zengindir. Solunum havası burun boşluğuna girdiğinde burun bölmeleri arasında yol alırken mukozadaki kan damarlarında dolaşan kandan ısı çekerek ısınırken, yüzeyi salgıyla örtülü olan mukozadan da nem çekerek nemlenir. Örneğin 20°C sıcaklığa sahip bir odada burundan nefes alan bir kimsede solunum havası gırtlağa geldiğinde 32°C ısınmış ve %98 oranında nemlenmiş olur. Aynı kişi aynı yerde ağzından soluk alacak olursa, solunum havası gırtlağa geldiğinde 30°C ısınmış ve %80 nemlenmiş olur.<br />
<br />
Sıcak, soğuk ve kuru hava; gırtlak, nefes borusu, bronşlar ve akciğerler için tahriş edicidir. Burun, yukarıda belirttiğimiz işleviyle solunan havanın sıcaklık ve nemlilik yönünden taşıyabileceği olumsuz özelliklerini gidererek, rahat solunacak bir hava yaratmaktadır. Burnun çok önemli bir diğer göreviyse solunum havasındaki tozları yakalamaktır. Burun boşluklarının yüzeyini örten mukozanın (”burun üst konkası” altında kalan bütün solunum bölgesinde) en üst tabakası silialı epitel hücrelerine sahiptir. Silia denilen ve eldiven parmağına benzetebileceğimiz bu uzantılar, solunum havasından mukoza üzerine düşen tozları burnun salgısıyla birlikte burnun dışına doğru âdeta süpürürler. Böylece solunum havası bir ölçüde temizlenmiş olur. Burun “mukus” denilen bir salgı salgılar. Bu salgı hafif asit özellikte olduğu gibi, içinde “immün globulin A” (IgA) denilen bir bağışıklık globulini (antikor) taşır. Sümüğün gerek hafif asit oluşu ve gerekse içerdiği IgA, solunan havadaki çeşitli mikropların öldürülmesini sağlayarak solunum yollarını belli bazı canlı hastalık etkenlerine karşı korur.<br />
<br />
Bazı mikroplar ve özellikle grip, nezle etkeni olan virüsler, kirli hava, SO2, CO, kuru hava siliaların süpürme işlevlerini bozar. Bu tarz durumlarda burnun temizleme işlevi bozulacağından, havadaki canlı hastalık etkenleri kolayca burun ve üst solunum yollarına tutunup buraları iltihaplandırabilirler.<br />
Burun deliği<br />
<br />
Bir insanda iki tane görünen iki tane de görünmeyen olmak üzere toplam dört adet burun deliği bulunmaktadır. Oksijeni sudan alan balıklarda ise öndeki suyun girişini arkadaki ise suyun çıkışına sağlayan iki çift burun derini bulunuyor. Evrim sürecinde insanlardaki arka taraftaki delikler kafanın içine girerek iç burun delikleri haline geldiler.[1]<br />
Kaynakça<br />
<br />
    ^ "Kaç burun deliğimiz var?". Sözcü Gazetesi. 29 Ekim 2015. 31 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Aralık 2015.<br />
<br />
Ayrıca bakınız<br />
<br />
    Olfaktör sistem<br />
    Kulak burun boğaz<br />
    Burun çaydanlığı<br />
    Burun akıntısı<br />
    Jacobson organı<br />
    Paranazal sinüs<br />
    Rinoplasti<br />
    Burun mukozası<br />
    Burun bölmesi<br />
    Septoplasti<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yutak</span></span><br />
<br />
Yutak veya farinks, sindirim kanalının, ağız ve burun boşluğunun arkasında yer alan bölümüdür.<br />
<br />
Yutak ağız boşluğu ile burun boşluğunun birleştiği yerde bulunur. Alınan besinin yemek borusuna geçmesini sağlar. Solunum sisteminde de etkin rol oynar.<br />
<br />
Yutak (farinks) yetişkinlerde 12–13 cm uzunluğunda, tüp biçiminde, mukoza ile kaplı kaslı bir organdır. Üst sınırı kafatasının altında,alt sınırı ise 6. boyun omuru hizasındadır. Yutağın en üst bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile bağlantı halindeyken, alt ucu yemek borusu (özofagus) ile devam eder. Yutağın yemek borusuna tutunduğu bölümü sindirim kanalının en dar bölgesidir. Yutağın arka duvarı omurganın boyun bölümüyle komşudur.Yutak yukarıdan aşağı doğru “Nazofarinks”, “Orofarinks” ve “Laringofarinks” olmak üzere üç bölümden oluşmuştur. Nazofarinks bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile, burun arka delikleri aracılığıyla bağlantı halindedir.<br />
Bölümleri<br />
<br />
Farinks, geleneksel olarak üç bölüme ayrılır.<br />
<br />
    Nasofarinks, yutağın burun boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.<br />
    Orofarinks, yutağın ağız boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.<br />
    Laringofarinks (hipofariks), yutağın C3 ve C6 boyun omurları hizasında kalan kısmıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gırtlak</span></span><br />
<br />
Gırtlak (larinks veya larenks), boynun ön soluk borusunun üst kısmında yer alan bir solunum ve ses organı. Boynun ön tarafında; yetişkinlerde 3. ve 6., bebeklerde ise 2. ve 4. boyun omurları hizasında bulunur. Basit bir kutu görünüşünde olan gırtlak; kıkırdak, zar ve bağlardan yapılmış önemli vazifeleri bulunan bir organdır. Solunum yolunun üst kısmını teşkil eder ve aynı zamanda ses organıdır. Bu sebeple gırtlağın yapısı solunum borusunun diğer kısımlarından daha farklı ve karışıktır.<br />
<br />
Gırtlağın üst deliği solunum yolunu daraltabilecek ve hatta icabında tamamıyla kapatabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bilhassa sesin meydana gelmesi ile ilgili olan bu mekanizma, icabında solunum yolunu kapatmak suretiyle yabancı maddelerin daha içerilere girmesine mani olur. Bu suretle organizma kendini ölüme bile götürebilecek olan bir hadiseden kurtulma imkânına sahip bulunmaktadır.<br />
<br />
Büluğ çağında erkek çocukların gırtlağı hızla büyümeye başlar. Bütün kıkırdaklarda ve her yönde cereyan eden bu büyüme sonucunda bir sene zarfında mizmar aralığının uzunluğu hemen hemen iki misline çıkar. Ses kıvrımlarının (ses tellerinin) uzaması neticesinde bu çağda erkek çocuklarının sesi değişir ve kalınlaşır. Kız çocuklarında gırtlağın büyümesi büluğ çağında da yavaştır. Bu yüzden gırtlak erkeklerde hem genişlik hem de uzunluk bakımından kadınlardan daha büyüktür. Gırtlağın çevresi erkeklerde ortalama 136, kadınlarda 112 milimetre kadardır. Cins ve yaş durumlarından başka, çeşitli şahıslarda da gırtlak büyüklük ve şeklinde çeşitli farklılıklar görülebilr. Bundan dolayı insanların sesleri de birbirinden çok farklıdır. 20 yaşından itibaren gırtlak kıkırdakları kemikleşmeye başlar ve elastiki kıkırdaktan yapılmış olan epiglot ve ses tellerinin bağlandığı çıkıntılar hariç diğer kıkırdakların büyük kısmı yaşlılarda kemikleşmiş olur.<br />
<br />
Gırtlağın iskeletini meydana getiren kıkırdaklar dokuz tanedir. Bunların üçü çift, üçü tektir. Tek olanlar tiroit kıkırdak (kalkansı kıkırdak), krikoit kıkırdak (yüzüksü kıkırdak) ve epiglot (gırtlak kapağı kıkırdağı)tur. Çift olanları ise aritenoit, corniculat ve cuneiform kıkırdaklarıdır. Tiroit kıkırdağın boynun ön tarafında yaptığı çıkıntıya halk arasında adem elması ismi verilir. Gırtlağın kasları da beş tanedir. Bunlardan dört tanesi çift, bir tanesi de tektir. Bunların kimisi ses tellerini uzatır, kimisi de kısaltır. Yine kasların bazıları mizmar aralığını daraltırken, bazıları da genişletir. Gırtlak kaslarının vazifelerinden ikincisi ise, yabancı cisim ve zararlı maddelerin alt solunum yollarına geçmesini önlemek için gırtlağı kapatmaktır. Bu kasları harekete geçiren uyarı, yabancı zararlı maddelerin gırtlak iç yüzeyine teması neticesinde meydana gelen reflekstir.<br />
<br />
Gırtlağın iç yüzü, bütün solunum yollarında olduğu gibi, çok katlı titrek tüylü epitel ile örtülmüştür. Yalnızca fazla mekanik tesirler altında kalan ses tellerinin üzeri boynuzsu (çok katlı yassı) epitel ile örtülmüştür. Gırtlak mukozasının altında her tarafta çeşitli salgı bezleri bulunur. Bunların vazifeleri gırtlak iç yüzünün daima nemli kalmasını sağlamaktır. Bu durum, burun boşluğunda olduğu gibi buradan geçen havanın temizlenmesi ve neminin arttırılmasında önemli rol oynar. Larinks aynası denilen bir alet ile gırtlağın üst ve orta bölümleri görülebilir. Gırtlağın sinirleri vagus sinirinin iki dalından gelir. Bunların dallarının kesilmesi veya kanser hücreleri tarafından buraların istila edilmesi neticesinde ses kısıklığı meydana gelir.<br />
<br />
Gırtlağın kendi özel isimleriyle anılan çeşitli hastalıkları vardır. Gırtlak difterisi, gırtlak veremi, larenjit (gırtlak iltihabı), gırtlak felci en önemlileridir.<br />
Gırtlak tümörleri<br />
<br />
Bütün organlarda olduğu gibi, gırtlak tümörleri de iyi huylu (selim) ve kötü huylu (habis) olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Gırtlağın iyi huylu tümörleri sıklık sırasına göre papillomlar, fibromlar, anjiomlar ve poliplerdir. Papillomlar virüslerle meydana gelirken, ses teli nodülleri sesin kötü kullanılmasından ileri gelir. Bir kısmı da doğuştan beri mevcuttur.<br />
<br />
Selim gırtlak tümörlerinin en sık rastlanılan belirtisi ses kısıklığıdır. Gelip geçici veya daimi ses kısıklığı olabildiği gibi bir kısmı ses kısıklığı husule getirmeyebilir. Ağrı çok nadir görülür. Çok büyük tümörler nefes darlığına sebep olabilirler. Tedavileri tümörlerin cerrahi olarak çıkarılmalarından ibarettir. Çıkarılmasalar bile ses kısıklığı ve nefes darlığından başka zararları olmaz.<br />
Gırtlak kanserleri<br />
<br />
Gırtlağın habis tümörleri denilince gırtlak kanserleri akla gelir. Kanser dışında habis tümörü varsa da bunların oranı % 1'i geçmez. Gırtlak kanserleri bütün vücud kanserlerinin % 2'sini teşkil eder. Daha ziyade 45-50 yaşları arasında görülür. 20 yaşın altında görülmesi çok nadirdir. Erkeklerde sık görülür. Yaklaşık on erkeğe karşı bir kadında görülür. Hazırlayıcı sebepler arasında ilk sırayı tütün alır. Müzmin iltihaplar, aşırı ses tahrişi, tahriş edici gazlar ve alkolizm diğer sebepler arasında yer alırlar.<br />
<br />
Gırtlak kanserlerinin belirtileri erken ve geç belirtiler olarak ikiye ayrılır.<br />
<br />
Erken belirtiler<br />
    Kanserin yerleşim yerine bağlı olarak meydana gelen ses kısıklığı, nefes güçlüğü, yutkunurken takılma hissi ve kulağa doğru vuran ağrı. Bunların dışında gırtlakta rahatsızlık hissi, balgam çıkarmada artma, seste ton değişiklikleri, bazen bir gıcık öksürüğü ilk belirtiler olarak karşımıza çıkabilir.<br />
<br />
Geç belirtiler<br />
    Nefes darlığı, yutma güçlüğü, iştahsızlık, aşırı zayıflama, öksürük, kanlı balgam, boyun lenf bezlerinin büyümesi, şiddetli ağrılar.<br />
<br />
Tedavisi<br />
    Cerrahi tedavi ve şua tedavisi en önemli iki tedavi usulüdür. Gırtlağın cerrahi olarak çıkarıldığı durumlarda hasta ses tellerini de kaybettiğinden, ses rehabilitasyonuyla yuttuğu havayı yemek borusu vasıtasıyla sese çevirerek konuşur. Bunu beceremeyen hastalara tek tonda ses çıkaran elektronik bir aletle yardım edilir. Şahıs bu aleti çene altına dayar ve aletin çıkardığı sesi ağız içinde harflere çevirip konuşur. Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ile bu cihaz korkutucu, rahatsız edici olduğu için ve psikolojik problemler gibi sebeplere neden olduğu için genellikle önerilmemekte ve kullanılmamaktadır. Bunun yerine konuşma kanülü adında valf olan Nefes ve Yemek borusu arasına bir aparat yerleştirilir. Bu aparat hava geçişine izin verir hasta deliği kapatarak konuşur çıkardığı ses ise gırtlak alınmadan önce olan konuşma sesiyle ses tellerinden çıkan doğal insan sesi ile oldukça yakındır.<br />
<br />
Erken teşhis edilen gırtlak kanserinde tedavi oldukça başarılıdır. İki haftayı geçmiş her ses kısıklığı vakası veya yukardaki belirtileri gösteren her şahıs hele sigara içiyor ve yaşı 45'in üzerindeyse, muhakkak bir kulak-burun-boğaz doktoruna muayene olmalıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Göğüs</span></span><br />
<br />
Göğüs ya da toraks, insan ve çeşitli diğer hayvanların anatomik bir parçasıdır. Hayvan ve insanlarda vücudun bir parçası, baş ve abdomen arasında yer alır. Memelilerde sternum, torakal vertebralar ve kaburgalar ile çevrilen ve göğüs boşluğu (torasik kavite) olarak adlandırılan vücut bölümüdür. Boyundan diyaframa kadar uzanır. Kalp, aortun bir bölümü, timus ve akciğerler torasik kavitede yer alır. Torakal kavitede yer alan iç organlar sternum ve kaburgaların oluşturduğu kafeins (göğüs kafesi) koruması altındadır.<br />
Göğüs anatomisi-insanda<br />
<br />
İnsanda,göğüs iç organları ve diğer içeriği ile birlikte vücudun boyun ile karın arasında kalan bölümüdür.Göğüs kafesi, omurga ve omuz kuşağı tarafından sarılmış ve çevrelenmiştir. Göğüsün içeriğinde şunlar bulunur:<br />
<br />
    Organlar<br />
        kalp<br />
        akciğerler<br />
    Kaslar<br />
        Majör pektoral kas ve Minör pektoral kas pektoral kaslar<br />
        trapezius kası ve boyun<br />
    iç yapıdakiler<br />
        diyafram<br />
        özofagus<br />
        trakea<br />
        xiphoid işlemi<br />
    arter ve venler<br />
        aort<br />
        vena cava superior<br />
        vena cava inferior<br />
        pulmoner arter<br />
<br />
İnsan göğüs bölgesinin X ışını altında görünümü<br />
<br />
    kemikler<br />
        Humerusun üst kısmını da kapsayacak şekilde omuz yuvası<br />
        skapula<br />
        sternum<br />
        Thoraks omurları<br />
        gerdan kemiği<br />
        göğüs kafesi<br />
        yüzeydeki kaburgalar<br />
    dışardaki yapılar<br />
        meme ucu<br />
        süt bezleri<br />
    toraks karın bölgesi (mide, böbrek,pankreas, dalak ve alt özofagus)<br />
<br />
İnsanlarda, göğüsün göğüs kafesi ile korunan bölgesine aynı zamanda toraks da denir. Göğüs ve toraks kelimeleri zaman zaman hatalı olarak birbirinin yerine kullanılır.<br />
Göğüs anatomisi-Diğer hayvanlarda<br />
<br />
Dört bacaklı memelilerde, süt bezleri ve meme uçları arka bacaklara yakın konumlanmıştır ve dolayısıyla göğüsün bir parçası değildir. Başka bir deyişle göğüs anatomisinde benzer iç organlar vardır ancak değişik şekilde konumlanmışlardır.<br />
Göğüs yaralanmaları<br />
Göğüs yaralanmaları (aynı zamanda şu şekilde de geçer:göğüs travması, toraksa ait yaralanma, toraks travması) Birleşik Devletlerdeki fiziksel travmalardan ölümle sonuçlananlarının ¼'üne tekabül eder.[1] İnsan vücudunda, göğüs boyun ve diyafram arasında kalan ön bölgedir. Göğüs bölgesinde çok önemli iç organlar bulunur ve göğüs kafesi ile korunurlar. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Göğüs kafesi</span></span><br />
<br />
Göğüs kafesi, kalp, akciğerler ve büyük damarlar gibi hayati organları çevreleyen ve koruyan çoğu omurgalının göğüs kafesinde vertebral kolona ve sternuma bağlı kaburgaların düzenlenmesidir.<br />
<br />
12 omur, 12 çift kaburga, göğüs kemiği ve bunlara bağlı kaslar ile kas kılıflarından oluşan göğüs kafesi, karın boşluğundan diyafram aracılığıyla ayrılır. Solunum sisteminin başlıca organları ve dolaşım sistemi ile sindirim sisteminin bazı bölümleri göğüs boşluğu içinde yer alırlar. Akciğerler, göğüs boşluğunun yan bölümlerinde, kalp ve yemek borusuysa "mediyastin" adı verilen kendi içinde kapalı bir bölüm içinde bulunurlar (mediyastin, bu organlardan başka, kalpten çıkan büyük damarları soluk borusunu, timüs bezini ve bazı sinirleri de içine alır).<br />
İşlevleri<br />
<br />
    İçinde bulunan organları korumak<br />
    Omuz kemerini oluşturan kemiklere ve kollara destek olmak<br />
    Solunum sırasında göğüs boşluğunun kasılıp gevşemesini sağlamak<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun</span></span><br />
<br />
Boyun, anatomik olarak kafa ve gövde arasında yer alarak bağlantı görevi gören vücut kısmı.<br />
İnsan boynu anatomisi<br />
İnsan boynu anatomik yapısı (kırmızı ile gösterilen;stylohyoid kası)<br />
<br />
Materyal bulunmaktadır. Bunun bozukluğu özellikle servikal disk hastalığına (boyun fıtığı) yol açmaktadır. Boyun kısmında beyinden köken alıp vücuda giden sinirler ve kalpten beyine kan taşıyan büyük damarlar yol almaktadır.<br />
Yumuşak doku anatomisi<br />
Uzun boyunları zürafanın ayırt edici özelliklerinden biridir.<br />
<br />
Soluk borusu trakea ön kısmında tiroid dokusu bulunmaktadır. Bu borudaki dışarıdan fark edilen çıkıntı ise thyroid kartilaj (Adem elması) olarak bilinmektedir. Boynun her iki yanında güçlü sternocleidomastoid adeleleri bulunmakta ve boyna ait pek çok girişimde bir marker görevi görmektedir. Çenenin arka kısmına doğru ise güçlü bir damar atılışı rahatça hissedilebilmektedir ki bu beyne yoğun bir şekilde kan taşıyan external carotid arterdir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyafram (kas)</span></span><br />
<br />
Diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kasa verilen isimdir.<br />
<br />
Kas-kiriş karışımı bir organ olan diyafram, göğüs kafesine bağlıdır. Solunumda görev alır ve çalışması beynin iki diyafram siniri aracılığıyla yönlendirilir. Diyafram, üç delikle yemek borusuna, aorta ve alt ana toplardamara açılır. Diyafram, nefes aldığımızda kasılır ve düzleşir. Nefes verdiğimizde ise gevşer ve kubbeleşir.<br />
<br />
Göğüs ve karın boşluğunu birbirinden ayıran diyaframın diğer bir adı da karın kasıdır.<br />
<br />
Soluk verirken; diyafram kası yukarı doğru kubbeleşir, göğüs kafesinin hacmi azalır, iç basınç artar ve karbondioksit dışarı verilir.<br />
<br />
Soluk alırken; diyafram kası düzleşir, göğüs boşluğunun hacmi artar, iç basınç düşer ve akciğere hava dolar.<br />
<br />
Her nefes alıp verdiğimizde diyafram ile birlikte göğüs boşluğu da hareket eder.<br />
<br />
Ayrıca diyafram kası çizgili bir kas çeşididir.<br />
<br />
Diyafram kası kasıldığında göğüs genişler göğüs boşluğu bir vakum gibi işlev görerek akciğerlere hava dolmasını sağlar. İkinci derecedeki yardımcı kaslar olan omurgalar arasındaki kaslarda genişleyerek ve kasılarak bu nefes alıp verişe yardımcı olurlar. Ayrıca boyun kaslarının da bu fonksiyonda az derece payları vardır. Sadece göğsün üst kısmından akciğerleri çok zorlayarak nefes alıp vermek enerjiyi verimli kullanmada çok sıkıntılı durumlar yaratır. Akciğerlerin kapasitesi tam olarak kullanılamaz. Bu şekilde bir nefes almada 500 -700 cc hava akciğerlere dolar. Diyafram kası, omurga kasları ve boyun kasları tam fonksiyonel kullanıldığında akciğerlere 2500cc - 3000cc hava doldurulur. Bu da akciğerlerin alabildiği en yüksek hava miktarıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nazofarenks</span></span><br />
<br />
Nazofarenks, (farenksin nazal bölümü) farenksin en üst kısmıdır. Kafatasının en üst kısmından başlayıp, damağın[1] üst üst yüzeyine kadar uzanır. Nazofarenks sürekli açık olması, farenksin oralve laringeal bölgerdern ayıran en büyük özelliktir.<br />
Anteriyör<br />
<br />
Ön kısım, Koana ile nazal bölme arasındaki iletişimi sağlar.<br />
Lateral<br />
<br />
Östaki boğrusunun faringeal osityum olarak adlarnırılan bölgenin lateral duvarında, üçgen şekle benzeyen, arkasında katı bir çıkıntıyla bağlanan, torus tubarius veya yastık, mukoz membranın yükselmesiyle kıkırdak yapıda olmasına sebep olmuştur.<br />
<br />
Bu iki kat kıkırdağın açılmasıyla ortaya çıkan;<br />
<br />
    mukoz mebranın dikey katı, salfingofaringeal kat, torus'un alt kısmına uzanmıştır; Salfinofaringeus kasını da içermektedir.<br />
    ikicil ve küçük kat, salfingopalatin kat, torus'un üst kısmından damağa uzanmıştır. Levator vel patalini kasını da içermektedir. Tensor vel palatini levatora lateraldir ve orijinal kıkırdak doku oluştuğundan beri katlarda payı yoktur.<br />
<br />
Östaki boğrusunun osityumunun arkası derin girintilidir.<br />
Posteriyör<br />
Posteriyör duvarın çıkıntısı, en çok çocukluk döneminde belirgindir, lemfoid dokudan oluşmuştur ve faringeal tonsil olarak bilinir. Farengeal tonsil üst kısmında, orta hatta, mukoza düzensiz bir şişe şeklinde bastırılmıştır, bazen kadar oksipital kemiğin oluşum sürecine uzanır; Bu yutak bursa olarak bilinir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ses teli</span></span><br />
<br />
Ses telleri (plica vocalis), gırtlak boşluğunda bulunan, mukoza salgılayan iki zar katmanı. Ses oluşumundan sorumlu ana organlardır.[1]<br />
<br />
Sesler, nefes alıp-verme esnasında akciğerlerden gelen havanın, ses tellerini, aralarından geçerken titreştirmesi sonucu oluşur. Bu titreşimlerin frekansı, sesin perdesini belirler.[1] Kadınlarda ve çocuklarda ses telleri kısa ve incedir. Bu nedenle kadın ve çocuk sesleri erkeklere nazaran daha yüksek perdedendir.[1] <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soluk borusu</span></span><br />
<br />
<br />
Soluk borusu (veya nefes borusu ya da trachea) vücutta solunan havanın geçtiği, boru şeklinde bir organdır. Omurgalılarda trakea havanın boğazdan akciğerlere geçişini sağlarken, omurgasızlarda dışarıdaki havayı doğrudan iç dokulara ulaştırır.<br />
<br />
Soluk borusu, gırtlağın altındadır, on iki santimetre boyundadır.(Yani çok uzun değildir.) Altıncı boyun omuru hizasında gırtlaktan başlar. Dördüncü sırt omurunda ikiye ayrılarak bronşları yapar. Arkası düz silindirik bir borudur. Arka duvarı zardan, diğer duvarları yarım halka biçiminde üst üste dizilmiş kıkırdaklar, kas ve zardan yapılıdır. Soluk borusunun içini örten mukoza hava ile gelen küçük yabancı cisimlerin dışarıya atılması için, titrek tüylü hücrelerle döşelidir .Bronşlar, soluk borusunun ikiye ayrılmasından doğanlar, soluk borusunun yapısındadırlar, yalnız kıkırdakları daha düzensizdir. Her biri bir akciğere girer, sağ bronş daha kalın, daha kısa, daha diktir; sol bronş daha ince, daha uzun ve daha yataydır. Bronşlar akciğerde ince dalcıklara ayrılırlar. Akciğer, göğüs boşluğunda sağ ve solda iki tanedir. Sağ akciğer, üç sol akciğer iki lobludur. Her akciğer tabanı diyaframda olan birer yarı koni biçimindedir. Dış ve iç iki yüz bir taban bir de tepeleri vardır. Akciğere giren çıkan yapılar iç yüzün ortasından girerler. Buraya akciğer atardamarları, akciğer toplardamarları, akkar yolları ,sinirler girer ve çıkarlar. Bronşlar içi hava ile dolu alveol denen keseciklerde biterler. Bu keseciklerin duvarlarında kılcal damarlar yayılır. Plevra, akciğerin dış yüzü ile diyafrağmanın üst yüzünü arasız örten seröz bir zardır. İç ve dış iki yaprağı arasında plevra boşluğu adı altında nemli ve kaygan boşluk vardır. Böylece, akciğerin solunum sırasında şişip küçülmesi kolaylıkla sağlanmış olur. En iç kısmında epitel doku vardır.<br />
Soluk borusu epitel hücreleri<br />
Soluk borusu epitel hücreleri, burada epitel ve goblet hücreleri bir arada yer alır. Epitel hücrelerinin bir kısmı, sil denilen kirpiksi uzantılar içerir. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus, soluk borusunun iç yüzeyinin kaygan ve nemli kalmasını sağlar. Siller, hem mukusun yayılmasını sağlar hem de toz gibi yabancı parçacıkların akciğerlere kaçmasını önler. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Akciğer</span></span><br />
<br />
Hava soluyan omurgalılardaki temel solunum organıdır. Soluk alındığında burun ve ağızdan giren hava nefes borusu ve sonrasında bronşlardan geçerek akciğerlere ulaşır. Toplardamarlarla gelen karbondioksitce fazla olan (kirli) kan burada yenilenir. Ayrıca sesin oluşumunda da görevlidir.<br />
<br />
Yeni doğanda akciğer, ilk başta parlak pembe renktedir. Zamanla grileşmeye ve yaş geçtikçe koyulaşarak en sonunda neredeyse siyah rengine bürünür. Bu koyulaşmaya solunumla alınan havadaki toz ve öteki maddeler neden olmaktadır. Ayrıca sigara içenlerin akciğerleri içmeyenlere göre daha siyahtır.<br />
<br />
Akciğer ile ilgili tıbbi terimler genellikle pulmo- ile başlar. Bu, Latincede "akciğerlerin" anlamına gelen pulmonarius sözcüğünden gelmektedir ki bu sözcük de Yunancada "akciğer" anlamına gelen pleumon ile akrabadır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Göğüs boşluğunda bulunmakta olup, göğüs kafesi sayesinde korunan akciğerler, koruyucu bir zar olan plevra ile sarılmışlardır. Diyafram kasından birinci kaburganın üstüne, köprücük kemiğinin biraz üzerine kadar yer alır. Yaklaşık olarak koni şekline sahip olan akciğerlerin basis pulmonis adı verilen içbükey alt yüzeyi diyaframın üstüne yerleşiktir; köprücük kemiğinin üstüne kadar uzanan üst yüzeyineyse apex pulmonis adı verilir.[1][2]<br />
<br />
Akciğerlerin esnek ve süngerimsi bir yapıları vardır. Biri sağ ve diğeri solda olmak üzere 2 adettir. Sağ akciğer 3 lobdan (parçadan), sol akciğer ise 2 lobdan oluşmuştur. Sol akciğerin bir parçası yerine kalp bulunmaktadır. Bu nedenle sağ akciğer sol akciğerden daha büyük, sağ akciğerin ağırlığı yaklaşık 700 gr. ağırlığındayken, sol akciğer 600 gr. ağırlığındadır.[3] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Atardamar</span></span><br />
<br />
Atardamar veya diğer adıyla arter, kalpten vücuda kan taşıyan damarlardandır. Pulmoner arter ve umblikal arterler dışında oksijenlenmiş kanı taşırlar.<br />
<br />
Memeli canlılarda dolaşım sistemi olmazsa yaşam mümkün değildir. Tam olarak hücrelere oksijen ve besin taşınması fonksiyonun yanı sıra, karbondioksit ve atık ürünlerin taşınması, pH düzeyinin düzenlenmesi ve plazma, protein ve immün sistem akışkanlığının sağlanması vb. fonksiyonlarını yerine getirir. Gelişmiş ülkelerde, başlıca iki ölüm sebebinden biri miyokard infarktüs ve kardiyak arresttir. Her ikisi de damar sisteminin bozulması sonucu oluşan durumdur. (Bkz Arterioskleroz)<br />
Tanım<br />
<br />
Arter sistemi, dolaşım sisteminde yüksek basınç ile çalışan sistemdir. Arter basıncı kalp atışları sırasında değişiklik gösterir. Maksimum basınca sistolik basınç, minimum basınca ise diyastolik basınç denir. Basınç değişikliği herhangi bir atardamarın baskılanmasıyla hissedilebilir. Arterler aynı zamanda kanın pompalanmasına yardım ederler. Arterler kanı kalpten vücuda taşırlar. Oksijenlenme için kanı akciğerlere taşıyan pulmoner arterler hariç, tüm arterler gerekli okisjeni kalpten dokulara doğru taşır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Arterlerin anatomisi makroskopik anatomide, makroskopik seviyesinde ve mikroskop yardımıyla öğretilen mikroskopik olarak ayrılabilir.<br />
Makroskopik Anatomi<br />
<br />
İnsan vücudunun arter sistemi; sistemik ve pulmoner olarak ayrılır.<br />
Sistemik Arterler<br />
<br />
Sistemik arterler oksijenlenmiş kanı kalpten vücuda taşıyan ve deoksijene kanı da kalbe taşıyan, kardiyovasküler sistemin bir parçasıdır.<br />
Pulmoner Arterler<br />
<br />
Pulmoner arterler, kardiyovasküler sistemin parçası olan, deoksijene kanı kalpten alan ve oksijenlenmiş kanı kalbe geri gönderen pulmoner dolaşımın arterlerindendir.<br />
Arter duvarının anatomisi<br />
<br />
Tunica externa olarak bilinen en dış katmanı bağdokudan oluşur. Katmanın içi olan tunica media, düz kas ve elsatik dokudan oluşur. En içteki tabaka endotel hücrelerinden oluşmuştur. Kanın aktığı boşluğa lümen denir.<br />
Arter Tipleri<br />
Pulmoner Arterler<br />
<br />
Pulmoner arterler vücuttan kalbe dönen kirli kanı oksijenlenmesi için akciğerlere taşıyan atardamarlardır.<br />
Sistemik Arterler<br />
<br />
Elestik rölatif bileşenlerine göre ve müsküler doku içinde olan tunica media yanı sıra büyüklüğü ve iç ve dış elastik lamina meydana getiren sistemik arterler müsküler ve elastik olarak iki alt kısma ayrılabilirler. Daha büyük arterler (10&gt;mm çapında) genellikle elastiktir ve(0,1–10 mm) den küçük olanlar kas yapısında olma eğilimindedirler. Sistemik arterler kanı besin alışverişi ve gaz değişimi için arteriollere ve sonra da kaplliere gönderir.<br />
Aort<br />
<br />
Aort temel sistemik arterdir. Valf kapağı üzerinde kalbin sol ventrikülünden direkt olarak kanı alır. Sırayla aortun dallarının ve arterlerin dallarının çapları art arda arteriollere dogru küçülür. Aortun ilk kalpalı dalları, kalp kası için kan sağlayan koroner arterlerdir. Bu aortik ark, yani brakiyosefalik atardamar, sol karotis ve sol subklavyen arterlerin kapalı dalları tarafından takip edilmektedir.<br />
Arterioller<br />
<br />
Arterioller arterlerin en küçük birimidir. Kalp kasının duvarındaki değişken kasılmayla kan basıncının ayarlanmasına yardımcı olurlar ve kanı kapillere taşırlar.<br />
Kapiller<br />
<br />
Kapiller dolaşım sisteminde değişimin olduğu önemli yerlerden biridir. Kapiller, gaz, şeker ve diğer besin çevre dokulara hızlı ve kolay difüzyon yardım etmek için küçük tek hücre çapındadırlar.<br />
Kapillerin Fonksyonu<br />
<br />
Kapillerin etrafında düz kas yoktur ve çaplar kırmızı kan hücrelerin çaplarından daha dardır. Bir kırmızı kan hücresi yaklaşık 7 mikrometre çapındadır ve kapiller ise sadece 5 mikrometere çapındadırlar. Bu yüzden kırmızı kan hücreleri kapillerden geçebilmeleri için bükülmek zorundadırlar.<br />
<br />
Bu kapillerin küçük çapları, gaz ve besin değişimi için daha büyük yüzey alanı sağlar.<br />
Kapiller Ne Yapar<br />
<br />
    Akciğerde, oksijen karbondioksit değişimi<br />
    Dokularda, oksijen, karbondioksit, besin ve atık ürün değişimi<br />
    Böbreklerde, atıkların atılması ve geri emilim<br />
    Bağırsaklarda, besin emilimi, atık ürün atılımı<br />
<br />
Patoloji<br />
Kan Basıncı<br />
<br />
Sistemik arter basıncı, kalbin sol ventrikülünün kuvvetli kasılmasıyla elde edilir. (Bkz. Kan basıncı)<br />
<br />
Sağlıklı dinlenme durumundaki kan basıncı genellikle düşüktür. Bunun anlamı sistemik basınç genellikle 100mmHg'nin altındadır.<br />
<br />
Atmosfer basıncına dayanmak ve adabte olmak için, arterler çeşitli kalınlıktaki düz kaslarla çevrelenmişlerdir. Bu kaslar uzayan elastik yapıda ve elastik olmayan bağ dokusuya çevrelenmşitir.<br />
<br />
Atım basıncı, yani Sistolik ve Diyastolik basınç arasındaki fark, öncelikle, her kalp atışı, atım hacmi, karşı hacmi ve büyük arterlerin elastikiyetini tarafından çıkarılır ve kan miktarı tarafından belirlenir.<br />
<br />
Zamanla, yüksek arteryel kan şekeri (Diabetes Mellitus), lipoprotein kolesterol ve basıncı, sigara kullanımı, ve diğer faktörler,, endotel ve damar duvarları bozulmasına yol açıyor ve ateroskleroza sebep oluyor.<br />
Aterom<br />
<br />
Arter duvarındaki bir aterom ya da plak, lipit (kolesterol ve yağ asitleri), kalsiyum ve değişken miktarda lifli bağ dokusu içeren hücre enkazlarının aşırı dercede birikmesidir.<br />
Tarihi<br />
<br />
Antik Yunanlar arasında, arterler trakea ya bağlı olan ve dokulara hava taşıması sorlumlulğunda olan hava tutucular olarak düşünülüyordu. Bu arterlerin boş bulunması ölüm sebebiydi.<br />
<br />
Orta Çağda, arterlerin "ruhani kan" veya " yaşamsal ruh" diye adlandırılan sıvı taşıdığı gözlemlenmiş ve venlerin içeriklerinden farklı olduğu düşünülmüştür. Bu teori Galen'e geri döndü Orta Çağın sonlarında, trakea ve ligamentler de "arter" olarak tanımlandı.<br />
<br />
17. yüzyılda William Harvey dolaşım sisteminin modern konseptini, arter ve venlerin rolünü tanımladı ve basite indirgedi.<br />
<br />
20. yüzyılın başlarında Alex Carrel ilk olarak vasküler dikiş tekniğini, anastomoz ve birçok hayvandaki başarılı organ transplantasyonunu tanımladı. Ve böylece, daha önce damarların kalıcı ligasyonu ile sınırlı olan modern vasküler cerrahiye yeni bir kapı aralardı. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplardamar</span></span><br />
<br />
Venler veya toplardamarlar kanı kalbe taşıyan kan damarlarıdır. Venler dolaşım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Oksijen bakımından fakir, metabolizma artıklarını taşıyan, kirli kanın kalbe dönüşünü sağlayan damardır. Derinde bulunan toplardamarlar, kasların arasından geçer. Bu damarlar ve yüzeysel toplardamarlar arasında köprüler bulunmaktadır. Bu oluşumda dolaşımın en fazla zorlandığı bölge bacaklardır.<br />
<br />
Toplardamarların genişlemesi, uzaması veya herhangi bir nedenden dolayı tıkanması birer hastalık sebebi olarak sıralanabilir. Tıkanma; pıhtı veya iltihap gibi nedenlerden oluşabildiği (tromboflebit hastalığı) gibi, ur gibi bir oluşumla dışarıdan bir baskı nedeniyle de görülebilir. Genişleme ve uzama; bacak, yemek borusu, erkekte üreme kordonu ve makattaki toplardamarlarda oluşabilir. Bunlara genelce varis denmektedir. Ayrıca toplardamarların içerisinde kanın geriye kaçmasını önleyen kapakçıklar bulunmaktadır.<br />
<br />
Ayakta duran bir insanda bacaklardaki toplardamar basıncı en yüksek seviyededir, bacak yukarı kaldırıldığında ise en düşük seviyeye ulaşır. Normal bir durumda, yürümekte olan birisinde basınç başlangıçta hafif bir yükselmeden sonra hemen düşer. Hareket hâli de toplardamarların boşalmasında önemli bir etkendir.[1]<br />
Görevleri<br />
<br />
    Vücuttan toplanan kanı kalbe taşırlar<br />
    Karbondioksit bakımından zengin kan taşırlar. (akciğer toplardamarı hariç)<br />
    Vücudun alt kısmındaki toplar damarlarda kanın geri dönüşünü engelleyen tek yönde açılan kapakçıklar bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kılcal damar</span></span><br />
<br />
Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.<br />
<br />
Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.<br />
<br />
Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.<br />
<br />
Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar </span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Solunum Yollarının Anatomisi</span></span><br />
<br />
Solunum sistemi, kandaki karbondioksit (CO2) gazının oksijen gazı (O2) ile yer değiştirmesini sağlayan sistemdir.<br />
<br />
Solunumun temel organı akciğerlerdir. Göğüs boşluğunda asılı olarak bulunan akciğerler pembemsi renkte süngersi yapıdadır. Bu pembemsi görünüm sigara içenlerde veya pasif içicilerde siyahlaşmış bir hal alır. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda da sigara içilmese bile siyahlaşmış görüntü olabilir.<br />
<br />
Solunum sisteminde burun ve ağız yardımıyla dışarıdan alınan havanın içindeki oksijen sırayla yutak, gırtlak ve soluk borusundan geçtikten sonra akciğerlere gelir. Akciğerlerde bronş ve bronşcuklardan geçerek alveollere gelir. Alveollerin iç kısmının nemli tutulması solunumu kolaylaştırmaktadır. Alveollerden kana geçer. Kan, hücrelere oksijeni taşır. Hücreler bu oksijeni kullanarak enerji elde ederler. Kan yardımıyla karbondioksit, tekrar alveollere gelir. Alveollerin içindeki kılcal damarlarda bulunan karbondioksit bronşçuk, bronş, soluk borusu, gırtlak ve yutaktan geçtikten sonra bu sefer ağız ve burundan çıkar.<br />
Solunum Sistemindeki Yapı ve Organlar<br />
<br />
Solunum sistemindeki yapı organlar şu organlardan oluşur.<br />
<br />
    burun<br />
    ağız<br />
    yutak<br />
    gırtlak<br />
    soluk borusu<br />
    akciğer<br />
    bronş<br />
    bronşçuk<br />
    alveoller<br />
<br />
Burun, solunum sisteminin dışarı açılan kısmıdır. Burun içindeki kıllar ve nemli yüzey havanın içindeki tozların tutulmasını sağlar. Ayrıca burun içindeki nemli yüzey ve burun içinin kıvrımlı oluşu soğuk havalarda, havanın ısınarak akciğerlere gitmesini sağlar. Burnun en uç kısmındaki koklama sinir uçları havadaki küçük parçacıklar tarafından uyarılarak koku alma faaliyetini yapar.<br />
<br />
Yutak, ağız ve burun boşluğunu, soluk ve yemek borusuna birleştiren kısımdır.<br />
<br />
Soluk borusu, yutak ile akciğer arasında kalan borudur. Soluk borusunun başlangıç bölümü gırtlaktır. Gırtlakta ses telleri vardır. Ayrıca küçük dil yutkunurken soluk borusunu kapatır. Soluk borusunun iç yüzeyi nemli ve tüylerle kaplıdır. Bunlar soluk borusuna kaçan toz vb. maddeleri yakalayarak öksürük ve balgamla dışarı atar. Soluk borusunun alt kısmı bronş adı verilen iki kola ayrılır. Bronşlardan biri sağ, diğeri sol akciğere bağlanır. Soluk borusu üst üste dizilmiş kıkırdak halkalardan oluşmuştur.<br />
<br />
Akciğerler, göğüs kafesi içinde yer alır ve akciğerler solunumun en önemli organlarından biridir. Akciğerler Plevra adı verilen sağlam bir zarla çevrilir. Akciğerleri darbe, basınç gibi dış etkenlerden korur. Akciğerler sağ ve sol olmak üzere iki parçadır. Ayrıca her bir parça lob denilen bölümlere ayrılmıştır. Sağ akciğer üç, sol akciğer ise iki lobdan oluşur. Bronşlar akciğerlere girdikten sonra daha ince dallara ayrılır. Bu ince dallara bronşçuk denir. Bronşçuklar üzüm salkımı şeklinde hava keseleri ile sonlanır. Bu hava keselerine alveol denir. Alveoller akciğer yüzeyinin daha geniş olmasını sağlar. Bu özellik solunumu kolaylaştırır. Hava ile kan arasındaki gaz alışverişi alveollerde yapılır.<br />
Solunumun değerlendirilmesi<br />
<br />
Solunum kendiliğinden, sessiz, ağrısız, kolaylıkla gerçekleşir. Solunum sayısı yetişkinlerde 10-15 kez/dk, çocukta 20-30 kez/dk, bebekte 30-40 kez/dk arasındadır.<br />
<br />
American Heart Association (Amerikan Kalp Derneği) tarafından 2010 yılında alınan kararla solunum kontrolü için "Bak-Dinle-Hisset" yöntemi hava yolu açıldıktan sonra solunumun kontrolü sıralamasından kaldırılmıştır.[1]<br />
<br />
Bu soruların yanıtları olumsuzsa ya da ağza - burna ayna veya cam tutulduğunda buharlaşma olmuyorsa solunum yok demektir. Solunum durduğunda dokular oksijenlenemeyeceği için dudaklar ve tırnaklar siyanotiktir (morarmıştır).<br />
<br />
Oksijen yokluğunda görülebilecek sorunlar şunlardır.<br />
<br />
    0 -1. dakikada kardiyak hassasiyet (aritmi vb.)<br />
    1 -4. beyinde hasara eğilim<br />
    4 -6. beyin hasarı başlar<br />
    6 -10. beyin hasarı artar<br />
    10 + geri dönüşsüz beyin hasarı<br />
<br />
Suni Solunum<br />
<br />
Bir kazazedenin yanına varıldığında ilk önce CAB kontrol edilerek sürekliliği sağlanmalıdır.[1]<br />
<br />
    C (Circulation): Dolaşımın (nabzın varlığının) saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.<br />
    A (Airway) : Soluk yolunun açıklığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.<br />
    B (Breathing): Solunumun varlığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.<br />
<br />
C (Circulation)<br />
<br />
Nabza bakılmadan hemen göğse bası ve suni solunum şeklinde TYD uygulanır (2005 kurallarından önce nabza bakılırken sağlık personeli dışındaki kişilerin bakması artık önerilmiyor).<br />
A (Airway)<br />
<br />
Bu basamakta solunum yolunun açıklığının saptanması ve sürdürülmesi yapılır. Bilinçsiz ya da yerde yatan bir kişiye rastlandığında, öncelikle kişi omuzlarından hafifçe sarsılarak "iyi misiniz ?" sorusu sorulmalıdır. Yanıt alınamıyorsa, hemen baş-çene yöntemiyle baş geriye yatırılır. Eğer travma şüphesi varsa, boyun travmasına sebebiyet vermemek için "çene itme manevrası" (Jaw-thrust maneuver) uygulanır.[1].<br />
B (Breathing)<br />
Soluk yolunun açıklığı sağlandıktan sonra solunum kontrol edilir. Kişinin solunumu yoksa, hemen suni solunuma başlanılmalıdır. Önce, her biri bir saniye sürecek şekilde, iki kurtarıcı soluk verilir. Her soluk verildiğinde göğüs kafesinin yükselişi[1]; soluğun ardından ise, soluk veren başını kaldırır, solunumun geri çıkışını ve bu arada göğüs kafesinin inişini izler. Verilecek soluk miktarı, göğüs kafesini yükseltecek kadar olmalıdır. Çok fazla ve güçlü soluk vermenin yararlı olmadığı tespit edilmiştir. O nedenle, bir saniye sürecek şekilde aldığınız nefesi (balon üfler gibi) verilmelidir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ağız</span></span><br />
<br />
Ağız, sindirim sisteminin giriş boşluğudur. Bu boşlukta, diş arkları ve dil bulunur.<br />
Anatomik özellikleri<br />
<br />
Ağız boşluğunun sınırları:<br />
<br />
Üstte: Damak (Paltum) bulunur. Paltum, iki kısımdır; Önde Sert damak (paltum durum) arkada yumuşak damak (paltum molle) bulunur. Sert damak, maksilla nın alt parçası olup ağız boşluğunu burun boşluğundan ayırır. Yumuşak damak, os palatini (palatinal kemik) tarafından oluşturulan gevşek ağız mukozasıdır. Küçük dil (uvula palatina) yumuşak damağın submandibular ve sublingual tükürük bezlerini içerir. Mandibula nın corpusu ise ağız tabanını çevreler.<br />
<br />
Ağız Boşluğunun Bölümleri:<br />
<br />
1-Vestibulum oris: Diş dizisi (dental ark) ile dudaklar ya da yanaklar arasındaki bölüm.<br />
<br />
2-Cavitas oris proprium: Asıl ağız boşluğu. Önde ve yanlarda dişlerle sınırlanmış olarak boğaz geçidine (Isthmus faucium) kadar uzanan boşluk.<br />
Ağzın işlevleri<br />
<br />
1-Sindirim sisteminin ilk açıklığı olup besinlerin alınarak dişlerle mekanik, tükürükteki amilaz ile kimyasal olarak ilk sindiriminin başlatılması. Ağızda bulunan dil organı, ayrıca tükürükle ıslanarak çözünmeye başlayan gıdaların tat duyusunu alır.<br />
<br />
2-Konuşma esnasında ses çıkartmak için akciğerlerden gelen havaya, dil, dudaklar ve dişler yardımıyla son şeklini verir ve konuşma sesleri oluşur.<br />
<br />
3-Solunum temel olarak solunum sisteminin giriş açıklığı olan burun boşluğunun (cavum nasi) görevidir. Ancak burun boşluğu tıkanıklıkları veya hava açlığı duyulan durumlarda ağız yardımcı bir solunum aygıtıdır.<br />
<br />
4-Ağız ve ağzı oluşturan ya da çevreleyen yapılar yüz estetiğinin temel elemanlarıdır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burun</span></span><br />
<br />
Burun; anatomik olarak hayvan ve insan yüzü üzerinde alınla üst dudak arasında bulunan, dışa çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organıdır. İnsan burnu ve hayvan burnu arasında birçok anatomik farklar bulunur.<br />
<br />
Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır. Diğer taraftan da yutağa bağlanır. Burnun içerisinde mukus tabakası, kılcal damarlar ve kıllar bulunmaktadır. Burnun iç kısmının kıllı ve nemli oluşu sayesinde dışarıdan alınan hava nemlendirilir ve temizlenir. Kılcal damarlar sayesinde hava ısıtılır. Burun boşluğunun arkasında, hava daha sonra farenksten geçerek insan sindirim sistemiyle paylaşılır ve ardından solunum sisteminin geri kalanına yayılır.<br />
<br />
Koku almaçları ve duyu sinirleri burun boşluğunun üst kısmında bulunur. Bu bölgeye sarı bölge denir. Sarı bölgede oluşan uyarı talamusa uğramadan direkt olarak beyin kabuğundaki koku merkezine gider. Bir kokunun burun tarafından algılanabilmesi için mukus içerisinde çözünmüş olması gerekir. Çözünen madde koku alma hücrelerini uyarır. Uyarı, koklama ile beyne iletilir. Böylece koku alınmış olur. En çabuk yorulan duyu organı burundur. Memelilerde burundan giren hava filtreden geçer, ısıtılır ve nemlendirilir. Alınan havanın süzülmesi, burun kılları ve mukus sayesinde gerçekleşir. Hava, kılcal damarlar yardımıyla ısıtılır. Havanın nemlendirilmesi ise mukus bezlerinin salgıları sayesinde olur.<br />
Burnun işlevleri<br />
<br />
Burun, insan organizmasında beş tane görev üstlenmiştir:<br />
<br />
    Koku alma işlevinin algılayıcı kısmını oluşturur.<br />
    Solunum yollarının uygun özellikler kazanmasını sağlar.<br />
    Solunan havanın nemlenmesini sağlar.<br />
    Solunan havanın toz gibi bazı yabancı cisimlerden temizlenmesine katkıda bulunur.<br />
    Ses tellerinin çıkardığı ses titreşimlerinden etkilenip âdeta biyolojik bir hoparlör gibi davranır.<br />
<br />
Koku duyusunu beyne taşıyan sinir “olfaktör siniri”dir (nervus olfaktorius, 1. kafa siniri). Bu sinirin ince uzantıları burun boşluklarının “burun üst konkası” üzerinde kalan bölümünü örten mukoza tabakasına dağılır. Böylece solunan havayla dış çevreden buruna giren koku uyarıları, koku sinirini uyarır. Burnun önemli görevlerinden biri de solunum yollarının başlangıcını oluşturmasıdır. Burun ön deliklerinden burun boşluklarına giren hava, burun arka deliklerinden -koanalar- nazofarinkse (yutağın ön üst bölümü) geçer. Hava daha sonra farinksten (yutak) aşağı doğru inip gırtlağa (larinks), oradan da nefes borusu yoluyla akciğerlere ulaşır. Burnun kemik ve kıkırdaktan yapılmış iskeleti solunum yollarının başlangıç bölümünün oldukça sert ve dayanıklı bir hava geçidi olmasını sağlar.<br />
<br />
Burnun bir diğer önemli işlevi ise solunan havanın bronşlar ve akciğerler için uygun bir nemlilik ve sıcaklık düzeyine ulaşmasını sağlamaktır. Burun boşlukları “konka” denilen bölmelerle üç ana bölüme ayrılmıştır.<br />
Burun boşluğu, septum ve sinüslerin kafatasındaki konumu<br />
<br />
Burun deliklerinin içini örten mukoza damar ve salgı açısından zengindir. Solunum havası burun boşluğuna girdiğinde burun bölmeleri arasında yol alırken mukozadaki kan damarlarında dolaşan kandan ısı çekerek ısınırken, yüzeyi salgıyla örtülü olan mukozadan da nem çekerek nemlenir. Örneğin 20°C sıcaklığa sahip bir odada burundan nefes alan bir kimsede solunum havası gırtlağa geldiğinde 32°C ısınmış ve %98 oranında nemlenmiş olur. Aynı kişi aynı yerde ağzından soluk alacak olursa, solunum havası gırtlağa geldiğinde 30°C ısınmış ve %80 nemlenmiş olur.<br />
<br />
Sıcak, soğuk ve kuru hava; gırtlak, nefes borusu, bronşlar ve akciğerler için tahriş edicidir. Burun, yukarıda belirttiğimiz işleviyle solunan havanın sıcaklık ve nemlilik yönünden taşıyabileceği olumsuz özelliklerini gidererek, rahat solunacak bir hava yaratmaktadır. Burnun çok önemli bir diğer göreviyse solunum havasındaki tozları yakalamaktır. Burun boşluklarının yüzeyini örten mukozanın (”burun üst konkası” altında kalan bütün solunum bölgesinde) en üst tabakası silialı epitel hücrelerine sahiptir. Silia denilen ve eldiven parmağına benzetebileceğimiz bu uzantılar, solunum havasından mukoza üzerine düşen tozları burnun salgısıyla birlikte burnun dışına doğru âdeta süpürürler. Böylece solunum havası bir ölçüde temizlenmiş olur. Burun “mukus” denilen bir salgı salgılar. Bu salgı hafif asit özellikte olduğu gibi, içinde “immün globulin A” (IgA) denilen bir bağışıklık globulini (antikor) taşır. Sümüğün gerek hafif asit oluşu ve gerekse içerdiği IgA, solunan havadaki çeşitli mikropların öldürülmesini sağlayarak solunum yollarını belli bazı canlı hastalık etkenlerine karşı korur.<br />
<br />
Bazı mikroplar ve özellikle grip, nezle etkeni olan virüsler, kirli hava, SO2, CO, kuru hava siliaların süpürme işlevlerini bozar. Bu tarz durumlarda burnun temizleme işlevi bozulacağından, havadaki canlı hastalık etkenleri kolayca burun ve üst solunum yollarına tutunup buraları iltihaplandırabilirler.<br />
Burun deliği<br />
<br />
Bir insanda iki tane görünen iki tane de görünmeyen olmak üzere toplam dört adet burun deliği bulunmaktadır. Oksijeni sudan alan balıklarda ise öndeki suyun girişini arkadaki ise suyun çıkışına sağlayan iki çift burun derini bulunuyor. Evrim sürecinde insanlardaki arka taraftaki delikler kafanın içine girerek iç burun delikleri haline geldiler.[1]<br />
Kaynakça<br />
<br />
    ^ "Kaç burun deliğimiz var?". Sözcü Gazetesi. 29 Ekim 2015. 31 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Aralık 2015.<br />
<br />
Ayrıca bakınız<br />
<br />
    Olfaktör sistem<br />
    Kulak burun boğaz<br />
    Burun çaydanlığı<br />
    Burun akıntısı<br />
    Jacobson organı<br />
    Paranazal sinüs<br />
    Rinoplasti<br />
    Burun mukozası<br />
    Burun bölmesi<br />
    Septoplasti<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yutak</span></span><br />
<br />
Yutak veya farinks, sindirim kanalının, ağız ve burun boşluğunun arkasında yer alan bölümüdür.<br />
<br />
Yutak ağız boşluğu ile burun boşluğunun birleştiği yerde bulunur. Alınan besinin yemek borusuna geçmesini sağlar. Solunum sisteminde de etkin rol oynar.<br />
<br />
Yutak (farinks) yetişkinlerde 12–13 cm uzunluğunda, tüp biçiminde, mukoza ile kaplı kaslı bir organdır. Üst sınırı kafatasının altında,alt sınırı ise 6. boyun omuru hizasındadır. Yutağın en üst bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile bağlantı halindeyken, alt ucu yemek borusu (özofagus) ile devam eder. Yutağın yemek borusuna tutunduğu bölümü sindirim kanalının en dar bölgesidir. Yutağın arka duvarı omurganın boyun bölümüyle komşudur.Yutak yukarıdan aşağı doğru “Nazofarinks”, “Orofarinks” ve “Laringofarinks” olmak üzere üç bölümden oluşmuştur. Nazofarinks bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile, burun arka delikleri aracılığıyla bağlantı halindedir.<br />
Bölümleri<br />
<br />
Farinks, geleneksel olarak üç bölüme ayrılır.<br />
<br />
    Nasofarinks, yutağın burun boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.<br />
    Orofarinks, yutağın ağız boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.<br />
    Laringofarinks (hipofariks), yutağın C3 ve C6 boyun omurları hizasında kalan kısmıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gırtlak</span></span><br />
<br />
Gırtlak (larinks veya larenks), boynun ön soluk borusunun üst kısmında yer alan bir solunum ve ses organı. Boynun ön tarafında; yetişkinlerde 3. ve 6., bebeklerde ise 2. ve 4. boyun omurları hizasında bulunur. Basit bir kutu görünüşünde olan gırtlak; kıkırdak, zar ve bağlardan yapılmış önemli vazifeleri bulunan bir organdır. Solunum yolunun üst kısmını teşkil eder ve aynı zamanda ses organıdır. Bu sebeple gırtlağın yapısı solunum borusunun diğer kısımlarından daha farklı ve karışıktır.<br />
<br />
Gırtlağın üst deliği solunum yolunu daraltabilecek ve hatta icabında tamamıyla kapatabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bilhassa sesin meydana gelmesi ile ilgili olan bu mekanizma, icabında solunum yolunu kapatmak suretiyle yabancı maddelerin daha içerilere girmesine mani olur. Bu suretle organizma kendini ölüme bile götürebilecek olan bir hadiseden kurtulma imkânına sahip bulunmaktadır.<br />
<br />
Büluğ çağında erkek çocukların gırtlağı hızla büyümeye başlar. Bütün kıkırdaklarda ve her yönde cereyan eden bu büyüme sonucunda bir sene zarfında mizmar aralığının uzunluğu hemen hemen iki misline çıkar. Ses kıvrımlarının (ses tellerinin) uzaması neticesinde bu çağda erkek çocuklarının sesi değişir ve kalınlaşır. Kız çocuklarında gırtlağın büyümesi büluğ çağında da yavaştır. Bu yüzden gırtlak erkeklerde hem genişlik hem de uzunluk bakımından kadınlardan daha büyüktür. Gırtlağın çevresi erkeklerde ortalama 136, kadınlarda 112 milimetre kadardır. Cins ve yaş durumlarından başka, çeşitli şahıslarda da gırtlak büyüklük ve şeklinde çeşitli farklılıklar görülebilr. Bundan dolayı insanların sesleri de birbirinden çok farklıdır. 20 yaşından itibaren gırtlak kıkırdakları kemikleşmeye başlar ve elastiki kıkırdaktan yapılmış olan epiglot ve ses tellerinin bağlandığı çıkıntılar hariç diğer kıkırdakların büyük kısmı yaşlılarda kemikleşmiş olur.<br />
<br />
Gırtlağın iskeletini meydana getiren kıkırdaklar dokuz tanedir. Bunların üçü çift, üçü tektir. Tek olanlar tiroit kıkırdak (kalkansı kıkırdak), krikoit kıkırdak (yüzüksü kıkırdak) ve epiglot (gırtlak kapağı kıkırdağı)tur. Çift olanları ise aritenoit, corniculat ve cuneiform kıkırdaklarıdır. Tiroit kıkırdağın boynun ön tarafında yaptığı çıkıntıya halk arasında adem elması ismi verilir. Gırtlağın kasları da beş tanedir. Bunlardan dört tanesi çift, bir tanesi de tektir. Bunların kimisi ses tellerini uzatır, kimisi de kısaltır. Yine kasların bazıları mizmar aralığını daraltırken, bazıları da genişletir. Gırtlak kaslarının vazifelerinden ikincisi ise, yabancı cisim ve zararlı maddelerin alt solunum yollarına geçmesini önlemek için gırtlağı kapatmaktır. Bu kasları harekete geçiren uyarı, yabancı zararlı maddelerin gırtlak iç yüzeyine teması neticesinde meydana gelen reflekstir.<br />
<br />
Gırtlağın iç yüzü, bütün solunum yollarında olduğu gibi, çok katlı titrek tüylü epitel ile örtülmüştür. Yalnızca fazla mekanik tesirler altında kalan ses tellerinin üzeri boynuzsu (çok katlı yassı) epitel ile örtülmüştür. Gırtlak mukozasının altında her tarafta çeşitli salgı bezleri bulunur. Bunların vazifeleri gırtlak iç yüzünün daima nemli kalmasını sağlamaktır. Bu durum, burun boşluğunda olduğu gibi buradan geçen havanın temizlenmesi ve neminin arttırılmasında önemli rol oynar. Larinks aynası denilen bir alet ile gırtlağın üst ve orta bölümleri görülebilir. Gırtlağın sinirleri vagus sinirinin iki dalından gelir. Bunların dallarının kesilmesi veya kanser hücreleri tarafından buraların istila edilmesi neticesinde ses kısıklığı meydana gelir.<br />
<br />
Gırtlağın kendi özel isimleriyle anılan çeşitli hastalıkları vardır. Gırtlak difterisi, gırtlak veremi, larenjit (gırtlak iltihabı), gırtlak felci en önemlileridir.<br />
Gırtlak tümörleri<br />
<br />
Bütün organlarda olduğu gibi, gırtlak tümörleri de iyi huylu (selim) ve kötü huylu (habis) olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Gırtlağın iyi huylu tümörleri sıklık sırasına göre papillomlar, fibromlar, anjiomlar ve poliplerdir. Papillomlar virüslerle meydana gelirken, ses teli nodülleri sesin kötü kullanılmasından ileri gelir. Bir kısmı da doğuştan beri mevcuttur.<br />
<br />
Selim gırtlak tümörlerinin en sık rastlanılan belirtisi ses kısıklığıdır. Gelip geçici veya daimi ses kısıklığı olabildiği gibi bir kısmı ses kısıklığı husule getirmeyebilir. Ağrı çok nadir görülür. Çok büyük tümörler nefes darlığına sebep olabilirler. Tedavileri tümörlerin cerrahi olarak çıkarılmalarından ibarettir. Çıkarılmasalar bile ses kısıklığı ve nefes darlığından başka zararları olmaz.<br />
Gırtlak kanserleri<br />
<br />
Gırtlağın habis tümörleri denilince gırtlak kanserleri akla gelir. Kanser dışında habis tümörü varsa da bunların oranı % 1'i geçmez. Gırtlak kanserleri bütün vücud kanserlerinin % 2'sini teşkil eder. Daha ziyade 45-50 yaşları arasında görülür. 20 yaşın altında görülmesi çok nadirdir. Erkeklerde sık görülür. Yaklaşık on erkeğe karşı bir kadında görülür. Hazırlayıcı sebepler arasında ilk sırayı tütün alır. Müzmin iltihaplar, aşırı ses tahrişi, tahriş edici gazlar ve alkolizm diğer sebepler arasında yer alırlar.<br />
<br />
Gırtlak kanserlerinin belirtileri erken ve geç belirtiler olarak ikiye ayrılır.<br />
<br />
Erken belirtiler<br />
    Kanserin yerleşim yerine bağlı olarak meydana gelen ses kısıklığı, nefes güçlüğü, yutkunurken takılma hissi ve kulağa doğru vuran ağrı. Bunların dışında gırtlakta rahatsızlık hissi, balgam çıkarmada artma, seste ton değişiklikleri, bazen bir gıcık öksürüğü ilk belirtiler olarak karşımıza çıkabilir.<br />
<br />
Geç belirtiler<br />
    Nefes darlığı, yutma güçlüğü, iştahsızlık, aşırı zayıflama, öksürük, kanlı balgam, boyun lenf bezlerinin büyümesi, şiddetli ağrılar.<br />
<br />
Tedavisi<br />
    Cerrahi tedavi ve şua tedavisi en önemli iki tedavi usulüdür. Gırtlağın cerrahi olarak çıkarıldığı durumlarda hasta ses tellerini de kaybettiğinden, ses rehabilitasyonuyla yuttuğu havayı yemek borusu vasıtasıyla sese çevirerek konuşur. Bunu beceremeyen hastalara tek tonda ses çıkaran elektronik bir aletle yardım edilir. Şahıs bu aleti çene altına dayar ve aletin çıkardığı sesi ağız içinde harflere çevirip konuşur. Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ile bu cihaz korkutucu, rahatsız edici olduğu için ve psikolojik problemler gibi sebeplere neden olduğu için genellikle önerilmemekte ve kullanılmamaktadır. Bunun yerine konuşma kanülü adında valf olan Nefes ve Yemek borusu arasına bir aparat yerleştirilir. Bu aparat hava geçişine izin verir hasta deliği kapatarak konuşur çıkardığı ses ise gırtlak alınmadan önce olan konuşma sesiyle ses tellerinden çıkan doğal insan sesi ile oldukça yakındır.<br />
<br />
Erken teşhis edilen gırtlak kanserinde tedavi oldukça başarılıdır. İki haftayı geçmiş her ses kısıklığı vakası veya yukardaki belirtileri gösteren her şahıs hele sigara içiyor ve yaşı 45'in üzerindeyse, muhakkak bir kulak-burun-boğaz doktoruna muayene olmalıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Göğüs</span></span><br />
<br />
Göğüs ya da toraks, insan ve çeşitli diğer hayvanların anatomik bir parçasıdır. Hayvan ve insanlarda vücudun bir parçası, baş ve abdomen arasında yer alır. Memelilerde sternum, torakal vertebralar ve kaburgalar ile çevrilen ve göğüs boşluğu (torasik kavite) olarak adlandırılan vücut bölümüdür. Boyundan diyaframa kadar uzanır. Kalp, aortun bir bölümü, timus ve akciğerler torasik kavitede yer alır. Torakal kavitede yer alan iç organlar sternum ve kaburgaların oluşturduğu kafeins (göğüs kafesi) koruması altındadır.<br />
Göğüs anatomisi-insanda<br />
<br />
İnsanda,göğüs iç organları ve diğer içeriği ile birlikte vücudun boyun ile karın arasında kalan bölümüdür.Göğüs kafesi, omurga ve omuz kuşağı tarafından sarılmış ve çevrelenmiştir. Göğüsün içeriğinde şunlar bulunur:<br />
<br />
    Organlar<br />
        kalp<br />
        akciğerler<br />
    Kaslar<br />
        Majör pektoral kas ve Minör pektoral kas pektoral kaslar<br />
        trapezius kası ve boyun<br />
    iç yapıdakiler<br />
        diyafram<br />
        özofagus<br />
        trakea<br />
        xiphoid işlemi<br />
    arter ve venler<br />
        aort<br />
        vena cava superior<br />
        vena cava inferior<br />
        pulmoner arter<br />
<br />
İnsan göğüs bölgesinin X ışını altında görünümü<br />
<br />
    kemikler<br />
        Humerusun üst kısmını da kapsayacak şekilde omuz yuvası<br />
        skapula<br />
        sternum<br />
        Thoraks omurları<br />
        gerdan kemiği<br />
        göğüs kafesi<br />
        yüzeydeki kaburgalar<br />
    dışardaki yapılar<br />
        meme ucu<br />
        süt bezleri<br />
    toraks karın bölgesi (mide, böbrek,pankreas, dalak ve alt özofagus)<br />
<br />
İnsanlarda, göğüsün göğüs kafesi ile korunan bölgesine aynı zamanda toraks da denir. Göğüs ve toraks kelimeleri zaman zaman hatalı olarak birbirinin yerine kullanılır.<br />
Göğüs anatomisi-Diğer hayvanlarda<br />
<br />
Dört bacaklı memelilerde, süt bezleri ve meme uçları arka bacaklara yakın konumlanmıştır ve dolayısıyla göğüsün bir parçası değildir. Başka bir deyişle göğüs anatomisinde benzer iç organlar vardır ancak değişik şekilde konumlanmışlardır.<br />
Göğüs yaralanmaları<br />
Göğüs yaralanmaları (aynı zamanda şu şekilde de geçer:göğüs travması, toraksa ait yaralanma, toraks travması) Birleşik Devletlerdeki fiziksel travmalardan ölümle sonuçlananlarının ¼'üne tekabül eder.[1] İnsan vücudunda, göğüs boyun ve diyafram arasında kalan ön bölgedir. Göğüs bölgesinde çok önemli iç organlar bulunur ve göğüs kafesi ile korunurlar. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Göğüs kafesi</span></span><br />
<br />
Göğüs kafesi, kalp, akciğerler ve büyük damarlar gibi hayati organları çevreleyen ve koruyan çoğu omurgalının göğüs kafesinde vertebral kolona ve sternuma bağlı kaburgaların düzenlenmesidir.<br />
<br />
12 omur, 12 çift kaburga, göğüs kemiği ve bunlara bağlı kaslar ile kas kılıflarından oluşan göğüs kafesi, karın boşluğundan diyafram aracılığıyla ayrılır. Solunum sisteminin başlıca organları ve dolaşım sistemi ile sindirim sisteminin bazı bölümleri göğüs boşluğu içinde yer alırlar. Akciğerler, göğüs boşluğunun yan bölümlerinde, kalp ve yemek borusuysa "mediyastin" adı verilen kendi içinde kapalı bir bölüm içinde bulunurlar (mediyastin, bu organlardan başka, kalpten çıkan büyük damarları soluk borusunu, timüs bezini ve bazı sinirleri de içine alır).<br />
İşlevleri<br />
<br />
    İçinde bulunan organları korumak<br />
    Omuz kemerini oluşturan kemiklere ve kollara destek olmak<br />
    Solunum sırasında göğüs boşluğunun kasılıp gevşemesini sağlamak<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boyun</span></span><br />
<br />
Boyun, anatomik olarak kafa ve gövde arasında yer alarak bağlantı görevi gören vücut kısmı.<br />
İnsan boynu anatomisi<br />
İnsan boynu anatomik yapısı (kırmızı ile gösterilen;stylohyoid kası)<br />
<br />
Materyal bulunmaktadır. Bunun bozukluğu özellikle servikal disk hastalığına (boyun fıtığı) yol açmaktadır. Boyun kısmında beyinden köken alıp vücuda giden sinirler ve kalpten beyine kan taşıyan büyük damarlar yol almaktadır.<br />
Yumuşak doku anatomisi<br />
Uzun boyunları zürafanın ayırt edici özelliklerinden biridir.<br />
<br />
Soluk borusu trakea ön kısmında tiroid dokusu bulunmaktadır. Bu borudaki dışarıdan fark edilen çıkıntı ise thyroid kartilaj (Adem elması) olarak bilinmektedir. Boynun her iki yanında güçlü sternocleidomastoid adeleleri bulunmakta ve boyna ait pek çok girişimde bir marker görevi görmektedir. Çenenin arka kısmına doğru ise güçlü bir damar atılışı rahatça hissedilebilmektedir ki bu beyne yoğun bir şekilde kan taşıyan external carotid arterdir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diyafram (kas)</span></span><br />
<br />
Diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kasa verilen isimdir.<br />
<br />
Kas-kiriş karışımı bir organ olan diyafram, göğüs kafesine bağlıdır. Solunumda görev alır ve çalışması beynin iki diyafram siniri aracılığıyla yönlendirilir. Diyafram, üç delikle yemek borusuna, aorta ve alt ana toplardamara açılır. Diyafram, nefes aldığımızda kasılır ve düzleşir. Nefes verdiğimizde ise gevşer ve kubbeleşir.<br />
<br />
Göğüs ve karın boşluğunu birbirinden ayıran diyaframın diğer bir adı da karın kasıdır.<br />
<br />
Soluk verirken; diyafram kası yukarı doğru kubbeleşir, göğüs kafesinin hacmi azalır, iç basınç artar ve karbondioksit dışarı verilir.<br />
<br />
Soluk alırken; diyafram kası düzleşir, göğüs boşluğunun hacmi artar, iç basınç düşer ve akciğere hava dolar.<br />
<br />
Her nefes alıp verdiğimizde diyafram ile birlikte göğüs boşluğu da hareket eder.<br />
<br />
Ayrıca diyafram kası çizgili bir kas çeşididir.<br />
<br />
Diyafram kası kasıldığında göğüs genişler göğüs boşluğu bir vakum gibi işlev görerek akciğerlere hava dolmasını sağlar. İkinci derecedeki yardımcı kaslar olan omurgalar arasındaki kaslarda genişleyerek ve kasılarak bu nefes alıp verişe yardımcı olurlar. Ayrıca boyun kaslarının da bu fonksiyonda az derece payları vardır. Sadece göğsün üst kısmından akciğerleri çok zorlayarak nefes alıp vermek enerjiyi verimli kullanmada çok sıkıntılı durumlar yaratır. Akciğerlerin kapasitesi tam olarak kullanılamaz. Bu şekilde bir nefes almada 500 -700 cc hava akciğerlere dolar. Diyafram kası, omurga kasları ve boyun kasları tam fonksiyonel kullanıldığında akciğerlere 2500cc - 3000cc hava doldurulur. Bu da akciğerlerin alabildiği en yüksek hava miktarıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nazofarenks</span></span><br />
<br />
Nazofarenks, (farenksin nazal bölümü) farenksin en üst kısmıdır. Kafatasının en üst kısmından başlayıp, damağın[1] üst üst yüzeyine kadar uzanır. Nazofarenks sürekli açık olması, farenksin oralve laringeal bölgerdern ayıran en büyük özelliktir.<br />
Anteriyör<br />
<br />
Ön kısım, Koana ile nazal bölme arasındaki iletişimi sağlar.<br />
Lateral<br />
<br />
Östaki boğrusunun faringeal osityum olarak adlarnırılan bölgenin lateral duvarında, üçgen şekle benzeyen, arkasında katı bir çıkıntıyla bağlanan, torus tubarius veya yastık, mukoz membranın yükselmesiyle kıkırdak yapıda olmasına sebep olmuştur.<br />
<br />
Bu iki kat kıkırdağın açılmasıyla ortaya çıkan;<br />
<br />
    mukoz mebranın dikey katı, salfingofaringeal kat, torus'un alt kısmına uzanmıştır; Salfinofaringeus kasını da içermektedir.<br />
    ikicil ve küçük kat, salfingopalatin kat, torus'un üst kısmından damağa uzanmıştır. Levator vel patalini kasını da içermektedir. Tensor vel palatini levatora lateraldir ve orijinal kıkırdak doku oluştuğundan beri katlarda payı yoktur.<br />
<br />
Östaki boğrusunun osityumunun arkası derin girintilidir.<br />
Posteriyör<br />
Posteriyör duvarın çıkıntısı, en çok çocukluk döneminde belirgindir, lemfoid dokudan oluşmuştur ve faringeal tonsil olarak bilinir. Farengeal tonsil üst kısmında, orta hatta, mukoza düzensiz bir şişe şeklinde bastırılmıştır, bazen kadar oksipital kemiğin oluşum sürecine uzanır; Bu yutak bursa olarak bilinir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ses teli</span></span><br />
<br />
Ses telleri (plica vocalis), gırtlak boşluğunda bulunan, mukoza salgılayan iki zar katmanı. Ses oluşumundan sorumlu ana organlardır.[1]<br />
<br />
Sesler, nefes alıp-verme esnasında akciğerlerden gelen havanın, ses tellerini, aralarından geçerken titreştirmesi sonucu oluşur. Bu titreşimlerin frekansı, sesin perdesini belirler.[1] Kadınlarda ve çocuklarda ses telleri kısa ve incedir. Bu nedenle kadın ve çocuk sesleri erkeklere nazaran daha yüksek perdedendir.[1] <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soluk borusu</span></span><br />
<br />
<br />
Soluk borusu (veya nefes borusu ya da trachea) vücutta solunan havanın geçtiği, boru şeklinde bir organdır. Omurgalılarda trakea havanın boğazdan akciğerlere geçişini sağlarken, omurgasızlarda dışarıdaki havayı doğrudan iç dokulara ulaştırır.<br />
<br />
Soluk borusu, gırtlağın altındadır, on iki santimetre boyundadır.(Yani çok uzun değildir.) Altıncı boyun omuru hizasında gırtlaktan başlar. Dördüncü sırt omurunda ikiye ayrılarak bronşları yapar. Arkası düz silindirik bir borudur. Arka duvarı zardan, diğer duvarları yarım halka biçiminde üst üste dizilmiş kıkırdaklar, kas ve zardan yapılıdır. Soluk borusunun içini örten mukoza hava ile gelen küçük yabancı cisimlerin dışarıya atılması için, titrek tüylü hücrelerle döşelidir .Bronşlar, soluk borusunun ikiye ayrılmasından doğanlar, soluk borusunun yapısındadırlar, yalnız kıkırdakları daha düzensizdir. Her biri bir akciğere girer, sağ bronş daha kalın, daha kısa, daha diktir; sol bronş daha ince, daha uzun ve daha yataydır. Bronşlar akciğerde ince dalcıklara ayrılırlar. Akciğer, göğüs boşluğunda sağ ve solda iki tanedir. Sağ akciğer, üç sol akciğer iki lobludur. Her akciğer tabanı diyaframda olan birer yarı koni biçimindedir. Dış ve iç iki yüz bir taban bir de tepeleri vardır. Akciğere giren çıkan yapılar iç yüzün ortasından girerler. Buraya akciğer atardamarları, akciğer toplardamarları, akkar yolları ,sinirler girer ve çıkarlar. Bronşlar içi hava ile dolu alveol denen keseciklerde biterler. Bu keseciklerin duvarlarında kılcal damarlar yayılır. Plevra, akciğerin dış yüzü ile diyafrağmanın üst yüzünü arasız örten seröz bir zardır. İç ve dış iki yaprağı arasında plevra boşluğu adı altında nemli ve kaygan boşluk vardır. Böylece, akciğerin solunum sırasında şişip küçülmesi kolaylıkla sağlanmış olur. En iç kısmında epitel doku vardır.<br />
Soluk borusu epitel hücreleri<br />
Soluk borusu epitel hücreleri, burada epitel ve goblet hücreleri bir arada yer alır. Epitel hücrelerinin bir kısmı, sil denilen kirpiksi uzantılar içerir. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus, soluk borusunun iç yüzeyinin kaygan ve nemli kalmasını sağlar. Siller, hem mukusun yayılmasını sağlar hem de toz gibi yabancı parçacıkların akciğerlere kaçmasını önler. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Akciğer</span></span><br />
<br />
Hava soluyan omurgalılardaki temel solunum organıdır. Soluk alındığında burun ve ağızdan giren hava nefes borusu ve sonrasında bronşlardan geçerek akciğerlere ulaşır. Toplardamarlarla gelen karbondioksitce fazla olan (kirli) kan burada yenilenir. Ayrıca sesin oluşumunda da görevlidir.<br />
<br />
Yeni doğanda akciğer, ilk başta parlak pembe renktedir. Zamanla grileşmeye ve yaş geçtikçe koyulaşarak en sonunda neredeyse siyah rengine bürünür. Bu koyulaşmaya solunumla alınan havadaki toz ve öteki maddeler neden olmaktadır. Ayrıca sigara içenlerin akciğerleri içmeyenlere göre daha siyahtır.<br />
<br />
Akciğer ile ilgili tıbbi terimler genellikle pulmo- ile başlar. Bu, Latincede "akciğerlerin" anlamına gelen pulmonarius sözcüğünden gelmektedir ki bu sözcük de Yunancada "akciğer" anlamına gelen pleumon ile akrabadır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Göğüs boşluğunda bulunmakta olup, göğüs kafesi sayesinde korunan akciğerler, koruyucu bir zar olan plevra ile sarılmışlardır. Diyafram kasından birinci kaburganın üstüne, köprücük kemiğinin biraz üzerine kadar yer alır. Yaklaşık olarak koni şekline sahip olan akciğerlerin basis pulmonis adı verilen içbükey alt yüzeyi diyaframın üstüne yerleşiktir; köprücük kemiğinin üstüne kadar uzanan üst yüzeyineyse apex pulmonis adı verilir.[1][2]<br />
<br />
Akciğerlerin esnek ve süngerimsi bir yapıları vardır. Biri sağ ve diğeri solda olmak üzere 2 adettir. Sağ akciğer 3 lobdan (parçadan), sol akciğer ise 2 lobdan oluşmuştur. Sol akciğerin bir parçası yerine kalp bulunmaktadır. Bu nedenle sağ akciğer sol akciğerden daha büyük, sağ akciğerin ağırlığı yaklaşık 700 gr. ağırlığındayken, sol akciğer 600 gr. ağırlığındadır.[3] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Atardamar</span></span><br />
<br />
Atardamar veya diğer adıyla arter, kalpten vücuda kan taşıyan damarlardandır. Pulmoner arter ve umblikal arterler dışında oksijenlenmiş kanı taşırlar.<br />
<br />
Memeli canlılarda dolaşım sistemi olmazsa yaşam mümkün değildir. Tam olarak hücrelere oksijen ve besin taşınması fonksiyonun yanı sıra, karbondioksit ve atık ürünlerin taşınması, pH düzeyinin düzenlenmesi ve plazma, protein ve immün sistem akışkanlığının sağlanması vb. fonksiyonlarını yerine getirir. Gelişmiş ülkelerde, başlıca iki ölüm sebebinden biri miyokard infarktüs ve kardiyak arresttir. Her ikisi de damar sisteminin bozulması sonucu oluşan durumdur. (Bkz Arterioskleroz)<br />
Tanım<br />
<br />
Arter sistemi, dolaşım sisteminde yüksek basınç ile çalışan sistemdir. Arter basıncı kalp atışları sırasında değişiklik gösterir. Maksimum basınca sistolik basınç, minimum basınca ise diyastolik basınç denir. Basınç değişikliği herhangi bir atardamarın baskılanmasıyla hissedilebilir. Arterler aynı zamanda kanın pompalanmasına yardım ederler. Arterler kanı kalpten vücuda taşırlar. Oksijenlenme için kanı akciğerlere taşıyan pulmoner arterler hariç, tüm arterler gerekli okisjeni kalpten dokulara doğru taşır.<br />
Anatomi<br />
<br />
Arterlerin anatomisi makroskopik anatomide, makroskopik seviyesinde ve mikroskop yardımıyla öğretilen mikroskopik olarak ayrılabilir.<br />
Makroskopik Anatomi<br />
<br />
İnsan vücudunun arter sistemi; sistemik ve pulmoner olarak ayrılır.<br />
Sistemik Arterler<br />
<br />
Sistemik arterler oksijenlenmiş kanı kalpten vücuda taşıyan ve deoksijene kanı da kalbe taşıyan, kardiyovasküler sistemin bir parçasıdır.<br />
Pulmoner Arterler<br />
<br />
Pulmoner arterler, kardiyovasküler sistemin parçası olan, deoksijene kanı kalpten alan ve oksijenlenmiş kanı kalbe geri gönderen pulmoner dolaşımın arterlerindendir.<br />
Arter duvarının anatomisi<br />
<br />
Tunica externa olarak bilinen en dış katmanı bağdokudan oluşur. Katmanın içi olan tunica media, düz kas ve elsatik dokudan oluşur. En içteki tabaka endotel hücrelerinden oluşmuştur. Kanın aktığı boşluğa lümen denir.<br />
Arter Tipleri<br />
Pulmoner Arterler<br />
<br />
Pulmoner arterler vücuttan kalbe dönen kirli kanı oksijenlenmesi için akciğerlere taşıyan atardamarlardır.<br />
Sistemik Arterler<br />
<br />
Elestik rölatif bileşenlerine göre ve müsküler doku içinde olan tunica media yanı sıra büyüklüğü ve iç ve dış elastik lamina meydana getiren sistemik arterler müsküler ve elastik olarak iki alt kısma ayrılabilirler. Daha büyük arterler (10&gt;mm çapında) genellikle elastiktir ve(0,1–10 mm) den küçük olanlar kas yapısında olma eğilimindedirler. Sistemik arterler kanı besin alışverişi ve gaz değişimi için arteriollere ve sonra da kaplliere gönderir.<br />
Aort<br />
<br />
Aort temel sistemik arterdir. Valf kapağı üzerinde kalbin sol ventrikülünden direkt olarak kanı alır. Sırayla aortun dallarının ve arterlerin dallarının çapları art arda arteriollere dogru küçülür. Aortun ilk kalpalı dalları, kalp kası için kan sağlayan koroner arterlerdir. Bu aortik ark, yani brakiyosefalik atardamar, sol karotis ve sol subklavyen arterlerin kapalı dalları tarafından takip edilmektedir.<br />
Arterioller<br />
<br />
Arterioller arterlerin en küçük birimidir. Kalp kasının duvarındaki değişken kasılmayla kan basıncının ayarlanmasına yardımcı olurlar ve kanı kapillere taşırlar.<br />
Kapiller<br />
<br />
Kapiller dolaşım sisteminde değişimin olduğu önemli yerlerden biridir. Kapiller, gaz, şeker ve diğer besin çevre dokulara hızlı ve kolay difüzyon yardım etmek için küçük tek hücre çapındadırlar.<br />
Kapillerin Fonksyonu<br />
<br />
Kapillerin etrafında düz kas yoktur ve çaplar kırmızı kan hücrelerin çaplarından daha dardır. Bir kırmızı kan hücresi yaklaşık 7 mikrometre çapındadır ve kapiller ise sadece 5 mikrometere çapındadırlar. Bu yüzden kırmızı kan hücreleri kapillerden geçebilmeleri için bükülmek zorundadırlar.<br />
<br />
Bu kapillerin küçük çapları, gaz ve besin değişimi için daha büyük yüzey alanı sağlar.<br />
Kapiller Ne Yapar<br />
<br />
    Akciğerde, oksijen karbondioksit değişimi<br />
    Dokularda, oksijen, karbondioksit, besin ve atık ürün değişimi<br />
    Böbreklerde, atıkların atılması ve geri emilim<br />
    Bağırsaklarda, besin emilimi, atık ürün atılımı<br />
<br />
Patoloji<br />
Kan Basıncı<br />
<br />
Sistemik arter basıncı, kalbin sol ventrikülünün kuvvetli kasılmasıyla elde edilir. (Bkz. Kan basıncı)<br />
<br />
Sağlıklı dinlenme durumundaki kan basıncı genellikle düşüktür. Bunun anlamı sistemik basınç genellikle 100mmHg'nin altındadır.<br />
<br />
Atmosfer basıncına dayanmak ve adabte olmak için, arterler çeşitli kalınlıktaki düz kaslarla çevrelenmişlerdir. Bu kaslar uzayan elastik yapıda ve elastik olmayan bağ dokusuya çevrelenmşitir.<br />
<br />
Atım basıncı, yani Sistolik ve Diyastolik basınç arasındaki fark, öncelikle, her kalp atışı, atım hacmi, karşı hacmi ve büyük arterlerin elastikiyetini tarafından çıkarılır ve kan miktarı tarafından belirlenir.<br />
<br />
Zamanla, yüksek arteryel kan şekeri (Diabetes Mellitus), lipoprotein kolesterol ve basıncı, sigara kullanımı, ve diğer faktörler,, endotel ve damar duvarları bozulmasına yol açıyor ve ateroskleroza sebep oluyor.<br />
Aterom<br />
<br />
Arter duvarındaki bir aterom ya da plak, lipit (kolesterol ve yağ asitleri), kalsiyum ve değişken miktarda lifli bağ dokusu içeren hücre enkazlarının aşırı dercede birikmesidir.<br />
Tarihi<br />
<br />
Antik Yunanlar arasında, arterler trakea ya bağlı olan ve dokulara hava taşıması sorlumlulğunda olan hava tutucular olarak düşünülüyordu. Bu arterlerin boş bulunması ölüm sebebiydi.<br />
<br />
Orta Çağda, arterlerin "ruhani kan" veya " yaşamsal ruh" diye adlandırılan sıvı taşıdığı gözlemlenmiş ve venlerin içeriklerinden farklı olduğu düşünülmüştür. Bu teori Galen'e geri döndü Orta Çağın sonlarında, trakea ve ligamentler de "arter" olarak tanımlandı.<br />
<br />
17. yüzyılda William Harvey dolaşım sisteminin modern konseptini, arter ve venlerin rolünü tanımladı ve basite indirgedi.<br />
<br />
20. yüzyılın başlarında Alex Carrel ilk olarak vasküler dikiş tekniğini, anastomoz ve birçok hayvandaki başarılı organ transplantasyonunu tanımladı. Ve böylece, daha önce damarların kalıcı ligasyonu ile sınırlı olan modern vasküler cerrahiye yeni bir kapı aralardı. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplardamar</span></span><br />
<br />
Venler veya toplardamarlar kanı kalbe taşıyan kan damarlarıdır. Venler dolaşım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Oksijen bakımından fakir, metabolizma artıklarını taşıyan, kirli kanın kalbe dönüşünü sağlayan damardır. Derinde bulunan toplardamarlar, kasların arasından geçer. Bu damarlar ve yüzeysel toplardamarlar arasında köprüler bulunmaktadır. Bu oluşumda dolaşımın en fazla zorlandığı bölge bacaklardır.<br />
<br />
Toplardamarların genişlemesi, uzaması veya herhangi bir nedenden dolayı tıkanması birer hastalık sebebi olarak sıralanabilir. Tıkanma; pıhtı veya iltihap gibi nedenlerden oluşabildiği (tromboflebit hastalığı) gibi, ur gibi bir oluşumla dışarıdan bir baskı nedeniyle de görülebilir. Genişleme ve uzama; bacak, yemek borusu, erkekte üreme kordonu ve makattaki toplardamarlarda oluşabilir. Bunlara genelce varis denmektedir. Ayrıca toplardamarların içerisinde kanın geriye kaçmasını önleyen kapakçıklar bulunmaktadır.<br />
<br />
Ayakta duran bir insanda bacaklardaki toplardamar basıncı en yüksek seviyededir, bacak yukarı kaldırıldığında ise en düşük seviyeye ulaşır. Normal bir durumda, yürümekte olan birisinde basınç başlangıçta hafif bir yükselmeden sonra hemen düşer. Hareket hâli de toplardamarların boşalmasında önemli bir etkendir.[1]<br />
Görevleri<br />
<br />
    Vücuttan toplanan kanı kalbe taşırlar<br />
    Karbondioksit bakımından zengin kan taşırlar. (akciğer toplardamarı hariç)<br />
    Vücudun alt kısmındaki toplar damarlarda kanın geri dönüşünü engelleyen tek yönde açılan kapakçıklar bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kılcal damar</span></span><br />
<br />
Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.<br />
<br />
Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.<br />
<br />
Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.<br />
<br />
Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.[1] <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar </span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fizikte Aynalar Konu Anlatımı]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=21892</link>
			<pubDate>Thu, 03 Aug 2023 12:57:38 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=21892</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fizikte Aynalar Konu Anlatımı</span></span><br />
<br />
Ayna, ışığın %100'e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı yüzeydir.<br />
<br />
Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonra ise, cam levhaların bir yüzeyi cıva amalgamları ile kaplanarak ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise genellikle cam levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazen gümüş yerine alüminyum, altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar düz, küresel ve parabolik diye ayrılırlar, küresel aynalar da çukur ve tümsek ayna olarak iki çeşittir. İlk ayna, metal yüzeylerin iyi bir şekilde parlatılmasıyla oluşturulmuştur.<br />
<br />
Bir başka ayna çeşidi de, ışığın %100'den daha azını düzgün olarak yansıtan ve arka planı da gösteren, camera lucidada kullanılan, hayalet gösterme, ve diğer bazı sihirbaz gösterilerinde kullanılan yarı geçirgen aynalardır.<br />
Tarihi ve yapım tekniği<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayna ve vazo</span></span><br />
<br />
Yüzyıllar önce (17. yüzyıla kadar) yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Sır adı verilen bu metal kaplama, aynanın ışığı yansıtarak görüntü vermesini sağlar. Kolayca şekil verilip cilalanabilmeleri, böylelikle pürüzsüz hâle getirilebilmeleri ve dayanıklı olmaları sebebiyle metaller, ayna yapımında çok eskiden beri kullanılırdı. Milattan önceki zamanlarda Mısırlılar, Etrüskler, Yunanlar ve Romalıların bronz el aynaları kullandığı bilinmektedir. Daha değerli olanları ise gümüşten yapılırdı. Çok eskiden metalle kaplanmış cam aynaların kullanıldığına dair kayıtlara da rastlanmaktadır. Fakat bu yöntem o zamanlar yaygınlaşmamıştı.<br />
<br />
Günümüzden yalnızca üç yüzyıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa'da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı.<br />
<br />
Ayna yapımında Venediklilerin kullandığı yöntem özetle şöyleydi: İnce bir kalay yaprak düz bir şekilde yayılır, üstü cıva ile kaplanır. Cıvanın fazlası sıkıştırılarak alındıktan sonra üstüne bir kâğıt ve onun da üstüne bir cam levha konur. Bundan sonra aradaki kâğıdın yavaşça çekilip alınır. Bu sırada kalay ve cıva bir amalgam oluşturarak camın alt yüzeyini kaplar. Son basamak olarak camın arkasına sırı koruyacak bir sırt geçirilir.<br />
<br />
Venediklilerin kullandığı yöntem, 19. yüzyılda yerini yeni bir yönteme bırakmıştır. Alman kimyacı Justus von Liebig (1803-1873), camın üzerine bir çözeltiyle gümüş kaplama yöntemini bulmuş, bu yöntem günümüzde bile günlük amaçlar için kullanılan aynaların üretiminde uygulanmaya başlanmıştır. Yumuşak gümüş tabakasının çizilmemesi için bakır sülfat gibi maddelerle kaplama ve boyama işlemleri yapılmaktadır.<br />
<br />
Bilimsel çalışmalarda kullanılan aynalarda ise, camın ışığın bir bölümünü absorbasyonunu önlemek amacıyla ön yüzler de gümüşlenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayna çeşitleri</span></span><br />
<br />
Temel olarak üçe ayrılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düz aynalar</span></span><br />
Ana madde: Düzlem ayna<br />
<br />
Yansıtıcı yüzeyi düz olan aynalardır. Cisimlerin aynada oluşan görünümleri cisimlerden çıkarak aynada yansıyan ışınların uzantılarının kesiştiği yerde oluşur. Bu şekilde oluşan görüntülere zahirî veya sanal görüntü denir. Yansıyan ışınların kendilerinin kesişimiyle oluşan görüntülere ise gerçek görüntü denir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Küresel aynalar</span></span><br />
Ana madde: Küresel ayna<br />
<br />
    Küresel aynalar da kendi içinde ikiye ayrılır. Çukur ayna ve tümsek ayna<br />
        Çukur ayna veya içbükey ayna: Çukur aynada merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezdeyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise görüntüsü aynanın arkasında düz, zahirî ve cisimden büyüktür.<br />
        Tümsek ayna veya dışbükey ayna: Aynanın yansıtıcı yüzeyi tümsek olduğundan bu ismi alır. Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise daima odak ile ayna arasında, cisimden küçük, düz ve zahirîdir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman görüntünün boyu, cismin boyuna eşit olur. Tümsek ayna, cisimlerin görüntülerini küçültebilme ve gelen paralel ışınları dağıtma özelliğine sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parabolik aynalar</span></span><br />
<br />
İtalyan matematikçi Ghetaldi tarafından incelenmiştir. Parabolik aynalar özel bir şekle sahip olup, enerji yakalayıp bu enerjinin tek bir noktaya odaklanması için tasarlanmış bir cisim olmakla birlikte odak noktasından dışa doğru enerji dağıtarak çalışabilir. Fenerlerde ve otomobil farlarında geri yansıtıcı olarak da kullanılabilir.<br />
<br />
Parabolik aynalar düşük genleşmeye sahip cam ve pyrex maddelerinden yapılır. Görüntünün daha net olması için ince olarak tasarlanır.<br />
<br />
17. yüzyılda Isaac Newton'un yansıtan teleskobu ile ilk defa parabolik ayna kullanıldı.<br />
<br />
Dünya Olimpiyatları'nda olimpiyat meşalesi, Güneş ışığından dev parabolik aynalarla tutuşturulmaktadır.<br />
Halk kültüründe ayna<br />
Halk ağzında pek çok yörede aynaya göz kelimesinden türetilmiş olan gözgü adı verilir. Gözgeç, güzgü, közgeç, közgö, közgü, küzgü de denir. Aynalar halk inancının dikkatini çekmiş cisimler olup farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu Dünya ile Öteki arasındaki sınırı sembolize eder. Ruhlar âlemine açılan bir pencere gibi algılanır. Şaman, aynaya bakarak gelecekten haber verir veya kendi ruhunu görebilir. Gözle görünmeyen varlıkları gösterir. Erlik Han, yanında bir ayna gezdirir ve buna baktığında insanların işledikleri tüm günahları görür. Gece aynaya bakmak, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle hoş karşılanmaz. Ayna yere bırakıldığında bir denize dönüşür. Tarak da yere bırakıldığında bir ormana dönüşür. Bazı şamanların anormal güçleri olan aynaları vardır. Öbür Dünya'da zirveleri gökyüzüne değen iki dağın arasında bulunan bir sandıkta duran ve bütün Dünya'yı gösteren bir ayna vardır. Gömülen cenazelerin üzerine ters bir ayna bırakmak eski bir Türk geleneği olup bu geleneği Anadolu’da uygulamaya devam eden yöreler vardır. Görme fiili ve görüntülerin Türk kültüründe farklı bir önemi vardır. Görüntü gerçeğin en önemli parçası kabul edilir. Bu nedenle geriye dönüp bakma yasağı (arkaya bakma yasağı) veya kimseye bakmama yasağı şeklinde efsane motifleri vardır. İmtihandan geçen kahraman, bu yasağa uymazsa taşa dönüşür, taş kesilir. Geriye dönüldüğünde tıpkı aynada olduğu gibi bir yansıma idrakiyle ruhlar âlemine olumsuz bir yöneliş gerçekleşir. Çuvaşçdaki Çuvaşça: teker/Çuvaşça: tevger ile Macarcadaki Macarca: tükör kelimeleri arasında bulunan bağlantı ilginçtir. Masallarda sihirli aynalar gelecekten haber verir, uzak yerleri gösterir, insanlarla konuşur. <br />
<br />
 Konu: Aynalar ve Görüntü Özellikleri<br />
Arka yüzeyi parlatılmış camlara ayna denir.<br />
Camların arkası gümüş veya alüminyum içeren bileşikler ile kaplanarak ayna elde edilir.<br />
Parlak ve düzgün yüzeylerde ayna görevi görmektedir.<br />
Aynalar üzerine düşen ışığın tamamını yansıtır.<br />
Işığı yansıtma özelliğinden dolayı cisimler aynada görülebilir.<br />
Üç çeşit ayna vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A- Düzlem Ayna (Düz Ayna)</span></span><br />
<br />
Yansıtıcı yüzeyi düzdür.<br />
Aynaya gönderilen paralel ışığı yine paralel olarak yansıtır. <br />
Durgun su, düzgün alüminyum folyo düz ayna görevi görmektedir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Görüntü Özellikleri</span></span><br />
1. Görüntü aynanın içinde oluşur. Görüntü sanal (zahiri) dir.<br />
2. Düzdür. Bakan kişinin görüntüsü ters değildir. (Ayaklar yukarıda baş aşağıda değildir. )<br />
3. Simetriktir. Sağ elimizi kaldırdığımızda, görüntüde sol el kalkar.<br />
4. Cisimle görüntünün boyu eşittir.<br />
5. Görüntünün aynaya uzaklığı ile cismin aynaya uzaklığı eşittir.<br />
6. Cisim aynaya hangi sürat ile yaklaşıyorsa, görüntü de aynaya aynı süratle yaklaşır.<br />
7. Birbirine paralel iki ayna arasında sonsuz görüntü oluşur.<br />
<br />
Aynalarda oluşan görüntü simetrik olduğu için ambulans ve itfaiye araçlarının önüne yazılar simetrik olarak yazılır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düz Aynanın Kullanım Alanları</span></span><br />
<br />
    Evde, mağazalarda, kuaförde,  araç içi dikiz aynasında düzlem ayna kullanılır.<br />
    Binaların dış cephelerinde aynalar yerleştirilerek içeri ışığın girmesi engellenir. Böylece binanın ısınması engellenir.<br />
    Tepegözde, periskop gibi araçlarda düzlem ayna kullanılır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B- Çukur Ayna (İçbükey Ayna)</span></span><br />
Yansıtıcı yüzeyi kürenin iç yüzü gibi olan aynalardır.<br />
<br />
Odak Noktası<br />
F (focus) harfi ile gösterilir.<br />
Merkez noktası ile aynanın arasındaki mesafenin yarısıdır (Ortasıdır).<br />
<br />
Asal Eksen<br />
Aynanın tam ortasından geçer.<br />
Üzerinde odak noktası bulunur.<br />
<br />
Çukur aynaya gönderilen paralel ışık, yansıdıktan sonra Odak noktasında toplanır.<br />
Odak noktası aynanın önündedir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çukur Aynada Görüntü Özellikleri</span></span><br />
Cismin aynaya olan mesafesine göre görüntü özellikleri değişir.<br />
<br />
1. Cisim odak noktası ve ayna arasında ise<br />
<br />
    Görüntü cisme göre düzdür.<br />
    Görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür.<br />
    Görüntü aynanın arkasında oluşur. (sanaldır)<br />
    Simetrik değildir. (Büyüklükleri farklı)<br />
<br />
<br />
2. Cisim odak noktadan uzakta ise<br />
<br />
    Görüntü cisme göre terstir.<br />
    Görüntünün boyu cismin boyundan büyük, küçük veya eşit olabilir.<br />
    Görüntü gerçektir.<br />
<br />
<br />
Çukur aynanın görüntü özellikleri hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız.<br />
<br />
Çukur Aynanın Kullanım Alanları<br />
Kaşığın iç yüzeyi, el feneri, ışıldak, araba farı, dişçi aynası, tavan aydınlatmaları, elektrik sobası, makyaj aynası, deniz feneri, ışık mikroskobu, güneş ocağı, teleskopta ve kahkaha aynası çukur aynanın kullanıldığı yerlerdir.<br />
Çukur aynalar genellikle ince işçilikte görüntünün büyütülmesini sağlamak amacı ile kullanılır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)</span></span><br />
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)</span></span><br />
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.<br />
 Tümsek Aynanın Görüntü Özellikleri<br />
<br />
    Tümsek aynada görüntü düzdür.<br />
    Oluşan görüntü cisimden küçüktür.<br />
    Görüntü sanaldır ve simetrik değildir. (Görüntü cisimle aynı boyda olmaz.)<br />
    Cisim aynaya yaklaştıkça görüntüsü büyür, fakat cismin boyuna eşit olmaz.<br />
<br />
<br />
Tümsek aynalar daha geniş alanların görüntülenmesi amacı ile kullanılır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tümsek Aynanın Kullanım alanları</span></span><br />
1. Araçlarda dikiz aynası olarak kullanılır. Tümsek ayna sayesinde aracın arkasında geniş bir alan görülebilir.<br />
2. Mağazalarda güvenlik aynası olarak kullanılır.<br />
3. Yollarda önü kapalı keskin virajlarda karşıdan gelen aracı görmek için kullanılır.<br />
4. Araç altı arama aynası olarak kullanılır. Araçların altında yabancı madde olup olmadığını kontrol etmeyi sağlar.<br />
Tümsek aynalar ayrıca kaşığın dış yüzeyinde, kahkaha aynalarında da vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Not:</span></span><br />
<br />
    Çukur ve tümsek aynalara küresel aynalar denir.<br />
    Bütün aynalar da yansıma kuralına uyulur.<br />
    Küresel aynalar da dağınık yansıma gerçekleşir.<br />
    Küresel aynalarda görüntü simetrik değildir.<br />
<br />
<br />
<iframe width="560" height="315" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/dO0z12TInfs" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe><br />
<br />
<br />
[attachment=101970]<br />
<br />
[attachment=101971]<br />
<br />
[attachment=101972]<br />
<br />
[attachment=101973]<br />
<br />
[attachment=101974]<br />
<br />
[attachment=101975]<br />
<br />
[attachment=101976]<br />
<br />
[attachment=101977]<br />
<br />
[attachment=101978]<br />
<br />
[attachment=101979]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fizikte Aynalar Konu Anlatımı</span></span><br />
<br />
Ayna, ışığın %100'e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı yüzeydir.<br />
<br />
Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonra ise, cam levhaların bir yüzeyi cıva amalgamları ile kaplanarak ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise genellikle cam levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazen gümüş yerine alüminyum, altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar düz, küresel ve parabolik diye ayrılırlar, küresel aynalar da çukur ve tümsek ayna olarak iki çeşittir. İlk ayna, metal yüzeylerin iyi bir şekilde parlatılmasıyla oluşturulmuştur.<br />
<br />
Bir başka ayna çeşidi de, ışığın %100'den daha azını düzgün olarak yansıtan ve arka planı da gösteren, camera lucidada kullanılan, hayalet gösterme, ve diğer bazı sihirbaz gösterilerinde kullanılan yarı geçirgen aynalardır.<br />
Tarihi ve yapım tekniği<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayna ve vazo</span></span><br />
<br />
Yüzyıllar önce (17. yüzyıla kadar) yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Sır adı verilen bu metal kaplama, aynanın ışığı yansıtarak görüntü vermesini sağlar. Kolayca şekil verilip cilalanabilmeleri, böylelikle pürüzsüz hâle getirilebilmeleri ve dayanıklı olmaları sebebiyle metaller, ayna yapımında çok eskiden beri kullanılırdı. Milattan önceki zamanlarda Mısırlılar, Etrüskler, Yunanlar ve Romalıların bronz el aynaları kullandığı bilinmektedir. Daha değerli olanları ise gümüşten yapılırdı. Çok eskiden metalle kaplanmış cam aynaların kullanıldığına dair kayıtlara da rastlanmaktadır. Fakat bu yöntem o zamanlar yaygınlaşmamıştı.<br />
<br />
Günümüzden yalnızca üç yüzyıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa'da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı.<br />
<br />
Ayna yapımında Venediklilerin kullandığı yöntem özetle şöyleydi: İnce bir kalay yaprak düz bir şekilde yayılır, üstü cıva ile kaplanır. Cıvanın fazlası sıkıştırılarak alındıktan sonra üstüne bir kâğıt ve onun da üstüne bir cam levha konur. Bundan sonra aradaki kâğıdın yavaşça çekilip alınır. Bu sırada kalay ve cıva bir amalgam oluşturarak camın alt yüzeyini kaplar. Son basamak olarak camın arkasına sırı koruyacak bir sırt geçirilir.<br />
<br />
Venediklilerin kullandığı yöntem, 19. yüzyılda yerini yeni bir yönteme bırakmıştır. Alman kimyacı Justus von Liebig (1803-1873), camın üzerine bir çözeltiyle gümüş kaplama yöntemini bulmuş, bu yöntem günümüzde bile günlük amaçlar için kullanılan aynaların üretiminde uygulanmaya başlanmıştır. Yumuşak gümüş tabakasının çizilmemesi için bakır sülfat gibi maddelerle kaplama ve boyama işlemleri yapılmaktadır.<br />
<br />
Bilimsel çalışmalarda kullanılan aynalarda ise, camın ışığın bir bölümünü absorbasyonunu önlemek amacıyla ön yüzler de gümüşlenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayna çeşitleri</span></span><br />
<br />
Temel olarak üçe ayrılır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düz aynalar</span></span><br />
Ana madde: Düzlem ayna<br />
<br />
Yansıtıcı yüzeyi düz olan aynalardır. Cisimlerin aynada oluşan görünümleri cisimlerden çıkarak aynada yansıyan ışınların uzantılarının kesiştiği yerde oluşur. Bu şekilde oluşan görüntülere zahirî veya sanal görüntü denir. Yansıyan ışınların kendilerinin kesişimiyle oluşan görüntülere ise gerçek görüntü denir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Küresel aynalar</span></span><br />
Ana madde: Küresel ayna<br />
<br />
    Küresel aynalar da kendi içinde ikiye ayrılır. Çukur ayna ve tümsek ayna<br />
        Çukur ayna veya içbükey ayna: Çukur aynada merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezdeyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise görüntüsü aynanın arkasında düz, zahirî ve cisimden büyüktür.<br />
        Tümsek ayna veya dışbükey ayna: Aynanın yansıtıcı yüzeyi tümsek olduğundan bu ismi alır. Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise daima odak ile ayna arasında, cisimden küçük, düz ve zahirîdir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman görüntünün boyu, cismin boyuna eşit olur. Tümsek ayna, cisimlerin görüntülerini küçültebilme ve gelen paralel ışınları dağıtma özelliğine sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parabolik aynalar</span></span><br />
<br />
İtalyan matematikçi Ghetaldi tarafından incelenmiştir. Parabolik aynalar özel bir şekle sahip olup, enerji yakalayıp bu enerjinin tek bir noktaya odaklanması için tasarlanmış bir cisim olmakla birlikte odak noktasından dışa doğru enerji dağıtarak çalışabilir. Fenerlerde ve otomobil farlarında geri yansıtıcı olarak da kullanılabilir.<br />
<br />
Parabolik aynalar düşük genleşmeye sahip cam ve pyrex maddelerinden yapılır. Görüntünün daha net olması için ince olarak tasarlanır.<br />
<br />
17. yüzyılda Isaac Newton'un yansıtan teleskobu ile ilk defa parabolik ayna kullanıldı.<br />
<br />
Dünya Olimpiyatları'nda olimpiyat meşalesi, Güneş ışığından dev parabolik aynalarla tutuşturulmaktadır.<br />
Halk kültüründe ayna<br />
Halk ağzında pek çok yörede aynaya göz kelimesinden türetilmiş olan gözgü adı verilir. Gözgeç, güzgü, közgeç, közgö, közgü, küzgü de denir. Aynalar halk inancının dikkatini çekmiş cisimler olup farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu Dünya ile Öteki arasındaki sınırı sembolize eder. Ruhlar âlemine açılan bir pencere gibi algılanır. Şaman, aynaya bakarak gelecekten haber verir veya kendi ruhunu görebilir. Gözle görünmeyen varlıkları gösterir. Erlik Han, yanında bir ayna gezdirir ve buna baktığında insanların işledikleri tüm günahları görür. Gece aynaya bakmak, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle hoş karşılanmaz. Ayna yere bırakıldığında bir denize dönüşür. Tarak da yere bırakıldığında bir ormana dönüşür. Bazı şamanların anormal güçleri olan aynaları vardır. Öbür Dünya'da zirveleri gökyüzüne değen iki dağın arasında bulunan bir sandıkta duran ve bütün Dünya'yı gösteren bir ayna vardır. Gömülen cenazelerin üzerine ters bir ayna bırakmak eski bir Türk geleneği olup bu geleneği Anadolu’da uygulamaya devam eden yöreler vardır. Görme fiili ve görüntülerin Türk kültüründe farklı bir önemi vardır. Görüntü gerçeğin en önemli parçası kabul edilir. Bu nedenle geriye dönüp bakma yasağı (arkaya bakma yasağı) veya kimseye bakmama yasağı şeklinde efsane motifleri vardır. İmtihandan geçen kahraman, bu yasağa uymazsa taşa dönüşür, taş kesilir. Geriye dönüldüğünde tıpkı aynada olduğu gibi bir yansıma idrakiyle ruhlar âlemine olumsuz bir yöneliş gerçekleşir. Çuvaşçdaki Çuvaşça: teker/Çuvaşça: tevger ile Macarcadaki Macarca: tükör kelimeleri arasında bulunan bağlantı ilginçtir. Masallarda sihirli aynalar gelecekten haber verir, uzak yerleri gösterir, insanlarla konuşur. <br />
<br />
 Konu: Aynalar ve Görüntü Özellikleri<br />
Arka yüzeyi parlatılmış camlara ayna denir.<br />
Camların arkası gümüş veya alüminyum içeren bileşikler ile kaplanarak ayna elde edilir.<br />
Parlak ve düzgün yüzeylerde ayna görevi görmektedir.<br />
Aynalar üzerine düşen ışığın tamamını yansıtır.<br />
Işığı yansıtma özelliğinden dolayı cisimler aynada görülebilir.<br />
Üç çeşit ayna vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A- Düzlem Ayna (Düz Ayna)</span></span><br />
<br />
Yansıtıcı yüzeyi düzdür.<br />
Aynaya gönderilen paralel ışığı yine paralel olarak yansıtır. <br />
Durgun su, düzgün alüminyum folyo düz ayna görevi görmektedir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Görüntü Özellikleri</span></span><br />
1. Görüntü aynanın içinde oluşur. Görüntü sanal (zahiri) dir.<br />
2. Düzdür. Bakan kişinin görüntüsü ters değildir. (Ayaklar yukarıda baş aşağıda değildir. )<br />
3. Simetriktir. Sağ elimizi kaldırdığımızda, görüntüde sol el kalkar.<br />
4. Cisimle görüntünün boyu eşittir.<br />
5. Görüntünün aynaya uzaklığı ile cismin aynaya uzaklığı eşittir.<br />
6. Cisim aynaya hangi sürat ile yaklaşıyorsa, görüntü de aynaya aynı süratle yaklaşır.<br />
7. Birbirine paralel iki ayna arasında sonsuz görüntü oluşur.<br />
<br />
Aynalarda oluşan görüntü simetrik olduğu için ambulans ve itfaiye araçlarının önüne yazılar simetrik olarak yazılır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Düz Aynanın Kullanım Alanları</span></span><br />
<br />
    Evde, mağazalarda, kuaförde,  araç içi dikiz aynasında düzlem ayna kullanılır.<br />
    Binaların dış cephelerinde aynalar yerleştirilerek içeri ışığın girmesi engellenir. Böylece binanın ısınması engellenir.<br />
    Tepegözde, periskop gibi araçlarda düzlem ayna kullanılır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B- Çukur Ayna (İçbükey Ayna)</span></span><br />
Yansıtıcı yüzeyi kürenin iç yüzü gibi olan aynalardır.<br />
<br />
Odak Noktası<br />
F (focus) harfi ile gösterilir.<br />
Merkez noktası ile aynanın arasındaki mesafenin yarısıdır (Ortasıdır).<br />
<br />
Asal Eksen<br />
Aynanın tam ortasından geçer.<br />
Üzerinde odak noktası bulunur.<br />
<br />
Çukur aynaya gönderilen paralel ışık, yansıdıktan sonra Odak noktasında toplanır.<br />
Odak noktası aynanın önündedir.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Çukur Aynada Görüntü Özellikleri</span></span><br />
Cismin aynaya olan mesafesine göre görüntü özellikleri değişir.<br />
<br />
1. Cisim odak noktası ve ayna arasında ise<br />
<br />
    Görüntü cisme göre düzdür.<br />
    Görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür.<br />
    Görüntü aynanın arkasında oluşur. (sanaldır)<br />
    Simetrik değildir. (Büyüklükleri farklı)<br />
<br />
<br />
2. Cisim odak noktadan uzakta ise<br />
<br />
    Görüntü cisme göre terstir.<br />
    Görüntünün boyu cismin boyundan büyük, küçük veya eşit olabilir.<br />
    Görüntü gerçektir.<br />
<br />
<br />
Çukur aynanın görüntü özellikleri hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız.<br />
<br />
Çukur Aynanın Kullanım Alanları<br />
Kaşığın iç yüzeyi, el feneri, ışıldak, araba farı, dişçi aynası, tavan aydınlatmaları, elektrik sobası, makyaj aynası, deniz feneri, ışık mikroskobu, güneş ocağı, teleskopta ve kahkaha aynası çukur aynanın kullanıldığı yerlerdir.<br />
Çukur aynalar genellikle ince işçilikte görüntünün büyütülmesini sağlamak amacı ile kullanılır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)</span></span><br />
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)</span></span><br />
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.<br />
 Tümsek Aynanın Görüntü Özellikleri<br />
<br />
    Tümsek aynada görüntü düzdür.<br />
    Oluşan görüntü cisimden küçüktür.<br />
    Görüntü sanaldır ve simetrik değildir. (Görüntü cisimle aynı boyda olmaz.)<br />
    Cisim aynaya yaklaştıkça görüntüsü büyür, fakat cismin boyuna eşit olmaz.<br />
<br />
<br />
Tümsek aynalar daha geniş alanların görüntülenmesi amacı ile kullanılır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tümsek Aynanın Kullanım alanları</span></span><br />
1. Araçlarda dikiz aynası olarak kullanılır. Tümsek ayna sayesinde aracın arkasında geniş bir alan görülebilir.<br />
2. Mağazalarda güvenlik aynası olarak kullanılır.<br />
3. Yollarda önü kapalı keskin virajlarda karşıdan gelen aracı görmek için kullanılır.<br />
4. Araç altı arama aynası olarak kullanılır. Araçların altında yabancı madde olup olmadığını kontrol etmeyi sağlar.<br />
Tümsek aynalar ayrıca kaşığın dış yüzeyinde, kahkaha aynalarında da vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Not:</span></span><br />
<br />
    Çukur ve tümsek aynalara küresel aynalar denir.<br />
    Bütün aynalar da yansıma kuralına uyulur.<br />
    Küresel aynalar da dağınık yansıma gerçekleşir.<br />
    Küresel aynalarda görüntü simetrik değildir.<br />
<br />
<br />
<iframe width="560" height="315" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/dO0z12TInfs" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe><br />
<br />
<br />
[attachment=101970]<br />
<br />
[attachment=101971]<br />
<br />
[attachment=101972]<br />
<br />
[attachment=101973]<br />
<br />
[attachment=101974]<br />
<br />
[attachment=101975]<br />
<br />
[attachment=101976]<br />
<br />
[attachment=101977]<br />
<br />
[attachment=101978]<br />
<br />
[attachment=101979]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Grup - Periyodik Tablo - Elementler Cetveli Hakkinda]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=21849</link>
			<pubDate>Sat, 29 Jul 2023 05:39:07 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=21849</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Grup - Periyodik Tablo - Elementler Cetveli Hakkinda</span></span><br />
<br />
<br />
Periyodik tabloda dikey sütunlara grup denir. Aynı grupta olan elementlerin kimyasal özellikleri benzerdir. Yukarı doğru dikeyce çıktıkça özellik yoğunlaşır ve belirginleşir. Bir A grubuna ait elementin son katmanında kaç elektron varsa grup sıralaması da odur. Örneğin, berilyum (Be) atomunun son katmanında 2 elektron vardır ve bu atom 2A grubunun elementi olur.<br />
<br />
Bir gruptaki elementlerde yukarıdan aşağıya doğru inildiğinde Atom yarıçapı artar, iyonlaşma enerjisi ve elektronegatiflik ise azalır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Periyodik tabloda 8 tane A 10 tane de B grubu vardır.</span></span> A grubu elementlerine baş grup elementleri de denir. Bazı grupların özel adları şöyledir.<br />
<br />
    1A grubu Alkali metal'ler denir. Hidrojen hariç hepsi metaldir.<br />
    2A grubu Toprak alkali metalleri denir. Hepsi metaldir.He=elementi 2 elektronla bitmesine rağmen 2A grubunda değil 8A grubuna aittir .(İstisnadır)<br />
    3A grubu Toprak metalleri (ya da Bor grubu) olarak adlandırılır.<br />
    4A Karbon grubu olarak adlandırılır.<br />
    5A Azot grubu (ya da nitrojen grubu) olarak adlandırılır.<br />
    6A Oksijen (ya da Kalkojen) grubu olarak adlandırılır.<br />
    7A grubu Halojenler olarak adlandırılır.<br />
    8A grubu Soygazlar bu grupta yer alır.<br />
<br />
B grubu elementlerinin tamamı metaldir. B grubu elementlerine geçiş metalleri de denir. B grubunun 2 ilginç özelliği vardır. 2A grubu ile 3A grubu arasında yer alır.<br />
<br />
1B'den başlamaz. 3B ile başlar. (3B nin değerlik elektron sayı 3 olduğundan) 2B ile biter. (2B den sonra 3A gelir).<br />
<br />
8B grubu yan yana 3'lü element gruplarından oluşur. 8B grubunda dikey benzerlikler yatay benzerliklerden daha önemlidir.<br />
Numaralandırma<br />
<br />
Grupları numaralandırmanın üç yolu vardır. İlk kullanım Hindu-Arap Rakamları'nı kullanmak, diğer iki yöntem ise Roma rakamları'dır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Avrupa ve Amerika'da kullanılan sisteme göre periyodik tablo grupları:</span></span><br />
<br />
    1. Grup (IA,IA): alkali metaller, hidrojen ya da lityum ailesi<br />
    2. Grup (IIA,IIA): toprak alkali metaller ya da berilyum ailesi<br />
    3. Grup (IIIA,IIIB): skandiyum ailesi<br />
    4. Grup (IVA,IVB): titanyum ailesi<br />
    5. Grup (VA,VB): vanadyum ailesi<br />
    6. Grup (VIA,VIB): krom ailesi<br />
    7. Grup (VIIA,VIIB): manganez ailesi<br />
    8. Grup (VIII): demir ailesi<br />
    9. Grup (VIII): kobalt ailesi<br />
    10. Grup (VIII): nikel ailesi<br />
    11. Grup (IB,IB): bakır ailesi<br />
    12. Grup (IIB,IIB): çinko ailesi<br />
    13. Grup (IIIB,IIIA): toprak metalleri ya da bor ailesi<br />
    14. Grup (IVB,IVA): karbon ailesi<br />
    15. Grup (VB,VA): pentels ya da azot ailesi<br />
    16.Grup (VIB,VIA): kalkojen ya da oksijen ailesi<br />
    17. Grup (VIIB,VIIA): halojen ya da flor ailesi<br />
    18. Grup (Grup 0): soygaz ya da helyum ailesi<br />
<br />
[attachment=101810]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Grup - Periyodik Tablo - Elementler Cetveli Hakkinda</span></span><br />
<br />
<br />
Periyodik tabloda dikey sütunlara grup denir. Aynı grupta olan elementlerin kimyasal özellikleri benzerdir. Yukarı doğru dikeyce çıktıkça özellik yoğunlaşır ve belirginleşir. Bir A grubuna ait elementin son katmanında kaç elektron varsa grup sıralaması da odur. Örneğin, berilyum (Be) atomunun son katmanında 2 elektron vardır ve bu atom 2A grubunun elementi olur.<br />
<br />
Bir gruptaki elementlerde yukarıdan aşağıya doğru inildiğinde Atom yarıçapı artar, iyonlaşma enerjisi ve elektronegatiflik ise azalır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Periyodik tabloda 8 tane A 10 tane de B grubu vardır.</span></span> A grubu elementlerine baş grup elementleri de denir. Bazı grupların özel adları şöyledir.<br />
<br />
    1A grubu Alkali metal'ler denir. Hidrojen hariç hepsi metaldir.<br />
    2A grubu Toprak alkali metalleri denir. Hepsi metaldir.He=elementi 2 elektronla bitmesine rağmen 2A grubunda değil 8A grubuna aittir .(İstisnadır)<br />
    3A grubu Toprak metalleri (ya da Bor grubu) olarak adlandırılır.<br />
    4A Karbon grubu olarak adlandırılır.<br />
    5A Azot grubu (ya da nitrojen grubu) olarak adlandırılır.<br />
    6A Oksijen (ya da Kalkojen) grubu olarak adlandırılır.<br />
    7A grubu Halojenler olarak adlandırılır.<br />
    8A grubu Soygazlar bu grupta yer alır.<br />
<br />
B grubu elementlerinin tamamı metaldir. B grubu elementlerine geçiş metalleri de denir. B grubunun 2 ilginç özelliği vardır. 2A grubu ile 3A grubu arasında yer alır.<br />
<br />
1B'den başlamaz. 3B ile başlar. (3B nin değerlik elektron sayı 3 olduğundan) 2B ile biter. (2B den sonra 3A gelir).<br />
<br />
8B grubu yan yana 3'lü element gruplarından oluşur. 8B grubunda dikey benzerlikler yatay benzerliklerden daha önemlidir.<br />
Numaralandırma<br />
<br />
Grupları numaralandırmanın üç yolu vardır. İlk kullanım Hindu-Arap Rakamları'nı kullanmak, diğer iki yöntem ise Roma rakamları'dır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Avrupa ve Amerika'da kullanılan sisteme göre periyodik tablo grupları:</span></span><br />
<br />
    1. Grup (IA,IA): alkali metaller, hidrojen ya da lityum ailesi<br />
    2. Grup (IIA,IIA): toprak alkali metaller ya da berilyum ailesi<br />
    3. Grup (IIIA,IIIB): skandiyum ailesi<br />
    4. Grup (IVA,IVB): titanyum ailesi<br />
    5. Grup (VA,VB): vanadyum ailesi<br />
    6. Grup (VIA,VIB): krom ailesi<br />
    7. Grup (VIIA,VIIB): manganez ailesi<br />
    8. Grup (VIII): demir ailesi<br />
    9. Grup (VIII): kobalt ailesi<br />
    10. Grup (VIII): nikel ailesi<br />
    11. Grup (IB,IB): bakır ailesi<br />
    12. Grup (IIB,IIB): çinko ailesi<br />
    13. Grup (IIIB,IIIA): toprak metalleri ya da bor ailesi<br />
    14. Grup (IVB,IVA): karbon ailesi<br />
    15. Grup (VB,VA): pentels ya da azot ailesi<br />
    16.Grup (VIB,VIA): kalkojen ya da oksijen ailesi<br />
    17. Grup (VIIB,VIIA): halojen ya da flor ailesi<br />
    18. Grup (Grup 0): soygaz ya da helyum ailesi<br />
<br />
[attachment=101810]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["Taraklı ayak" ne demektir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=21113</link>
			<pubDate>Thu, 01 Jun 2023 10:43:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=21113</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Taraklı Ayak" ne demektir?</span></span><br />
<br />
<br />
Tarak dan maksat:  Bahçe Tırmığı gibi yani önü geniş sap ince, parmak bölümü geniş orta ince ve arka bölümde yine ön kadar geniş olan ayak tipine verilen isimdir. Genellikle böyle ayak sahibi kimseler, Türk tarzı ayakabı giyebilirler, yoksa ayaklarını ayakkabı vurar da, uygun olmayan aykkabılar  arka ve önde kabarcık ve yara oluşturur , yani ona uygun dikim ve tasarım olan ayakkabı modeli giymelidirler, velhasıl özel tasarıim aykkabı giymeli...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Taraklı Ayak" ne demektir?</span></span><br />
<br />
<br />
Tarak dan maksat:  Bahçe Tırmığı gibi yani önü geniş sap ince, parmak bölümü geniş orta ince ve arka bölümde yine ön kadar geniş olan ayak tipine verilen isimdir. Genellikle böyle ayak sahibi kimseler, Türk tarzı ayakabı giyebilirler, yoksa ayaklarını ayakkabı vurar da, uygun olmayan aykkabılar  arka ve önde kabarcık ve yara oluşturur , yani ona uygun dikim ve tasarım olan ayakkabı modeli giymelidirler, velhasıl özel tasarıim aykkabı giymeli...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tekinlik veya Tekin değil deyiminin anlamı]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20688</link>
			<pubDate>Fri, 28 Apr 2023 11:01:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20688</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tekinlik veya Tekin değil deyiminin anlamı</span></span><br />
<br />
Tekin "ikan" veya "kün" mastar kelimesinden türeme "kane" olmak "kün" , "ol" emir kipi, tekin "te",  "sen" zamiri ve "te kin" olmak "saaaakin" sakin ile eş anlamlı, sakin yani tenha kimse yok demek,<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Tekin değil" deyiminin anlamı, açıklaması ve örnek cümleleri:</span></span><br />
<br />
1. İçinde zararlı birilerinin "cinlerin" olduğu kabul edilen bina ya da yer.<br />
"O eski ev tekin değil diyorlar."<br />
<br />
"Bu adam tekin değil"<br />
zararlı kimse<br />
2. Kendisinde bazı gizli güçlerin olduğu sanılan, tehlikeli kabul edilen kimse. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tekinlik veya Tekin değil deyiminin anlamı</span></span><br />
<br />
Tekin "ikan" veya "kün" mastar kelimesinden türeme "kane" olmak "kün" , "ol" emir kipi, tekin "te",  "sen" zamiri ve "te kin" olmak "saaaakin" sakin ile eş anlamlı, sakin yani tenha kimse yok demek,<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Tekin değil" deyiminin anlamı, açıklaması ve örnek cümleleri:</span></span><br />
<br />
1. İçinde zararlı birilerinin "cinlerin" olduğu kabul edilen bina ya da yer.<br />
"O eski ev tekin değil diyorlar."<br />
<br />
"Bu adam tekin değil"<br />
zararlı kimse<br />
2. Kendisinde bazı gizli güçlerin olduğu sanılan, tehlikeli kabul edilen kimse. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Velesbit nedir, Velesbit ne demektir]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=20413</link>
			<pubDate>Sat, 08 Apr 2023 15:36:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=20413</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Velesbit nedir, Velesbit ne demektir</span></span><br />
<br />
Dilimize Fransızcadan geçen velespit kelimesi Osmanlı döneminde yaygın olarak kullanılmıştır. Yetişkinler için iki, çocuklar için dört tekerlekli üretilen taşıtlara velespit denir. Velespitler amortisör, sele, gidon ve pedallar olmak üzere dört ana bölümden ulaşır. Velespitler hem çevreyi kirletmediği hem de maliyetsiz olduğu için, dünya genelinde en çok tercih edilen taşıtlar arasında yer alıyor<br />
<br />
Velespit ile eş anlamlı dört kelime vardır. Bunlardan üçü öz Türkçe iken, biri dilimize Arapçadan geçmiştir. 1- Çiftteker 2- Bisiklet 3- Üçteker 4- Derrace<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Velespit Ne Demek, TDK Sözlük Anlamı Nedir?</span></span><br />
<br />
Dağ, yarış ve kondisyon bisikleti başta olmak üzere birçok çeşidi bulunan, pedalla hareket ettirilen taşıtlara velespit denir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Velespit Nereden Gelir?</span></span><br />
<br />
Velespit, Vele ve spit kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur. Fransızcada vele hem ayak hem de pedal anlamına gelir. Spit ise hızlı ve çabuk demektir. Türkçe karşılığı hızlı pedal çevirmek olan velespit kelimesi, daha sonra Türkçeleşerek ''bisiklet'' şeklinde kullanılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Benzer Kelimeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vele :</span> İnce, renkli, ipekli değerli kumaş. Renkli kumaş parçaları. Gelinlerin kına çaputu. Bürümcük. İpek giysi. [Bakınız: vala]. Düğün. Düğünde güvey evinden gelin evine gelen konukların yaptıkları oyun, gösteri ve konuşma: AIV gilin düğününde veleye gittik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bisiklet :</span> Tekerlekleri pedal aracılığıyla ayakla döndürülen binek aracı, çiftteker, derrace, velespit. Bu araçla yapılmış olan bir spor türü.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bisik :</span> Kedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bisi (Pisi) :</span> Kedi.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Velesbit nedir, Velesbit ne demektir</span></span><br />
<br />
Dilimize Fransızcadan geçen velespit kelimesi Osmanlı döneminde yaygın olarak kullanılmıştır. Yetişkinler için iki, çocuklar için dört tekerlekli üretilen taşıtlara velespit denir. Velespitler amortisör, sele, gidon ve pedallar olmak üzere dört ana bölümden ulaşır. Velespitler hem çevreyi kirletmediği hem de maliyetsiz olduğu için, dünya genelinde en çok tercih edilen taşıtlar arasında yer alıyor<br />
<br />
Velespit ile eş anlamlı dört kelime vardır. Bunlardan üçü öz Türkçe iken, biri dilimize Arapçadan geçmiştir. 1- Çiftteker 2- Bisiklet 3- Üçteker 4- Derrace<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Velespit Ne Demek, TDK Sözlük Anlamı Nedir?</span></span><br />
<br />
Dağ, yarış ve kondisyon bisikleti başta olmak üzere birçok çeşidi bulunan, pedalla hareket ettirilen taşıtlara velespit denir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Velespit Nereden Gelir?</span></span><br />
<br />
Velespit, Vele ve spit kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur. Fransızcada vele hem ayak hem de pedal anlamına gelir. Spit ise hızlı ve çabuk demektir. Türkçe karşılığı hızlı pedal çevirmek olan velespit kelimesi, daha sonra Türkçeleşerek ''bisiklet'' şeklinde kullanılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Benzer Kelimeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vele :</span> İnce, renkli, ipekli değerli kumaş. Renkli kumaş parçaları. Gelinlerin kına çaputu. Bürümcük. İpek giysi. [Bakınız: vala]. Düğün. Düğünde güvey evinden gelin evine gelen konukların yaptıkları oyun, gösteri ve konuşma: AIV gilin düğününde veleye gittik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bisiklet :</span> Tekerlekleri pedal aracılığıyla ayakla döndürülen binek aracı, çiftteker, derrace, velespit. Bu araçla yapılmış olan bir spor türü.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bisik :</span> Kedi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bisi (Pisi) :</span> Kedi.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sesdeş Ne Demektir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=19811</link>
			<pubDate>Sun, 12 Feb 2023 12:39:55 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=19811</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sesdeş Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sesdeş, iki veya Daha fazla kelimenin içinde aynı harflerden bulunmasına verilen isim, yani ses benzeşmesi olan iki veya daha fazla kelime.. kardeş kelimeler<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesala :</span></span> kara,para,yara<br />
veya Bizlere en güzel örnek olan Kuran'daki "Nas" suresi :<br />
<br />
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm<br />
<br />
Gul e’ûzu bi-Rabbi’n-nâs<br />
Meliki’n-nâs<br />
İlâhi’n-nâs<br />
Min şerri’l-vesvâsi’l-hânnâs<br />
Ellezî yuvesvisu fî sudûri’n-nâs<br />
Mine’l-cinneti ve’n-nâs</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sesdeş Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sesdeş, iki veya Daha fazla kelimenin içinde aynı harflerden bulunmasına verilen isim, yani ses benzeşmesi olan iki veya daha fazla kelime.. kardeş kelimeler<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesala :</span></span> kara,para,yara<br />
veya Bizlere en güzel örnek olan Kuran'daki "Nas" suresi :<br />
<br />
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm<br />
<br />
Gul e’ûzu bi-Rabbi’n-nâs<br />
Meliki’n-nâs<br />
İlâhi’n-nâs<br />
Min şerri’l-vesvâsi’l-hânnâs<br />
Ellezî yuvesvisu fî sudûri’n-nâs<br />
Mine’l-cinneti ve’n-nâs</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Eşdeş Ne Demektir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=19810</link>
			<pubDate>Sun, 12 Feb 2023 12:32:35 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">RasitTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=19810</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşdeş Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Eşdeş, Bir kelimenin eş anlamlısına verilen isim, yani aynı anlamı olan iki veya daha fazla kelime..<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesala :</span></span> Don = Pantalon , para = mıngır</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşdeş Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Eşdeş, Bir kelimenin eş anlamlısına verilen isim, yani aynı anlamı olan iki veya daha fazla kelime..<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesala :</span></span> Don = Pantalon , para = mıngır</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>