<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Efsane Board - Makaleler]]></title>
		<link>https://efsaneboard.net/</link>
		<description><![CDATA[Efsane Board - https://efsaneboard.net]]></description>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 06:39:06 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=27008</link>
			<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 05:40:46 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=27008</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp</span></span><br />
<br />
Gâfil ve ârif bir insan için bu dünyadaki en büyük kayıp nedir? Ârif bir müʼmin ile gâfil bir insan arasındaki farklar neler?<br />
<br />
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:<br />
<br />
“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”<br />
<br />
“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:<br />
<br />
«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”<br />
<br />
“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ârif Bir Müʼmin İle Gâfil Bir İnsan Arasındaki Farklar</span></span><br />
<br />
Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.<br />
<br />
Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.<br />
<br />
Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.<br />
<br />
Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:<br />
<br />
“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”<br />
<br />
Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.<br />
<br />
Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Asıl Acınacak Kimseler</span></span><br />
<br />
Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.<br />
<br />
Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;<br />
<br />
‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.<br />
<br />
–“Acıyın bize!” feryatlarına sağır kesilen, insaf, izʼan, merhamet ve gözyaşını unutmuş ruhsuz menfaatperestlerdir.<br />
<br />
‒Mâneviyat mahrumu materyalistlerdir.<br />
<br />
‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.<br />
<br />
‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.<br />
<br />
Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.<br />
<br />
Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.<br />
<br />
Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;<br />
<br />
“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.<br />
<br />
Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.<br />
<br />
Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.<br />
<br />
Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşke Bilselerdi</span></span><br />
<br />
Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.<br />
<br />
Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;<br />
<br />
“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]<br />
<br />
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.<br />
<br />
Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.<br />
<br />
Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.<br />
<br />
Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;<br />
<br />
“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.<br />
<br />
Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”<br />
<br />
Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.<br />
<br />
Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..<br />
<br />
Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Haziran, Sayı: 484</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp</span></span><br />
<br />
Gâfil ve ârif bir insan için bu dünyadaki en büyük kayıp nedir? Ârif bir müʼmin ile gâfil bir insan arasındaki farklar neler?<br />
<br />
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:<br />
<br />
“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”<br />
<br />
“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:<br />
<br />
«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”<br />
<br />
“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ârif Bir Müʼmin İle Gâfil Bir İnsan Arasındaki Farklar</span></span><br />
<br />
Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.<br />
<br />
Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.<br />
<br />
Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.<br />
<br />
Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:<br />
<br />
“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”<br />
<br />
Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.<br />
<br />
Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Asıl Acınacak Kimseler</span></span><br />
<br />
Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.<br />
<br />
Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;<br />
<br />
‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.<br />
<br />
–“Acıyın bize!” feryatlarına sağır kesilen, insaf, izʼan, merhamet ve gözyaşını unutmuş ruhsuz menfaatperestlerdir.<br />
<br />
‒Mâneviyat mahrumu materyalistlerdir.<br />
<br />
‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.<br />
<br />
‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.<br />
<br />
Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.<br />
<br />
Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.<br />
<br />
Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;<br />
<br />
“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.<br />
<br />
Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.<br />
<br />
Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.<br />
<br />
Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Keşke Bilselerdi</span></span><br />
<br />
Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.<br />
<br />
Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;<br />
<br />
“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]<br />
<br />
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.<br />
<br />
Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.<br />
<br />
Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.<br />
<br />
Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;<br />
<br />
“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.<br />
<br />
Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”<br />
<br />
Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.<br />
<br />
Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..<br />
<br />
Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Haziran, Sayı: 484</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vird Evrad Varidat Evrad Okumanın  Fazileti Kur'an-ı Kerimde Zikir Kavramı]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=26011</link>
			<pubDate>Tue, 31 Mar 2026 16:12:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=26011</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vird Evrad Varidat Evrad Okumanın  Fazileti Kur'an-ı Kerimde Zikir Kavramı</span></span><br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evrad ne demektir?</span></span><br />
 <br />
Vird kelimesinin çoğulu olan evrâd; Allah’a yaklaşmak için belirli zamanlarda ve belli miktarda yapılan nafile ibadet, dua ve zikri ifade eden bir tasavvuf terimidir. Sözlükte “gelmek, çeşmeye varmak, suya gelen topluluk, akan su ve dere” gibi manalara gelmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Vird ile varidat arasındaki ilişki nedir?</span></span><br />
<br />
Sûfîler ilâhî feyze mazhar olmayı belli dualara bağlamışlardır. Kişinin vird ve vazifesini fazlalaştırmasıyla Allah’ın o kişi üzerindeki ilahî lutfunun ziyadeleşeceğini ve o kişide manevî vecdin husule geleceğini beyan etmişlerdir. “Allah’ın kuldan istediği şey”e vird, “kulun Allah’tan beklediği şey”e varid adı verilmiştir. Ebû Ali ed-Dekkâk (ö.405/1014)’ın; “Vâridât evrâda göre olur. Zâhirde virdi olmayanın sırrında ve bâtınında varidi bulunmaz.” şeklindeki ifadesiyle evrâdı azalan sûfînin vâridât ve füyûzâtının da azalacağına işaret etmişlerdir.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- İlk dönem sûfîleri evrâd ile neyi kastetmişlerdir?</span></span><br />
<br />
Tasavvufi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşıldığına göre ilk sûfîler vird kelimesiyle her gün okudukları belli ayetleri kastetmişlerdir. Ayrıca virdi Kur’an okumak,nafile namaz kılmak,belli dualar okumak,tefekkür etmek ve ağlamak anlamında da kullanmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad okumanın en faziletli vakti hangi zaman dilimidir?</span></span><br />
<br />
Evrâd okumanın en faziletli vakti gündüzün ilk vakitlerinden gün ortasına (dahve-i kübra) kadar olan vakittir.Ancak vaktin geçmesiyle evrâd terk edilemez. Gündüz yapılamayan gece, gece yapılamayan gündüz eda edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad ve ezkara teveccüh nasıl olmalıdır?</span></span><br />
<br />
Vird ve zikirde bâtınî teveccüh, kalbî huzur şarttır. Amelin kabulü için hem zâhir hem de bâtın edebine riayet edilmelidir. Gönül dağınık ve bâtın karışık iken meşgul olmak, sadece kapıda bağırmak gibidir. Gaflet, aynanın paslanması ve suretlerin görünmemesine benzer. Önce mahallini hazırlamak sonra tecelliyi beklemek gerekir. Mücerred vird ve intisaba dayanmamalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Zikir kavramı Kur'an-ı Kerimde nasıl geçer?</span></span><br />
<br />
Kur’ân’ın üzerinde ısrarla durduğu konulardan biri olan zikir, türevleriyle birlikte 256 yerde geçmektedir. En-Nûr esmasının ebced değeri de 256'dır. En-Nûr (c.c.) esmasının manası dalalette olanları irşat eden, yüzleri, yürekleri, kalpleri nurlandırıp aydınlatan demektir. Zikir, perdeleri kaldırarak "Nur" olan Cenab-ı Hak ile irtibat kurmanın en ideal şeklidir. Zikir, Kur’ân’da genellikle lûgat anlamlarına uygun bir şekilde Allah’ı anmak, O’nu daima hatırlayıp hiç unutmamak mânâlarına kullanıldığı gibi, namaz (Ankebût Sûresi, 29/45, Cuma, 62/9) ve Kur’ân (Hicr Sûresi, 15/9) gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Üç âyette zikr-i kesir emri vardır. (Al-i İmran Sûresi, 3/41; Ahzap Sûresi, 33/41-42; Cuma Sûresi, 62/10) Bir âyette mü’minlerin ayakta, oturarak ve yanları üzere yatmışken Allah’ı zikrettiği belirtilmektedir. (Al-i İmran Sûresi, 3/191) Bir başka âyette, “Sabah ve akşam Rabbini, içinden yalvararak, ürpererek ve yüksek olmayan, kendinin işitebileceğin bir sesle zikret, gafillerden olma!” (A’raf Sûresi, 7/205) lafızlarıyla anlatılan zikrin, gafletin zıddı olduğu “Unuttuğunda hemen Rabbini an”(Kehf Sûresi, 18/24) âyetiyle teyit edilmektedir. Bir diğer âyette, “Ey iman edenler! Ne mallarınız, ne evlâtlarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın!” (Münafikûn Sûresi, 63/9) diye emredilirken, bir başka âyette ticaret ve alış verişin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoymadığı kişiler rical(yiğit) olarak tavsif edilmektedir. (Nûr Sûresi, 24/37) Bir yandan kalplerin ve gönüllerin ancak zikr-i İlahî ile itminana ulaşabileceği vurgulanırken,(Ra’d Sûresi, 13/28) diğer yandan, Hakk'ın zikrinden yüz çevirenin sıkıntılı bir hayatla imtihan edileceğine(Ta-Ha Sûresi, 20/124) dikkat çekilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad ezkarın önemine dair hadis-i şeriflerden örnek verir misiniz?</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), bir hadiste Rabbisini zikredenle etmeyeni diri ile ölüye benzetir. (Tirmizî, “Daavat”, 67) Diğer bazı hadislerde ise, şöyle buyurur: “Size amellerinizin en hayırlısını söyleyeyim mi? Allah’ı zikretmek.”(Tirmizî, “Daavat”, 6) “Bir topluluk oturup Allah’ı zikrederse, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar.” (Müslim, “zikir”, 8) “Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman orada yiyiniz, içiniz, yararlanınız.”Efendimiz (sas), “Cennet bahçeleri nedir”? sorusuna: “Zikir meclisleri.”diye cevap vermiştir.” (Tirmizî, “Daavat”, 82)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad ezkara meyletmemize engel unsurlar nelerdir?</span></span><br />
<br />
1- Şer’î görevlerdeki kusurlar. 2-Dünyanın geçici zevklerine duyulan ilgi. 3- Kalbi fesat insanlarla düşüp kalkma.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Çağımız müceddidinin başlıca evradları nelerdir?</span></span><br />
<br />
“Üstad, geceleri Kur’ân-ı Kerim’den vird edindiği süreleri, Resûl-ı Ekrem’in meşhur münacatı olan el-Cevşenu’l-Kebir’i, Şah-i Geylanî ve Şah-i Nakşîbendî gibi evliyanın büyüklerinin münacat ve hiziblerini, salâvat-ı nuriyeleri, bilhassa Risale-i Nur’un menbaı olan Hizbu’n-Nuriyeyi, âyât-ı Kur’ân’iye’nin lemaatı olan ve bir tefekkür zinciri oluşturan ve Yirmi Dokuzuncu Lem’a’da toplanan hizib ve münacatları okurdu.” (Tarihçe-i Hayat, 168)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad-u ezkarın fıtratla olan ilişkisini açıklar mısınız?</span></span><br />
<br />
Fıtrat dini İslâm, geniş anlamıyla, yaratılanların Yaratan karşısında takındıkları tavırdır. Kur’ân bu tavra tesbih, hamd, tekbir ve secde gibi isimler vermektedir. (Ra’d Sûresi, 13/13, İsra Sûresi, 17/44, Nur Sûresi, 24/41) Verilenler, genel kavram olan ibadet ve/veya duanın çeşitleri sayılırlar. Hattâ, İslâm’ın günde beş ayrı vakitte edasını emrettiği namaz ibadetini karşılamak üzere Kur’ân ve Hadis’te kullanılan salât tabirinin sözlük anlamı da duadır. Takdis, secde, tekbir, hamd ve şükür kavramlarında da yaklaşık bu mâna bulunmaktadır. (Cürcani, “Tesbih”md.) Nitekim ibâdet ve dua burcunun zirvesindeki İnsan’ın (sas) ifadesiyle ibadetin de özü duadır. (Tirmizî, “Daavat”, 1)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vird Evrad Varidat Evrad Okumanın  Fazileti Kur'an-ı Kerimde Zikir Kavramı</span></span><br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evrad ne demektir?</span></span><br />
 <br />
Vird kelimesinin çoğulu olan evrâd; Allah’a yaklaşmak için belirli zamanlarda ve belli miktarda yapılan nafile ibadet, dua ve zikri ifade eden bir tasavvuf terimidir. Sözlükte “gelmek, çeşmeye varmak, suya gelen topluluk, akan su ve dere” gibi manalara gelmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Vird ile varidat arasındaki ilişki nedir?</span></span><br />
<br />
Sûfîler ilâhî feyze mazhar olmayı belli dualara bağlamışlardır. Kişinin vird ve vazifesini fazlalaştırmasıyla Allah’ın o kişi üzerindeki ilahî lutfunun ziyadeleşeceğini ve o kişide manevî vecdin husule geleceğini beyan etmişlerdir. “Allah’ın kuldan istediği şey”e vird, “kulun Allah’tan beklediği şey”e varid adı verilmiştir. Ebû Ali ed-Dekkâk (ö.405/1014)’ın; “Vâridât evrâda göre olur. Zâhirde virdi olmayanın sırrında ve bâtınında varidi bulunmaz.” şeklindeki ifadesiyle evrâdı azalan sûfînin vâridât ve füyûzâtının da azalacağına işaret etmişlerdir.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- İlk dönem sûfîleri evrâd ile neyi kastetmişlerdir?</span></span><br />
<br />
Tasavvufi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşıldığına göre ilk sûfîler vird kelimesiyle her gün okudukları belli ayetleri kastetmişlerdir. Ayrıca virdi Kur’an okumak,nafile namaz kılmak,belli dualar okumak,tefekkür etmek ve ağlamak anlamında da kullanmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad okumanın en faziletli vakti hangi zaman dilimidir?</span></span><br />
<br />
Evrâd okumanın en faziletli vakti gündüzün ilk vakitlerinden gün ortasına (dahve-i kübra) kadar olan vakittir.Ancak vaktin geçmesiyle evrâd terk edilemez. Gündüz yapılamayan gece, gece yapılamayan gündüz eda edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad ve ezkara teveccüh nasıl olmalıdır?</span></span><br />
<br />
Vird ve zikirde bâtınî teveccüh, kalbî huzur şarttır. Amelin kabulü için hem zâhir hem de bâtın edebine riayet edilmelidir. Gönül dağınık ve bâtın karışık iken meşgul olmak, sadece kapıda bağırmak gibidir. Gaflet, aynanın paslanması ve suretlerin görünmemesine benzer. Önce mahallini hazırlamak sonra tecelliyi beklemek gerekir. Mücerred vird ve intisaba dayanmamalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Zikir kavramı Kur'an-ı Kerimde nasıl geçer?</span></span><br />
<br />
Kur’ân’ın üzerinde ısrarla durduğu konulardan biri olan zikir, türevleriyle birlikte 256 yerde geçmektedir. En-Nûr esmasının ebced değeri de 256'dır. En-Nûr (c.c.) esmasının manası dalalette olanları irşat eden, yüzleri, yürekleri, kalpleri nurlandırıp aydınlatan demektir. Zikir, perdeleri kaldırarak "Nur" olan Cenab-ı Hak ile irtibat kurmanın en ideal şeklidir. Zikir, Kur’ân’da genellikle lûgat anlamlarına uygun bir şekilde Allah’ı anmak, O’nu daima hatırlayıp hiç unutmamak mânâlarına kullanıldığı gibi, namaz (Ankebût Sûresi, 29/45, Cuma, 62/9) ve Kur’ân (Hicr Sûresi, 15/9) gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Üç âyette zikr-i kesir emri vardır. (Al-i İmran Sûresi, 3/41; Ahzap Sûresi, 33/41-42; Cuma Sûresi, 62/10) Bir âyette mü’minlerin ayakta, oturarak ve yanları üzere yatmışken Allah’ı zikrettiği belirtilmektedir. (Al-i İmran Sûresi, 3/191) Bir başka âyette, “Sabah ve akşam Rabbini, içinden yalvararak, ürpererek ve yüksek olmayan, kendinin işitebileceğin bir sesle zikret, gafillerden olma!” (A’raf Sûresi, 7/205) lafızlarıyla anlatılan zikrin, gafletin zıddı olduğu “Unuttuğunda hemen Rabbini an”(Kehf Sûresi, 18/24) âyetiyle teyit edilmektedir. Bir diğer âyette, “Ey iman edenler! Ne mallarınız, ne evlâtlarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın!” (Münafikûn Sûresi, 63/9) diye emredilirken, bir başka âyette ticaret ve alış verişin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoymadığı kişiler rical(yiğit) olarak tavsif edilmektedir. (Nûr Sûresi, 24/37) Bir yandan kalplerin ve gönüllerin ancak zikr-i İlahî ile itminana ulaşabileceği vurgulanırken,(Ra’d Sûresi, 13/28) diğer yandan, Hakk'ın zikrinden yüz çevirenin sıkıntılı bir hayatla imtihan edileceğine(Ta-Ha Sûresi, 20/124) dikkat çekilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad ezkarın önemine dair hadis-i şeriflerden örnek verir misiniz?</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), bir hadiste Rabbisini zikredenle etmeyeni diri ile ölüye benzetir. (Tirmizî, “Daavat”, 67) Diğer bazı hadislerde ise, şöyle buyurur: “Size amellerinizin en hayırlısını söyleyeyim mi? Allah’ı zikretmek.”(Tirmizî, “Daavat”, 6) “Bir topluluk oturup Allah’ı zikrederse, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar.” (Müslim, “zikir”, 8) “Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman orada yiyiniz, içiniz, yararlanınız.”Efendimiz (sas), “Cennet bahçeleri nedir”? sorusuna: “Zikir meclisleri.”diye cevap vermiştir.” (Tirmizî, “Daavat”, 82)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad ezkara meyletmemize engel unsurlar nelerdir?</span></span><br />
<br />
1- Şer’î görevlerdeki kusurlar. 2-Dünyanın geçici zevklerine duyulan ilgi. 3- Kalbi fesat insanlarla düşüp kalkma.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Çağımız müceddidinin başlıca evradları nelerdir?</span></span><br />
<br />
“Üstad, geceleri Kur’ân-ı Kerim’den vird edindiği süreleri, Resûl-ı Ekrem’in meşhur münacatı olan el-Cevşenu’l-Kebir’i, Şah-i Geylanî ve Şah-i Nakşîbendî gibi evliyanın büyüklerinin münacat ve hiziblerini, salâvat-ı nuriyeleri, bilhassa Risale-i Nur’un menbaı olan Hizbu’n-Nuriyeyi, âyât-ı Kur’ân’iye’nin lemaatı olan ve bir tefekkür zinciri oluşturan ve Yirmi Dokuzuncu Lem’a’da toplanan hizib ve münacatları okurdu.” (Tarihçe-i Hayat, 168)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">-Evrad-u ezkarın fıtratla olan ilişkisini açıklar mısınız?</span></span><br />
<br />
Fıtrat dini İslâm, geniş anlamıyla, yaratılanların Yaratan karşısında takındıkları tavırdır. Kur’ân bu tavra tesbih, hamd, tekbir ve secde gibi isimler vermektedir. (Ra’d Sûresi, 13/13, İsra Sûresi, 17/44, Nur Sûresi, 24/41) Verilenler, genel kavram olan ibadet ve/veya duanın çeşitleri sayılırlar. Hattâ, İslâm’ın günde beş ayrı vakitte edasını emrettiği namaz ibadetini karşılamak üzere Kur’ân ve Hadis’te kullanılan salât tabirinin sözlük anlamı da duadır. Takdis, secde, tekbir, hamd ve şükür kavramlarında da yaklaşık bu mâna bulunmaktadır. (Cürcani, “Tesbih”md.) Nitekim ibâdet ve dua burcunun zirvesindeki İnsan’ın (sas) ifadesiyle ibadetin de özü duadır. (Tirmizî, “Daavat”, 1)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=25757</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 06:13:18 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=25757</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah</span></span><br />
<br />
Hakikat Ne? Maddenin gürültüsü ve modern dünyanın sığ tanımları arasında ruhumuzu diri tutacak o kadim sıralamayı yeniden hatırlıyoruz: Kâinattan insana, ruhtan aşka ve nihayetinde Allah’a uzanan beş basamaklı bir varlık yolculuğu...<br />
<br />
Allah’ın peygamber aracılığı ile gönderdiği dinlerin sonuncusu İslam’dır ve peygamberi de Hazreti Muhammed’dir. İman, ibadet, ahlâk, hukuk, ekonomi, estetik değerler üzerine bina edilen İslam dininden başka bir din kabul edenler Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtaramaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN DİN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
İslam Allah’ın son dinidir!<br />
<br />
İnsan bir din sahibi olmak ihtiyacındadır, bu bir zorunluluktur, dinsizlik ruhu darmadağın eden bir infilaktır. Dinlerin insanlık tarihine bıraktığı değerleri yok saymak ne acı! Geçip giden zaman ve sonsuz değişmeler insanın imtihan basamakları değil mi? Yüzyıllar öncesinin bize armağan olarak getirdiği hayat tecrübelerinin ilk baştan adının İslam olmasının sırrı burada tecelli etmektedir.<br />
<br />
Allah katında dinin adı İslam’dır!<br />
<br />
Çok olmaz hayatta, bazen birkaç kelimede tecelli eden hakikatle karşılaşır, bunu anlamak, bunun içinde bir renk olmak adına belki de bir ömrü veririz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEŞ KAVRAM, TEK HAKİKAT</span></span><br />
<br />
Yıllar öncesinden şöyle bir paragraf aklımda kalmış; “Kâinatta tek hakikat varsa o insanın kendi varlığıdır. İnsanın hakikati ise ruhtur. Ruh için bir hakikat varsa o aşktır. Aşk için bir hakikat varsa o da Cenabı Hak’tır.”<br />
<br />
Aman Allah’ım aman... Kaç yıl oldu bunu böyle aklımda tutmuş, en zor zamanlarda bu hikmetten aldığım ışık ile nice zorlukların üstesinden gelmiştim.<br />
<br />
Bunlar neydi?<br />
<br />
Kâinat, insan, ruh, aşk ve Allah...<br />
<br />
Efendim sıralamaya dikkat buyurun; kâinat, insan, ruh, aşk, Allah.<br />
<br />
İnsanın arayıp da bulamadığı sır sakın bu evrelerin tamamı olmasın erenler!<br />
<br />
Kâinatın varlığının akıl ve duygu dünyasına yansımasının meydana getirdiği haşyet, insanı kulluk denilen sırra götürüp zincirliyor. İnsana gelince üzerinde oynanan oyunlara bakılırsa işinin hayli zor olduğu anlaşılıyor.<br />
<br />
İnsan sûretinde yaratılmak lütuf ama adam olmak hiç de kolay değil. Her zamanın kendi dayattığı imkansızlıklar düşünülecek olursa esaslı bir imtihanla karşılaştığımızı söylemek istiyorum.<br />
<br />
Gerçek nedir? Hakikate nasıl ulaşılır? Değer hükmü nasıl gerçekleşir? İnsan olarak kendi varlığımızda bulunan esmanın tecellisi için önce yapmamız gereken işler var.<br />
<br />
Gerçek; onu düşünenden bağımsız olarak var olandır.<br />
<br />
Hakikat; düşüncenin konusuna uygun olmasıdır, bu durum olay ve zaruret başlığı altında ikiye ayrılır; fizik, metafizik, ahlak başlıkları altında incelenir, zaruret ise zorunluluktan doğar, iki ile ikinin toplamının dört olduğudur.<br />
<br />
Değer; gerçek ile hakikatin üzerine bina edilen bir olgudur o da; din, hukuk, ahlak, ekonomi ve estetik gibi alt branşlara ayrılır. Modern dünyanın anlamak istemediği bir anlam alanının tam da içindeyiz, ama gelin görün ki günlük sığ çekişmeler ve siyasi otorite tarafından yapılan din tanımları her şeyi bir çıkmaza sürüklüyor ki içinden çıkabilene aşk olsun!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AŞK İLE YANMAK</span></span><br />
<br />
Ruh aslında o büyük lütfun en önemli ihsanı. Maddi varlığımızın can suyu olan o sır bizler tarafından geliştirilmeyi bekliyor. Maddenin üzerine abandığı o narin yapı ancak ibadet formatlarıyla diri tutulabiliyor, cihat arzularıyla da kanatlandırılabiliyor.<br />
<br />
Madde ve ruh ayrımına hiç mi hiç girmeyelim. Bütünü parçalara ayırmakla varlığın sırlarına nüfuz edilebileceği zannedilmesin.<br />
<br />
Aşk’a gelince orada beklemek o ulu Sultan’ın hikmeti için kapısından hiç mi hiç ayrılmamak gerekiyor. Yunus diliyle söyleyecek olursak: “Aşkın gönlüm yağmaladı /Ne olsam gerek şimdiden geri/Bir od bıraktın canıma /Yansam gerek şimdiden geri”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakikatin Beş Basamağı: Kâinat, İnsan, Ruh, Aşk ve Allah</span></span><br />
<br />
Hakikat Ne? Maddenin gürültüsü ve modern dünyanın sığ tanımları arasında ruhumuzu diri tutacak o kadim sıralamayı yeniden hatırlıyoruz: Kâinattan insana, ruhtan aşka ve nihayetinde Allah’a uzanan beş basamaklı bir varlık yolculuğu...<br />
<br />
Allah’ın peygamber aracılığı ile gönderdiği dinlerin sonuncusu İslam’dır ve peygamberi de Hazreti Muhammed’dir. İman, ibadet, ahlâk, hukuk, ekonomi, estetik değerler üzerine bina edilen İslam dininden başka bir din kabul edenler Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtaramaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İNSANIN DİN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
İslam Allah’ın son dinidir!<br />
<br />
İnsan bir din sahibi olmak ihtiyacındadır, bu bir zorunluluktur, dinsizlik ruhu darmadağın eden bir infilaktır. Dinlerin insanlık tarihine bıraktığı değerleri yok saymak ne acı! Geçip giden zaman ve sonsuz değişmeler insanın imtihan basamakları değil mi? Yüzyıllar öncesinin bize armağan olarak getirdiği hayat tecrübelerinin ilk baştan adının İslam olmasının sırrı burada tecelli etmektedir.<br />
<br />
Allah katında dinin adı İslam’dır!<br />
<br />
Çok olmaz hayatta, bazen birkaç kelimede tecelli eden hakikatle karşılaşır, bunu anlamak, bunun içinde bir renk olmak adına belki de bir ömrü veririz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEŞ KAVRAM, TEK HAKİKAT</span></span><br />
<br />
Yıllar öncesinden şöyle bir paragraf aklımda kalmış; “Kâinatta tek hakikat varsa o insanın kendi varlığıdır. İnsanın hakikati ise ruhtur. Ruh için bir hakikat varsa o aşktır. Aşk için bir hakikat varsa o da Cenabı Hak’tır.”<br />
<br />
Aman Allah’ım aman... Kaç yıl oldu bunu böyle aklımda tutmuş, en zor zamanlarda bu hikmetten aldığım ışık ile nice zorlukların üstesinden gelmiştim.<br />
<br />
Bunlar neydi?<br />
<br />
Kâinat, insan, ruh, aşk ve Allah...<br />
<br />
Efendim sıralamaya dikkat buyurun; kâinat, insan, ruh, aşk, Allah.<br />
<br />
İnsanın arayıp da bulamadığı sır sakın bu evrelerin tamamı olmasın erenler!<br />
<br />
Kâinatın varlığının akıl ve duygu dünyasına yansımasının meydana getirdiği haşyet, insanı kulluk denilen sırra götürüp zincirliyor. İnsana gelince üzerinde oynanan oyunlara bakılırsa işinin hayli zor olduğu anlaşılıyor.<br />
<br />
İnsan sûretinde yaratılmak lütuf ama adam olmak hiç de kolay değil. Her zamanın kendi dayattığı imkansızlıklar düşünülecek olursa esaslı bir imtihanla karşılaştığımızı söylemek istiyorum.<br />
<br />
Gerçek nedir? Hakikate nasıl ulaşılır? Değer hükmü nasıl gerçekleşir? İnsan olarak kendi varlığımızda bulunan esmanın tecellisi için önce yapmamız gereken işler var.<br />
<br />
Gerçek; onu düşünenden bağımsız olarak var olandır.<br />
<br />
Hakikat; düşüncenin konusuna uygun olmasıdır, bu durum olay ve zaruret başlığı altında ikiye ayrılır; fizik, metafizik, ahlak başlıkları altında incelenir, zaruret ise zorunluluktan doğar, iki ile ikinin toplamının dört olduğudur.<br />
<br />
Değer; gerçek ile hakikatin üzerine bina edilen bir olgudur o da; din, hukuk, ahlak, ekonomi ve estetik gibi alt branşlara ayrılır. Modern dünyanın anlamak istemediği bir anlam alanının tam da içindeyiz, ama gelin görün ki günlük sığ çekişmeler ve siyasi otorite tarafından yapılan din tanımları her şeyi bir çıkmaza sürüklüyor ki içinden çıkabilene aşk olsun!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AŞK İLE YANMAK</span></span><br />
<br />
Ruh aslında o büyük lütfun en önemli ihsanı. Maddi varlığımızın can suyu olan o sır bizler tarafından geliştirilmeyi bekliyor. Maddenin üzerine abandığı o narin yapı ancak ibadet formatlarıyla diri tutulabiliyor, cihat arzularıyla da kanatlandırılabiliyor.<br />
<br />
Madde ve ruh ayrımına hiç mi hiç girmeyelim. Bütünü parçalara ayırmakla varlığın sırlarına nüfuz edilebileceği zannedilmesin.<br />
<br />
Aşk’a gelince orada beklemek o ulu Sultan’ın hikmeti için kapısından hiç mi hiç ayrılmamak gerekiyor. Yunus diliyle söyleyecek olursak: “Aşkın gönlüm yağmaladı /Ne olsam gerek şimdiden geri/Bir od bıraktın canıma /Yansam gerek şimdiden geri”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Namazla Şuur Kazanir Kul!]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23993</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:49:56 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23993</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NAMAZLA ŞUUR KAZANIR KUL! </span></span><br />
<br />
Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.”<br />
(A’lâ, 87/14-15)<br />
<br />
Yüce Yaratan’a ibadet etmek, O’na kulluk etmek ve niyazda bulunmak denilince namaz, ilk akla gelen ibadettir. Zira namazın Arap dilindeki karşılığı olan “salat”a sözlükler dua edip bağışlanma dileme, yalvarma ile rükû ve secdede bulunma manasını yüklerler. <br />
Gönül, dil ve bedenle kılınır namaz!<br />
Bilinç yüklü bir kulluk vazifesidir namaz. Kalpten başlayıp dilde kıraat ve dua, bedende kıyam, rükû ve secdeyle kendini gösterir. Bu nedenle “tekbirle başlayıp, selamla sona eren, belli hareketlerin yapılması ve sözlerin telaffuzundan ibaret bedenî bir ibadet” şeklindeki tanım, namazın görünen yüzünü ifade eder sadece. <br />
Son asrın önemli müfessirlerinden merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın yaptığı tarif ise işte bu eksik yönü tamamlar: “Peygamberimizin uyguladığı şekilde yerine getirilen, kalp, dil ve bedenle birlikte yapılan bir ibadettir. (Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, 1/190-191.)<br />
Gerçek manasıyla namaz insanın ruhu, zihni ve bedeniyle ihlas içerisinde Allah’ı anması ve övmesidir. O’nu zikretmesi, O’na tesbihte bulunması, sadece O’na sığınması ve yönelmesidir. Huzur-i İlahi’de kulluk bilincinin idrakine vararak hazır durmasıdır. Mümin, namazı kılarken bedeniyle Rabbinin önünde eğilir, O’nun yüceliği karşısındaki acziyetini fark eder; kalbiyle huşû/derin bir saygı duyar Allah Teâlâ’ya. <br />
Namaz ruh ve bedenden oluşan insana benzer. Kıyam, rükû, secde ve teşehhüt gibi hareketler dışarıdan bakanın gördüğü bir beden mesabesindedir. Bu esnada Müslümanın Allah’a karşı bütün kalbiyle hissettiği içten saygı, itaat ve huşu ise namazın ruhudur. İkisi de birbirine bağlıdır. Ne ruhsuz beden, ne de bedensiz ruh bu kulluk vazifesinin hakkını verebilir. <br />
Peygamberimizin duasından (Müslim, Zikir, 73/6906.) ilham alarak, “Allah’ım bizi huşu dolu kalple namaz kılan kullarından eyle!” diyerek yakaralım Rabbimize. <br />
Allah’a en yakın olunan andır namaz!<br />
Kulun, Rabbi ile iletişim ve yakınlaşmasının eşsiz ve özel bir yoludur namaz. Allah Resulü (s.a.s.), namaz kılarken Allah ile kul arasında oluşan bağı ve iletişimi iki kişi arasındaki gizli, özel bir konuşmaya ve muhabbete benzetir. Bu nedenle namaz kılınırken geçirilen vakte daha çok kıymet verir namazın künhüne varan gönül erleri. Öyle ki o bereket dolu anlarda halis mümin, kendini Rabbine adar, dünya ve dünyalıkları geride bırakır. <br />
Dini ayakta tutan direktir namaz!<br />
Namazın diğer ibadetler arasındaki yerini ve önemini en güzel Hz. Peygamber’in şu hadisi anlatır: “Dinin başı İslam (Kelime-i şehadet getirerek Allah’a teslim olmak), direği namaz, zirvesi ise Allah yolunda mücadeledir.” (Tirmizi, İman, 8/2616; İbn Hanbel, 5/231, no: 22366.) Bu hadiste namaz, Araplar arasında yaygın olarak kullanılan ve bilinen bir çadırın direğine benzetilerek anlatılır. Burada çadır İslam dininin bütününü temsil eder. Bu destek, yani namaz sayesinde o çadır ayakta durabilir. Aksi hâlde çadır, yere serilen bir bez parçasından ibarettir. Dolayısıyla İslam binası namazla kuvvet kazanır, olgunlaşır ve ayakta durur. Bu salih amel, insanı küfrün karanlıkları ile şirk girdabına düşmekten koruyan bir perde ve arada duran koruyucu bir barikattır aynı zamanda.  <br />
Taşıdığı bu üstün özellikler nedeniyle olsa gerek tüm peygamberlerin yerine getirdiği ortak ibadet olmuştur namaz. Kulluğun merkezinde yerini almıştır. Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya, Hz. İsa’dan Hz. Zekeriya’ya, Allah’ın mesajını taşıyan tüm elçiler namazla çıkmıştır Rablerinin huzuruna.<br />
Kıyamet gününde Allah’ın, kulları hesaba çekip soracağı ilk kulluk vazifesi namazdır. Kıyametin dehşetli ortamında bizi korkudan emin kılıp kurtuluşa ulaşmamamıza vesile olacak nur da odur. Yüce Allah şöyle buyurur: “Arınan ve Rabbinin adını anıpnamaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.” (A’lâ, 87/14-15.)<br />
Cennetin anahtarını şuurlu kılınan bir namazla elde edebileceğimiz müjdesini Efendimiz şöyle muştular: <br />
“Kim, rükûları, secdeleri, abdestleri ve vakitlerine uyarak beş vakit namazı kılmaya devam eder ve bu namazların Allah katından gelen gerçek bir emir olduğuna inanırsa cennete girer.” (İbn Hanbel, 4/266, no: 18535.)<br />
Günün her vaktini bereketli kılma fırsatı namaz! <br />
İnsanın kıymetini takdir edemediği, değerini anlayamadığı iki nimetten biridir vakit. (Buhari, Rikak, 1/6412.) Müslüman, gece ve gündüzün belirli vakitlerinde kılınması istenen namazları yerine getirmekle zaman bilinci ve zamanı yönetme becerisi kazanır. Dünyanın aldatıcı meşgaleleri arasında Rabbini hatırlar, namaz aralarında işlediği günahlar için bağışlanma fırsatı elde eder. <br />
Gönlü Rabbine bağlı kulun, bütün hayatını kuşatır namaz. O, tatlı uykusundan uyanıp sabahın secdesini ederek güne başlar. Gece ve gündüz meleklerinin birlikte şahitlik ettiği bu kıymetli vakitte. (İsrâ, 17/78; Buhari, Ezan, 31/648.) <br />
Güneş tepe noktasını geçince, işine dört elle sarılan Müslümanın yorgunluğunu atma, Rabbini ve nimetlerini hatırlama vakti gelir. Güneş tüm sıcaklığıyla vururken öğlen namazıyla madden ve manen serinler, rahatlar.<br />
Güneşin etkisini azaltıp havanın biraz serinlemesiyle telaş ve koşuşturma içerisinde çalıştığı vakitlere özel bir vurgu vardır Kur’an’da. <br />
“Namazlara ve orta (ikindi) namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” (Bakara, 2/238; Tirmizi, Salat, 19/181.)<br />
Bu ayetle ikindinin bereketinden mahrum kalınmaması, dünya telaşına kapılıp Allah’ın unutulmaması hatırlatılır insana. Efendimizin bu namaz için verdiği benzetme insanı dehşete düşürecek tarzdaydı: “İkindi namazını kaçıran kimse, sanki ailesini ve malını yitirmiş gibidir.” (Buhari, Mevakitü’s-salat, 14/552; Müslim, Mesacid, 200/1417.)<br />
Gün bitip insanların yavaş yavaş evlerine dönmeye hazırlandığı vakti bereketlendirme fırsatı akşam namazıyla yakalanır. <br />
Günün yorgunluğunun atılma ve dinlenme vaktinde bu ümmet için bir üstünlük vesilesi kılınmıştır yatsı namazı. Mükâfatı eşsiz bu namaz, zamanı bereketlendirmek bir yana Müslümanın imanını ortaya koyup onda nifaktan eser bulunmadığına şahitlik eder. (Müslim, Mesacid, 252/1482.) Hz. Peygamber’in, “insanlar ondaki sevabı bilselerdi sürünerek de olsa kılmak için camiye gelirlerdi.” dediği vakittir o.  (Buhari, Ezan, 9/615; Müslim, Salat, 129/981)<br />
Yatsıdan sonra kılınan üç rekâtlı vitir namazı, Allah Resulü’nün kızıl develerden daha hayırlı bir ibadettir muştusuyla karşılar bizi. (Ebu Davud, Tefrîu ebvâbi’l-vitr, 1/1418.) Kızıl devenin o dönemdeki Araplar için eşsiz değerdeki bir varlık olduğu bilinince bu benzetmenin kıymeti daha da iyi anlaşılır. <br />
Müminin bütün günü Allah’ın zikriyle bereketlenir. Böylece âlemleri yaratana yaklaşır, günahlardan arınır, O’nun rızasına ulaşır, cennetine kavuşur.<br />
Müslümanları diriltir ve birleştirir namaz! <br />
İnsanlığın Hz. Adem’den beri var olan ibadet yeri Kâbe’dir. Allah’a teslim olanların birliğinin, aynı ufka baktığının, aynı hedefe yöneldiğinin sembolüdür Beytullah. Aslında yüzü ve bütün bedeniyle Kâbe’ye yönelmek, gönlünü, kalbini ve zihnini Allah’a vermek, yöneltmektir. Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi:  “Sizden biri kıbleye yöneldiğinde, Yüce Rabbi’ne yönelmiştir” (Ebu Davud, Salât, 22/480.)<br />
Kalbi imanla dolu kişi, her gün kıldığı beş vakit namazında diğer inanan kardeşleriyle o cihete yönelerek herkese şu mesajı haykırır: Biz müminler biriz, duygumuz bir, kimliğimiz bir, gücümüz bir, hedefimiz bir, ruhumuz tektir. Biz aynı binanın biri diğerine sımsıkı tutunan taşlarıyız. <br />
Sadece aynı ufka bakmaz müminler birliğini ve diriliğini göstermek için. Haftanın en hayırlı gününde bir araya gelir, birliktelik ruhu içerisinde kaynaşır. Bu kutlu gün cemaat ile kılınan Cuma namazıyla şenlenir, bereketlenir ve değerlenir. <br />
Bir gün değil her gün bir araya gelir Allah’ın evlerinde müminler. Bu yolda attığı her iki adımdan biriyle sevap kazanırken, diğeriyle günahları silinir. (Nesâî, Mesâcid, 14/706.) Cemaat olur mümin kardeşiyle. Omuz omuza verir hak yolunda, saf saf dizilir. Aralarına fitne ve bozgunculuk tohumu ekemez kimse. Kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla kardeşlik ve dayanışma ruhu olgunlaşır. İman dolu gönüller kenetlenir, “ben” değil “biz” bilinci kalplere nakış nakış dokunur. Bu diriltici ve ümmet yapan ruhundan olsa gerek “cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi kat daha faziletlidir.” (Buhari, Ezan, 30/645.)<br />
Mümine güç ve değer katar namaz!<br />
Namaz, dünyanın türlü meşgaleleri arasında boğulan insanı huzura kavuşturur. Bir üzüntüyle ve sıkıntıyla karşılaştığında ona güç verir. Zor zamanlarda her türlü kederi gideren Rabbine onunla sığınır, yakınlaşır.<br />
Gönül, dil ve bedenle kılınan namaz, kin, haset, hayâsızlık ve fenalık gibi manevi kirlere bulaşmaktan korur insanı. Nefsinin ilham ettiklerinin esaretinden kurtarır. Dünya hayatının süfli ve aşağılık durumlarına karşı bir zırhtır, bir kalkandır, takva numunesidir.  Yüce Allah, Kur’an’da bu hususu şöyle ortaya koyar: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebût, 29/45.) Namaz, günde beş kere yıkandığı bir nehirdir Müslümanın.  Bu nehir onun üzerinde ne manevi kir bırakır ne de maddi. <br />
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Büyük günah işlenmedikçe beş vakit namaz ve iki cuma, aralarındaki günahlara kefarettir.” (Müslim, Taharet, 14/550.) Hakkıyla kılınan namaz günah kirlerini temizler ve yaratılışın amacını her daim hatırlatır mümine. Müslümanı ahlaki açıdan olgunlaştırır, onu erdemli bir birey haline getirir. Bu kulluk vazifesini huşu ile devamlı ve bilinçli bir şekilde yerine getiren müminde ne nankörlükten eser kalır ne de cimrilikten. <br />
İnsan namaz sayesinde, olgun bir mümine; güzel ahlakı karakter haline gelen bir insan-ı kâmile; iffet ve dürüstlüğüyle, tıpkı rehberi gibi emin bir şahsiyete; İslam’ın gözde ve şuurlu bir temsilcisine ve mübelliğine dönüşür.<br />
Dua ile:<br />
“Rabbim! Beni ve neslimi namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur.” (İbrahim, 14/40.)<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Dr. Kenan Oral</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NAMAZLA ŞUUR KAZANIR KUL! </span></span><br />
<br />
Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.”<br />
(A’lâ, 87/14-15)<br />
<br />
Yüce Yaratan’a ibadet etmek, O’na kulluk etmek ve niyazda bulunmak denilince namaz, ilk akla gelen ibadettir. Zira namazın Arap dilindeki karşılığı olan “salat”a sözlükler dua edip bağışlanma dileme, yalvarma ile rükû ve secdede bulunma manasını yüklerler. <br />
Gönül, dil ve bedenle kılınır namaz!<br />
Bilinç yüklü bir kulluk vazifesidir namaz. Kalpten başlayıp dilde kıraat ve dua, bedende kıyam, rükû ve secdeyle kendini gösterir. Bu nedenle “tekbirle başlayıp, selamla sona eren, belli hareketlerin yapılması ve sözlerin telaffuzundan ibaret bedenî bir ibadet” şeklindeki tanım, namazın görünen yüzünü ifade eder sadece. <br />
Son asrın önemli müfessirlerinden merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın yaptığı tarif ise işte bu eksik yönü tamamlar: “Peygamberimizin uyguladığı şekilde yerine getirilen, kalp, dil ve bedenle birlikte yapılan bir ibadettir. (Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, 1/190-191.)<br />
Gerçek manasıyla namaz insanın ruhu, zihni ve bedeniyle ihlas içerisinde Allah’ı anması ve övmesidir. O’nu zikretmesi, O’na tesbihte bulunması, sadece O’na sığınması ve yönelmesidir. Huzur-i İlahi’de kulluk bilincinin idrakine vararak hazır durmasıdır. Mümin, namazı kılarken bedeniyle Rabbinin önünde eğilir, O’nun yüceliği karşısındaki acziyetini fark eder; kalbiyle huşû/derin bir saygı duyar Allah Teâlâ’ya. <br />
Namaz ruh ve bedenden oluşan insana benzer. Kıyam, rükû, secde ve teşehhüt gibi hareketler dışarıdan bakanın gördüğü bir beden mesabesindedir. Bu esnada Müslümanın Allah’a karşı bütün kalbiyle hissettiği içten saygı, itaat ve huşu ise namazın ruhudur. İkisi de birbirine bağlıdır. Ne ruhsuz beden, ne de bedensiz ruh bu kulluk vazifesinin hakkını verebilir. <br />
Peygamberimizin duasından (Müslim, Zikir, 73/6906.) ilham alarak, “Allah’ım bizi huşu dolu kalple namaz kılan kullarından eyle!” diyerek yakaralım Rabbimize. <br />
Allah’a en yakın olunan andır namaz!<br />
Kulun, Rabbi ile iletişim ve yakınlaşmasının eşsiz ve özel bir yoludur namaz. Allah Resulü (s.a.s.), namaz kılarken Allah ile kul arasında oluşan bağı ve iletişimi iki kişi arasındaki gizli, özel bir konuşmaya ve muhabbete benzetir. Bu nedenle namaz kılınırken geçirilen vakte daha çok kıymet verir namazın künhüne varan gönül erleri. Öyle ki o bereket dolu anlarda halis mümin, kendini Rabbine adar, dünya ve dünyalıkları geride bırakır. <br />
Dini ayakta tutan direktir namaz!<br />
Namazın diğer ibadetler arasındaki yerini ve önemini en güzel Hz. Peygamber’in şu hadisi anlatır: “Dinin başı İslam (Kelime-i şehadet getirerek Allah’a teslim olmak), direği namaz, zirvesi ise Allah yolunda mücadeledir.” (Tirmizi, İman, 8/2616; İbn Hanbel, 5/231, no: 22366.) Bu hadiste namaz, Araplar arasında yaygın olarak kullanılan ve bilinen bir çadırın direğine benzetilerek anlatılır. Burada çadır İslam dininin bütününü temsil eder. Bu destek, yani namaz sayesinde o çadır ayakta durabilir. Aksi hâlde çadır, yere serilen bir bez parçasından ibarettir. Dolayısıyla İslam binası namazla kuvvet kazanır, olgunlaşır ve ayakta durur. Bu salih amel, insanı küfrün karanlıkları ile şirk girdabına düşmekten koruyan bir perde ve arada duran koruyucu bir barikattır aynı zamanda.  <br />
Taşıdığı bu üstün özellikler nedeniyle olsa gerek tüm peygamberlerin yerine getirdiği ortak ibadet olmuştur namaz. Kulluğun merkezinde yerini almıştır. Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya, Hz. İsa’dan Hz. Zekeriya’ya, Allah’ın mesajını taşıyan tüm elçiler namazla çıkmıştır Rablerinin huzuruna.<br />
Kıyamet gününde Allah’ın, kulları hesaba çekip soracağı ilk kulluk vazifesi namazdır. Kıyametin dehşetli ortamında bizi korkudan emin kılıp kurtuluşa ulaşmamamıza vesile olacak nur da odur. Yüce Allah şöyle buyurur: “Arınan ve Rabbinin adını anıpnamaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.” (A’lâ, 87/14-15.)<br />
Cennetin anahtarını şuurlu kılınan bir namazla elde edebileceğimiz müjdesini Efendimiz şöyle muştular: <br />
“Kim, rükûları, secdeleri, abdestleri ve vakitlerine uyarak beş vakit namazı kılmaya devam eder ve bu namazların Allah katından gelen gerçek bir emir olduğuna inanırsa cennete girer.” (İbn Hanbel, 4/266, no: 18535.)<br />
Günün her vaktini bereketli kılma fırsatı namaz! <br />
İnsanın kıymetini takdir edemediği, değerini anlayamadığı iki nimetten biridir vakit. (Buhari, Rikak, 1/6412.) Müslüman, gece ve gündüzün belirli vakitlerinde kılınması istenen namazları yerine getirmekle zaman bilinci ve zamanı yönetme becerisi kazanır. Dünyanın aldatıcı meşgaleleri arasında Rabbini hatırlar, namaz aralarında işlediği günahlar için bağışlanma fırsatı elde eder. <br />
Gönlü Rabbine bağlı kulun, bütün hayatını kuşatır namaz. O, tatlı uykusundan uyanıp sabahın secdesini ederek güne başlar. Gece ve gündüz meleklerinin birlikte şahitlik ettiği bu kıymetli vakitte. (İsrâ, 17/78; Buhari, Ezan, 31/648.) <br />
Güneş tepe noktasını geçince, işine dört elle sarılan Müslümanın yorgunluğunu atma, Rabbini ve nimetlerini hatırlama vakti gelir. Güneş tüm sıcaklığıyla vururken öğlen namazıyla madden ve manen serinler, rahatlar.<br />
Güneşin etkisini azaltıp havanın biraz serinlemesiyle telaş ve koşuşturma içerisinde çalıştığı vakitlere özel bir vurgu vardır Kur’an’da. <br />
“Namazlara ve orta (ikindi) namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” (Bakara, 2/238; Tirmizi, Salat, 19/181.)<br />
Bu ayetle ikindinin bereketinden mahrum kalınmaması, dünya telaşına kapılıp Allah’ın unutulmaması hatırlatılır insana. Efendimizin bu namaz için verdiği benzetme insanı dehşete düşürecek tarzdaydı: “İkindi namazını kaçıran kimse, sanki ailesini ve malını yitirmiş gibidir.” (Buhari, Mevakitü’s-salat, 14/552; Müslim, Mesacid, 200/1417.)<br />
Gün bitip insanların yavaş yavaş evlerine dönmeye hazırlandığı vakti bereketlendirme fırsatı akşam namazıyla yakalanır. <br />
Günün yorgunluğunun atılma ve dinlenme vaktinde bu ümmet için bir üstünlük vesilesi kılınmıştır yatsı namazı. Mükâfatı eşsiz bu namaz, zamanı bereketlendirmek bir yana Müslümanın imanını ortaya koyup onda nifaktan eser bulunmadığına şahitlik eder. (Müslim, Mesacid, 252/1482.) Hz. Peygamber’in, “insanlar ondaki sevabı bilselerdi sürünerek de olsa kılmak için camiye gelirlerdi.” dediği vakittir o.  (Buhari, Ezan, 9/615; Müslim, Salat, 129/981)<br />
Yatsıdan sonra kılınan üç rekâtlı vitir namazı, Allah Resulü’nün kızıl develerden daha hayırlı bir ibadettir muştusuyla karşılar bizi. (Ebu Davud, Tefrîu ebvâbi’l-vitr, 1/1418.) Kızıl devenin o dönemdeki Araplar için eşsiz değerdeki bir varlık olduğu bilinince bu benzetmenin kıymeti daha da iyi anlaşılır. <br />
Müminin bütün günü Allah’ın zikriyle bereketlenir. Böylece âlemleri yaratana yaklaşır, günahlardan arınır, O’nun rızasına ulaşır, cennetine kavuşur.<br />
Müslümanları diriltir ve birleştirir namaz! <br />
İnsanlığın Hz. Adem’den beri var olan ibadet yeri Kâbe’dir. Allah’a teslim olanların birliğinin, aynı ufka baktığının, aynı hedefe yöneldiğinin sembolüdür Beytullah. Aslında yüzü ve bütün bedeniyle Kâbe’ye yönelmek, gönlünü, kalbini ve zihnini Allah’a vermek, yöneltmektir. Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi:  “Sizden biri kıbleye yöneldiğinde, Yüce Rabbi’ne yönelmiştir” (Ebu Davud, Salât, 22/480.)<br />
Kalbi imanla dolu kişi, her gün kıldığı beş vakit namazında diğer inanan kardeşleriyle o cihete yönelerek herkese şu mesajı haykırır: Biz müminler biriz, duygumuz bir, kimliğimiz bir, gücümüz bir, hedefimiz bir, ruhumuz tektir. Biz aynı binanın biri diğerine sımsıkı tutunan taşlarıyız. <br />
Sadece aynı ufka bakmaz müminler birliğini ve diriliğini göstermek için. Haftanın en hayırlı gününde bir araya gelir, birliktelik ruhu içerisinde kaynaşır. Bu kutlu gün cemaat ile kılınan Cuma namazıyla şenlenir, bereketlenir ve değerlenir. <br />
Bir gün değil her gün bir araya gelir Allah’ın evlerinde müminler. Bu yolda attığı her iki adımdan biriyle sevap kazanırken, diğeriyle günahları silinir. (Nesâî, Mesâcid, 14/706.) Cemaat olur mümin kardeşiyle. Omuz omuza verir hak yolunda, saf saf dizilir. Aralarına fitne ve bozgunculuk tohumu ekemez kimse. Kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla kardeşlik ve dayanışma ruhu olgunlaşır. İman dolu gönüller kenetlenir, “ben” değil “biz” bilinci kalplere nakış nakış dokunur. Bu diriltici ve ümmet yapan ruhundan olsa gerek “cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi kat daha faziletlidir.” (Buhari, Ezan, 30/645.)<br />
Mümine güç ve değer katar namaz!<br />
Namaz, dünyanın türlü meşgaleleri arasında boğulan insanı huzura kavuşturur. Bir üzüntüyle ve sıkıntıyla karşılaştığında ona güç verir. Zor zamanlarda her türlü kederi gideren Rabbine onunla sığınır, yakınlaşır.<br />
Gönül, dil ve bedenle kılınan namaz, kin, haset, hayâsızlık ve fenalık gibi manevi kirlere bulaşmaktan korur insanı. Nefsinin ilham ettiklerinin esaretinden kurtarır. Dünya hayatının süfli ve aşağılık durumlarına karşı bir zırhtır, bir kalkandır, takva numunesidir.  Yüce Allah, Kur’an’da bu hususu şöyle ortaya koyar: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebût, 29/45.) Namaz, günde beş kere yıkandığı bir nehirdir Müslümanın.  Bu nehir onun üzerinde ne manevi kir bırakır ne de maddi. <br />
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Büyük günah işlenmedikçe beş vakit namaz ve iki cuma, aralarındaki günahlara kefarettir.” (Müslim, Taharet, 14/550.) Hakkıyla kılınan namaz günah kirlerini temizler ve yaratılışın amacını her daim hatırlatır mümine. Müslümanı ahlaki açıdan olgunlaştırır, onu erdemli bir birey haline getirir. Bu kulluk vazifesini huşu ile devamlı ve bilinçli bir şekilde yerine getiren müminde ne nankörlükten eser kalır ne de cimrilikten. <br />
İnsan namaz sayesinde, olgun bir mümine; güzel ahlakı karakter haline gelen bir insan-ı kâmile; iffet ve dürüstlüğüyle, tıpkı rehberi gibi emin bir şahsiyete; İslam’ın gözde ve şuurlu bir temsilcisine ve mübelliğine dönüşür.<br />
Dua ile:<br />
“Rabbim! Beni ve neslimi namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur.” (İbrahim, 14/40.)<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Dr. Kenan Oral</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Siret: Bir Güzel Ahlak Yürüyüşü]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23992</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:48:08 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23992</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SİRET: BİR GÜZEL AHLAK YÜRÜYÜŞÜ </span></span><br />
<br />
Güzel ahlakın en özlü tariflerinden birisidir: Kötü huylardan arınmak, iyi huylarla bezenmek. Aslında bu tarif başlı başına “iki adımda ahlak” olarak ifade edilebilecek bir ahlak felsefesi özetidir. Ahlaki olgunlaşma süreci insanın önce kötü davranış ve alışkanlıkları bırakmasını, ardından hayatın her alanına dair değerleri edinip benimsemesini öngörür. Bu sıralama, birey için olduğu gibi toplum için de aşağı yukarı böyledir.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin (s.a.s.) siretinde gözlemlenen durum da aslında pek farklı değildi. Kötülüğün âdeta standart olduğu ve ahlaksızlığın ahlak, kanunsuzluğun da kanun hâline geldiği bir ortamda çirkinliklerden uzak durmakla ve güzel ahlakı aramakla başlamıştı her şey. Erdemi aramak için toplumdan kopan, toplumun oldukça uzağında kutsalla buluşan, elinde bir fazilet meşalesiyle topluma dönen ve toplumu bir bütün olarak ahlakın aydınlığına çağıran bir insanın hikâyesiydi siret.<br />
<br />
Elbette kilit kavram vahiydir. Ve elbette nübüvvettir. Allah Resulü’nün (s.a.s.) hayatındaki ahlak örgüsü ve her keskin dönemeçteki güçlü ahlak vurgusu, kesinlikle rastlantısal olmayıp ilahi bir rahmetin tecellileri niteliğindedir. Tıpkı Hz. Musa’nın ilk bakışta sıradan gibi algılanabilecek bir vakanın ardından toplumun dışına çıkarılması ve erdem arayışına koyulması gibi. Yine tıpkı Hz. Meryem’in Hz. Cebrail ile yüz yüze gelip elinde mucizevi bir fazilet timsali ile topluma dönmesi gibi. Ve tıpkı Hz. İbrahim’in, Âzer’den Nemrut’a kadar bütün bir toplumu en büyük ahlaki kabul olan tevhide davet etmesi gibi.<br />
<br />
Hira: Toplumun uzağında ahlak arayışı<br />
Ahlak, fıtratla özdeştir. Var oluşundan itibaren insanın anlam arayışını karşılayan, eksildiğinde ikmali için manevi unsurların (melek, kitap, peygamber) seferber edildiği temel bir yaşam desteğidir. Bi’setin hemen öncesinde oluşan tabloya bu açıdan bakıldığında, inanç temelleri ortadan kaldırılmış bir toplumda yaşamaktan bunalan insanın, kendisini şehrin dışına taşıyan anlam arayışında ulaştığı veya mazhar olduğu ilahi öğreti, tam da ahlaka tekabül edecektir. Bunun içindir ki yüklendiği misyonu tek cümleyle özetleyen Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ben, ahlaki güzellikleri tamamlamak üzere gönderildim.” (Mâlik b. Enes, el-Muvatta, I-II, Kâhire 1993, Husnü’l-Huluk, 1/8.)<br />
Güzelliklerin tamamlanması, çirkinliklerin elenmesiyle başlayan bir süreçti. Alak ve Müddessir surelerinin ilk ayetlerinden itibaren vahiy insanı adım adım yönlendirecek, cehalet ve tanrıtanımazlıktan kirli elbiselerle dolaşmaya ve pis işlerle uğraşmaya kadar bir dizi maddi/manevi kirden toplumu sistematik biçimde arındıracaktı.<br />
<br />
İlk vahiy: Topluma erdemle dönüş<br />
Toplumun uzağında ve tek başına erdemi edinmek zordu. Ama daha da zor olanı, o erdemi sırtlayıp şehre getirmek ve ahlaki değerlerle ilişkisini neredeyse bitirmiş olan bir topluluğa takdim etmekti. Diğer taraftan, taşradaki erdem, şehirde tek başına sonuç vermemekteydi ve sonuç vermesi için bizzat bir erdemlinin üstünde temsili ve tecellisi gerekmekteydi.<br />
Bu temsilin hangi ölçüde gerçekleştiği Hz. Hatice’nin ilk vahiy olayında söylediklerinden anlaşılabilir. Henüz risaletin ilk gününde, belki de imanını ilk açıklayan kişi olarak Hz. Hatice, üzerini örttüğü eşine teselli sadedinde şu hakikatleri ifade etmişti:<br />
“Hiç korkma; gözün aydın olsun! Sen akraba ilişkisine önem veren, yalan söylemeyen, aile geçindirme yükünü üstlenen, misafir ağırlayan, darda kalanların yardımına koşan bir insansın; Allah seni hiç yolda bırakır mı?” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXXIII/112-114 / 25959.)<br />
<br />
Açık tebliğ: Toplumu erdeme çağırış<br />
Allah Resulü (s.a.s.) güzel ahlakın temsil edilmesi gibi son derece ağır bir vazifeyi sünnetiyle ve bizzat gerçekleştirmiştir. Hadis metinleri, erdemin topluma hatırlatılışına ve yeri geldiğinde bu uğurda haykırılışına dair sayısız örnekle doludur. Nitekim Allah Resulü’nün (s.a.s.) peygamberliğini ilan ettiğini haber alan Ebu Zerr el-Ğıfârî’nin kardeşini Mekke’ye durumu araştırmaya gönderdiği ve dönüşte kardeşinin kendisine durumu şu cümleyle özetlediği bilinmektedir: “Onun, ahlaki güzellikleri emrettiğini gördüm.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 28/6362.) Bu cümle, tebliğe şahitlik etmek bağlamında “gördüm; bunu yapıyordu” vurgusuyla da anlaşılabilir; “önceliğinin ahlak olduğu kanaatine vardım” tarzında bir izlenim özeti olarak da okunabilir. (Nevevi, Yahyâ b. Şeref, Şerhu Sahihi Müslim, Dârü’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrut 1995, XVI/28-29.) İkisi birlikte düşünüldüğünde ise şu ortak sonuç ortaya çıkacaktır: Güzel ahlak şehre getirilmiş ve toplumla açıkça paylaşılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Abdullah b. Selâm’ın, hicrette Medine’ye giriş sırasında yaşananları anlatışı da bu bakımdan kayda değerdir. O, şehrin yetişmiş bir insanı ve ehlikitabın bir âlimi olarak kalabalığa karıştığını anlatmakta, âdeta “kurak toprağın suya kavuşması” gibi şehrin erdeme kavuştuğu o anda Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ağzından duyduğu “ahlakı ısrarla önceleyip vurgulayan” ilk cümleleri aktarmaktadır:<br />
“Ey insanlar! Selamı yayın! Akrabalarınızı ziyaret edin! Yemek yedirin! İnsanlar uyurken geceleyin namaz kılın! Selametle cennete girin!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXIX/201-202 (23784); Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 42/2485.)<br />
Hicret: Ahlak üzerine bir toplum inşa ediş<br />
<br />
Yeni bir toplumda “olmayan” bir ahlaki düzeni sıfırdan kurmanın elbette birden fazla boyutu söz konusuydu. Siyasi, ekonomik, tarihî ve kültürel boyutların detaylı tetkiki İslam tarihi kaynaklarında mevcuttur. (Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, (çev. Salih Tuğ), Ankara 2003, I/175-213.) Ama genel olarak ahlakın temellendirilmesine odaklanıldığında hicrete zemin hazırlayan Akabe görüşmelerindeki maddeleri hatırlamamak mümkün değildir. “Toplumun temsilcisi” olan nakiplerle “Ahlakın temsilcisi” Hz. Peygamber’in (s.a.s.) üzerinde anlaşmaya varıp el sıkıştıkları konular şunlardı: Şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, yalan söylememek, meşru emre karşı gelmemek.<br />
İtikadi, ekonomik, cinsel, ailevi, iletişime veya yönetime dair temel ahlaksızlıkları dışlayan böylesine kapsamlı bir sözleşmenin oturtulduğu temel ise elbette iman olmaktadır. Hadiseyi aktaran Ubade ibnü’s-Samit (r.a.), biat şartlarının nasıl uygulanacağıyla ilgili olarak Allah Resulü’nün (s.a.s.) yaptığı şu açıklamaları da nakleder: “İçinizden kim sözünü tutarsa, karşılığını Allah verecektir. Kim bu suçlardan birisini işler de o suçtan dolayı kendisine ceza uygulanırsa, bu ceza onun günahını siler. Kim de bu suçlardan birisini işlediği hâlde Allah onun yaptığını örtüp gizlerse, onun durumu Allah’a kalmıştır. Allah isterse onu bağışlar, isterse ona azap eder.” (Buhari, Tefsir, (Mümtehine) 3 (4894); Müslim, Hudûd, 41/4461.)<br />
Öyleyse meselenin bir eğitim hamlesi olduğunun, henüz hicret gerçekleşmeden Kur’an öğreticisi Mus’ab b. Umeyr ve diğer sahabilerin elinde şekillendiğinin altı yeniden çizilmelidir. Mekke döneminde on üç yıl boyunca atılan kalbî temelin ve verilen zihinsel eğitimin ardından kısa sürede kurulan hukuki yapı, ibadetler de dâhil olmak üzere dini ve ahlakı topluma sağlıklı bir zeminde sunmuştur. Bunun hiç de şaşırtıcı olmayan sonucu erdem üzerine kurulan bu şehirde zina yapan bir bireyin bile gelip itirafçı olması, “Ben bu suçu işledim, bana cezamı uygulayın da temizleneyim, ahirete kalmasın!” diye yalvarmasıdır. Bu, her türlü hukuki düzenlemeye rağmen şiddetten tutun da hak ihlaline giren birçok suç işlemeye devam eden bireylerin, güzel ahlakı önceleyen bir eğitim modeline duydukları ihtiyacı göstermektedir.<br />
<br />
Veda haccı: Güzel ahlakı topluma emanet ediş<br />
Her denemenin bir sonu, her örnekliğin bir hitamı vardır. İnsanlara toplu hâlde ve kurallı bir biçimde nasıl yaşayabileceklerini öğreten Allah Resulü’nün (s.a.s.) veda haccında söyledikleri de sürecin o günü ve geleceğine dair yaklaşımlar açısından dikkat çekicidir. Ahlakla toplumu bütünleştiren, insana her yaşta ve şartta mükerrem olduğunu hatırlatan nebevi üslubun bu nihai hitaptaki görünümü evi toplayıp düzenleyen, giderken de bozmamaları ve dağıtmamaları için evlatlarını uyaran bir annenin içten seslenişini andırmaktadır:<br />
“Benden sonra birbirinin boynunu vuran kâfirlere dönmeyin!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXI/504-505, (19167); Buhari, Meğâzî, 78/4405.)<br />
Kadınların “Allah’ın emaneti” olarak değerlendirilmesi, insana ırkından dolayı değil sırf insan olma niteliğinden ötürü saygı duyulması ve benzeri yönlerdeki nebevi çağrılar “Bütün bunları size ilettim mi?” sorusuyla bitmekte, yıllarca türlü emeklerle sağlanan büyük bir ahlaki değerler birikimi de topluma böylece emanet edilmektedir.<br />
Vefat-ı Nebi’den (s.a.s.) kısa süre sonra yaşanan tarihî gelişmeler, bu uyarıların önemi kadar insan-toplum-ahlak üçgeninde dengenin muhafazasının zorluğunu da belgelemektedir. O günlerdeki kargaşayı tartışıp durmanın ötesinde, benzer bir sorumluluğun, içinde bulunulan çağda nasıl ifa edilebileceği üzerinde düşünmek daha mantıklı olacaktır.<br />
Bugün: Emaneti/ahlakı koruyabilmek <br />
Sünnet-i seniyyenin bizlere bıraktığı miras; takva, sabır, hayâ, dürüstlük, şükür gibi onlarca ahlaki değerden örülmüş paha biçilemez güzellikte bir elbiseydi. Ve bu elbise, bünyesinde sadece belirli renk ve desenleri değil kendine özgü apayrı bir manevi ruhu da barındırıyordu. Temel mesele, ibadetlerin de teşekkülüne birinci dereceden katkı sağladığı bu büyük manevi ruhu özümseyebilmekti.<br />
<br />
Dinin en az davranış boyutu kadar önemli ve derinlikli bir düşünce/zihniyet boyutu olduğunu hatırlayarak… İnsanın insana değer vermediği herhangi bir ahlaki modelin kalıcı olamayacağını öngörerek… Yaşanan bireysel ve sosyal imtihanlardan gerçek ibretler çıkarıp geleceği onlardan hareketle tasarlayarak… Ve bütün bunların ancak, Kur’an-ı Kerim’e imanın hemen yanında Resul-i Ekrem’e (s.a.s.)koşulsuz tabi olmayı da nefsine kabul ettirebilenlere nasip olacağını unutmayarak.<br />
<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Doç. Dr. Ahmed Ürkmez</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SİRET: BİR GÜZEL AHLAK YÜRÜYÜŞÜ </span></span><br />
<br />
Güzel ahlakın en özlü tariflerinden birisidir: Kötü huylardan arınmak, iyi huylarla bezenmek. Aslında bu tarif başlı başına “iki adımda ahlak” olarak ifade edilebilecek bir ahlak felsefesi özetidir. Ahlaki olgunlaşma süreci insanın önce kötü davranış ve alışkanlıkları bırakmasını, ardından hayatın her alanına dair değerleri edinip benimsemesini öngörür. Bu sıralama, birey için olduğu gibi toplum için de aşağı yukarı böyledir.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin (s.a.s.) siretinde gözlemlenen durum da aslında pek farklı değildi. Kötülüğün âdeta standart olduğu ve ahlaksızlığın ahlak, kanunsuzluğun da kanun hâline geldiği bir ortamda çirkinliklerden uzak durmakla ve güzel ahlakı aramakla başlamıştı her şey. Erdemi aramak için toplumdan kopan, toplumun oldukça uzağında kutsalla buluşan, elinde bir fazilet meşalesiyle topluma dönen ve toplumu bir bütün olarak ahlakın aydınlığına çağıran bir insanın hikâyesiydi siret.<br />
<br />
Elbette kilit kavram vahiydir. Ve elbette nübüvvettir. Allah Resulü’nün (s.a.s.) hayatındaki ahlak örgüsü ve her keskin dönemeçteki güçlü ahlak vurgusu, kesinlikle rastlantısal olmayıp ilahi bir rahmetin tecellileri niteliğindedir. Tıpkı Hz. Musa’nın ilk bakışta sıradan gibi algılanabilecek bir vakanın ardından toplumun dışına çıkarılması ve erdem arayışına koyulması gibi. Yine tıpkı Hz. Meryem’in Hz. Cebrail ile yüz yüze gelip elinde mucizevi bir fazilet timsali ile topluma dönmesi gibi. Ve tıpkı Hz. İbrahim’in, Âzer’den Nemrut’a kadar bütün bir toplumu en büyük ahlaki kabul olan tevhide davet etmesi gibi.<br />
<br />
Hira: Toplumun uzağında ahlak arayışı<br />
Ahlak, fıtratla özdeştir. Var oluşundan itibaren insanın anlam arayışını karşılayan, eksildiğinde ikmali için manevi unsurların (melek, kitap, peygamber) seferber edildiği temel bir yaşam desteğidir. Bi’setin hemen öncesinde oluşan tabloya bu açıdan bakıldığında, inanç temelleri ortadan kaldırılmış bir toplumda yaşamaktan bunalan insanın, kendisini şehrin dışına taşıyan anlam arayışında ulaştığı veya mazhar olduğu ilahi öğreti, tam da ahlaka tekabül edecektir. Bunun içindir ki yüklendiği misyonu tek cümleyle özetleyen Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ben, ahlaki güzellikleri tamamlamak üzere gönderildim.” (Mâlik b. Enes, el-Muvatta, I-II, Kâhire 1993, Husnü’l-Huluk, 1/8.)<br />
Güzelliklerin tamamlanması, çirkinliklerin elenmesiyle başlayan bir süreçti. Alak ve Müddessir surelerinin ilk ayetlerinden itibaren vahiy insanı adım adım yönlendirecek, cehalet ve tanrıtanımazlıktan kirli elbiselerle dolaşmaya ve pis işlerle uğraşmaya kadar bir dizi maddi/manevi kirden toplumu sistematik biçimde arındıracaktı.<br />
<br />
İlk vahiy: Topluma erdemle dönüş<br />
Toplumun uzağında ve tek başına erdemi edinmek zordu. Ama daha da zor olanı, o erdemi sırtlayıp şehre getirmek ve ahlaki değerlerle ilişkisini neredeyse bitirmiş olan bir topluluğa takdim etmekti. Diğer taraftan, taşradaki erdem, şehirde tek başına sonuç vermemekteydi ve sonuç vermesi için bizzat bir erdemlinin üstünde temsili ve tecellisi gerekmekteydi.<br />
Bu temsilin hangi ölçüde gerçekleştiği Hz. Hatice’nin ilk vahiy olayında söylediklerinden anlaşılabilir. Henüz risaletin ilk gününde, belki de imanını ilk açıklayan kişi olarak Hz. Hatice, üzerini örttüğü eşine teselli sadedinde şu hakikatleri ifade etmişti:<br />
“Hiç korkma; gözün aydın olsun! Sen akraba ilişkisine önem veren, yalan söylemeyen, aile geçindirme yükünü üstlenen, misafir ağırlayan, darda kalanların yardımına koşan bir insansın; Allah seni hiç yolda bırakır mı?” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXXIII/112-114 / 25959.)<br />
<br />
Açık tebliğ: Toplumu erdeme çağırış<br />
Allah Resulü (s.a.s.) güzel ahlakın temsil edilmesi gibi son derece ağır bir vazifeyi sünnetiyle ve bizzat gerçekleştirmiştir. Hadis metinleri, erdemin topluma hatırlatılışına ve yeri geldiğinde bu uğurda haykırılışına dair sayısız örnekle doludur. Nitekim Allah Resulü’nün (s.a.s.) peygamberliğini ilan ettiğini haber alan Ebu Zerr el-Ğıfârî’nin kardeşini Mekke’ye durumu araştırmaya gönderdiği ve dönüşte kardeşinin kendisine durumu şu cümleyle özetlediği bilinmektedir: “Onun, ahlaki güzellikleri emrettiğini gördüm.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 28/6362.) Bu cümle, tebliğe şahitlik etmek bağlamında “gördüm; bunu yapıyordu” vurgusuyla da anlaşılabilir; “önceliğinin ahlak olduğu kanaatine vardım” tarzında bir izlenim özeti olarak da okunabilir. (Nevevi, Yahyâ b. Şeref, Şerhu Sahihi Müslim, Dârü’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrut 1995, XVI/28-29.) İkisi birlikte düşünüldüğünde ise şu ortak sonuç ortaya çıkacaktır: Güzel ahlak şehre getirilmiş ve toplumla açıkça paylaşılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Abdullah b. Selâm’ın, hicrette Medine’ye giriş sırasında yaşananları anlatışı da bu bakımdan kayda değerdir. O, şehrin yetişmiş bir insanı ve ehlikitabın bir âlimi olarak kalabalığa karıştığını anlatmakta, âdeta “kurak toprağın suya kavuşması” gibi şehrin erdeme kavuştuğu o anda Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ağzından duyduğu “ahlakı ısrarla önceleyip vurgulayan” ilk cümleleri aktarmaktadır:<br />
“Ey insanlar! Selamı yayın! Akrabalarınızı ziyaret edin! Yemek yedirin! İnsanlar uyurken geceleyin namaz kılın! Selametle cennete girin!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXIX/201-202 (23784); Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 42/2485.)<br />
Hicret: Ahlak üzerine bir toplum inşa ediş<br />
<br />
Yeni bir toplumda “olmayan” bir ahlaki düzeni sıfırdan kurmanın elbette birden fazla boyutu söz konusuydu. Siyasi, ekonomik, tarihî ve kültürel boyutların detaylı tetkiki İslam tarihi kaynaklarında mevcuttur. (Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, (çev. Salih Tuğ), Ankara 2003, I/175-213.) Ama genel olarak ahlakın temellendirilmesine odaklanıldığında hicrete zemin hazırlayan Akabe görüşmelerindeki maddeleri hatırlamamak mümkün değildir. “Toplumun temsilcisi” olan nakiplerle “Ahlakın temsilcisi” Hz. Peygamber’in (s.a.s.) üzerinde anlaşmaya varıp el sıkıştıkları konular şunlardı: Şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, yalan söylememek, meşru emre karşı gelmemek.<br />
İtikadi, ekonomik, cinsel, ailevi, iletişime veya yönetime dair temel ahlaksızlıkları dışlayan böylesine kapsamlı bir sözleşmenin oturtulduğu temel ise elbette iman olmaktadır. Hadiseyi aktaran Ubade ibnü’s-Samit (r.a.), biat şartlarının nasıl uygulanacağıyla ilgili olarak Allah Resulü’nün (s.a.s.) yaptığı şu açıklamaları da nakleder: “İçinizden kim sözünü tutarsa, karşılığını Allah verecektir. Kim bu suçlardan birisini işler de o suçtan dolayı kendisine ceza uygulanırsa, bu ceza onun günahını siler. Kim de bu suçlardan birisini işlediği hâlde Allah onun yaptığını örtüp gizlerse, onun durumu Allah’a kalmıştır. Allah isterse onu bağışlar, isterse ona azap eder.” (Buhari, Tefsir, (Mümtehine) 3 (4894); Müslim, Hudûd, 41/4461.)<br />
Öyleyse meselenin bir eğitim hamlesi olduğunun, henüz hicret gerçekleşmeden Kur’an öğreticisi Mus’ab b. Umeyr ve diğer sahabilerin elinde şekillendiğinin altı yeniden çizilmelidir. Mekke döneminde on üç yıl boyunca atılan kalbî temelin ve verilen zihinsel eğitimin ardından kısa sürede kurulan hukuki yapı, ibadetler de dâhil olmak üzere dini ve ahlakı topluma sağlıklı bir zeminde sunmuştur. Bunun hiç de şaşırtıcı olmayan sonucu erdem üzerine kurulan bu şehirde zina yapan bir bireyin bile gelip itirafçı olması, “Ben bu suçu işledim, bana cezamı uygulayın da temizleneyim, ahirete kalmasın!” diye yalvarmasıdır. Bu, her türlü hukuki düzenlemeye rağmen şiddetten tutun da hak ihlaline giren birçok suç işlemeye devam eden bireylerin, güzel ahlakı önceleyen bir eğitim modeline duydukları ihtiyacı göstermektedir.<br />
<br />
Veda haccı: Güzel ahlakı topluma emanet ediş<br />
Her denemenin bir sonu, her örnekliğin bir hitamı vardır. İnsanlara toplu hâlde ve kurallı bir biçimde nasıl yaşayabileceklerini öğreten Allah Resulü’nün (s.a.s.) veda haccında söyledikleri de sürecin o günü ve geleceğine dair yaklaşımlar açısından dikkat çekicidir. Ahlakla toplumu bütünleştiren, insana her yaşta ve şartta mükerrem olduğunu hatırlatan nebevi üslubun bu nihai hitaptaki görünümü evi toplayıp düzenleyen, giderken de bozmamaları ve dağıtmamaları için evlatlarını uyaran bir annenin içten seslenişini andırmaktadır:<br />
“Benden sonra birbirinin boynunu vuran kâfirlere dönmeyin!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXI/504-505, (19167); Buhari, Meğâzî, 78/4405.)<br />
Kadınların “Allah’ın emaneti” olarak değerlendirilmesi, insana ırkından dolayı değil sırf insan olma niteliğinden ötürü saygı duyulması ve benzeri yönlerdeki nebevi çağrılar “Bütün bunları size ilettim mi?” sorusuyla bitmekte, yıllarca türlü emeklerle sağlanan büyük bir ahlaki değerler birikimi de topluma böylece emanet edilmektedir.<br />
Vefat-ı Nebi’den (s.a.s.) kısa süre sonra yaşanan tarihî gelişmeler, bu uyarıların önemi kadar insan-toplum-ahlak üçgeninde dengenin muhafazasının zorluğunu da belgelemektedir. O günlerdeki kargaşayı tartışıp durmanın ötesinde, benzer bir sorumluluğun, içinde bulunulan çağda nasıl ifa edilebileceği üzerinde düşünmek daha mantıklı olacaktır.<br />
Bugün: Emaneti/ahlakı koruyabilmek <br />
Sünnet-i seniyyenin bizlere bıraktığı miras; takva, sabır, hayâ, dürüstlük, şükür gibi onlarca ahlaki değerden örülmüş paha biçilemez güzellikte bir elbiseydi. Ve bu elbise, bünyesinde sadece belirli renk ve desenleri değil kendine özgü apayrı bir manevi ruhu da barındırıyordu. Temel mesele, ibadetlerin de teşekkülüne birinci dereceden katkı sağladığı bu büyük manevi ruhu özümseyebilmekti.<br />
<br />
Dinin en az davranış boyutu kadar önemli ve derinlikli bir düşünce/zihniyet boyutu olduğunu hatırlayarak… İnsanın insana değer vermediği herhangi bir ahlaki modelin kalıcı olamayacağını öngörerek… Yaşanan bireysel ve sosyal imtihanlardan gerçek ibretler çıkarıp geleceği onlardan hareketle tasarlayarak… Ve bütün bunların ancak, Kur’an-ı Kerim’e imanın hemen yanında Resul-i Ekrem’e (s.a.s.)koşulsuz tabi olmayı da nefsine kabul ettirebilenlere nasip olacağını unutmayarak.<br />
<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Doç. Dr. Ahmed Ürkmez</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ihsan: Allah’i Görüyormuşçasina Yaşamak]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23991</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:46:17 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23991</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İHSAN: ALLAH’I GÖRÜYORMUŞÇASINA YAŞAMAK </span></span><br />
<br />
“Allah (c.c.) her şeyde ihsanı farz kılmıştır…”<br />
(Müslim, Sayd, 56.)<br />
<br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün ashabıyla oturmuş sohbet ederken üzerinde hiç yolculuk emaresi olmayan, bembeyaz giyimli, simsiyah saçlı, hiç kimsenin tanımadığı birisi çıkageldi. Peygamberimizin yanına oturdu, dizlerini dizlerine değdirdi, İslam nedir ve iman nedir diye sorular sormaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.s.), her bir sorusuna cevap verdikçe bu yabancı adamın “Doğru söyledin.” demesi sahabenin iyice garibine gitti. Hz. Peygamber (s.a.s.) “O Cebrail’di; size dininizi öğretmeye geldi.” diyerek kimliğini deşifre ettiği bu yabancı adamın sorduğu sorulardan birisi de “İhsan nedir?” idi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu soruya verdiği cevap, bu zamana kadar ihsan kavramının en şümullü tanımı olup Müslümanların hayat felsefesini özetleyen bir mahiyet arz etmekteydi. Allah Resulü’nün bu soruya verdiği cevap şu şekildeydi: “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremesen de O seni görmektedir.” (Buhari, İman, 36.)<br />
<br />
Buradan öğreniyoruz ki ihsan, dinin mütemmimi olan hasletlerden bir tanesidir. Zira dini öğretmek için gelen Cebrail’in Hz. Peygamber’e sorduğu üç temel unsurdan biridir ihsan. İhsan, iman ve İslam’ın ideal seviyede yaşanmasının yegâne yolu olup bu kavramın hem Allah hem de kullar için bir anlam dünyası bulunmaktadır. Allah için kullanıldığında ihsan, O’nun bütün mahlûkata ikramda bulunması, rızık vermesi, dünya hayatında kâfir yahut mümin, insan yahut hayvan ayrımı yapmadan rahmetiyle muamele etmesi gibi anlamlara gelmektedir. Kullara bakan yönüyle ise ihsanın dört mertebesinden bahsedebiliriz:<br />
<br />
Kişinin kendisine karşı ihsan<br />
Hem yaratılış hem donanım hem de yetenek bakımından kişinin kendisini bilmeden ve tanımadan Yüce Allah’ı bilmesi ve mutlak doğruya ulaşması mümkün değildir. Nitekim bu hakikati ifade etmek üzere “Nefsini bilen rabbini de bilir.” sözü bir kelâm-ı kibar olarak söylenegelmiştir. Kendini bilip tanımanın en önemli yolu da kişinin kendisine karşı ihsan üzere olmasıdır. İnsanın yaratılış gayesini bilmesi ve yaptıklarının hesabını vereceğinin bilincinde olması, kendisine karşı en büyük ihsanıdır. Zira bu bilinç, kişinin dünyada huzuruna, ebedî âlemde de kurtuluşuna vesile olacaktır.<br />
<br />
Yüce Allah’a karşı ihsan<br />
Yukarıda zikredilen Cibril hadisinde de görüldüğü üzere ihsanın en temel anlamlarından biri, Allah’ı görüyormuşçasına yaşamaktır. Aynı şekilde ihsan, “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Hadid, 57/4.) ayetini düstur edinip ona göre davranmaktır. Bu yönüyle ihsan, kulluk bilincinin zirvesidir. Zira alıp verdiği her bir nefeste Allah’ı görüyormuş gibi davranan, attığı her bir adımda Rabbin huzurunda olduğunun bilincinde olan bir Müslüman’dan hem kendisine hem de başkalarına zarar verecek bir iş sadır olmayacaktır.<br />
<br />
Diğer insanlara karşı ihsan<br />
İhsan, karşılıksız iyilik yapmak, güzel davranışlar ortaya koymak gibi anlamlara da gelmektedir. Kişinin kendisi için sevip istediği şeyi Müslüman kardeşi için istemesi de ihsandır. Bu doğrultuda; insanlara iyilik ve ikramda bulunmak, dertlere derman, gönüllere şifa, yolunu kaybedenlere kılavuz olmak; kısaca insanlığın hayrına olacak her türlü güzel davranış ihsandır. İlim ve fende çığır açmış nice Müslüman ilim adamının yaptığı gibi yeni buluşlar ortaya koymak, bilişim ve teknoloji başta olmak üzere hayatın her alanında Müslümanların ve bütün insanların işlerini kolaylaştıracak icatlar yapmak, ihsanı hayatının merkezine yerleştiren müminlerle mümkün olacaktır. Hiç şüphe yok ki başkasına faydası olmadan çokça nafile ibadetle geçen bir ömürdense başkalarına faydalı olup sadece farz ibadetlerle meşgul olmak çok daha hayırlıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hakikati şu sözüyle dile getirmiştir; “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır.” (Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, VI/58; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, X/115.) <br />
<br />
Canlı cansız bütün varlığa karşı ihsan<br />
Canlı cansız bütün varlığa karşı güzel muamelede bulunmak da ihsandır. Nitekim dergimizin bu ayki sayısı için belirlediğimiz hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.), Yüce Allah’ın her işte ihsanı farz kıldığını bildirmektedir. Hadisin devamında Allah Resulü savaş hâlindeyken düşmana bile işkence edilmemesini, kurban edilirken hayvana eziyet edilmemesini ve onun rahatlatılmasını isteyerek ihsanın hangi alanlarda olabileceğinin örneklemesini yapmıştır. (Müslim, Sayd, 56.) <br />
Bunların yanı sıra ihsan, bir işi en güzel şekilde yapmak diye de tarif edilebilir. Bu manadan hareketle, mümin bir bireyin ibadetten ticarete, tarım ve hayvancılıktan sanayiye, kısaca hayatın her alanında ihsan üzere olması ve buna göre davranması gerekmektedir. Bilim insanının araştırmalarında insanlığa/canlılara faydayı hedeflemesi; gıda üreticisinin ürettiği gıdada helal ve zararsız içerik bulundurması; mühendisin yaptığı binayı sağlam ve estetiğe uygun inşa etmesi; müteahhidin dere kenarlarına bina yapmaması, zemini sağlam olmayan yerlerde yüksek binalar inşa etmemesi gibi hususların hepsi ihsan kavramının bir gereğidir. Ayrıca İslam’ın üzerinde titizlikle durduğu adaletle muamele, emaneti ehline verme, liyakati önceleme vb. ilkeler de ancak ihsan kavramıyla ayakta kalacaktır.<br />
<br />
Özetle ihsan; Allah’ın gördüğünü bilerek her işi en iyi ve en güzel şekilde yerine getirmek ve her şeyin hakkını vererek yapmaktır. İhsan bilinci kaybolduğunda insandaki şuur, ibadetteki huşu da kaybolur gider. Bu yüzden mümine düşen ister toplum içindeyken ister yalnız başınayken olsun ibadetinde veya dünyalık bir meşgalesinde ihsan üzere yaşamaya ve bu hâl üzere ruhunu teslim etmeye gayret etmektir.<br />
Hadisten öğrendiklerimiz<br />
1. İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak, yapılan her bir işi/ameli en iyi, en güzel ve en sağlam şekilde yapmak demektir.<br />
2. İhsan bilincinin yitirilmesi, adaletin yerini zulmün, huzurun yerini kaosun almasına zemin hazırlayacaktır.<br />
<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Halil Kılıç</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İHSAN: ALLAH’I GÖRÜYORMUŞÇASINA YAŞAMAK </span></span><br />
<br />
“Allah (c.c.) her şeyde ihsanı farz kılmıştır…”<br />
(Müslim, Sayd, 56.)<br />
<br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün ashabıyla oturmuş sohbet ederken üzerinde hiç yolculuk emaresi olmayan, bembeyaz giyimli, simsiyah saçlı, hiç kimsenin tanımadığı birisi çıkageldi. Peygamberimizin yanına oturdu, dizlerini dizlerine değdirdi, İslam nedir ve iman nedir diye sorular sormaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.s.), her bir sorusuna cevap verdikçe bu yabancı adamın “Doğru söyledin.” demesi sahabenin iyice garibine gitti. Hz. Peygamber (s.a.s.) “O Cebrail’di; size dininizi öğretmeye geldi.” diyerek kimliğini deşifre ettiği bu yabancı adamın sorduğu sorulardan birisi de “İhsan nedir?” idi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu soruya verdiği cevap, bu zamana kadar ihsan kavramının en şümullü tanımı olup Müslümanların hayat felsefesini özetleyen bir mahiyet arz etmekteydi. Allah Resulü’nün bu soruya verdiği cevap şu şekildeydi: “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremesen de O seni görmektedir.” (Buhari, İman, 36.)<br />
<br />
Buradan öğreniyoruz ki ihsan, dinin mütemmimi olan hasletlerden bir tanesidir. Zira dini öğretmek için gelen Cebrail’in Hz. Peygamber’e sorduğu üç temel unsurdan biridir ihsan. İhsan, iman ve İslam’ın ideal seviyede yaşanmasının yegâne yolu olup bu kavramın hem Allah hem de kullar için bir anlam dünyası bulunmaktadır. Allah için kullanıldığında ihsan, O’nun bütün mahlûkata ikramda bulunması, rızık vermesi, dünya hayatında kâfir yahut mümin, insan yahut hayvan ayrımı yapmadan rahmetiyle muamele etmesi gibi anlamlara gelmektedir. Kullara bakan yönüyle ise ihsanın dört mertebesinden bahsedebiliriz:<br />
<br />
Kişinin kendisine karşı ihsan<br />
Hem yaratılış hem donanım hem de yetenek bakımından kişinin kendisini bilmeden ve tanımadan Yüce Allah’ı bilmesi ve mutlak doğruya ulaşması mümkün değildir. Nitekim bu hakikati ifade etmek üzere “Nefsini bilen rabbini de bilir.” sözü bir kelâm-ı kibar olarak söylenegelmiştir. Kendini bilip tanımanın en önemli yolu da kişinin kendisine karşı ihsan üzere olmasıdır. İnsanın yaratılış gayesini bilmesi ve yaptıklarının hesabını vereceğinin bilincinde olması, kendisine karşı en büyük ihsanıdır. Zira bu bilinç, kişinin dünyada huzuruna, ebedî âlemde de kurtuluşuna vesile olacaktır.<br />
<br />
Yüce Allah’a karşı ihsan<br />
Yukarıda zikredilen Cibril hadisinde de görüldüğü üzere ihsanın en temel anlamlarından biri, Allah’ı görüyormuşçasına yaşamaktır. Aynı şekilde ihsan, “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Hadid, 57/4.) ayetini düstur edinip ona göre davranmaktır. Bu yönüyle ihsan, kulluk bilincinin zirvesidir. Zira alıp verdiği her bir nefeste Allah’ı görüyormuş gibi davranan, attığı her bir adımda Rabbin huzurunda olduğunun bilincinde olan bir Müslüman’dan hem kendisine hem de başkalarına zarar verecek bir iş sadır olmayacaktır.<br />
<br />
Diğer insanlara karşı ihsan<br />
İhsan, karşılıksız iyilik yapmak, güzel davranışlar ortaya koymak gibi anlamlara da gelmektedir. Kişinin kendisi için sevip istediği şeyi Müslüman kardeşi için istemesi de ihsandır. Bu doğrultuda; insanlara iyilik ve ikramda bulunmak, dertlere derman, gönüllere şifa, yolunu kaybedenlere kılavuz olmak; kısaca insanlığın hayrına olacak her türlü güzel davranış ihsandır. İlim ve fende çığır açmış nice Müslüman ilim adamının yaptığı gibi yeni buluşlar ortaya koymak, bilişim ve teknoloji başta olmak üzere hayatın her alanında Müslümanların ve bütün insanların işlerini kolaylaştıracak icatlar yapmak, ihsanı hayatının merkezine yerleştiren müminlerle mümkün olacaktır. Hiç şüphe yok ki başkasına faydası olmadan çokça nafile ibadetle geçen bir ömürdense başkalarına faydalı olup sadece farz ibadetlerle meşgul olmak çok daha hayırlıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hakikati şu sözüyle dile getirmiştir; “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır.” (Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, VI/58; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, X/115.) <br />
<br />
Canlı cansız bütün varlığa karşı ihsan<br />
Canlı cansız bütün varlığa karşı güzel muamelede bulunmak da ihsandır. Nitekim dergimizin bu ayki sayısı için belirlediğimiz hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.), Yüce Allah’ın her işte ihsanı farz kıldığını bildirmektedir. Hadisin devamında Allah Resulü savaş hâlindeyken düşmana bile işkence edilmemesini, kurban edilirken hayvana eziyet edilmemesini ve onun rahatlatılmasını isteyerek ihsanın hangi alanlarda olabileceğinin örneklemesini yapmıştır. (Müslim, Sayd, 56.) <br />
Bunların yanı sıra ihsan, bir işi en güzel şekilde yapmak diye de tarif edilebilir. Bu manadan hareketle, mümin bir bireyin ibadetten ticarete, tarım ve hayvancılıktan sanayiye, kısaca hayatın her alanında ihsan üzere olması ve buna göre davranması gerekmektedir. Bilim insanının araştırmalarında insanlığa/canlılara faydayı hedeflemesi; gıda üreticisinin ürettiği gıdada helal ve zararsız içerik bulundurması; mühendisin yaptığı binayı sağlam ve estetiğe uygun inşa etmesi; müteahhidin dere kenarlarına bina yapmaması, zemini sağlam olmayan yerlerde yüksek binalar inşa etmemesi gibi hususların hepsi ihsan kavramının bir gereğidir. Ayrıca İslam’ın üzerinde titizlikle durduğu adaletle muamele, emaneti ehline verme, liyakati önceleme vb. ilkeler de ancak ihsan kavramıyla ayakta kalacaktır.<br />
<br />
Özetle ihsan; Allah’ın gördüğünü bilerek her işi en iyi ve en güzel şekilde yerine getirmek ve her şeyin hakkını vererek yapmaktır. İhsan bilinci kaybolduğunda insandaki şuur, ibadetteki huşu da kaybolur gider. Bu yüzden mümine düşen ister toplum içindeyken ister yalnız başınayken olsun ibadetinde veya dünyalık bir meşgalesinde ihsan üzere yaşamaya ve bu hâl üzere ruhunu teslim etmeye gayret etmektir.<br />
Hadisten öğrendiklerimiz<br />
1. İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak, yapılan her bir işi/ameli en iyi, en güzel ve en sağlam şekilde yapmak demektir.<br />
2. İhsan bilincinin yitirilmesi, adaletin yerini zulmün, huzurun yerini kaosun almasına zemin hazırlayacaktır.<br />
<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Halil Kılıç</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anne Baba Rizasi: Cennete Götüren Kestirme Yol]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23990</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:44:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23990</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ANNE BABA RIZASI: CENNETE GÖTÜREN KESTİRME YOL</span></span><br />
<br />
Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yönelik saldırılarını iyice arttırınca Allah Resulü (s.a.s.), şehrin ileri gelenlerini İslam’a davet etmek ve desteklerini almak amacıyla Taif’e gitmişti. Ne var ki Taif halkı, hidayet mesajına kulak tıkamışlar; Hz. Peygamber’i ve yanında bulunan Zeyd b. Harise’yi taşlamışlar, yollara attıkları dikenlerle ayaklarını kan revan içinde bırakmışlar, pek çok ağır söz söyleyip hakaretler etmişlerdi. Bu elim hadiseden sonra Mekke’ye dönüşte karşısına çıkan Cebrail’in, Taif’in başına dağları geçirip ahalisini helak etme talebini geri çevirmiş; bu halde bile onların hidayetini düşünmüş ve onlara beddua etmemişti. (İbni Hişâm, Sîre, II/60-63). Ama gelin görün ki âlemlere rahmet olarak gönderilen ve hayatı boyunca bedduayı ağzına almamaya çalışan Hz. Peygamber (s.a.s.), söz konusu anne baba hakkı olunca meselenin ehemmiyetine vurgu yapmak, bu konuda ihmalkârlık yapılmasını önlemek adına şu ağır sözleri sarf etmişti:<br />
“Yazıklar olsun! Bir kez daha yazıklar olsun! Ve bir kez daha yazıklar olsun!” ‘Kime yazıklar olsun ey Allah’ın elçisi?’ diye sorulunca Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı vermişti:<br />
“İhtiyarlık zamanlarında anne-babasından birine yahut her ikisine yetişip de (kendilerine gereken hürmeti göstermediği için) cennete giremeyen kimseye…” (Müslim, Birr, 9.)<br />
Bu hadiste geçen ve “yazıklar olsun” diye çevirmeyi uygun gördüğümüz “ ” tabiri meşhur muhaddis ve Buhari şârihi İbn Hacer’e göre rezil rüsva olma anlamında bir nevi bedduadır. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I/124.) Bu ifade, beddua anlamına geldiği gibi anne babaya iyilik ve ihsanda bulunulmadığı için cenneti kaçırmak suretiyle gerçek manada rezil rüsva olma anlamına da gelmektedir. Nitekim anne babaya hürmet gösterip onların rızasını kazanan, Yüce Allah’ın da rızasını kazanacak ve ebedi mutluluğa kavuşmuş olacaktır. Ancak anne babasının kadr ü kıymetini bilmeyip onların rızasını kazanamayan, Yüce Allah’ın rızasına da nail olamayacak ve cennetten mahrum olmak gibi büyük bir hüsrana duçar olacaktır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’ın rızası, anne babanın rızasında, gazabı da anne babanın gazabındadır.” buyurmuştur.<br />
Yüce Allah ise Kur’an-ı Kerim’de “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” (İsrâ, 17/23.) buyurmak suretiyle hem anne babaya söylenecek en ufak incitici bir söze bile müsaade etmemiş hem de anne baba hakkını, kendisine kulluk edilmesinden hemen sonra zikrederek onlara hak ettikleri değeri vermiştir. Esasında insanın, kendisini yaratan Allah’ı inkâr etmesi, O’na başka varlıkları eş koşması (şirk) Allah nezdinde ne kadar kötü bir tutum ise dünyaya gelmesine vesile olan, büyütüp yetiştirilmesinde sayılamayacak kadar emekleri olan anne babasına hürmetsizlik ve itaatsizlik etmesi de aynı şekilde kötüdür ve her iki tutum da nankörlüktür. <br />
Dinimizde anne babaya verilen değer, ayetlerde ve hadislerde açıkça görülmekle birlikte Allah’a itaat her şeyden ve herkesten önce gelmektedir. Bundan dolayıdır ki Hâlik’a isyan konusunda -anne baba da dâhil- hiçbir mahlûka itaat olmaz. Bu ve benzeri hâller dışında imkân dâhilinde anne-babaları kıracak ve üzecek her türlü söz ve davranıştan uzak olunmalıdır. Zira biz Müslümanlar olarak inanmayan babasına bile “babacığım” diye hitap eden (Meryem, 19/42) nezaket timsali Hz. İbrahim’in (a.s.) milletindeniz; yaşlı anne babaya bakmayı Allah yolunda cihattan daha faziletli gören (Buhari, Cihad, 1; Müsned, XI/102) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetindeniz. Bu itibarla herhangi bir konuda haksız olsalar bile evladın anne babasına küsmeye, onlarla irtibatını koparmaya hakkı yoktur. Ne var ki çoğu kez anne babayla evlatlar arasında incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden küslükler olabilmektedir. Evlatlar genelde “Bana az, kardeşime çok verildi.”, “Ona alındı, bana alınmadı.” gibi parayla ve malla ilgili dünyalık konularda böylesine tavırlar sergileyebilmektedirler. Fakat evlatların göz ardı ettikleri husus şudur: Sırf dünyaya gelmelerine vesile olmaları, anne babanın hukukunu gözetmeyi ve onlara hürmet göstermeyi zorunlu kılmaktadır. Şayet anne baba, çocukları arasında ayırım yapar veya onlara gerektiği gibi annelik babalık yapmazlarsa elbette bu davranışının hesabını Yüce Allah’a verecek ve ahirette evlatlarıyla hesaplaşmak zorunda kalacaklardır. Ancak onların bu yanlış tutumu evlatlara da yanlış yapma hakkı tanımamaktadır.<br />
Üzülerek belirtmemiz gerekir ki günümüzde yaygınlaşmaya başlayan uygulamalardan biri de anne babaların, evlatlarına en çok ihtiyaç duydukları düşkünlük çağlarında evlatların, “Meğer vefa İstanbul’da bir semt adıymış!” ifadesini haklı çıkaracak mahiyette bir vefasızlık yaparak onları kendi başlarına bırakmaları veya huzur (!) adı verilen evlere terk etmeleridir. Hazine dolu bir sandığın üstünde oturup da o sandığı açmadığı için yoksulluk çeken kişi nasıl içler acısı bir hâldeyse yaşlanmış anne babasını yüzüstü bırakıp Allah’ın rızasından mahrum olan kişinin hâli de aynıdır. Bu kişiler, dünyalık geçici hazları önceleyip anne babalarını kendi hâllerine bırakmakla, kendilerine altın tepside sunulan cennet anahtarını reddettiklerinin ne yazık ki farkında değillerdir.<br />
İşte bu hakikati unutmayalım diye günde beş defa kıldığımız namazda “Rabbenâ” dualarını okuyarak “Rabbim, beni, anne babamı ve bütün müminleri bağışla.” diye onlar için niyazda bulunuyoruz. Namazında bu niyaza yer vermesine rağmen anne babasını yalnız ve kimsesiz bırakarak cennet yoluna bariyer koyan bir müminin, hiç şüphesiz önce imanını sonra ahlakını daha sonra da namazını gözden geçirmesi isabetli olacaktır.<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
1. Anne babanın rızasını almak, Rabbin rızasını ve cennete giden yolu kolaylaştıracaktır.<br />
2. Anne babadan yüz çevirmek ve onları kendi hallerinde çaresiz bir şekilde bırakmak tıpkı kendisini yaratanı inkâr etmek gibi büyük bir nankörlüktür.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Halil Kılıç</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ANNE BABA RIZASI: CENNETE GÖTÜREN KESTİRME YOL</span></span><br />
<br />
Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yönelik saldırılarını iyice arttırınca Allah Resulü (s.a.s.), şehrin ileri gelenlerini İslam’a davet etmek ve desteklerini almak amacıyla Taif’e gitmişti. Ne var ki Taif halkı, hidayet mesajına kulak tıkamışlar; Hz. Peygamber’i ve yanında bulunan Zeyd b. Harise’yi taşlamışlar, yollara attıkları dikenlerle ayaklarını kan revan içinde bırakmışlar, pek çok ağır söz söyleyip hakaretler etmişlerdi. Bu elim hadiseden sonra Mekke’ye dönüşte karşısına çıkan Cebrail’in, Taif’in başına dağları geçirip ahalisini helak etme talebini geri çevirmiş; bu halde bile onların hidayetini düşünmüş ve onlara beddua etmemişti. (İbni Hişâm, Sîre, II/60-63). Ama gelin görün ki âlemlere rahmet olarak gönderilen ve hayatı boyunca bedduayı ağzına almamaya çalışan Hz. Peygamber (s.a.s.), söz konusu anne baba hakkı olunca meselenin ehemmiyetine vurgu yapmak, bu konuda ihmalkârlık yapılmasını önlemek adına şu ağır sözleri sarf etmişti:<br />
“Yazıklar olsun! Bir kez daha yazıklar olsun! Ve bir kez daha yazıklar olsun!” ‘Kime yazıklar olsun ey Allah’ın elçisi?’ diye sorulunca Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı vermişti:<br />
“İhtiyarlık zamanlarında anne-babasından birine yahut her ikisine yetişip de (kendilerine gereken hürmeti göstermediği için) cennete giremeyen kimseye…” (Müslim, Birr, 9.)<br />
Bu hadiste geçen ve “yazıklar olsun” diye çevirmeyi uygun gördüğümüz “ ” tabiri meşhur muhaddis ve Buhari şârihi İbn Hacer’e göre rezil rüsva olma anlamında bir nevi bedduadır. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I/124.) Bu ifade, beddua anlamına geldiği gibi anne babaya iyilik ve ihsanda bulunulmadığı için cenneti kaçırmak suretiyle gerçek manada rezil rüsva olma anlamına da gelmektedir. Nitekim anne babaya hürmet gösterip onların rızasını kazanan, Yüce Allah’ın da rızasını kazanacak ve ebedi mutluluğa kavuşmuş olacaktır. Ancak anne babasının kadr ü kıymetini bilmeyip onların rızasını kazanamayan, Yüce Allah’ın rızasına da nail olamayacak ve cennetten mahrum olmak gibi büyük bir hüsrana duçar olacaktır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’ın rızası, anne babanın rızasında, gazabı da anne babanın gazabındadır.” buyurmuştur.<br />
Yüce Allah ise Kur’an-ı Kerim’de “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” (İsrâ, 17/23.) buyurmak suretiyle hem anne babaya söylenecek en ufak incitici bir söze bile müsaade etmemiş hem de anne baba hakkını, kendisine kulluk edilmesinden hemen sonra zikrederek onlara hak ettikleri değeri vermiştir. Esasında insanın, kendisini yaratan Allah’ı inkâr etmesi, O’na başka varlıkları eş koşması (şirk) Allah nezdinde ne kadar kötü bir tutum ise dünyaya gelmesine vesile olan, büyütüp yetiştirilmesinde sayılamayacak kadar emekleri olan anne babasına hürmetsizlik ve itaatsizlik etmesi de aynı şekilde kötüdür ve her iki tutum da nankörlüktür. <br />
Dinimizde anne babaya verilen değer, ayetlerde ve hadislerde açıkça görülmekle birlikte Allah’a itaat her şeyden ve herkesten önce gelmektedir. Bundan dolayıdır ki Hâlik’a isyan konusunda -anne baba da dâhil- hiçbir mahlûka itaat olmaz. Bu ve benzeri hâller dışında imkân dâhilinde anne-babaları kıracak ve üzecek her türlü söz ve davranıştan uzak olunmalıdır. Zira biz Müslümanlar olarak inanmayan babasına bile “babacığım” diye hitap eden (Meryem, 19/42) nezaket timsali Hz. İbrahim’in (a.s.) milletindeniz; yaşlı anne babaya bakmayı Allah yolunda cihattan daha faziletli gören (Buhari, Cihad, 1; Müsned, XI/102) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetindeniz. Bu itibarla herhangi bir konuda haksız olsalar bile evladın anne babasına küsmeye, onlarla irtibatını koparmaya hakkı yoktur. Ne var ki çoğu kez anne babayla evlatlar arasında incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden küslükler olabilmektedir. Evlatlar genelde “Bana az, kardeşime çok verildi.”, “Ona alındı, bana alınmadı.” gibi parayla ve malla ilgili dünyalık konularda böylesine tavırlar sergileyebilmektedirler. Fakat evlatların göz ardı ettikleri husus şudur: Sırf dünyaya gelmelerine vesile olmaları, anne babanın hukukunu gözetmeyi ve onlara hürmet göstermeyi zorunlu kılmaktadır. Şayet anne baba, çocukları arasında ayırım yapar veya onlara gerektiği gibi annelik babalık yapmazlarsa elbette bu davranışının hesabını Yüce Allah’a verecek ve ahirette evlatlarıyla hesaplaşmak zorunda kalacaklardır. Ancak onların bu yanlış tutumu evlatlara da yanlış yapma hakkı tanımamaktadır.<br />
Üzülerek belirtmemiz gerekir ki günümüzde yaygınlaşmaya başlayan uygulamalardan biri de anne babaların, evlatlarına en çok ihtiyaç duydukları düşkünlük çağlarında evlatların, “Meğer vefa İstanbul’da bir semt adıymış!” ifadesini haklı çıkaracak mahiyette bir vefasızlık yaparak onları kendi başlarına bırakmaları veya huzur (!) adı verilen evlere terk etmeleridir. Hazine dolu bir sandığın üstünde oturup da o sandığı açmadığı için yoksulluk çeken kişi nasıl içler acısı bir hâldeyse yaşlanmış anne babasını yüzüstü bırakıp Allah’ın rızasından mahrum olan kişinin hâli de aynıdır. Bu kişiler, dünyalık geçici hazları önceleyip anne babalarını kendi hâllerine bırakmakla, kendilerine altın tepside sunulan cennet anahtarını reddettiklerinin ne yazık ki farkında değillerdir.<br />
İşte bu hakikati unutmayalım diye günde beş defa kıldığımız namazda “Rabbenâ” dualarını okuyarak “Rabbim, beni, anne babamı ve bütün müminleri bağışla.” diye onlar için niyazda bulunuyoruz. Namazında bu niyaza yer vermesine rağmen anne babasını yalnız ve kimsesiz bırakarak cennet yoluna bariyer koyan bir müminin, hiç şüphesiz önce imanını sonra ahlakını daha sonra da namazını gözden geçirmesi isabetli olacaktır.<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
1. Anne babanın rızasını almak, Rabbin rızasını ve cennete giden yolu kolaylaştıracaktır.<br />
2. Anne babadan yüz çevirmek ve onları kendi hallerinde çaresiz bir şekilde bırakmak tıpkı kendisini yaratanı inkâr etmek gibi büyük bir nankörlüktür.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Halil Kılıç</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yavaşla Ve Evine Dön, Kalbine Dön]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23989</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:42:37 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23989</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAVAŞLA VE EVİNE DÖN, KALBİNE DÖN </span></span><br />
<br />
İnsan, zaman denen nehrin içinde bir sandaldı. Su akar, insan o küçük sandalın kıvraklığında yolunu bulur, akar akardı… Su hep gür hep berrak değildi ama o an için önemli olan sadece akmaktı… Zaman denen su önce yavaş, sonra hızlıca azaldı. “Hızlıca” olması azalmak için olunca, bir tuhaftı… Öne doğru akmaya alışık olan insan için durma hâli, unutulmuş bir hâldi ve çoğu insan için durmak, “gerilemek” demekti. Durmamak gerektiği, insana dört koldan tembihlenirdi. Durmak tek başına anlamsız ve amaçsız elbette hoş bir şey değildi. Ünlü hekim Razi, insan sağlığını bedenen ve ruhen incelediği araştırmaları sonucunda “Meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur...” (E. B. Razi, (2004). Ruh Sağlığı (Et-Tıbbu’r-Ruhani). Çev. Hüseyin Karaman, İz Yay., İstanbul.) demişti. Çünkü insan amaç arayan, o amaca bir anlamla giden bir varlık olarak yaratılmıştı. Meşguliyet edinmek, üretmek demekti, İnsan suyun yani zamanın akışına tekrar katılıyor. Kur’an’ı Kerim’de de “bir işten yorulduğunda diğerine koyul” (İnşirah, 94/7.) buyrulmuştu. Ama dikkatler celbedilirse; önce bir işten yorulmak ve sonrasında işin bir öncekinden farklılığına da vurgu yapılarak “diğerine koyul” deniyordu. “Bir işi bitirir bitirmez ya da bitirmeden aynı anda beş işi birlikte yürüt.” şeklinde bir anlam çıkması mümkün değildi.<br />
<br />
Zamanın akışı karantina günleriyle birlikte azaldı. Süzüle süzüle gelen zaman kimi insanların yaşamında pastoral bir tablo gibi pencerelerde dondu. Pencereden bir hayat başladı. Sabah güneşinin doğuşunu, öğlenin parlaklığını, akşam güneşinin kırılarak odaya yansıyan huzmelerini seyretmeyeli uzun zaman olduğunu yine bizzat bize tabiat hatırlattı. İslam âlimleri insanı incelerken, can taşıyanlar içinde bir sınıflandırmayla ele aldı. Can taşımak ruh taşımaktı. Ruh taşımak beden denen toprağa bu dünyadan olmayan bir nurun/tohumun ekilmesiydi. Her can, kendi bedeninde açmış bir çiçekti. Baharın gelişini bayramla karşılayan insan için bu kez öyle olmadı. Bahar geldi yine, dallar çiçeklendi, çayırlar yeşillendi, kuşlar repertuvarını gözden geçirdi. İslam düşünürlerinin canlılar sınıflamasında bulunan bitkisel ruh, yani bitkiler âlemi, tabiat kendi çiçeklerini açtı baharına geçti. İnsanlar ilk defa bu bahar evlerine çekildi. Bu birçok insana bir ceza gibi geldi. Evet, bu karantina günleri acı veren bir ayrılık oldu. Ama ayrılık, birleşmek ve kavuşmayla çift bir kelime olarak var oldu. Ceza, acı ileyse ödül merhametle yazıldı. Her ikisi de hayatın düzeninde birlikte haşrolundu. Her şerde bir hayır; her hayırda bir şer olması, dermanın dertle yan yana verilmesi Allah’tan gelen bir lütuf bazen çözülmesi gereken eğitici bir bulmaca oldu.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAVAŞLA VE EVİNE DÖN, KALBİNE DÖN </span></span><br />
<br />
İnsan, zaman denen nehrin içinde bir sandaldı. Su akar, insan o küçük sandalın kıvraklığında yolunu bulur, akar akardı… Su hep gür hep berrak değildi ama o an için önemli olan sadece akmaktı… Zaman denen su önce yavaş, sonra hızlıca azaldı. “Hızlıca” olması azalmak için olunca, bir tuhaftı… Öne doğru akmaya alışık olan insan için durma hâli, unutulmuş bir hâldi ve çoğu insan için durmak, “gerilemek” demekti. Durmamak gerektiği, insana dört koldan tembihlenirdi. Durmak tek başına anlamsız ve amaçsız elbette hoş bir şey değildi. Ünlü hekim Razi, insan sağlığını bedenen ve ruhen incelediği araştırmaları sonucunda “Meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur...” (E. B. Razi, (2004). Ruh Sağlığı (Et-Tıbbu’r-Ruhani). Çev. Hüseyin Karaman, İz Yay., İstanbul.) demişti. Çünkü insan amaç arayan, o amaca bir anlamla giden bir varlık olarak yaratılmıştı. Meşguliyet edinmek, üretmek demekti, İnsan suyun yani zamanın akışına tekrar katılıyor. Kur’an’ı Kerim’de de “bir işten yorulduğunda diğerine koyul” (İnşirah, 94/7.) buyrulmuştu. Ama dikkatler celbedilirse; önce bir işten yorulmak ve sonrasında işin bir öncekinden farklılığına da vurgu yapılarak “diğerine koyul” deniyordu. “Bir işi bitirir bitirmez ya da bitirmeden aynı anda beş işi birlikte yürüt.” şeklinde bir anlam çıkması mümkün değildi.<br />
<br />
Zamanın akışı karantina günleriyle birlikte azaldı. Süzüle süzüle gelen zaman kimi insanların yaşamında pastoral bir tablo gibi pencerelerde dondu. Pencereden bir hayat başladı. Sabah güneşinin doğuşunu, öğlenin parlaklığını, akşam güneşinin kırılarak odaya yansıyan huzmelerini seyretmeyeli uzun zaman olduğunu yine bizzat bize tabiat hatırlattı. İslam âlimleri insanı incelerken, can taşıyanlar içinde bir sınıflandırmayla ele aldı. Can taşımak ruh taşımaktı. Ruh taşımak beden denen toprağa bu dünyadan olmayan bir nurun/tohumun ekilmesiydi. Her can, kendi bedeninde açmış bir çiçekti. Baharın gelişini bayramla karşılayan insan için bu kez öyle olmadı. Bahar geldi yine, dallar çiçeklendi, çayırlar yeşillendi, kuşlar repertuvarını gözden geçirdi. İslam düşünürlerinin canlılar sınıflamasında bulunan bitkisel ruh, yani bitkiler âlemi, tabiat kendi çiçeklerini açtı baharına geçti. İnsanlar ilk defa bu bahar evlerine çekildi. Bu birçok insana bir ceza gibi geldi. Evet, bu karantina günleri acı veren bir ayrılık oldu. Ama ayrılık, birleşmek ve kavuşmayla çift bir kelime olarak var oldu. Ceza, acı ileyse ödül merhametle yazıldı. Her ikisi de hayatın düzeninde birlikte haşrolundu. Her şerde bir hayır; her hayırda bir şer olması, dermanın dertle yan yana verilmesi Allah’tan gelen bir lütuf bazen çözülmesi gereken eğitici bir bulmaca oldu.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tarihi Kimin Kelimeleriyle Okuyoruz?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23988</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:41:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23988</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TARİHİ KİMİN KELİMELERİYLE OKUYORUZ? </span></span><br />
<br />
 Tarih, en yalın tanımıyla bir bilimdir. Bir bilim olarak tarihin çalışma sahası insan topluluklarının bütün faaliyetlerini, geçirdikleri gelişmeleri ve aralarında geçen olayları yer ve zaman göstererek sebep-sonuç ilişkisi içinde, belgelere dayanmak suretiyle araştırmak ve günümüze nakletmektir. İşte tarihin bilimsel nesnelliğinin en zayıf yanı tam da burada başlar. Çünkü tekrarlanabilme ve deney yapılabilme özelliklerinden yoksun olan tarihî olaylar ancak belgeler üzerinden tarihçinin kişisel tutumuna bağlı olarak aktarılabilir. Peki, tarihçi geçmişte yaşanmış olaylar arasındaki ilişkileri dikkate alarak onları yorumlarken ne kadar nesnel olabilir? Bu çok zordur. Zira tarihçinin yaşadığı zaman ve coğrafya, bağlı bulunduğu kültür ve ideoloji olayların dolaysız aktarımını etkiler. Buraya kadar bahsedilen durum, tarih biliminin bilim olarak kendi yapısı ile ilgilidir ama art niyet içermeyen ve kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur. Tarihin bir bilim olarak yukarıda ifade edilen bu yönü, sistemli kötü kullanımlara da yol açmıştır. Modernizm öncesi kendiliğinden oluşan bu durum, modern Avrupa’nın oluşumuyla birlikte daha amaçlı ve sistemli bir hâle gelmiştir. Bunun temelinde Coğrafi Keşifler sonrası dünyaya yayılma ve bu yayılımı tarihî temellere dayandırma amacı yatmaktadır. Avrupa ülkelerinin diğer milletler üzerinde gelişmiş silah ve teknoloji üstünlüğüyle kurduğu sömürgeci hakimiyetin uzun soluklu olması ancak tarih bilimi istismar edilerek sağlanabilmiştir. XVI. yüzyılda Avrupa’nın diğer kıtalar üzerinde kurmaya başladığı sömürgeci yapılar II. Dünya Savaşı’ndan sonra sonlanmıştır. Buna rağmen bu ülkelerde eğitim yoluyla tarih yeniden inşa edilmiş; böylece sömürgeci düzen, sömürülen ülke insanlarının zihinlerinde sürdürülebilmiştir. Bu noktada sömürülen ülkelerin başta “aydın” zümresi olmak üzere her kesiminde üstün ve ilerlemiş Avrupa algısı oluşturulmuştur. Bu projeye “Eurocentrism” yani “Avrupamerkezcilik” demek yerinde olur.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TARİHİ KİMİN KELİMELERİYLE OKUYORUZ? </span></span><br />
<br />
 Tarih, en yalın tanımıyla bir bilimdir. Bir bilim olarak tarihin çalışma sahası insan topluluklarının bütün faaliyetlerini, geçirdikleri gelişmeleri ve aralarında geçen olayları yer ve zaman göstererek sebep-sonuç ilişkisi içinde, belgelere dayanmak suretiyle araştırmak ve günümüze nakletmektir. İşte tarihin bilimsel nesnelliğinin en zayıf yanı tam da burada başlar. Çünkü tekrarlanabilme ve deney yapılabilme özelliklerinden yoksun olan tarihî olaylar ancak belgeler üzerinden tarihçinin kişisel tutumuna bağlı olarak aktarılabilir. Peki, tarihçi geçmişte yaşanmış olaylar arasındaki ilişkileri dikkate alarak onları yorumlarken ne kadar nesnel olabilir? Bu çok zordur. Zira tarihçinin yaşadığı zaman ve coğrafya, bağlı bulunduğu kültür ve ideoloji olayların dolaysız aktarımını etkiler. Buraya kadar bahsedilen durum, tarih biliminin bilim olarak kendi yapısı ile ilgilidir ama art niyet içermeyen ve kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur. Tarihin bir bilim olarak yukarıda ifade edilen bu yönü, sistemli kötü kullanımlara da yol açmıştır. Modernizm öncesi kendiliğinden oluşan bu durum, modern Avrupa’nın oluşumuyla birlikte daha amaçlı ve sistemli bir hâle gelmiştir. Bunun temelinde Coğrafi Keşifler sonrası dünyaya yayılma ve bu yayılımı tarihî temellere dayandırma amacı yatmaktadır. Avrupa ülkelerinin diğer milletler üzerinde gelişmiş silah ve teknoloji üstünlüğüyle kurduğu sömürgeci hakimiyetin uzun soluklu olması ancak tarih bilimi istismar edilerek sağlanabilmiştir. XVI. yüzyılda Avrupa’nın diğer kıtalar üzerinde kurmaya başladığı sömürgeci yapılar II. Dünya Savaşı’ndan sonra sonlanmıştır. Buna rağmen bu ülkelerde eğitim yoluyla tarih yeniden inşa edilmiş; böylece sömürgeci düzen, sömürülen ülke insanlarının zihinlerinde sürdürülebilmiştir. Bu noktada sömürülen ülkelerin başta “aydın” zümresi olmak üzere her kesiminde üstün ve ilerlemiş Avrupa algısı oluşturulmuştur. Bu projeye “Eurocentrism” yani “Avrupamerkezcilik” demek yerinde olur.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[En güzel surette yaratılan insan]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23987</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:39:29 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23987</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">En güzel surette yaratılan insan</span></span><br />
<br />
En güzel surette yaratılan insan, fizik dünyaya ve fizikötesi âleme yönelik boyutları olan bir varlıktır. Bu açıdan, insanın yaşadığı dünyayı ve nihai hakikat ahireti anlamlandırmadaki en önemli kazanımı, sağlam bir inancı benimsemesidir. Zira kişiyi istikamet üzere kılıp ebedi mutluluğa ulaştıracak yegâne hazine, onun kendisini, dış dünyayı ve son raddede Yaratıcıyı mutlak manada tanıyıp anlamlandırmasıyla taçlanan muhkem bir inanıştır. Söz konusu boyutun karar ve istikrar mekânı da hiç şüphesiz kalptir. Nitekim ilahi vahyin tebliğcisi, nebevi silsilenin son temsilcisi Hz. Peygamber (s.a.s.); “…Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir” (Buhari, İman, 39) buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.<br />
<br />
Zihin ve gönül dünyamızı aydınlatan Kur’an-ı Kerim’e göre, kişi ile anlamın nirengi noktası kalp arasında bizleri zevalden kemale eriştiren Rabbimiz yer almaktadır. Bu hakikat yüce kitabımızda; “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer…” (Enfâl, 8/24) ayetiyle tescil edilmiştir. Hal böyleyken, yeryüzünün öznesi ve şerefli varlığı insanın hayat rotasını, şeytanın ve nefsani arzularının çizmesi durumunda, kul ile Rabbi arasında rıza ve muhabbet yerine “hizlan” adı verilen bir ayrılık meydana gelmekte ve nihayetinde kalp süfli emellerin ve düşüncelerin işgaline maruz kalmaktadır.<br />
<br />
Yeryüzü serüveninde, kendisini dünyada salaha ahirette felaha ulaştıracak yol işaretlerini gör(e)meyip kaçıran ve bunun sonucunda da bunalımlara maruz kalan insanoğlu için hayatı anlamlı kılacak yegâne kurtuluş reçetesi öze, hakikate dönüş ve yeni bir başlangıçtır. Böylelikle, örselenen gönüller inançla tazelenecek, aşınan değerler ibadetle onarılacak ve rutinleşen hayatlar iyilik ve doğruluk merkezli güzelleşip huzura ve coşkuya dönüşecektir.<br />
<br />
Modern zamanlarda inancın ve dinî değerlerin hayatın dışında tutulmaya çalışılması neticesinde insanı öteleyip maddeyi ön plana çıkaran, diğer bir ifadeyle özneyi nesneleştiren, biz şuurunu yok edip bireyselleşmeyi telkin eden, güç ve çıkar tutkusunu, tüketim iştahı ve aşırı dünyevileşmeyi vitrine koyan marazi bir anlayış hayatı kuşatmaktadır. Zihin, gönül, niyet ve vicdanlara kabz hali yaşatarak insanlığı madde ve mana boyutunda ciddi savrulmalara maruz bırakan ve böylece ruhen/bedenen tükenmenin eşiğine getiren bu hâkim yaklaşım, ruhi kirlenmenin asıl müsebbibi olarak manevi imarın önündeki en büyük engeldir. Bu sebeple, dünya ve ukba düzleminde anlam, fikir ve aksiyon planında sadakat, yeryüzü-gökyüzü arasında değer problemi yaşayan, karşılaştığı yaşam sorunları ile ilgili sebep-sonuç ilişkisi kuramayıp sağlıklı değerlendirmeler yapamayan insanı, öze dönüşün tüm kilitlerini kırıp fıtratıyla kaynaştıracak maruf bir yönelimle buluşturmak zaruret arz etmektedir.<br />
<br />
Bugünkü gelinen noktada, bizi doğrudan Rabbimize yaklaştırıp imanımızı kuvvetlendirecek, O’nun emir ve yasaklarına uyma konusunda nefsimizi/irademizi güçlendirecek ve nihayetinde bizi sekinetle buluşturup pas tutan kalplerimizi cilalandıracak bir rehberliğe duyduğumuz ihtiyaç her türlü izahtan varestedir. Bu meyanda, insanlığın yolunu aydınlatacak deniz feneri mesabesindeki en önemli merkez, ilahi vahyin; “Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21) şeklinde tebcil ettiği, bütün güzelliklerin ve ahlaki erdemlerin en büyük ve en güzel temsilcisi olan Resul-i Ekrem’dir. O, hayatımızın kılavuzu olduğunda, bilgi bilgeliğe, tefrika vahdete, benlik biz şuuruna, katı kalplilik merhamete, ümitsizlik umuda dönüşecek ve insanın değer sisteminin inkişafı gerçekleşmiş olacaktır.<br />
<br />
Bu meyanda, bütün insanlık için en güzel örnek Peygamber Efendimizin hayatı, sözleri, tutum ve davranışları manevi rehberliğin örnekleri ile doludur. O, peygamberliği süresince hayata dair anlam inşa etme, yaşanan acı ve ıstıraplarla başa çıkma, bireysel, ailevi, sosyal problemlerin üstesinden gelme, hatalara ve pişmanlıklara çare arama konusunda çocuk, genç, yaşlı herkese, konumuna ve durumuna göre destek olup yol göstermiştir. Böylece Hz. Peygamberin inşa edip muhkem hale getirdiği, sonrasında saygın, nitelikli, ilim ve irfan sahibi âlimlerin, hayatını dine ve dinî değerlere adamış seçkin şahsiyetlerin üstlendikleri gönül doktorluğu vazifesi, günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığımızın güzide mensupları tarafından deruhte edilmektedir. Alanında uzman ve tecrübeli kadrolarıyla Başkanlığımız, bireysel ve toplumsal ölçekteki manevi kriz ve ihtiyaçlara, doğru metodolojiyi, sahih dinî bilgi ve tecrübeyi merkeze alarak rehberlik etmektedir. Bu manada hastane, ceza infaz kurumu, huzurevleri, öğrenci yurtları başta olmak üzere hayatın her alanında milletimize manevi bakım ve rehberlik alanında hizmet etmektedir. Bundan sonraki süreçte de Başkanlığımız, hayatın anlamını yitirdiğine ve değersizleştiğine inanan, yaşanan sorunlar karşısında çaresizlik hisseden, suçluluk duygusuyla boğuşan, hastalık, ihtiyarlık, engellilik, doğal felakete uğrama, yoksulluk içerisinde bulunma gibi sebeplerle manevi dünyalarında desteğe muhtaç olan hayatlara dokunmaya ve her daim onların yanında olmaya devam edecektir.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">En güzel surette yaratılan insan</span></span><br />
<br />
En güzel surette yaratılan insan, fizik dünyaya ve fizikötesi âleme yönelik boyutları olan bir varlıktır. Bu açıdan, insanın yaşadığı dünyayı ve nihai hakikat ahireti anlamlandırmadaki en önemli kazanımı, sağlam bir inancı benimsemesidir. Zira kişiyi istikamet üzere kılıp ebedi mutluluğa ulaştıracak yegâne hazine, onun kendisini, dış dünyayı ve son raddede Yaratıcıyı mutlak manada tanıyıp anlamlandırmasıyla taçlanan muhkem bir inanıştır. Söz konusu boyutun karar ve istikrar mekânı da hiç şüphesiz kalptir. Nitekim ilahi vahyin tebliğcisi, nebevi silsilenin son temsilcisi Hz. Peygamber (s.a.s.); “…Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir” (Buhari, İman, 39) buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.<br />
<br />
Zihin ve gönül dünyamızı aydınlatan Kur’an-ı Kerim’e göre, kişi ile anlamın nirengi noktası kalp arasında bizleri zevalden kemale eriştiren Rabbimiz yer almaktadır. Bu hakikat yüce kitabımızda; “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer…” (Enfâl, 8/24) ayetiyle tescil edilmiştir. Hal böyleyken, yeryüzünün öznesi ve şerefli varlığı insanın hayat rotasını, şeytanın ve nefsani arzularının çizmesi durumunda, kul ile Rabbi arasında rıza ve muhabbet yerine “hizlan” adı verilen bir ayrılık meydana gelmekte ve nihayetinde kalp süfli emellerin ve düşüncelerin işgaline maruz kalmaktadır.<br />
<br />
Yeryüzü serüveninde, kendisini dünyada salaha ahirette felaha ulaştıracak yol işaretlerini gör(e)meyip kaçıran ve bunun sonucunda da bunalımlara maruz kalan insanoğlu için hayatı anlamlı kılacak yegâne kurtuluş reçetesi öze, hakikate dönüş ve yeni bir başlangıçtır. Böylelikle, örselenen gönüller inançla tazelenecek, aşınan değerler ibadetle onarılacak ve rutinleşen hayatlar iyilik ve doğruluk merkezli güzelleşip huzura ve coşkuya dönüşecektir.<br />
<br />
Modern zamanlarda inancın ve dinî değerlerin hayatın dışında tutulmaya çalışılması neticesinde insanı öteleyip maddeyi ön plana çıkaran, diğer bir ifadeyle özneyi nesneleştiren, biz şuurunu yok edip bireyselleşmeyi telkin eden, güç ve çıkar tutkusunu, tüketim iştahı ve aşırı dünyevileşmeyi vitrine koyan marazi bir anlayış hayatı kuşatmaktadır. Zihin, gönül, niyet ve vicdanlara kabz hali yaşatarak insanlığı madde ve mana boyutunda ciddi savrulmalara maruz bırakan ve böylece ruhen/bedenen tükenmenin eşiğine getiren bu hâkim yaklaşım, ruhi kirlenmenin asıl müsebbibi olarak manevi imarın önündeki en büyük engeldir. Bu sebeple, dünya ve ukba düzleminde anlam, fikir ve aksiyon planında sadakat, yeryüzü-gökyüzü arasında değer problemi yaşayan, karşılaştığı yaşam sorunları ile ilgili sebep-sonuç ilişkisi kuramayıp sağlıklı değerlendirmeler yapamayan insanı, öze dönüşün tüm kilitlerini kırıp fıtratıyla kaynaştıracak maruf bir yönelimle buluşturmak zaruret arz etmektedir.<br />
<br />
Bugünkü gelinen noktada, bizi doğrudan Rabbimize yaklaştırıp imanımızı kuvvetlendirecek, O’nun emir ve yasaklarına uyma konusunda nefsimizi/irademizi güçlendirecek ve nihayetinde bizi sekinetle buluşturup pas tutan kalplerimizi cilalandıracak bir rehberliğe duyduğumuz ihtiyaç her türlü izahtan varestedir. Bu meyanda, insanlığın yolunu aydınlatacak deniz feneri mesabesindeki en önemli merkez, ilahi vahyin; “Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21) şeklinde tebcil ettiği, bütün güzelliklerin ve ahlaki erdemlerin en büyük ve en güzel temsilcisi olan Resul-i Ekrem’dir. O, hayatımızın kılavuzu olduğunda, bilgi bilgeliğe, tefrika vahdete, benlik biz şuuruna, katı kalplilik merhamete, ümitsizlik umuda dönüşecek ve insanın değer sisteminin inkişafı gerçekleşmiş olacaktır.<br />
<br />
Bu meyanda, bütün insanlık için en güzel örnek Peygamber Efendimizin hayatı, sözleri, tutum ve davranışları manevi rehberliğin örnekleri ile doludur. O, peygamberliği süresince hayata dair anlam inşa etme, yaşanan acı ve ıstıraplarla başa çıkma, bireysel, ailevi, sosyal problemlerin üstesinden gelme, hatalara ve pişmanlıklara çare arama konusunda çocuk, genç, yaşlı herkese, konumuna ve durumuna göre destek olup yol göstermiştir. Böylece Hz. Peygamberin inşa edip muhkem hale getirdiği, sonrasında saygın, nitelikli, ilim ve irfan sahibi âlimlerin, hayatını dine ve dinî değerlere adamış seçkin şahsiyetlerin üstlendikleri gönül doktorluğu vazifesi, günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığımızın güzide mensupları tarafından deruhte edilmektedir. Alanında uzman ve tecrübeli kadrolarıyla Başkanlığımız, bireysel ve toplumsal ölçekteki manevi kriz ve ihtiyaçlara, doğru metodolojiyi, sahih dinî bilgi ve tecrübeyi merkeze alarak rehberlik etmektedir. Bu manada hastane, ceza infaz kurumu, huzurevleri, öğrenci yurtları başta olmak üzere hayatın her alanında milletimize manevi bakım ve rehberlik alanında hizmet etmektedir. Bundan sonraki süreçte de Başkanlığımız, hayatın anlamını yitirdiğine ve değersizleştiğine inanan, yaşanan sorunlar karşısında çaresizlik hisseden, suçluluk duygusuyla boğuşan, hastalık, ihtiyarlık, engellilik, doğal felakete uğrama, yoksulluk içerisinde bulunma gibi sebeplerle manevi dünyalarında desteğe muhtaç olan hayatlara dokunmaya ve her daim onların yanında olmaya devam edecektir.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Din Ve Maneviyat Desteğiyle Hayati Yaşanilir Kilmak]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23986</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:21:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23986</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİN VE MANEVİYAT DESTEĞİYLE HAYATI YAŞANILIR KILMAK </span></span><br />
<br />
İnsanın anlam arayışı, tarihle yaşıttır. Anlamın madde ile sınırlanamayacak yapısı, manayı da daima dikkate almayı, insanı madde ve mana bütünlüğü içinde düşünmeyi gerekli kılar. İnsanoğlu, topraktan yaratılmış bedenini ve ilahi bir nefhadan var olmuş ruhunu aynı anda bünyesinde taşıyan, mükerrem bir varlıktır. Ruhun ve bedenin birbirini tamamlayan yapısı insan hayatının her anında kendisini gösterirken, dünya ve ahiret dengesi söz konusu olduğunda da öne çıkan bir gerçekliktir.<br />
<br />
Modern dünyanın en büyük handikabı, ruhu ve bedeni birbirinden ayrı düşünmesi, maneviyatı bir kenara bırakarak insanı tanımaya, anlamaya ve yönlendirmeye çalışmasıdır. Oysa insanı kalıcı ve aslî bir parçasından uzaklaşmaya zorlamak zulümdür. Bir diğer ifadeyle, maddeye hapsedilmiş ve manadan koparılmış bir insan profili çizmek, insanın bir yarısını ısrarla görmemektir. Zira insan fıtratında yer alan “hayatı anlamlandırma ve aşkın bir varlığa bağlanma ihtiyacı” yok sayılamaz. Yaşı, ırkı, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, bir insan bu ihtiyacını farkına varmadan ve karşılamadan kendisini fiziksel, duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifade edemez.<br />
<br />
İnsanın varoluşsal gerçeği, ona yapılacak her türlü yatırımda madde ve mana bütünlüğü üzerinden hareket etmeyi gerektirir. İnsanın maddi refahı, sağlığı ve varlığı kadar, manevi huzuru, sükûnu ve mutluluğu da göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanı ayakta tutacak, güçlendirecek, acılarını hafifletecek, başarılarını yükseltecek, kişiliğini şekillendirecek her adımda maneviyata yer ayrılmalıdır.<br />
<br />
Mutlu olmak için sadece karnının doymasının yeterli olmadığını, ruhunun da doyması gerektiğini fark etmesi, belki de bir insanın hayatındaki en önemli keşiftir. Kendini gerçekleştirme, olgunlaşma, sorun çözme yeteneklerini geliştirme, iç huzura kavuşma gibi birçok hedefe maneviyatın gücü ile ulaşılır. Dolayısıyla bireyin kendisi, Rabbi ve çevresi ile olumlu ilişkiler kurması, çocukluk çağından itibaren maneviyatla sağlıklı bağlar kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir.<br />
<br />
Din, maneviyatın kavramsal çerçevesi içinde kendisine yer bulan en temel ögedir. Din hizmetleri ise, bir dinin mensuplarına hayatı anlamlandırmada ve dinî vecibelerini yerine getirmede ihtiyaç duydukları bilgi ve değerleri aktarma faaliyetidir. Bu faaliyet, zaman ilerledikçe çerçevesi genişleyen ve farklı tanımlarla yeniden ele alınan bir alana sahiptir.<br />
<br />
Din hizmeti konusunda değerlendirme yapmak ve din hizmetlerine bir ufuk çizmek, dine yüklenen anlamla doğrudan alakalıdır. Eğer din sadece bir ibadetler manzumesinden ibaret kabul edilir ve yalnızca mabedin içindeki hayat “dinî hayat” olarak adlandırılırsa, din hizmetlerinin sınırı da bu adlandırmaya uygun biçimde şekillenecektir.<br />
<br />
Oysa İslam’a göre din, hayatın doğal bir parçası, insanın umut ve kurtuluş rehberi, sabır ve enerji kaynağıdır. Dinin insan için “hayat” anlamına geldiği dikkate alındığında, din hizmetlerinin tanımı bambaşka bir nitelik kazanacaktır. İbadethanenin ya da din eğitimi veren kurumların yanı sıra hayatın farklı alanlarında din hizmetine yer açmak, insanın varoluşsal bütünlüğünü tanımanın ve ona göre strateji geliştirmenin sonucudur. İşte böyle bir tanım, manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmalarını da içermektedir.<br />
<br />
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri, klasik irşat dili ile ibadetlere rehberlik etme üzerinden yürürken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, afet ve ölüm gibi kriz durumları yakın çevrenin desteğiyle doğal süreçler içerisinde aşılabilmiştir. Oysa bugün değişen hayat şartları, ihtiyaçlar, öncelikler, düşünsel ve duygusal sıçramalar yeni bir din hizmeti perspektifini zorunlu kılmaktadır. Modern hayatın labirentlerinde yalnızlaşan ve yorulan insanın, anlam arayışında manevi danışmanlık alması, sorunlu ve kırılgan dönemlerinde dinî, manevî ve ahlakî dinamiklerle desteklenmesi gerektiği aşikârdır.<br />
<br />
Manevi danışmanlık; fiziksel, duygusal ve sosyal boyutları olan insanın manevi boyutuna seslenmektir. İnsanın hayatına yüklediği anlam ve değerleri, benimsediği inançları ve davranışlarına yön vermede kullandığı ahlaki ilkeleri dikkate alarak ona rehber olmaktır. Şiddete dur demek, acı ve kederle başa çıkmak, çaresizliği ve ümitsizliği yenmek, korku ve yalnızlıktan kurtulmak, pişmanlığı yeniden inşa gayretine dönüştürmek için vazgeçilmez bir hizmet alanıdır. Yaraları maneviyatın şifalı eliyle iyileştirmek, zor zamanlarda bireye ve topluma ayakta kalma inancı aşılamaktır. Akademik araştırmalar, manevi danışmanlığın, bilhassa olumsuz dinî başa çıkma süreci yaşayan, yani problemler karşısında dinden ve maneviyattan uzaklaşarak Yüce Yaratıcı ile ilişkisini örseleyen kişilere, kaybettikleri kontrolü ve sağduyuyu yeniden kazanma yolunda yardımcı olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Manevi danışmanlık sadece problemlerle başa çıkmada destek olmayı değil, aynı zamanda iyilik anlarını artırarak insanın iç huzuruna katkı sağlamayı da hedefler. Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler bırakarak, kişinin kendisini iyi hissetmesine, özgüven kazanmasına, özdeğer algısının güçlenmesine yardımcı olur. Bir manevi rehber, vaaz vermediği gibi, psikolojik danışmanlık da yapmaz. İnançtan ve maneviyattan beslenen bir bakışla kişinin anlam arayışına olumlu katkı sunar.<br />
<br />
Bugün küresel olarak geldiğimiz noktada, manevi danışmanlık ve rehberlik, vatandaşlar açısından kanuni bir hak, devlet açısından anayasal bir yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini yürütme görevi 633 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlık tarafından bugün benimsenen “din hizmetleri” tanımı, insanlığın yararına olan her türlü iş ve faaliyetin din ve maneviyat ile ilintili olduğunu ve din hizmeti kapsamına girdiğini söylemektedir. Dolayısıyla bireyin, toplumun ve insanlığın hayatını güzelleştirmeye, barışı beslemeye, sorunları çözmeye yönelik her türlü iyilik hareketi, din hizmeti olarak okunabilir. Bu bağlamda Başkanlığın kanuni görevi; “Öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunmak, ayrıca göçmen, engelli, bağımlı gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütmek (2/7/2018-KHK/703/141 md.) 6) (Değişik: 2/7/2018-KHK/703/141 md.)” olarak tanımlanmaktadır.<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı, manevi danışmanlık alanında bir taraftan mevzuat düzenlemeleri ve kadro çalışmalarını, bir taraftan da personel yeterliklerini artırmak üzere eğitim ve yayın faaliyetlerini kesintisiz sürdürmektedir. İdari kadrolardan, sahada görev yapan din görevlilerine kadar her kademede farkındalık oluşturulması amaçlanmaktadır. Başkanlığın stratejik metinlerinde bilhassa son on yıldır manevi danışmanlık ve rehberliğe özel yer ayrılmaktadır. Sözgelimi, 2009 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra teşkilâtımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevî sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.”<br />
<br />
2011 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde ise şu madde yer almaktadır: “Din hizmeti sunan kadroların, teşkilatımızın misyonuna ve toplumsal taleplere uygun olarak bilgi, birikim ve donanımın yanı sıra yüksek bir özgüven ve özveriyle milletimize manevi rehberlik yapma hususunda örneklik teşkil edeceğine olan inancımız ve güvenimiz tamdır.”<br />
<br />
2013 yılı İl Müftüleri Seminerinde, “Bugün kadınlar, gençler ve çocuklar, tutuklu ve hükümlülerin yanı sıra toplumun değişik katmanlarında sıkışmış ve ciddi anlamda manevi sorunlar yaşayan insanımıza İslam’ın rahmet yüklü mesajlarını ulaştırmakla yükümlüyüz.” diyen Başkanlık, 2018 yılında ise “Başkanlığımız bütün birimleriyle, şiddet ve istismarın her çeşidiyle mücadele etmeye devam edecektir. Aynı şekilde çocuk ve gençlerimize inancını, değerlerini, kültür ve medeniyetini tanıtmayı, onların aydınlık geleceğine rehberlik etmeyi öncelikli vazife addetmektedir. Bu bağlamda Başkanlığımızın yürüttüğü 4-6 yaş Kur’an kursları, hafızlık eğitimi, gençlik koordinatörleri, manevi rehberlik, aile ve dinî rehberlik hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Söz konusu alanlarda üniversiteler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğine devam edilecektir.” demektedir.<br />
<br />
Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, Diyanet İşleri Başkanlığının, ilgili kurumların ve akademinin işbirliğiyle umut verici bir hızla gelişmekte, genişlemektedir. Başkanlık tarafından yürütülen aile ve dinî rehberlik çalışmalarının; çocuk ve sevgi evleri, kadın konukevleri, huzurevleri, cezaevleri, öğrenci yurtları, hastaneler ve rehabilitasyon merkezlerinde devam eden manevi danışmanlık hizmetlerinin son derece olumlu geri dönüşleri vardır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitlenin memnuniyeti ortak bir onay dili oluşturmaktadır. Maneviyattan beslenen bir danışmanlık ve rehberlik yolculuğu, huzur aşılayan, koruyan ve güçlendiren adımlarıyla insanımızın ve toplumumuzun yanındadır.<br />
<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Huriye Martı<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİN VE MANEVİYAT DESTEĞİYLE HAYATI YAŞANILIR KILMAK </span></span><br />
<br />
İnsanın anlam arayışı, tarihle yaşıttır. Anlamın madde ile sınırlanamayacak yapısı, manayı da daima dikkate almayı, insanı madde ve mana bütünlüğü içinde düşünmeyi gerekli kılar. İnsanoğlu, topraktan yaratılmış bedenini ve ilahi bir nefhadan var olmuş ruhunu aynı anda bünyesinde taşıyan, mükerrem bir varlıktır. Ruhun ve bedenin birbirini tamamlayan yapısı insan hayatının her anında kendisini gösterirken, dünya ve ahiret dengesi söz konusu olduğunda da öne çıkan bir gerçekliktir.<br />
<br />
Modern dünyanın en büyük handikabı, ruhu ve bedeni birbirinden ayrı düşünmesi, maneviyatı bir kenara bırakarak insanı tanımaya, anlamaya ve yönlendirmeye çalışmasıdır. Oysa insanı kalıcı ve aslî bir parçasından uzaklaşmaya zorlamak zulümdür. Bir diğer ifadeyle, maddeye hapsedilmiş ve manadan koparılmış bir insan profili çizmek, insanın bir yarısını ısrarla görmemektir. Zira insan fıtratında yer alan “hayatı anlamlandırma ve aşkın bir varlığa bağlanma ihtiyacı” yok sayılamaz. Yaşı, ırkı, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, bir insan bu ihtiyacını farkına varmadan ve karşılamadan kendisini fiziksel, duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifade edemez.<br />
<br />
İnsanın varoluşsal gerçeği, ona yapılacak her türlü yatırımda madde ve mana bütünlüğü üzerinden hareket etmeyi gerektirir. İnsanın maddi refahı, sağlığı ve varlığı kadar, manevi huzuru, sükûnu ve mutluluğu da göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanı ayakta tutacak, güçlendirecek, acılarını hafifletecek, başarılarını yükseltecek, kişiliğini şekillendirecek her adımda maneviyata yer ayrılmalıdır.<br />
<br />
Mutlu olmak için sadece karnının doymasının yeterli olmadığını, ruhunun da doyması gerektiğini fark etmesi, belki de bir insanın hayatındaki en önemli keşiftir. Kendini gerçekleştirme, olgunlaşma, sorun çözme yeteneklerini geliştirme, iç huzura kavuşma gibi birçok hedefe maneviyatın gücü ile ulaşılır. Dolayısıyla bireyin kendisi, Rabbi ve çevresi ile olumlu ilişkiler kurması, çocukluk çağından itibaren maneviyatla sağlıklı bağlar kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir.<br />
<br />
Din, maneviyatın kavramsal çerçevesi içinde kendisine yer bulan en temel ögedir. Din hizmetleri ise, bir dinin mensuplarına hayatı anlamlandırmada ve dinî vecibelerini yerine getirmede ihtiyaç duydukları bilgi ve değerleri aktarma faaliyetidir. Bu faaliyet, zaman ilerledikçe çerçevesi genişleyen ve farklı tanımlarla yeniden ele alınan bir alana sahiptir.<br />
<br />
Din hizmeti konusunda değerlendirme yapmak ve din hizmetlerine bir ufuk çizmek, dine yüklenen anlamla doğrudan alakalıdır. Eğer din sadece bir ibadetler manzumesinden ibaret kabul edilir ve yalnızca mabedin içindeki hayat “dinî hayat” olarak adlandırılırsa, din hizmetlerinin sınırı da bu adlandırmaya uygun biçimde şekillenecektir.<br />
<br />
Oysa İslam’a göre din, hayatın doğal bir parçası, insanın umut ve kurtuluş rehberi, sabır ve enerji kaynağıdır. Dinin insan için “hayat” anlamına geldiği dikkate alındığında, din hizmetlerinin tanımı bambaşka bir nitelik kazanacaktır. İbadethanenin ya da din eğitimi veren kurumların yanı sıra hayatın farklı alanlarında din hizmetine yer açmak, insanın varoluşsal bütünlüğünü tanımanın ve ona göre strateji geliştirmenin sonucudur. İşte böyle bir tanım, manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmalarını da içermektedir.<br />
<br />
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri, klasik irşat dili ile ibadetlere rehberlik etme üzerinden yürürken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, afet ve ölüm gibi kriz durumları yakın çevrenin desteğiyle doğal süreçler içerisinde aşılabilmiştir. Oysa bugün değişen hayat şartları, ihtiyaçlar, öncelikler, düşünsel ve duygusal sıçramalar yeni bir din hizmeti perspektifini zorunlu kılmaktadır. Modern hayatın labirentlerinde yalnızlaşan ve yorulan insanın, anlam arayışında manevi danışmanlık alması, sorunlu ve kırılgan dönemlerinde dinî, manevî ve ahlakî dinamiklerle desteklenmesi gerektiği aşikârdır.<br />
<br />
Manevi danışmanlık; fiziksel, duygusal ve sosyal boyutları olan insanın manevi boyutuna seslenmektir. İnsanın hayatına yüklediği anlam ve değerleri, benimsediği inançları ve davranışlarına yön vermede kullandığı ahlaki ilkeleri dikkate alarak ona rehber olmaktır. Şiddete dur demek, acı ve kederle başa çıkmak, çaresizliği ve ümitsizliği yenmek, korku ve yalnızlıktan kurtulmak, pişmanlığı yeniden inşa gayretine dönüştürmek için vazgeçilmez bir hizmet alanıdır. Yaraları maneviyatın şifalı eliyle iyileştirmek, zor zamanlarda bireye ve topluma ayakta kalma inancı aşılamaktır. Akademik araştırmalar, manevi danışmanlığın, bilhassa olumsuz dinî başa çıkma süreci yaşayan, yani problemler karşısında dinden ve maneviyattan uzaklaşarak Yüce Yaratıcı ile ilişkisini örseleyen kişilere, kaybettikleri kontrolü ve sağduyuyu yeniden kazanma yolunda yardımcı olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Manevi danışmanlık sadece problemlerle başa çıkmada destek olmayı değil, aynı zamanda iyilik anlarını artırarak insanın iç huzuruna katkı sağlamayı da hedefler. Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler bırakarak, kişinin kendisini iyi hissetmesine, özgüven kazanmasına, özdeğer algısının güçlenmesine yardımcı olur. Bir manevi rehber, vaaz vermediği gibi, psikolojik danışmanlık da yapmaz. İnançtan ve maneviyattan beslenen bir bakışla kişinin anlam arayışına olumlu katkı sunar.<br />
<br />
Bugün küresel olarak geldiğimiz noktada, manevi danışmanlık ve rehberlik, vatandaşlar açısından kanuni bir hak, devlet açısından anayasal bir yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini yürütme görevi 633 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlık tarafından bugün benimsenen “din hizmetleri” tanımı, insanlığın yararına olan her türlü iş ve faaliyetin din ve maneviyat ile ilintili olduğunu ve din hizmeti kapsamına girdiğini söylemektedir. Dolayısıyla bireyin, toplumun ve insanlığın hayatını güzelleştirmeye, barışı beslemeye, sorunları çözmeye yönelik her türlü iyilik hareketi, din hizmeti olarak okunabilir. Bu bağlamda Başkanlığın kanuni görevi; “Öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunmak, ayrıca göçmen, engelli, bağımlı gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütmek (2/7/2018-KHK/703/141 md.) 6) (Değişik: 2/7/2018-KHK/703/141 md.)” olarak tanımlanmaktadır.<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı, manevi danışmanlık alanında bir taraftan mevzuat düzenlemeleri ve kadro çalışmalarını, bir taraftan da personel yeterliklerini artırmak üzere eğitim ve yayın faaliyetlerini kesintisiz sürdürmektedir. İdari kadrolardan, sahada görev yapan din görevlilerine kadar her kademede farkındalık oluşturulması amaçlanmaktadır. Başkanlığın stratejik metinlerinde bilhassa son on yıldır manevi danışmanlık ve rehberliğe özel yer ayrılmaktadır. Sözgelimi, 2009 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra teşkilâtımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevî sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.”<br />
<br />
2011 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde ise şu madde yer almaktadır: “Din hizmeti sunan kadroların, teşkilatımızın misyonuna ve toplumsal taleplere uygun olarak bilgi, birikim ve donanımın yanı sıra yüksek bir özgüven ve özveriyle milletimize manevi rehberlik yapma hususunda örneklik teşkil edeceğine olan inancımız ve güvenimiz tamdır.”<br />
<br />
2013 yılı İl Müftüleri Seminerinde, “Bugün kadınlar, gençler ve çocuklar, tutuklu ve hükümlülerin yanı sıra toplumun değişik katmanlarında sıkışmış ve ciddi anlamda manevi sorunlar yaşayan insanımıza İslam’ın rahmet yüklü mesajlarını ulaştırmakla yükümlüyüz.” diyen Başkanlık, 2018 yılında ise “Başkanlığımız bütün birimleriyle, şiddet ve istismarın her çeşidiyle mücadele etmeye devam edecektir. Aynı şekilde çocuk ve gençlerimize inancını, değerlerini, kültür ve medeniyetini tanıtmayı, onların aydınlık geleceğine rehberlik etmeyi öncelikli vazife addetmektedir. Bu bağlamda Başkanlığımızın yürüttüğü 4-6 yaş Kur’an kursları, hafızlık eğitimi, gençlik koordinatörleri, manevi rehberlik, aile ve dinî rehberlik hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Söz konusu alanlarda üniversiteler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğine devam edilecektir.” demektedir.<br />
<br />
Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, Diyanet İşleri Başkanlığının, ilgili kurumların ve akademinin işbirliğiyle umut verici bir hızla gelişmekte, genişlemektedir. Başkanlık tarafından yürütülen aile ve dinî rehberlik çalışmalarının; çocuk ve sevgi evleri, kadın konukevleri, huzurevleri, cezaevleri, öğrenci yurtları, hastaneler ve rehabilitasyon merkezlerinde devam eden manevi danışmanlık hizmetlerinin son derece olumlu geri dönüşleri vardır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitlenin memnuniyeti ortak bir onay dili oluşturmaktadır. Maneviyattan beslenen bir danışmanlık ve rehberlik yolculuğu, huzur aşılayan, koruyan ve güçlendiren adımlarıyla insanımızın ve toplumumuzun yanındadır.<br />
<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Prof. Dr. Huriye Martı<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sadakat: Ailenin Güvencesi]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23985</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:19:43 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23985</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKAT: AİLENİN GÜVENCESİ </span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span><br />
<br />
“Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın.<br />
Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür…”<br />
(Müslim, Birr, 105.)<br />
<br />
Mutlu bir aile için “5-S” formülünden bahsedilir. Bunlar; sevgi, saygı, sabır, sorumluluk ve sadakat. Aile fertlerinin huzuru ve mutluluğu açısından bu sayılanlardan her birinin önemi olmakla birlikte sadakatin daha mühim bir konumu bulunmaktadır. Zira sadakat olmadığı zaman diğerlerinin de çok bir ehemmiyetinin kalmadığı görülmektedir. Örneğin eşler birbirini ne kadar severse sevsin günün birinde bir ihanet/aldatma durumunda aileyi ayakta tutmak için sevgi kâfi gelmeyebileceği gibi taraflar arasında saygı da kalmayacaktır. Dolayısıyla mutlu bir aile için olmazsa olmazların başında şüphesiz ki sadakat gelmektedir.<br />
<br />
Sadakat nedir?<br />
Sadakat kelimesi, sözlükte “kizb”in (yalan) zıddı olan “sıdk” (doğruluk, dürüstlük) kökünden türemiş olup hem kendimize hem Rabbimize hem de sevdiklerimize içten bağlılığımızı ifade etmektedir. Evlilik özelinde söylenecek olursa; tarafların nikâh anında birbirlerine verdikleri söze ve evlilik sözleşmesine sadık kalmasıdır. Zira nikâh, bir akit olduğu gibi aynı zamanda bir ahittir. İşte sadakat, bu ahde zarar verecek her türlü davranıştan uzak durmaktır. Bu itibarla sadakat, evli birinin bir başkasıyla gönül ilişkisinin olmaması değildir sadece; sadakat, eşin rahatsız olacağı her türlü davranıştan yüz çevirmek ve kişinin kendisine yapılmasını istemeyeceği şeylerden kendisinin de uzak durmasıdır.<br />
<br />
Esasında sadakat, sadece evlilik süreciyle sınırlı olmayıp hayatın tüm aşamalarında olması gereken bir yaşam biçimidir. Sadakat, “Birileri görür ve duyarsa mahcup olurum; ayıp olur.” diye takınılacak bir tavır değildir; sadakat, “Rabbime karşı mahcup olurum.” diye düşünerek her türlü yanlış tutum ve davranıştan uzak durmaktır. Bu yönüyle sadakat, ihsan mertebelerinden bir mertebedir.<br />
<br />
Sadakatin önemi<br />
Ailenin ve toplumun güvencesi olarak niteleyebileceğimiz sadakatin ne gibi kazanımları olduğuna maddeler hâlinde değinmek istiyoruz.<br />
<br />
1. Sadakat, imanın sigortasıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir kişinin kalbinde iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” (İbn Hanbel, Müsned, XIV/251.)<br />
Bu hadis açıkça göstermektedir ki iman ile küfür nasıl bir arada bulunmuyorsa sıdk/sadakat ile yalan, emanet ile hıyanet/ihanet de bir arada bulunmaz. Buna göre; bir kişide yalan veya ihanetin bulunması doğal olarak imana da zarar verecektir. İşte bu yönüyle sadakat, âdeta imanın bir sigortasıdır.<br />
<br />
2. Sadakat, imanın zorunlu bir gereğidir. Çünkü iman en temelde Kur’an’da beyan edildiği üzere emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır. (Hud, 11/112.) Dolayısıyla bir Müslümanın iman ettikten sonra kendisine emredildiği üzere, yani istikamet üzere yaşaması ve sadakatten ayrılmaması, olmazsa olmaz bir husustur.<br />
<br />
3. Sadakat, kâmil bir mümin ve hakiki bir muhacir olmayı sağlayan bir haslettir. Zira mümin; güvenen, güven veren ve günahın her türlüsünden uzaklaşan kimsedir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir. Muhacir ise Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçıp hicret eden kimsedir.” (Buhari, İman, 3.) Buna göre, nasıl ki Müslümanın elinden ve dilinden başkaları emin ve güvende oluyorsa aynı şekilde eşler de birbirinin elinden ve dilinden emin olmalı, başta sadakatsizlik olmak üzere her türlü günah ve yanlış davranıştan uzaklaşmalıdırlar.<br />
<br />
4. Sadakat, nifakın/münafıklığın panzehridir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) münafıklığın alametini şu şekilde bildirmiştir: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine itimat edilip bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder.” (Buhari, İman, 23.)<br />
<br />
Bu üç alamete dikkat edilecek olursa hepsinin temelinde sıdk/sadakat ihlalinin olduğu görülecektir. Konuştuğunda yalan söyleyen ve söz verdiği zaman sözünü tutmayan sözde sadakatsiz; emanete ihanet ettiğinde ise hâlde sadakatsiz davranmıştır. Kutlu Elçi’nin (s.a.s.) bildirdiğine göre ise bu vasıflar, nifak hastalığının alametleridir. Öyleyse nifak zehrine karşı en kuvvetli panzehir hiç şüphesiz sadakat üzere yaşamaktır. Dolayısıyla nifak hastalığına düçar olmamak için “sadakat ilacı”nın hiçbir zaman unutulmaması gerekmektedir.<br />
<br />
5. Sadakat, dünyada selamet ve ahirette cennettir. Zira sadakat öyle bir gemidir ki okyanus ne kadar uçsuz bucaksız ve derin olursa olsun, fırtınalar ne kadar kuvvetli olursa olsun içerisinde bulunanları sahil-i selamete ulaştıracaktır. Aynı şekilde yalan da öyle bir gemidir ki gemi ne kadar lüks ve güvenli olursa olsun, deniz de ne kadar sığ ve sakin olursa olsun bu gemi batmaya, içindekiler de boğulmaya mahkûmdur. İşte bu noktada Hz. Peygamber (s.a.s.) sadakatten ayrılmamak gerektiği hakikatini bizlere veciz bir şekilde şöyle bildirmektedir: “Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın. Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddık’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzab’ olarak tescillenir.” (Müslim, Birr, 105.)<br />
<br />
Bu hadisten de anlaşılacağı üzere sadakat, insanın hem dünyada hem de ahirette yüzünün ak olmasını sağlayacak ve kişiyi cennete ulaştıracak önemli bir haslettir. Rabbim bizleri ve sevdiklerimizi hem kendimize hem Rabbimize hem eşlerimize hem de bütün insanlara karşı sadakatten ayırmasın. Âmin!<br />
<br />
Hadisten öğrendiklerimiz<br />
1. Sadakat; imanın sigortası olan, kişiyi nifaka karşı koruyan ve mümini cennete ulaştıran bir haslettir.<br />
2. Mümin bir birey, hayatın tüm aşamalarında kendisine, Rabbine ve başta eşi olmak üzere bütün insanlara karşı sadakat üzere yaşamaya gayret etmelidir.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Halil Kılıç<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKAT: AİLENİN GÜVENCESİ </span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span><br />
<br />
“Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın.<br />
Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür…”<br />
(Müslim, Birr, 105.)<br />
<br />
Mutlu bir aile için “5-S” formülünden bahsedilir. Bunlar; sevgi, saygı, sabır, sorumluluk ve sadakat. Aile fertlerinin huzuru ve mutluluğu açısından bu sayılanlardan her birinin önemi olmakla birlikte sadakatin daha mühim bir konumu bulunmaktadır. Zira sadakat olmadığı zaman diğerlerinin de çok bir ehemmiyetinin kalmadığı görülmektedir. Örneğin eşler birbirini ne kadar severse sevsin günün birinde bir ihanet/aldatma durumunda aileyi ayakta tutmak için sevgi kâfi gelmeyebileceği gibi taraflar arasında saygı da kalmayacaktır. Dolayısıyla mutlu bir aile için olmazsa olmazların başında şüphesiz ki sadakat gelmektedir.<br />
<br />
Sadakat nedir?<br />
Sadakat kelimesi, sözlükte “kizb”in (yalan) zıddı olan “sıdk” (doğruluk, dürüstlük) kökünden türemiş olup hem kendimize hem Rabbimize hem de sevdiklerimize içten bağlılığımızı ifade etmektedir. Evlilik özelinde söylenecek olursa; tarafların nikâh anında birbirlerine verdikleri söze ve evlilik sözleşmesine sadık kalmasıdır. Zira nikâh, bir akit olduğu gibi aynı zamanda bir ahittir. İşte sadakat, bu ahde zarar verecek her türlü davranıştan uzak durmaktır. Bu itibarla sadakat, evli birinin bir başkasıyla gönül ilişkisinin olmaması değildir sadece; sadakat, eşin rahatsız olacağı her türlü davranıştan yüz çevirmek ve kişinin kendisine yapılmasını istemeyeceği şeylerden kendisinin de uzak durmasıdır.<br />
<br />
Esasında sadakat, sadece evlilik süreciyle sınırlı olmayıp hayatın tüm aşamalarında olması gereken bir yaşam biçimidir. Sadakat, “Birileri görür ve duyarsa mahcup olurum; ayıp olur.” diye takınılacak bir tavır değildir; sadakat, “Rabbime karşı mahcup olurum.” diye düşünerek her türlü yanlış tutum ve davranıştan uzak durmaktır. Bu yönüyle sadakat, ihsan mertebelerinden bir mertebedir.<br />
<br />
Sadakatin önemi<br />
Ailenin ve toplumun güvencesi olarak niteleyebileceğimiz sadakatin ne gibi kazanımları olduğuna maddeler hâlinde değinmek istiyoruz.<br />
<br />
1. Sadakat, imanın sigortasıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir kişinin kalbinde iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” (İbn Hanbel, Müsned, XIV/251.)<br />
Bu hadis açıkça göstermektedir ki iman ile küfür nasıl bir arada bulunmuyorsa sıdk/sadakat ile yalan, emanet ile hıyanet/ihanet de bir arada bulunmaz. Buna göre; bir kişide yalan veya ihanetin bulunması doğal olarak imana da zarar verecektir. İşte bu yönüyle sadakat, âdeta imanın bir sigortasıdır.<br />
<br />
2. Sadakat, imanın zorunlu bir gereğidir. Çünkü iman en temelde Kur’an’da beyan edildiği üzere emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır. (Hud, 11/112.) Dolayısıyla bir Müslümanın iman ettikten sonra kendisine emredildiği üzere, yani istikamet üzere yaşaması ve sadakatten ayrılmaması, olmazsa olmaz bir husustur.<br />
<br />
3. Sadakat, kâmil bir mümin ve hakiki bir muhacir olmayı sağlayan bir haslettir. Zira mümin; güvenen, güven veren ve günahın her türlüsünden uzaklaşan kimsedir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir. Muhacir ise Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçıp hicret eden kimsedir.” (Buhari, İman, 3.) Buna göre, nasıl ki Müslümanın elinden ve dilinden başkaları emin ve güvende oluyorsa aynı şekilde eşler de birbirinin elinden ve dilinden emin olmalı, başta sadakatsizlik olmak üzere her türlü günah ve yanlış davranıştan uzaklaşmalıdırlar.<br />
<br />
4. Sadakat, nifakın/münafıklığın panzehridir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) münafıklığın alametini şu şekilde bildirmiştir: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine itimat edilip bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder.” (Buhari, İman, 23.)<br />
<br />
Bu üç alamete dikkat edilecek olursa hepsinin temelinde sıdk/sadakat ihlalinin olduğu görülecektir. Konuştuğunda yalan söyleyen ve söz verdiği zaman sözünü tutmayan sözde sadakatsiz; emanete ihanet ettiğinde ise hâlde sadakatsiz davranmıştır. Kutlu Elçi’nin (s.a.s.) bildirdiğine göre ise bu vasıflar, nifak hastalığının alametleridir. Öyleyse nifak zehrine karşı en kuvvetli panzehir hiç şüphesiz sadakat üzere yaşamaktır. Dolayısıyla nifak hastalığına düçar olmamak için “sadakat ilacı”nın hiçbir zaman unutulmaması gerekmektedir.<br />
<br />
5. Sadakat, dünyada selamet ve ahirette cennettir. Zira sadakat öyle bir gemidir ki okyanus ne kadar uçsuz bucaksız ve derin olursa olsun, fırtınalar ne kadar kuvvetli olursa olsun içerisinde bulunanları sahil-i selamete ulaştıracaktır. Aynı şekilde yalan da öyle bir gemidir ki gemi ne kadar lüks ve güvenli olursa olsun, deniz de ne kadar sığ ve sakin olursa olsun bu gemi batmaya, içindekiler de boğulmaya mahkûmdur. İşte bu noktada Hz. Peygamber (s.a.s.) sadakatten ayrılmamak gerektiği hakikatini bizlere veciz bir şekilde şöyle bildirmektedir: “Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın. Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddık’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzab’ olarak tescillenir.” (Müslim, Birr, 105.)<br />
<br />
Bu hadisten de anlaşılacağı üzere sadakat, insanın hem dünyada hem de ahirette yüzünün ak olmasını sağlayacak ve kişiyi cennete ulaştıracak önemli bir haslettir. Rabbim bizleri ve sevdiklerimizi hem kendimize hem Rabbimize hem eşlerimize hem de bütün insanlara karşı sadakatten ayırmasın. Âmin!<br />
<br />
Hadisten öğrendiklerimiz<br />
1. Sadakat; imanın sigortası olan, kişiyi nifaka karşı koruyan ve mümini cennete ulaştıran bir haslettir.<br />
2. Mümin bir birey, hayatın tüm aşamalarında kendisine, Rabbine ve başta eşi olmak üzere bütün insanlara karşı sadakat üzere yaşamaya gayret etmelidir.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Halil Kılıç<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Merhamet Rahmeti Gerektirir]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23984</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:17:46 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23984</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MERHAMET RAHMETİ GEREKTİRİR </span></span><br />
<br />
Yangınların her yeri yakıp kavurduğu o dehşetli günlerde bir itfaiye erinin sıcaktan bitap düşmüş kelebeğe elleriyle içirdiği su hepimizin kalbinde merhamet duygularını uyandırdı. Can taşıyan her varlığa şefkat ve muhabbet nazarıyla bakmak merhametin tezahürüdür. Kemal Sayar’ın deyimiyle merhamet, insanın içinde bir yerlerde sönmeye yüz tutan insanlık kandilini yeniden tutuşturan ve insanı en temel hâlde insanlığına geri çağıran bir duygudur. Yani insanı hakiki manada “insanlığı” ile buluşturur merhamet. Bir yudum suyla bile olsa başkasının acısını, ıstırabını dindirmek, bir yaraya merhem olmaktır merhamet.<br />
<br />
Merhamet rahmeti gerektirir. Kişi sadece insanlara değil, böceğe börtüye, ağaca çiçeğe hatta taşa ve toprağa dahi merhamet gösterdiğinde gönlündeki merhamet nevş ü nema bulur. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ashabına anlattığı mesel kalbi merhametle dolu olanların rahmete erişecekleri müjdesini verir: Adamın biri yolda giderken susuzluktan âdeta kavrulur. Bir kuyu bulur ve basamaklarından inerek suya ulaşır. Kana kana içerek susuzluğunu dindirir ve yukarı çıkar. Bu arada önüne susuzluktan dili sarkmış bir köpek çıkar. Köpeğin tıpkı kendisi gibi şiddetli susuzluk çektiğini anlar. Tekrar kuyuya iner ve ayakkabısına doldurduğu suyu getirip köpeğe verir. Adam bu hareketiyle Hakk’ın hoşnutluğunu kazanır ve yaptığına karşılık olarak günahları bağışlanır. Peygamber Efendimizden bu meseli dinleyen sahabiler “Hayvanlardan dolayı da ecir kazanabilir miyiz?” diye sorarlar. O rahmet elçisi “Her canlıya yapılan iyilikte sevap vardır.” (Buharî, Müsâkât, 9.) buyurarak merhametin tüm varlığa teşmil edilmesi gerektiğini öğretir bizlere. Çünkü merhamet eden Cenab-ı Hakk’ın rahmetine mazhar olur.<br />
<br />
Bütün varlığı sonsuz merhametiyle kuşatan Rabbü’l-Âlemin, (Araf, 7/156.) bizden de mahlûkatına şefkat ve merhamet göstermemizi ister. Merhametli olmak başkasının acısını, ıstırabını hissedebilmektir. Bu duygular eyleme dönüştüğünde merhamet gerçek manasına kavuşur. Dolayısıyla merhamet yaşanan acılara oturup üzülmek ve kahretmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Kendimizi ıstırap çekenlerin yerine koyabildiğimizde yardım için el uzatmaya gönüllü oluruz. Merhametle tutuşan bir kalp, acıların sadece seyircisi olmaz, kardeşinin derdiyle hem dem olup deva olmaya çalışır. Allah’ın övgüsüne mazhar olanlar da işte bu kullarıdır. (Fetih, 48/29.) Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz daha peygamber olmadan önce zayıfların ve güçsüzlerin yaşadığı acıyı kalbinde duymuştu. Yapılan haksızlıkların önüne geçebilmek için merhamet ve insaf sahibi insanlar bir araya gelerek “Hilfü’l-Fudul/Erdemliler Anlaşması” adı altında bir oluşum meydana getirdiklerinde o rahmet peygamberi çağrıldığı bu anlaşmaya katılmıştı. Efendimiz, bi’setten sonra da bu ittifaktan övgüyle bahsetmiş ve tekrar çağrıldığı takdirde tereddüt göstermeden böyle bir anlaşmaya icabet edeceğini söylemişti. (Müsned, I, 190, 317.)<br />
<br />
Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. (Buhari, Tevhid, 15.) O’nun bu rahmetinden tüm mahlûkat nasibini alır. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir. O’nun Rahman ve Rahim isimleri sınırsız ve sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu ifade eder. Bu öyle engin bir rahmettir ki yarattıkları arasında bir ayrım yapmadan lütuf ve ikramda bulunur. Biz kullarını af ve mağfiret eylemesi de O’nun rahmetinin tecellisidir. Yine bizlere olan merhametinin bir diğer tezahürü de âlemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’dır. Çünkü insan için en büyük nimet imandır. Bizleri imana ve doğru yola hidayet etmek üzere gönderdiği rahmet elçisi O’nun rahmetinin en büyük tecellisidir.<br />
<br />
Rahmet ve merhamet Rabbimizin sıfatları olup tüm canlılardaki merhamet duygusu da O’nun rahmetinin sonucudur. Çünkü Rabbimiz rahmeti kendisine ilke edinmiştir. (Enam, 6/54.) Peygamber Efendimizin hadis-i şerifinde buyurduğu üzere rahmetin kaynağı ve sahibi Hak Teâlâ’dır. Annenin yavrusuna olan şefkati de yine O’nun rahmetindendir: “Cenab-ı Hak rahmetini yüz parçaya ayırdı; bunun doksan dokuzunu kendi katında tuttu, bir cüzünü de yeryüzüne indirdi. İşte bu bir cüz rahmet sebebiyle bütün yaratılmışlar birbirlerine merhamet ederler. Hatta ana atın, (süt emzirirken) yavrusuna zarar vermemek için ayağını yukarı kaldırması bile, bu yüzde birlik rahmetin eseridir.” (Buhari, Edeb, 19.) Rabbimiz mahlûkatına lütfeylediği bu rahmetin neticesi olarak inananların da birbirlerine karşı şefkat ve merhametle muamele etmesinden hoşnut olur. Hepimiz Rabbimizin yarattığı bütünün bir parçası mesabesindeyiz. İnsan kendini kardeşinden ayrı göremez ve birbirine muamelede de bunu düstur edinmelidir. Zira müminler birbirilerini sevmede, acımada ve korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğunda diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buhari, Edeb 27.) Bu kardeşlik ahlakıdır ki bir tek olan Rabbimize iman etmekten kaynaklanır. Bu tevhid inancının gereği olarak müminler yekvücut olurlar. Birbirlerinin derdiyle, sıkıntısıyla hemhâl olup şefkat ve merhamet hisleriyle yardıma koşarlar.<br />
<br />
Merhamet insanı hassas ve diğerkâm kılar. İmam Gazali, “Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir, merhametli kimse hem kendini hem de başkalarını esirgeyendir.” sözünü açıklarken “insanın kendisine karşı merhametli olması; kendisini Allah’ın azabından esirgemesi, yasaklarını işlemekten, emirlerini yapmamaktan sakınmasıdır” der ve bunun da günahtan vazgeçmekle, günahtan tövbeyle, Allah rızasını gözeterek ibadet etmekle mümkün olacağını ifade eder. Başkalarına karşı merhametli olmak ise kul hakkına dikkat etmek, canlılara hürmet etmek ve başkalarına zarar vermemektir. (İmam-ı Gazali, Kalplerin Keşfi; Çelik Yayınevi, İstanbul tarihsiz, s. 113.)<br />
İnsanoğlu, insanı insanın kurdu olarak gördüğü müddetçe merhametsizlik ve kötülüğün pençesinde dünyamız can çekişmeye devam edecek. Ancak kalplerindeki merhamet kandilini tutuşturanlar dünyayı bir huzur adasına dönüştürebilir. “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır” derken şair, her insanın kalbinde olan merhamet kandiline işaret ediyor. O kandili ancak başkalarının acısını kalbimizde hissederek tutuştururuz. Hz. Mevlana ile hitam edelim o vakit: “Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nail olmak istersen zayıflara merhamet et.”<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Dr. Lamia Levent Abul</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MERHAMET RAHMETİ GEREKTİRİR </span></span><br />
<br />
Yangınların her yeri yakıp kavurduğu o dehşetli günlerde bir itfaiye erinin sıcaktan bitap düşmüş kelebeğe elleriyle içirdiği su hepimizin kalbinde merhamet duygularını uyandırdı. Can taşıyan her varlığa şefkat ve muhabbet nazarıyla bakmak merhametin tezahürüdür. Kemal Sayar’ın deyimiyle merhamet, insanın içinde bir yerlerde sönmeye yüz tutan insanlık kandilini yeniden tutuşturan ve insanı en temel hâlde insanlığına geri çağıran bir duygudur. Yani insanı hakiki manada “insanlığı” ile buluşturur merhamet. Bir yudum suyla bile olsa başkasının acısını, ıstırabını dindirmek, bir yaraya merhem olmaktır merhamet.<br />
<br />
Merhamet rahmeti gerektirir. Kişi sadece insanlara değil, böceğe börtüye, ağaca çiçeğe hatta taşa ve toprağa dahi merhamet gösterdiğinde gönlündeki merhamet nevş ü nema bulur. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ashabına anlattığı mesel kalbi merhametle dolu olanların rahmete erişecekleri müjdesini verir: Adamın biri yolda giderken susuzluktan âdeta kavrulur. Bir kuyu bulur ve basamaklarından inerek suya ulaşır. Kana kana içerek susuzluğunu dindirir ve yukarı çıkar. Bu arada önüne susuzluktan dili sarkmış bir köpek çıkar. Köpeğin tıpkı kendisi gibi şiddetli susuzluk çektiğini anlar. Tekrar kuyuya iner ve ayakkabısına doldurduğu suyu getirip köpeğe verir. Adam bu hareketiyle Hakk’ın hoşnutluğunu kazanır ve yaptığına karşılık olarak günahları bağışlanır. Peygamber Efendimizden bu meseli dinleyen sahabiler “Hayvanlardan dolayı da ecir kazanabilir miyiz?” diye sorarlar. O rahmet elçisi “Her canlıya yapılan iyilikte sevap vardır.” (Buharî, Müsâkât, 9.) buyurarak merhametin tüm varlığa teşmil edilmesi gerektiğini öğretir bizlere. Çünkü merhamet eden Cenab-ı Hakk’ın rahmetine mazhar olur.<br />
<br />
Bütün varlığı sonsuz merhametiyle kuşatan Rabbü’l-Âlemin, (Araf, 7/156.) bizden de mahlûkatına şefkat ve merhamet göstermemizi ister. Merhametli olmak başkasının acısını, ıstırabını hissedebilmektir. Bu duygular eyleme dönüştüğünde merhamet gerçek manasına kavuşur. Dolayısıyla merhamet yaşanan acılara oturup üzülmek ve kahretmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Kendimizi ıstırap çekenlerin yerine koyabildiğimizde yardım için el uzatmaya gönüllü oluruz. Merhametle tutuşan bir kalp, acıların sadece seyircisi olmaz, kardeşinin derdiyle hem dem olup deva olmaya çalışır. Allah’ın övgüsüne mazhar olanlar da işte bu kullarıdır. (Fetih, 48/29.) Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz daha peygamber olmadan önce zayıfların ve güçsüzlerin yaşadığı acıyı kalbinde duymuştu. Yapılan haksızlıkların önüne geçebilmek için merhamet ve insaf sahibi insanlar bir araya gelerek “Hilfü’l-Fudul/Erdemliler Anlaşması” adı altında bir oluşum meydana getirdiklerinde o rahmet peygamberi çağrıldığı bu anlaşmaya katılmıştı. Efendimiz, bi’setten sonra da bu ittifaktan övgüyle bahsetmiş ve tekrar çağrıldığı takdirde tereddüt göstermeden böyle bir anlaşmaya icabet edeceğini söylemişti. (Müsned, I, 190, 317.)<br />
<br />
Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. (Buhari, Tevhid, 15.) O’nun bu rahmetinden tüm mahlûkat nasibini alır. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir. O’nun Rahman ve Rahim isimleri sınırsız ve sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu ifade eder. Bu öyle engin bir rahmettir ki yarattıkları arasında bir ayrım yapmadan lütuf ve ikramda bulunur. Biz kullarını af ve mağfiret eylemesi de O’nun rahmetinin tecellisidir. Yine bizlere olan merhametinin bir diğer tezahürü de âlemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’dır. Çünkü insan için en büyük nimet imandır. Bizleri imana ve doğru yola hidayet etmek üzere gönderdiği rahmet elçisi O’nun rahmetinin en büyük tecellisidir.<br />
<br />
Rahmet ve merhamet Rabbimizin sıfatları olup tüm canlılardaki merhamet duygusu da O’nun rahmetinin sonucudur. Çünkü Rabbimiz rahmeti kendisine ilke edinmiştir. (Enam, 6/54.) Peygamber Efendimizin hadis-i şerifinde buyurduğu üzere rahmetin kaynağı ve sahibi Hak Teâlâ’dır. Annenin yavrusuna olan şefkati de yine O’nun rahmetindendir: “Cenab-ı Hak rahmetini yüz parçaya ayırdı; bunun doksan dokuzunu kendi katında tuttu, bir cüzünü de yeryüzüne indirdi. İşte bu bir cüz rahmet sebebiyle bütün yaratılmışlar birbirlerine merhamet ederler. Hatta ana atın, (süt emzirirken) yavrusuna zarar vermemek için ayağını yukarı kaldırması bile, bu yüzde birlik rahmetin eseridir.” (Buhari, Edeb, 19.) Rabbimiz mahlûkatına lütfeylediği bu rahmetin neticesi olarak inananların da birbirlerine karşı şefkat ve merhametle muamele etmesinden hoşnut olur. Hepimiz Rabbimizin yarattığı bütünün bir parçası mesabesindeyiz. İnsan kendini kardeşinden ayrı göremez ve birbirine muamelede de bunu düstur edinmelidir. Zira müminler birbirilerini sevmede, acımada ve korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğunda diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buhari, Edeb 27.) Bu kardeşlik ahlakıdır ki bir tek olan Rabbimize iman etmekten kaynaklanır. Bu tevhid inancının gereği olarak müminler yekvücut olurlar. Birbirlerinin derdiyle, sıkıntısıyla hemhâl olup şefkat ve merhamet hisleriyle yardıma koşarlar.<br />
<br />
Merhamet insanı hassas ve diğerkâm kılar. İmam Gazali, “Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir, merhametli kimse hem kendini hem de başkalarını esirgeyendir.” sözünü açıklarken “insanın kendisine karşı merhametli olması; kendisini Allah’ın azabından esirgemesi, yasaklarını işlemekten, emirlerini yapmamaktan sakınmasıdır” der ve bunun da günahtan vazgeçmekle, günahtan tövbeyle, Allah rızasını gözeterek ibadet etmekle mümkün olacağını ifade eder. Başkalarına karşı merhametli olmak ise kul hakkına dikkat etmek, canlılara hürmet etmek ve başkalarına zarar vermemektir. (İmam-ı Gazali, Kalplerin Keşfi; Çelik Yayınevi, İstanbul tarihsiz, s. 113.)<br />
İnsanoğlu, insanı insanın kurdu olarak gördüğü müddetçe merhametsizlik ve kötülüğün pençesinde dünyamız can çekişmeye devam edecek. Ancak kalplerindeki merhamet kandilini tutuşturanlar dünyayı bir huzur adasına dönüştürebilir. “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır” derken şair, her insanın kalbinde olan merhamet kandiline işaret ediyor. O kandili ancak başkalarının acısını kalbimizde hissederek tutuştururuz. Hz. Mevlana ile hitam edelim o vakit: “Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nail olmak istersen zayıflara merhamet et.”<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Dr. Lamia Levent Abul</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kötülüklerden Alikoyan Namaz Hangi Namazdir?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23983</link>
			<pubDate>Wed, 08 Nov 2023 06:16:01 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=23983</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KÖTÜLÜKLERDEN ALIKOYAN NAMAZ HANGİ NAMAZDIR?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span><br />
<br />
ٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِنَ ٱلْكِتَٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ ۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ ۗ وَلَذِكْرُ ٱللَّهِ أَكْبَرُ ۗ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ<br />
<br />
“Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”<br />
<br />
(Ankebut, 29/45.)<br />
<br />
<br />
Yüce Allah kendisinden başka varlıklara tapan müşriklerin durumunu örümceğin yaptığı eve benzetmiştir. Örümceğin başını soktuğu ev, onu hiçbir tehlikeye karşı koruyacak durumda değildir. Müşriklerin sığındıkları ilahlar da onlardan herhangi bir eziyeti savamaz. Müminler ise verilen misallerden ders alır, hidayete ermek için Allah’ın mahlûkata koyduğu işaretleri tefekkür ederler. Cenab-ı Hak, imana erişen kullarının gözlerini kevni ayetlere çevirdikten sonra aşağıdaki ayetle akıllarını Kur’an ayetlerine yönlendirmiş, kendilerini rableri ile buluşturacak namaza davet etmiştir. Bahis konusu ayet şöyledir: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 29/45.)<br />
<br />
Rabbimizin ayette emrettiği iki emirden birincisi olan Kur’an’ı okumak, onu okumakta devamlı olmayı ifade etmektedir. İlk okuduğunda inkişaf etmeyen mana tekrar okuduğunda inkişaf edebilir. O hâlde mümin, Kur’an ile bağını kesintisiz sürdürür. Onun ayetlerini tedebbür, manalarını tefekkür eder. Bu sayede manalarına ulaşır, ondaki hükümlerle amel eder, güzel ahlakla ahlaklanır.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’ın ayette emrettiği iki emirden ikincisi olan namaza gelince bu emir, namazı sürekli ve düzenli kılmayı, kılarken onun sınırlarına riayet etmeyi içermektedir. Ayet-i kerimede namaz kılma emrinin gerekçesi “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” diye açıklanmıştır. Namazın hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyması; kulun bunları işleme iradesini elinden alması, yanlış davranışlarda bulunmasına imkân vermemesi anlamına gelmez. Dolayısıyla “alıkoymak” (nehiy) kelimesi mecazi anlamda kullanılmıştır. Maksat, namazın hayâsızlığı ve kötülüğü terk etmeyi kolaylaştırmasıdır. (İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, XX, 258.) O hâlde kötülüklerden (fahşa ve münker) alıkoyan namaz hangi namazdır?<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz, tam bir huşu ile okunanları tedebbür ederek; farzları, vacipleri, sünnetleri ile en güzel şekilde kılınan namazdır. Bu takdirde namaz mümine Allah’ı, O’nun azamet ve celalini, huzurunda durduğunu, gözetimi ve denetimi altında olduğunu hatırlatır. Bu bilinç onun âleminde haşyet duygusunu uyandırır, sözlerine ve davranışlarına yansır, hâlini ıslah eder. Nitekim namazın kötülüklerden alıkoymasının gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: “Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (İbn Aşur, a.g.e. XX, 260.) Tercih edilen yoruma göre zikirden murat namazdır. Zira namaz, Kur’an’da zikir olarak da isimlendirilmiştir. (Cuma, 62/9.) Buna göre namaz ibadetlerin en büyüğüdür. Çünkü onda Allah’ı zikir vardır. İçerisinde zikir olduğu için namaz diğer ibadetlerden üstün tutulmuştur. Onun zikir ile isimlendirilmesi, iyilikleri tercih etme, kötülüklerden uzaklaşma noktasında zikrin temel bir esas olmasından dolayıdır. (Beydavi, Envaru’t-Tenzil, IV, 196.) Nitekim Yüce Allah, “Beni zikretmek için namaz kıl!” buyurmuştur. (Taha, 20/14.)<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz; müminin tekbir, kıraat, rükû ve nihayet tazimin son sınırı olan secde ile Allah’a yöneldiği, kulluk makamına eriştiği namazdır. Bir kişi dünyada makam sahibi olduğunda bu makam onu belli bir şekilde davranmaya yönlendirir. O, toplum içinde temsil ettiği makamın kendisine yüklediği sorumluluklara uygun hareket eder. Davranışları herhangi bir insan gibi olmaz. Allah karşısında kulun durumu da böyledir: Kul namaz ve secde ile rabbine yaklaşır. Onun katında bir makam kazanır. (Alak, 96/19.) Artık sahip olduğu bu makam, onun yasaklanan şeyleri yapmasına mani olur. Namazın tekerrürü ile sahip olduğu makama olan bağlılığı da kötülükten uzaklaşma duygusu da artar. (Razi, Mefatihu’l-Ğayb, XV, 61.)<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz, mümine nasihatte bulunur; onun vicdanına hitap eder: “Yüce Allah’ın azamet ve kibriyasına delalet eden söz ve fiilleri içeren bu ibadeti yaptıktan sonra kötülükleri işler, rabbine isyan edersen çelişkiye düşmüş olursun!” der. Zira namaz kıldığı hâlde kötülükleri işleyen kişinin durumu, giydiği temiz ve güzel bir elbise ile çöplüklerde dolaşıp çöpleri karıştıran kimseye benzer. Zira böyle bir elbiseyi giymiş olmak, onun anılan mekânlarda bulunmasına müsaade etmez. Namaz kılan mümin de Allah’ın huzurunda durmaktadır; o artık “takva elbisesini” giymiştir. Böyle bir elbiseyi giydiği hâlde kötülükleri işlemesi çöplükleri karıştırmak gibi olur.<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz, düzenli ve devamlı olarak kılınan namazdır. Yüce Allah’ın namazı farklı vakitlerde kılmayı emretmiş olmasının hikmetleri vardır. Farklı vakitlerde namaz kılınca, namazın yaptığı hatırlatmalar, verdiği öğütler yenilenir. Hatırlatma ve öğütler tekrar edince nefiste takva düşüncesi yerleşir, nihayet takva bir meleke hâline gelir.<br />
<br />
Mümini kötülüklerden alıkoymayan namaza gelince; onda ne Allah’ı hatırlama ne de haşyet duygusu vardır. Çünkü namaz kılan; aklıyla, kalbiyle ve ruhuyla değil bedeniyle namaz kılmaktadır. Bu namaz kalbe huzur vermez, kulu Allah’a yaklaştırmaz. Böyle bir namazın kötülüklerden alıkoyma özelliği zayıf olur, hatta bu namaz kötülükleri önlemez hâle gelir. Kişiyi kötülükleriyle baş başa bırakır.<br />
<br />
Namaz müminin önünde büyük bir imkândır. Hayata yön veren öncü bir ibadettir. Namaz kötülüklerden alıkoyduğunda tesiri insandan başlayarak topluma doğru yayılır. İşlediği kötülükler insanın zihin ve ruh dünyasına tesir etmektedir. Aldırmadan işlemeye devam ederse bu kötülükler yerleşip karakterinin parçası hâline gelmektedir. Namaz ise kötülüklerden alıkoyarak müminin zihin ve ruh dünyasını arındırmaktadır. Kalbini dinlendirmekte, manevi yorgunluklardan kurtarmaktadır. Stresten, ruhi problemlerden muztarip modern insanın manevi yaralarını sağaltan bir ibadettir namaz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Hz. Bilal’e “Kalk, namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat!” (Ebu Davud, Edeb, 78.) demişti. Namaza duyduğu büyük sevgiyi, hiçbir şeyin namaz kadar kendisine sevinç ve mutluluk vermediğini “Namaz gözümün nuru kılındı.” (Nesai, Işratü’n-nisa, 1.) diyerek ifade etmişti Allah’ın Resulü.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Dr. Abdülkadir Erkut<br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KÖTÜLÜKLERDEN ALIKOYAN NAMAZ HANGİ NAMAZDIR?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span><br />
<br />
ٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِنَ ٱلْكِتَٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ ۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ ۗ وَلَذِكْرُ ٱللَّهِ أَكْبَرُ ۗ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ<br />
<br />
“Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”<br />
<br />
(Ankebut, 29/45.)<br />
<br />
<br />
Yüce Allah kendisinden başka varlıklara tapan müşriklerin durumunu örümceğin yaptığı eve benzetmiştir. Örümceğin başını soktuğu ev, onu hiçbir tehlikeye karşı koruyacak durumda değildir. Müşriklerin sığındıkları ilahlar da onlardan herhangi bir eziyeti savamaz. Müminler ise verilen misallerden ders alır, hidayete ermek için Allah’ın mahlûkata koyduğu işaretleri tefekkür ederler. Cenab-ı Hak, imana erişen kullarının gözlerini kevni ayetlere çevirdikten sonra aşağıdaki ayetle akıllarını Kur’an ayetlerine yönlendirmiş, kendilerini rableri ile buluşturacak namaza davet etmiştir. Bahis konusu ayet şöyledir: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 29/45.)<br />
<br />
Rabbimizin ayette emrettiği iki emirden birincisi olan Kur’an’ı okumak, onu okumakta devamlı olmayı ifade etmektedir. İlk okuduğunda inkişaf etmeyen mana tekrar okuduğunda inkişaf edebilir. O hâlde mümin, Kur’an ile bağını kesintisiz sürdürür. Onun ayetlerini tedebbür, manalarını tefekkür eder. Bu sayede manalarına ulaşır, ondaki hükümlerle amel eder, güzel ahlakla ahlaklanır.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’ın ayette emrettiği iki emirden ikincisi olan namaza gelince bu emir, namazı sürekli ve düzenli kılmayı, kılarken onun sınırlarına riayet etmeyi içermektedir. Ayet-i kerimede namaz kılma emrinin gerekçesi “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” diye açıklanmıştır. Namazın hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyması; kulun bunları işleme iradesini elinden alması, yanlış davranışlarda bulunmasına imkân vermemesi anlamına gelmez. Dolayısıyla “alıkoymak” (nehiy) kelimesi mecazi anlamda kullanılmıştır. Maksat, namazın hayâsızlığı ve kötülüğü terk etmeyi kolaylaştırmasıdır. (İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, XX, 258.) O hâlde kötülüklerden (fahşa ve münker) alıkoyan namaz hangi namazdır?<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz, tam bir huşu ile okunanları tedebbür ederek; farzları, vacipleri, sünnetleri ile en güzel şekilde kılınan namazdır. Bu takdirde namaz mümine Allah’ı, O’nun azamet ve celalini, huzurunda durduğunu, gözetimi ve denetimi altında olduğunu hatırlatır. Bu bilinç onun âleminde haşyet duygusunu uyandırır, sözlerine ve davranışlarına yansır, hâlini ıslah eder. Nitekim namazın kötülüklerden alıkoymasının gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: “Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (İbn Aşur, a.g.e. XX, 260.) Tercih edilen yoruma göre zikirden murat namazdır. Zira namaz, Kur’an’da zikir olarak da isimlendirilmiştir. (Cuma, 62/9.) Buna göre namaz ibadetlerin en büyüğüdür. Çünkü onda Allah’ı zikir vardır. İçerisinde zikir olduğu için namaz diğer ibadetlerden üstün tutulmuştur. Onun zikir ile isimlendirilmesi, iyilikleri tercih etme, kötülüklerden uzaklaşma noktasında zikrin temel bir esas olmasından dolayıdır. (Beydavi, Envaru’t-Tenzil, IV, 196.) Nitekim Yüce Allah, “Beni zikretmek için namaz kıl!” buyurmuştur. (Taha, 20/14.)<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz; müminin tekbir, kıraat, rükû ve nihayet tazimin son sınırı olan secde ile Allah’a yöneldiği, kulluk makamına eriştiği namazdır. Bir kişi dünyada makam sahibi olduğunda bu makam onu belli bir şekilde davranmaya yönlendirir. O, toplum içinde temsil ettiği makamın kendisine yüklediği sorumluluklara uygun hareket eder. Davranışları herhangi bir insan gibi olmaz. Allah karşısında kulun durumu da böyledir: Kul namaz ve secde ile rabbine yaklaşır. Onun katında bir makam kazanır. (Alak, 96/19.) Artık sahip olduğu bu makam, onun yasaklanan şeyleri yapmasına mani olur. Namazın tekerrürü ile sahip olduğu makama olan bağlılığı da kötülükten uzaklaşma duygusu da artar. (Razi, Mefatihu’l-Ğayb, XV, 61.)<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz, mümine nasihatte bulunur; onun vicdanına hitap eder: “Yüce Allah’ın azamet ve kibriyasına delalet eden söz ve fiilleri içeren bu ibadeti yaptıktan sonra kötülükleri işler, rabbine isyan edersen çelişkiye düşmüş olursun!” der. Zira namaz kıldığı hâlde kötülükleri işleyen kişinin durumu, giydiği temiz ve güzel bir elbise ile çöplüklerde dolaşıp çöpleri karıştıran kimseye benzer. Zira böyle bir elbiseyi giymiş olmak, onun anılan mekânlarda bulunmasına müsaade etmez. Namaz kılan mümin de Allah’ın huzurunda durmaktadır; o artık “takva elbisesini” giymiştir. Böyle bir elbiseyi giydiği hâlde kötülükleri işlemesi çöplükleri karıştırmak gibi olur.<br />
<br />
Kötülüklerden alıkoyan namaz, düzenli ve devamlı olarak kılınan namazdır. Yüce Allah’ın namazı farklı vakitlerde kılmayı emretmiş olmasının hikmetleri vardır. Farklı vakitlerde namaz kılınca, namazın yaptığı hatırlatmalar, verdiği öğütler yenilenir. Hatırlatma ve öğütler tekrar edince nefiste takva düşüncesi yerleşir, nihayet takva bir meleke hâline gelir.<br />
<br />
Mümini kötülüklerden alıkoymayan namaza gelince; onda ne Allah’ı hatırlama ne de haşyet duygusu vardır. Çünkü namaz kılan; aklıyla, kalbiyle ve ruhuyla değil bedeniyle namaz kılmaktadır. Bu namaz kalbe huzur vermez, kulu Allah’a yaklaştırmaz. Böyle bir namazın kötülüklerden alıkoyma özelliği zayıf olur, hatta bu namaz kötülükleri önlemez hâle gelir. Kişiyi kötülükleriyle baş başa bırakır.<br />
<br />
Namaz müminin önünde büyük bir imkândır. Hayata yön veren öncü bir ibadettir. Namaz kötülüklerden alıkoyduğunda tesiri insandan başlayarak topluma doğru yayılır. İşlediği kötülükler insanın zihin ve ruh dünyasına tesir etmektedir. Aldırmadan işlemeye devam ederse bu kötülükler yerleşip karakterinin parçası hâline gelmektedir. Namaz ise kötülüklerden alıkoyarak müminin zihin ve ruh dünyasını arındırmaktadır. Kalbini dinlendirmekte, manevi yorgunluklardan kurtarmaktadır. Stresten, ruhi problemlerden muztarip modern insanın manevi yaralarını sağaltan bir ibadettir namaz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Hz. Bilal’e “Kalk, namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat!” (Ebu Davud, Edeb, 78.) demişti. Namaza duyduğu büyük sevgiyi, hiçbir şeyin namaz kadar kendisine sevinç ve mutluluk vermediğini “Namaz gözümün nuru kılındı.” (Nesai, Işratü’n-nisa, 1.) diyerek ifade etmişti Allah’ın Resulü.<br />
<br />
Türk Diyanet<br />
Dr. Abdülkadir Erkut<br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ben gizli bir hazine idim]]></title>
			<link>https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=22642</link>
			<pubDate>Fri, 22 Sep 2023 19:33:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.net/member.php?action=profile&uid=8">Lion</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.net/showthread.php?tid=22642</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">"Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) ve kâinatı yarattım." mealindeki kudsi hadis olduğu söylenen bu sözün kaynağı nedir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
-  Bunu nasıl anlamak gerekir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
     “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” (Acluni, Keşfü'l-Hafa, II/132)<br />
<br />
Bu insanlara göre, Allah’ın bir çok emir ve yasaklarını dolayısıyla -haşa- bir gösteriş, bir tahakküm gibi algılamalar da söz konusudur. Örneğin,<br />
<br />
    "Ben cinleri ve insanları yalnız beni tanıyıp kulluk etsinler diye yarattım."(Zariyat, 51/56)<br />
<br />
mealindeki ayetten de bu tasavvur hezeyanı söz konusu olabilir. “Allah herkesi kendine kul-köle yapmış... Bu bir tahakkümdür, bundan bir gösteriş kokuyor...” diyebilirler. Bu tür anlayışlar, Allah’ı gerçek anlamda tanımamış kimselerin kuruntularıdır.<br />
<br />
Acaba, bir insanın kendini diğer bazı insanlara tanıtması, bir padişahın halkına kendini tanıtması, ne zamandan beri bir gösteriş olarak algılanmaya başlamıştır?<br />
<br />
Kâinatın yaratılışında, âdeta sonsuz / sayısız olan varlıkların nizam ve intizamında görülen sayısız hikmetler,  gözetilen sayısız gayeler, yüce Yaratıcının takip ettiği veya binler maksadının olduğunu göstermektedir. Bu amaçların başında, hiç şüphesiz Allah’ın kendini tanıtması gelir. Çünkü, insan her an bir gezegenin yurdu olan yerküresine çarpmasından korkan, bir virüsün bulaşmasından endişe eden, en küçük bir mikroba fiilen mağlup olan bir varlık olarak yaratılmıştır. Böyle bir varlık, âciz, güçsüz, zayıf olduğu gibi, muhtaç olduğu hiçbir şeyi yaratamayan, bir sivrisineğin bir kanadını bile yoktan var etmekten çok uzak olan, diğer yandan bir çiçeği istediği gibi, bir haharı da isteyen, bir baharı arzu ettiği gibi, ölümden sonra haşir baharını da aşk derecesinde arzulayan, hayalleri, emelleri ebede kadar uzanan zavallı-perişan bir mahluk, bütün kâinatın yegâne sultanı olan Rabbini tanımazsa, bütün ihtiyaçlarını yerine getirebilen kudrete sahip olan kendi malikini bilmezse, bütün dünyanın sultanı dahi olsa kaç para eder.<br />
<br />
Demek ki, insanoğlu için, Allah’ı tanımaktan daha önemli bir mesele yoktur. Kaldı ki, Allah’ın tanınmadığı bir yerde, Allah’a nasıl kulluk edilebilir, nasıl imtihan açılabilir, nasıl imtihanın cennet gibi bir mükâfatı, cehennem gibi bir mücazatı olabilir?<br />
<br />
Ayrıca, bunu söyleyenler şunu bilsinler ki gösteriş, bir kimsenin kendi kıymetinden daha fazla bir değer kazanmaya yönelik yapılan bir şovdur. Gösteriş, başkasının, kendi hakkında –asıl değerinden daha fazla- bir değer, daha güzel bir kıymet atfetmesini sağlamaya yönelik bir gösteridir. Yine gösteriş, başkasından -ücret, maaş gibi, makam, mevki gibi- bir menfaat sağlamaya yönelik yapmacık bir  harekettir. Allah’ın bu gibi pespaye tavırlardan sonsuz münezzeh ve uzak olduğunu düşünmeyen bir kimsenin O’nu tanıdığından söz edilebilir mi?<br />
<br />
Özetle, Allah’ın kendini tanıtması, Onun bize olan ihtiyacından değil, bizim ona olan ihtiyacımızdan kaynaklanmış ve o da sonsuz rahmetiyle bu fıtrî ihtiyacımızı yerine getirmek için kendini bize tanıtmıştır.<br />
<br />
İlave bilgi için tıklayınız:<br />
<br />
- Madem Cenâb-ı Hak hiçbir şeye muhtaç değildir, o halde kâinatı niçin yaratmıştır?..<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">"Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) ve kâinatı yarattım." mealindeki kudsi hadis olduğu söylenen bu sözün kaynağı nedir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
-  Bunu nasıl anlamak gerekir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
     “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” (Acluni, Keşfü'l-Hafa, II/132)<br />
<br />
Bu insanlara göre, Allah’ın bir çok emir ve yasaklarını dolayısıyla -haşa- bir gösteriş, bir tahakküm gibi algılamalar da söz konusudur. Örneğin,<br />
<br />
    "Ben cinleri ve insanları yalnız beni tanıyıp kulluk etsinler diye yarattım."(Zariyat, 51/56)<br />
<br />
mealindeki ayetten de bu tasavvur hezeyanı söz konusu olabilir. “Allah herkesi kendine kul-köle yapmış... Bu bir tahakkümdür, bundan bir gösteriş kokuyor...” diyebilirler. Bu tür anlayışlar, Allah’ı gerçek anlamda tanımamış kimselerin kuruntularıdır.<br />
<br />
Acaba, bir insanın kendini diğer bazı insanlara tanıtması, bir padişahın halkına kendini tanıtması, ne zamandan beri bir gösteriş olarak algılanmaya başlamıştır?<br />
<br />
Kâinatın yaratılışında, âdeta sonsuz / sayısız olan varlıkların nizam ve intizamında görülen sayısız hikmetler,  gözetilen sayısız gayeler, yüce Yaratıcının takip ettiği veya binler maksadının olduğunu göstermektedir. Bu amaçların başında, hiç şüphesiz Allah’ın kendini tanıtması gelir. Çünkü, insan her an bir gezegenin yurdu olan yerküresine çarpmasından korkan, bir virüsün bulaşmasından endişe eden, en küçük bir mikroba fiilen mağlup olan bir varlık olarak yaratılmıştır. Böyle bir varlık, âciz, güçsüz, zayıf olduğu gibi, muhtaç olduğu hiçbir şeyi yaratamayan, bir sivrisineğin bir kanadını bile yoktan var etmekten çok uzak olan, diğer yandan bir çiçeği istediği gibi, bir haharı da isteyen, bir baharı arzu ettiği gibi, ölümden sonra haşir baharını da aşk derecesinde arzulayan, hayalleri, emelleri ebede kadar uzanan zavallı-perişan bir mahluk, bütün kâinatın yegâne sultanı olan Rabbini tanımazsa, bütün ihtiyaçlarını yerine getirebilen kudrete sahip olan kendi malikini bilmezse, bütün dünyanın sultanı dahi olsa kaç para eder.<br />
<br />
Demek ki, insanoğlu için, Allah’ı tanımaktan daha önemli bir mesele yoktur. Kaldı ki, Allah’ın tanınmadığı bir yerde, Allah’a nasıl kulluk edilebilir, nasıl imtihan açılabilir, nasıl imtihanın cennet gibi bir mükâfatı, cehennem gibi bir mücazatı olabilir?<br />
<br />
Ayrıca, bunu söyleyenler şunu bilsinler ki gösteriş, bir kimsenin kendi kıymetinden daha fazla bir değer kazanmaya yönelik yapılan bir şovdur. Gösteriş, başkasının, kendi hakkında –asıl değerinden daha fazla- bir değer, daha güzel bir kıymet atfetmesini sağlamaya yönelik bir gösteridir. Yine gösteriş, başkasından -ücret, maaş gibi, makam, mevki gibi- bir menfaat sağlamaya yönelik yapmacık bir  harekettir. Allah’ın bu gibi pespaye tavırlardan sonsuz münezzeh ve uzak olduğunu düşünmeyen bir kimsenin O’nu tanıdığından söz edilebilir mi?<br />
<br />
Özetle, Allah’ın kendini tanıtması, Onun bize olan ihtiyacından değil, bizim ona olan ihtiyacımızdan kaynaklanmış ve o da sonsuz rahmetiyle bu fıtrî ihtiyacımızı yerine getirmek için kendini bize tanıtmıştır.<br />
<br />
İlave bilgi için tıklayınız:<br />
<br />
- Madem Cenâb-ı Hak hiçbir şeye muhtaç değildir, o halde kâinatı niçin yaratmıştır?..<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>