MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
» Toplam Üye: 12 » En Son Üye: TalaMAN » Toplam Konular: 8,023 » Toplam Yorumlar: 9,283 Ayrıntılı İstatistikler |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
BU EVİN RABİYESİ HAKKI İÇİN
(Kar©glan'ın 24 Mart 2018 Tarihli Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul innenî hedânî rabbî ilâ sırâtın müstekîm, dînen kıyemen, millete İbrâhîme hanîfâ ve mâ kâne mine'l-müşrikîn.
Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
De ki: “Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, hakka yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi.”
De ki: “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 161-162. ayetler)
---
Hakîm'in babası Muâviye İbni Hayde anlatıyor:
— Dedim ki: “Yâ Resûlallah! Kime iyilik edeyim?”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Babana; sonra en yakınına, ondan sonra da en yakınına, buyurdular.
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Kitâbü'l-Birri ve's-Sıla; Ebû Dâvûd, Kitâbü'l-Edeb. Hadis, anne babaya iyilik etmenin önemini bildirmektedir.)
Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul e gayrallâhi ebgî rabben ve hüve rabbu külli şey'in, ve lâ teksibu küllü nefsin illâ aleyhâ, ve lâ teziru vâziretün vizra uhrâ, sümme ilâ rabbiküm merciuküm fe-yünebbiüküm bimâ küntüm fîhi tahtelifûn.
Meali:
De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben Allah'tan başka bir Rab mı arayayım? Herkesin kazandığı günah ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 164. ayet)
RAB NEDİR?
Terbiye etmek, yetiştirmek, ıslah etmek, düzeltmek, yönetmek, sorumluluk üstlenmek, malik ve sahip olmak, nimeti artırmak, ihtiyaçları gidermek ve üstünlük sahibi olmak gibi anlamlarla ilişkili olan “Rab” kelimesi; efendi, sahip, terbiye eden, yetiştiren, düzene koyan, tedbir alan, sorumluluk üstlenen, yöneten ve nimet veren anlamlarında kullanılır. Kelimenin çoğulu “erbâb”dır.
Arap dilinde “Rab” kelimesi; itaat edilen efendi, bir şeyi ıslah eden, bir şeyin maliki ve sahibi anlamlarına gelir. Terbiye etme anlamıyla bağlantılı olarak, terbiye edici ve yetiştirici anlamında da kullanılır.
Allah'ın “Rab” ismi, bütün varlıkları yaratan, yaşatan, yöneten, ihtiyaçlarını bilen ve onları gözeten yüce Rabbimizin sıfatlarını hatırlatır. Kâinattaki düzenin devam etmesi de O'nun yaratması ve takdiriyle gerçekleşir.
“Rab” kelimesi Kur'an-ı Kerim'de Allah'ı ifade eden önemli isimlerden biridir. Kur'an'da Allah'ın Rab oluşu; yaratma, yönetme, nimet verme ve kullarını doğru yola yöneltme anlamlarıyla birlikte anlatılır.
RABİYE NE DEMEKTİR?
Benim bu vaazdaki tefekkürümde “Rab” kelimesini terbiye eden, yetiştiren ve insanın hayatını şekillendirmesine katkıda bulunan kimseler açısından da ele alıyorum. Bu bakımdan anne ve babanın çocukların yetişmesindeki rolünü düşünmek istiyorum.
Hz. Yusuf'un babasına hitabıyla ilgili anlatımlarda “Rabbim” kelimesinin kullanılması da bu konuyu tefekkür etmeme vesile olmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, kelimenin Allah için kullanıldığı anlam ile insanlar arasındaki terbiye ve yetiştirme ilişkisini birbirinden ayırmaktır. Allah mutlak Rab'dir; anne ve baba ise çocuklarının yetişmesinde sorumluluk taşıyan kimselerdir.
“Rabiye” kelimesini de bu vaazdaki kişisel anlatımımda, kadının yetiştirme ve terbiye etme yönünü ifade eden bir kavram olarak ele alıyorum. Nasıl ki erkek ve kadın isimlerinde farklı biçimler bulunabiliyorsa, ben de bu kelimeler üzerinden anne ile babanın aile içindeki rollerini düşünmeye çalışıyorum.
Her ev, aynı zamanda bir terbiye okuludur. Anne, baba, dede ve nine; çocuğun yetişmesinde, ahlakının oluşmasında ve hayatı öğrenmesinde önemli görevler üstlenebilir. Bu kişiler çocuklara yalnızca günlük işleri öğretmezler; aynı zamanda sabrı, merhameti, sorumluluğu, paylaşmayı, çalışmayı ve insanlarla iyi geçinmeyi de öğretirler.
Anne ve babanın çocuk yetiştirme biçimleri bazı yönlerden farklılık gösterebilir. Anne, çocuğun beslenmesi, bakımı ve günlük ihtiyaçlarıyla daha fazla ilgilenebilir; baba da başka alanlarda rehberlik edebilir. Ancak bunlar kesin sınırlar değildir. Her iki ebeveyn de çocuklarının bütün yönleriyle yetişmesinden sorumludur.
Benim burada anlatmak istediğim, insanın hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu ilk bilgileri ve davranışları çoğunlukla ailesinden öğrenmesidir. Bu nedenle anne ve babanın emeklerini takdir etmek, onlara iyilik etmek ve haklarını gözetmek dinî ve ahlakî bakımdan büyük önem taşır.
“BU EVİN RABBİNE KULLUK EDİN” AYETİ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fel-ya'büdû rabbe hâzâ'l-beyt.
Meali:
“Öyleyse bu evin Rabbine kulluk etsinler.”
(Sadakallahü'l-Azîm, Kureyş Suresi, 3. ayet)
Ben “Bu evin Rabbi ve Rabiyesi hakkı için” dediğimde, kendi tefekkürüm içinde o evde emeği bulunan anne ve babayı, dede ve nineyi hatırlatmak istiyorum. Buradaki sözlerimi, Allah'a kulluk emrinin yerine başka bir kulluk anlayışı koymak için değil, aile büyüklerinin emeklerini ve haklarını hatırlamak için söylüyorum.
Anne ile babanın çocuklara kazandırdığı beceriler farklılaşabilir. Ev işleri, yemek hazırlamak, temizlik yapmak, sökük dikmek, çocuk bakmak, odun kesmek, bahçe işleriyle uğraşmak ve çeşitli zorlukların üstesinden gelmek, aile içinde öğrenilebilen becerilerdendir. Fakat bu işler yalnızca kadınlara veya yalnızca erkeklere ait değildir; aile fertleri birbirlerine yardımcı olabilirler.
Asıl mesele, çocukların hayata hazırlanması ve aile içinde sorumluluk bilincinin oluşmasıdır. Anne ve babanın emeği, çocuğun karakterinin şekillenmesinde önemli bir yer tutar. Onlara karşı saygılı olmak, ihtiyaç duyduklarında yardımcı olmak ve gönüllerini hoş tutmaya çalışmak, dinimizin önem verdiği güzel davranışlardandır.
MİRAS HUKUKUNDA NEDEN FARKLI PAYLAR VARDIR?
Peki, miras hukukunda bazı durumlarda erkeğe iki, kadına bir pay verilmesinin hikmeti nedir? Anne ve babanın çocuk yetiştirmedeki emekleri farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyorsa, miras paylarının belirlenmesinde hangi esaslar dikkate alınmıştır?
Bu konuyu değerlendirirken öncelikle Kur'an-ı Kerim'de yer alan hükmü okuyalım.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنثَيَيْنِ فَإِن كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لَا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yûsîkumullâhu fî evlâdikum liz-zekeri mislü hazzil-ünseyeyn. Fe in künne nisâen fevkasneteyni fe lehünne sülüsâ mâ terak. Ve in kânet vâhideten fe lehân-nısf. Ve li ebeveyhi li-külli vâhidin minhümâs-südüsü mimmâ terake in kâne lehû veled. Fe in lem yekün lehû veledün ve verisehû ebevâhu fe li-ümmihis-sülüs. Fe in kâne lehû ihvetün fe li-ümmihis-südüs. Min ba'di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn. Âbâüküm ve ebnâüküm, lâ tedrûne eyyühüm akrabu leküm nef'â. Ferîdaten minallâh. İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ.
Meali:
Allah, çocuklarınızın mirası hakkında erkeğe iki kadının payı kadar verilmesini emreder. Çocuklar yalnızca kız olup ikiden fazla iseler, ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kız bir kişi ise mirasın yarısı onundur.
Ölenin çocuğu varsa, bıraktığı maldan anne ve babasının her birine altıda bir pay düşer. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa annesine üçte bir düşer. Kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir. Bütün bu paylaştırma, yapılan vasiyetin yerine getirilmesi ve borcun ödenmesinden sonradır.
Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş hükümlerdir. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Nisâ Suresi, 11. ayet)
Bunu anlamak neden zor olsun? Burada üzerinde düşünmemiz gereken mesele, miras paylarının yalnızca kadın ve erkek olma durumuna göre değil, aile ve sorumluluklarla ilgili hükümler çerçevesinde değerlendirilmesidir.
İslam hukukunda erkeğin ailesinin geçimini sağlama sorumluluğu vardır. Kadının da kendisine ait malı ve mirası üzerinde tasarruf hakkı bulunur. Bununla birlikte miras hükümleri, her durumda yalnızca bu açıklamayla sınırlı değildir; mirasçının kim olduğu ve ailedeki yakınlık derecesi gibi hususlar da payların belirlenmesinde önemlidir.
AİLEDE HAKLAR VE SORUMLULUKLAR
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Ashabım! Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyetimi tutunuz. Zira onlar sizin idarenize ve himayenize verilmişlerdir.
Kesin olarak bildiğiniz bir ahlaksızlık yapmadıkları takdirde, onlar üzerinde zorbalık kurmaya hakkınız yoktur. Eğer böyle bir durum meydana gelirse, yataklarında yalnız bırakmak gibi bir tedbire başvurabilirsiniz. Onlara zarar vermeyin. Şayet size itaat ederlerse artık onlara zarar verecek bir şey yapmayın.
Şunu bilin ki sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
Sizin onlar üzerindeki haklarınız, aile mahremiyetini korumaları ve istemediğiniz kimseleri evinize almamalarıdır. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise giyim kuşam ve yeme içme konularında kendilerine iyi imkânlar sağlamanızdır.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Radâ, 11; ayrıca İbn Mâce, Nikâh, 3.)
Bu rivayet üzerinde düşünürken aile içindeki hak ve sorumlulukları, merhameti ve adaleti birlikte ele almak gerekir. Hiç kimse eşine haksızlık etmeyi, ona zarar vermeyi veya zorbalık kurmayı dinî bir hak gibi göremez. Ailede anlaşmazlık yaşandığında amaç, öfkeyle hareket etmek değil, sorunu gidermek ve aile fertlerinin haklarını korumaktır.
Bu konuda farklı yorumlar ve açıklamalar bulunmaktadır. Benim kanaatimce bir dinî metni değerlendirirken hem metnin bütününü hem de Peygamber Efendimizin aile hayatına dair örnekliğini dikkate almak gerekir. Bir rivayetin nasıl anlaşılacağı konusunda aceleyle hüküm vermek yerine, konunun farklı yönlerini araştırmak ve adaleti gözetmek önemlidir.
MİRAS PAYLARI VE GEÇİM SORUMLULUĞU ÜZERİNE TEFEKKÜR
Erkeğin eşinin ve çocuklarının geçimini sağlama sorumluluğu, İslam aile hukukunun önemli konularından biridir. Yeme, içme, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanması, şartlarına göre kocanın yükümlülükleri arasında yer alır. Kadının kendisine ait malı ise sırf evli olduğu için kocasının malı hâline gelmez.
Bu açıdan bakıldığında, bazı miras durumlarında erkeğe daha fazla pay verilmesiyle aile geçimini sağlama sorumluluğu arasında bir ilişki kurulabilir. Ancak bu açıklamayı bütün miras meselelerine tek başına uygulanacak değişmez bir formül olarak görmemek gerekir. Kur'an'da mirasçılara ilişkin farklı hükümler vardır ve her olay kendi şartlarına göre değerlendirilmelidir.
Benim burada vurgulamak istediğim, mal paylaşımının yanında sorumlulukların da düşünülmesi gerektiğidir. Bir insanın eline mal geçmesi, onun yalnızca kendi arzuları doğrultusunda hareket etmesini değil, varsa yükümlülüklerini de yerine getirmesini gerektirir.
Miras kalan malın korunması ve verimli kullanılması da önemlidir. Örneğin, küçük bir tarlanın çok sayıda mirasçı arasında fiziksel olarak bölünmesi, zamanla her bir parçanın kullanılmasını zorlaştırabilir. Böyle durumlarda yürürlükteki hukuk çerçevesinde ortaklığın korunması, malın birlikte işletilmesi veya elde edilen gelirin hak sahiplerine paylaştırılması gibi çözümler değerlendirilebilir.
Böylece malın verimliliği korunurken mirasçıların hakları da gözetilebilir. Burada asıl amaç, mirasçılardan birinin hakkını diğerine vermek değil; hakkaniyetli bir çözüm bulmak, malın değerini korumak ve aile içinde gereksiz anlaşmazlıkların önüne geçmektir.
BU HAFTANIN TEFEKKÜR SORUSU
Biz öyle bir Allah'a iman ediyoruz ki O, her şeyi işitir, her şeyi görür ve her şeyden haberdardır. Ankara'da yaşayan Ahmet amcanın yaptıklarını, söylediklerini, söyleyeceklerini ve hâllerini bilen Allah, Almanya'da yaşayan Franz'ın da yaptıklarını ve söylediklerini bilir. Rabbimizin ilmi, bizim sınırlı bilgimiz gibi değildir.
Öyleyse burada düşünmemiz gereken bir mesele var: İnsanların yaptıklarını, söylediklerini ve içlerinden geçirdiklerini bilen bir Allah'a iman ediyoruz. Peki, Allah'ın bazı isim ve sıfatlarının tecellilerini insan hayatında nasıl anlamalıyız? Bir insanın aynı anda çok sayıda kişinin hâlinden haberdar olmasıyla Allah'ın her şeyi bilmesi arasında nasıl bir fark vardır? Allah'ın mutlak ilmini insanın sınırlı bilgisiyle karıştırmadan bu konuyu nasıl tefekkür edebiliriz?
Bu soruyu düşünürken Allah'ın sıfatlarını herhangi bir insanın gücüyle eşitlememek gerekir. İnsan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, bilgisi sınırlıdır. Allah'ın ilmi ise bütün varlığı kuşatır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fadlen minallâhi ve ni'meten, vallâhu alîmun hakîm.
Meali:
Allah'tan bir lütuf ve nimet olarak böyle oldu. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 8. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühellezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyillâhi ve resûlihî vettekullâh, innallâhe semîun alîm.
Meali:
Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 1. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve temmet kelimetu rabbike sıdkan ve adlen, lâ mübeddile li-kelimâtihî ve hüves-semîul alîm.
Meali:
Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 115. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ ve cealnâküm şuûben ve kabâile li-teârafû. İnne ekrameküm indallâhi etkâküm. İnnallâhe alîmun habîr.
Meali:
Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 13. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lâ ya'lemu men halak, ve hüvel latîful habîr.
Meali:
Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Mülk Suresi, 14. ayet)
İŞİTMEK, BİLMEK VE HABERDAR OLMAK ÜZERİNE TEFEKKÜR
Bu ayetleri okurken Allah'ın ilminin genişliği üzerinde düşünelim. İnsan bazen yalnızca gördüğü ve duyduğu şeyleri bildiğini zanneder. Hâlbuki Allah, görüneni de görünmeyeni de bilir. İnsanların kalplerinden geçenleri, niyetlerini ve yaptıklarını da O'ndan hiçbir şey gizleyemez.
Benim tefekkürümde burada önemli olan, Allah'ın ilmini kendi sınırlı anlayışımızla ölçmeye çalışmamaktır. İnsanlar birbirlerinin hâllerini ancak kendilerine ulaşan bilgiler ölçüsünde anlayabilirler. Allah'ın bilmesi ise yaratılmışların bilgisine benzemez.
Bu sebeple bir insan hakkında hüküm verirken yalnızca dış görünüşe bakmamalı, onun niyetini bütünüyle bildiğimizi de iddia etmemeliyiz. Adaletli davranmak, bilmediğimiz konularda ihtiyatlı olmak ve insanları zan altında bırakmamak gerekir.
DEMİRE SU VEREREK SERTLEŞTİRME: BİR TEFEKKÜR BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su, vücutlarının içine nüfuz eder ve karınlarına kadar ulaşır. İçlerinde ne varsa söker atar ve ayaklarından geçip gider.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Cehennem, 4.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hâzâni hasmânihtesamû fî rabbihim. Fellezîne keferû kuttıat lehüm siyâbün min nâr. Yusabbu min fevki ruûsihimul hamîm. Yus'haru bihî mâ fî butûnihim vel-cülûd. Ve lehüm mekâmiu min hadîd. Küllemâ erâdû en yahrucû minhâ min gammin uîdû fîhâ ve zûkû azâbel-harîk. İnnallâhe yudhilullezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti cennâtin tecrî min tahtihel-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min zehebin ve lü'lüen ve libâsühüm fîhâ harîr. Ve hudû ile't-tayyibi minel-kavli ve hudû ilâ sırâtıl-hamîd.
Meali:
İşte bunlar, Rableri hakkında tartışmaya giren iki hasım taraftır. İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bu suyla karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. Onlar için demirden topuzlar vardır. Her ne zaman uğradıkları sıkıntı sebebiyle oradan çıkmak isteseler oraya geri döndürülürler ve kendilerine, “Yakıcı azabı tadın!” denilir.
Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenecekler, ipek giysiler giyeceklerdir. Onlar güzel söze yöneltilmiş ve övgüye layık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hac Suresi, 19-24. ayetler)
Geçen haftalarda, gelecekte bilim insanlarının ölümün çaresini bulup bulamayacağı üzerinde düşünmüştük. Bazı kimseler, Kur'an'da her canın ölümü tadacağını bildiren ayetler bulunduğunu söyleyerek bu konunun tartışılmasına karşı çıkabilir. Burada birbirinden farklı iki meseleyi ayırmak gerekir: Dünya hayatında hastalıkların tedavisi ve insan ömrünün uzatılması başka bir konudur; Allah'ın bildirdiği ölüm ve ahiret hayatı başka bir konudur.
Ahiret kavramını da yalnızca dünya hayatındaki olaylarla açıklamaya çalışmamalıyız. Ahiret, İslam inancında ölümden sonraki hayatı ve hesap gününü ifade eder. Bunun mahiyetine ilişkin bilgimiz, Allah'ın ve Peygamberinin bildirdikleriyle sınırlıdır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü nefsin zâikatul-mevt, sümme ileynâ türceûn.
Meali:
Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.
(Sadakallahü'l-Azîm, Ankebût Suresi, 57. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü men aleyhâ fân. Ve yebkâ vechü rabbike zül-celâli vel-ikrâm.
Meali:
Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Rahmân Suresi, 26-27. ayetler)
Abdullah İbni Ömer'in (ra) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme vardıkları zaman ölüm getirilir ve cennet ile cehennem arasında konulur. Sonra kesilir. Ardından bir münadi şöyle seslenir:
‘Ey cennetlikler! Artık ölüm yoktur. Ey cehennemlikler! Artık ölüm yoktur!’
Bunun üzerine cennetliklerin sevinci daha da artar, cehennemliklerin üzüntüsü ise daha da artar.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Rikāk, 50-51; Müslim, Cennet, 43.)
ÖLÜM VE AHİRET ÜZERİNE KİŞİSEL TEFEKKÜRÜM
Bu ayet ve hadisleri okuduğumda, ölümün sona ermesiyle ilgili anlatımın ahiret inancındaki yerini düşünüyorum. Benim kanaatimce burada üzerinde durulması gereken temel nokta, dünya hayatının geçici oluşu ve ahiretteki hayatın Allah'ın bildirdiği şekilde devam edeceğidir.
Ölümün dünyadaki bir hastalık gibi tedavi edilmesiyle, ahirette ölümün sona ermesi meselesini aynı şeymiş gibi ele almamak gerekir. Bilim insanları hastalıkları tedavi etmeye ve insan hayatını korumaya çalışabilirler. Ancak ölümün ve ahiret hayatının mahiyeti hakkında kesin hükümler vermek, yalnızca bilimsel gelişmelerden hareketle mümkün değildir.
Benim keşfî tefekkürümde, insanın bedeni, hayatı, kaderi ve ölüm üzerine düşünmek; insanın yaratılışındaki hikmetleri anlamaya çalışma çabasıdır. DNA, genler ve insan bedeninin işleyişi gibi konular da bu bakımdan merak uyandırabilir. Fakat bunları ahirette ölümün nasıl sona ereceğini açıklayan kesin bilgiler gibi sunamam. Bu konudaki hakikati en iyi Allah bilir.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesi, ahiret hayatının ebedî oluşunu anlatan bir ifadedir. Bu anlatım, müminler için sevinç; cehennemlikler içinse azabın devam etmesi bakımından büyük bir anlam taşır.
CEHENNEM AZABI VE PİŞMANLIK
Ebû Derda'nın (ra) rivayet ettiği uzun bir hadiste, cehennem ehlinin açlık ve susuzlukla karşılaşmaları, yardım istemeleri ve yaptıklarından pişmanlık duymaları anlatılır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennem ehline açlık musallat edilir. Bu açlık, içinde bulundukları azap kadar şiddetli hâle gelir. Yardım isterler. Onlara açlığı gidermeyen bir yiyecek verilir. Tekrar yiyecek isterler; bu defa boğazlarında takılıp kalan bir yiyecekle karşılaşırlar. Bu yiyecek ne aşağı iner ne de yukarı çıkar.
Dünyada böyle bir durumda su içerek lokmalarını geçirdiklerini hatırlar ve içecek isterler. Onlara kaynar su verilir. Su yüzlerine yaklaştırıldığında yüzlerini yakar; karınlarına ulaştığında ise içlerine büyük acı verir.
Bunun üzerine cehennem bekçilerini çağırıp azaplarının hafifletilmesini isterler. Bekçiler onlara, ‘Peygamberleriniz size bu durumu açıklayan haberleri getirmemiş miydi?’ diye sorarlar. Onlar da, ‘Evet, getirmişti; fakat biz dinlemedik’ derler.
Bekçiler, ‘Öyleyse isteyin; inkâr edenlerin istekleri burada karşılıksız kalır’ derler.
Sonra cehenneme vekil kılınan melek Mâlik'i çağırırlar ve ondan Rablerinin kendileri hakkında ölümle hükmetmesini isterler. Mâlik ise, ‘Siz burada kalacaksınız’ diye cevap verir.
Bunun üzerine kendi aralarında, ‘Rabbinize dua edin; sizin için O'ndan daha hayırlı kimse yoktur’ derler ve Allah'a şöyle yalvarırlar:
‘Ey Rabbimiz! Bedbahtlığımız bize galip geldi. Biz gerçekten sapık kimselerdik. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer yeniden inkâra dönersek artık gerçekten zalimlerden oluruz.’
Allah onlara şöyle buyurur:
‘Orada aşağılanmış bir hâlde kalın ve Bana bir şey söylemeyin.’
Bu cevap üzerine cehennem ehli her türlü hayırdan ümitlerini keser; hıçkırmaya, pişmanlık duymaya ve dövünüp durmaya başlar.”
(Rivayet: Tirmizî, Cehennem, 5; ayrıca ilgili bölümlerde Mü'minûn Suresi 106-108 ve Zuhruf Suresi 77. ayetlere atıf yapılır.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme nekûlü li-cehenneme helimtele'ti ve tekûlü hel min mezîd.
Meali:
O gün cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “Daha var mı?” der.
(Sadakallahü'l-Azîm, Kâf Suresi, 30. ayet)
Bu anlatımlardan çıkarılacak ders, insanın dünyada yaptığı davranışları hafife almamasıdır. İnsan, doğruyu bildiği hâlde bile bile yanlışta ısrar ederse, bunun sonucuyla karşılaşabilir. Bu nedenle tövbe etmek, haksızlıklardan uzak durmak, başkalarının haklarını gözetmek ve iyilikte bulunmak büyük önem taşır.
NİLÜFER ÇİÇEĞİ VE YENİDEN DİRİLİŞ BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Hakkıyla cehennemlik olanlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Günahları sebebiyle ateşe giren bir kısım kimseler ise yanıp kömür olduktan sonra kendilerine şefaat edilmesine izin verilir. Böylece grup grup getirilir ve cennet nehirlerine bırakılırlar. Sonra, ‘Ey cennet ehli! Bunların üzerine su dökün’ denilir. Onlar da sel yatağında yetişen bir ot gibi yeniden yetişirler.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Îmân, 306.)
Bu hadiste yeniden yetişme, bir canlanma ve yeniden hayat bulma benzetmesiyle anlatılır. Ben bu anlatımı okurken nilüfer çiçeğini ve tabiatta gözlemlediğimiz yenilenme örneklerini hatırlıyorum.
Ancak buradan hareketle ahiret hayatının mutlaka bu dünyada yaşanan olaylardan ibaret olduğunu söylemek doğru olmaz. İslam inancında cennet, cehennem ve ahiret hayatı, ölümden sonraki varoluşla ilgilidir. Tabiattaki yenilenme örnekleri bize düşünme fırsatı verebilir; fakat gayb hakkında kesin bilgi yerine geçmez.
Benim tefekkürümde asıl önemli olan, insanın kendisini düzeltmesi, yaptığı yanlışlardan dönmesi ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesidir. Ahiret inancı, insanı hem sorumluluk sahibi olmaya hem de Allah'ın rahmetini ümit etmeye yöneltmelidir.
ÖLÜMÜN SONA ERMESİ VE AHİRET ÜZERİNE KEŞFÎ TEFEKKÜRÜM
Önceki bölümde ölümün sona ermesi, cennet ve cehennem hayatı üzerine ayetleri ve hadisleri ele aldık. Şimdi de bu konudaki kendi tefekkürümü açıklamak istiyorum.
Benim keşfî tefekkürümde, ölümün sona ermesi ifadesi üzerinde düşünürken insanın bedeni, kaderi, DNA'sı ve genetik yapısı gibi meseleler de aklıma geliyor. Acaba insanın yaşlanması, hastalanması ve ölmesiyle ilgili süreçlerin anlaşılmasında henüz bilmediğimiz yönler var mıdır? Gelecekte bilim insanları insan hayatını korumak ve hastalıkları tedavi etmek konusunda bugün hayal edemediğimiz gelişmeler sağlayabilirler mi?
Bunlar benim üzerinde düşündüğüm sorulardır. Ancak bunlardan hareketle ölümün bilim yoluyla kesinlikle ortadan kaldırılacağını söylemiyorum. Kur'an'ın ölüm ve ahiret hakkındaki bildirdikleriyle insanın dünyadaki ömrünü uzatmaya yönelik bilimsel çalışmalar birbirinden ayrı konulardır.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesini de kendi tefekkürümde, ölümün artık sona erdiği ve ahiret hayatının ebedî olduğu şeklinde düşünüyorum. Cennetliklerin sevincinin artması, cehennemliklerin ise ölümle kurtuluş beklentilerinin sona ermesi, bu anlatımın üzerinde durulması gereken yönlerindendir.
Dünya hayatında bazı insanlar hastalıklarla, organ kayıplarıyla ve çeşitli bedensel sıkıntılarla mücadele ederler. Tıp, bu sıkıntıların giderilmesi için imkânlar geliştirmeye çalışır. Fakat ahiretteki hayatın mahiyetini, dünya hayatındaki tıbbî gelişmelerle bütünüyle açıklayamayız.
Benim Raşidi Tarikatı'ndaki bazı zikirler ve bu zikirlerin anlamları üzerine de kendime özgü tefekkürlerim vardır. Bu çerçevede, ahiret hayatına geçiş, ölümün tadılması ve insanın manevî yolculuğu arasında bağlantılar kurduğum bir anlayışım bulunuyor. Bu, benim kişisel keşfî yorumumdur; herkesin kabul etmesi gereken kesin bir dinî hüküm olarak sunmuyorum.
Kur'an'da ve hadislerde bildirilen ahiret hakikatlerini anlamaya çalışırken, kendi yorumlarımızı vahyin açık hükümlerinden ayırmak gerekir. Gaybın hakikatini en iyi Allah bilir.
CEHENNEM AZABININ DEVAMI VE İBRET
Cehennemliklerin ölümün sona ermesinden dolayı daha büyük bir üzüntü yaşayacaklarını anlatan rivayetler üzerinde düşünelim. İnsan dünyada yaptığı hatalardan pişman olabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Fakat ahiret, hesap ve karşılık yeridir. Bu sebeple insanın dünyada sahip olduğu fırsatları değerlendirmesi önemlidir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur” sözüdür.
DUAMIZ
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri! Bizi, ailelerimizi, sevdiklerimizi, bütün müminleri ve ahir zaman ümmetini azabından muhafaza eylesin. Bizleri yanlışlarımızı fark edip tövbe eden, iyilik yapan, adaletten ayrılmayan ve kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışan kullarından eylesin.
Allah'ım! Bizi cehennem azabından koru. Kalplerimize iman, davranışlarımıza merhamet, işlerimize doğruluk ve ailelerimize huzur ver. Bizi ahirette rahmetine kavuşan, sevinci artan ve Senin rızana erişen kullarının arasına kat.
Âmin.
DİPNOTLAR
[1] Vaazın ilk hâlinde “Rab nedir?” başlığı altında yararlanılan kaynak olarak Mumsema.org sitesindeki “Rab ne demektir, ne anlama gelir?” konulu yazı belirtilmiştir.
HATİME DUASI
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et!”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
KAR©GLAN
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 24 Mart 2018 Cumartesi
Original Kar©glan
[/size]
(Kar©glan'ın 24 Mart 2018 Tarihli Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul innenî hedânî rabbî ilâ sırâtın müstekîm, dînen kıyemen, millete İbrâhîme hanîfâ ve mâ kâne mine'l-müşrikîn.
Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
De ki: “Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, hakka yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi.”
De ki: “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 161-162. ayetler)
---
Hakîm'in babası Muâviye İbni Hayde anlatıyor:
— Dedim ki: “Yâ Resûlallah! Kime iyilik edeyim?”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Babana; sonra en yakınına, ondan sonra da en yakınına, buyurdular.
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Kitâbü'l-Birri ve's-Sıla; Ebû Dâvûd, Kitâbü'l-Edeb. Hadis, anne babaya iyilik etmenin önemini bildirmektedir.)
Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul e gayrallâhi ebgî rabben ve hüve rabbu külli şey'in, ve lâ teksibu küllü nefsin illâ aleyhâ, ve lâ teziru vâziretün vizra uhrâ, sümme ilâ rabbiküm merciuküm fe-yünebbiüküm bimâ küntüm fîhi tahtelifûn.
Meali:
De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben Allah'tan başka bir Rab mı arayayım? Herkesin kazandığı günah ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 164. ayet)
RAB NEDİR?
Terbiye etmek, yetiştirmek, ıslah etmek, düzeltmek, yönetmek, sorumluluk üstlenmek, malik ve sahip olmak, nimeti artırmak, ihtiyaçları gidermek ve üstünlük sahibi olmak gibi anlamlarla ilişkili olan “Rab” kelimesi; efendi, sahip, terbiye eden, yetiştiren, düzene koyan, tedbir alan, sorumluluk üstlenen, yöneten ve nimet veren anlamlarında kullanılır. Kelimenin çoğulu “erbâb”dır.
Arap dilinde “Rab” kelimesi; itaat edilen efendi, bir şeyi ıslah eden, bir şeyin maliki ve sahibi anlamlarına gelir. Terbiye etme anlamıyla bağlantılı olarak, terbiye edici ve yetiştirici anlamında da kullanılır.
Allah'ın “Rab” ismi, bütün varlıkları yaratan, yaşatan, yöneten, ihtiyaçlarını bilen ve onları gözeten yüce Rabbimizin sıfatlarını hatırlatır. Kâinattaki düzenin devam etmesi de O'nun yaratması ve takdiriyle gerçekleşir.
“Rab” kelimesi Kur'an-ı Kerim'de Allah'ı ifade eden önemli isimlerden biridir. Kur'an'da Allah'ın Rab oluşu; yaratma, yönetme, nimet verme ve kullarını doğru yola yöneltme anlamlarıyla birlikte anlatılır.
RABİYE NE DEMEKTİR?
Benim bu vaazdaki tefekkürümde “Rab” kelimesini terbiye eden, yetiştiren ve insanın hayatını şekillendirmesine katkıda bulunan kimseler açısından da ele alıyorum. Bu bakımdan anne ve babanın çocukların yetişmesindeki rolünü düşünmek istiyorum.
Hz. Yusuf'un babasına hitabıyla ilgili anlatımlarda “Rabbim” kelimesinin kullanılması da bu konuyu tefekkür etmeme vesile olmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, kelimenin Allah için kullanıldığı anlam ile insanlar arasındaki terbiye ve yetiştirme ilişkisini birbirinden ayırmaktır. Allah mutlak Rab'dir; anne ve baba ise çocuklarının yetişmesinde sorumluluk taşıyan kimselerdir.
“Rabiye” kelimesini de bu vaazdaki kişisel anlatımımda, kadının yetiştirme ve terbiye etme yönünü ifade eden bir kavram olarak ele alıyorum. Nasıl ki erkek ve kadın isimlerinde farklı biçimler bulunabiliyorsa, ben de bu kelimeler üzerinden anne ile babanın aile içindeki rollerini düşünmeye çalışıyorum.
Her ev, aynı zamanda bir terbiye okuludur. Anne, baba, dede ve nine; çocuğun yetişmesinde, ahlakının oluşmasında ve hayatı öğrenmesinde önemli görevler üstlenebilir. Bu kişiler çocuklara yalnızca günlük işleri öğretmezler; aynı zamanda sabrı, merhameti, sorumluluğu, paylaşmayı, çalışmayı ve insanlarla iyi geçinmeyi de öğretirler.
Anne ve babanın çocuk yetiştirme biçimleri bazı yönlerden farklılık gösterebilir. Anne, çocuğun beslenmesi, bakımı ve günlük ihtiyaçlarıyla daha fazla ilgilenebilir; baba da başka alanlarda rehberlik edebilir. Ancak bunlar kesin sınırlar değildir. Her iki ebeveyn de çocuklarının bütün yönleriyle yetişmesinden sorumludur.
Benim burada anlatmak istediğim, insanın hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu ilk bilgileri ve davranışları çoğunlukla ailesinden öğrenmesidir. Bu nedenle anne ve babanın emeklerini takdir etmek, onlara iyilik etmek ve haklarını gözetmek dinî ve ahlakî bakımdan büyük önem taşır.
“BU EVİN RABBİNE KULLUK EDİN” AYETİ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fel-ya'büdû rabbe hâzâ'l-beyt.
Meali:
“Öyleyse bu evin Rabbine kulluk etsinler.”
(Sadakallahü'l-Azîm, Kureyş Suresi, 3. ayet)
Ben “Bu evin Rabbi ve Rabiyesi hakkı için” dediğimde, kendi tefekkürüm içinde o evde emeği bulunan anne ve babayı, dede ve nineyi hatırlatmak istiyorum. Buradaki sözlerimi, Allah'a kulluk emrinin yerine başka bir kulluk anlayışı koymak için değil, aile büyüklerinin emeklerini ve haklarını hatırlamak için söylüyorum.
Anne ile babanın çocuklara kazandırdığı beceriler farklılaşabilir. Ev işleri, yemek hazırlamak, temizlik yapmak, sökük dikmek, çocuk bakmak, odun kesmek, bahçe işleriyle uğraşmak ve çeşitli zorlukların üstesinden gelmek, aile içinde öğrenilebilen becerilerdendir. Fakat bu işler yalnızca kadınlara veya yalnızca erkeklere ait değildir; aile fertleri birbirlerine yardımcı olabilirler.
Asıl mesele, çocukların hayata hazırlanması ve aile içinde sorumluluk bilincinin oluşmasıdır. Anne ve babanın emeği, çocuğun karakterinin şekillenmesinde önemli bir yer tutar. Onlara karşı saygılı olmak, ihtiyaç duyduklarında yardımcı olmak ve gönüllerini hoş tutmaya çalışmak, dinimizin önem verdiği güzel davranışlardandır.
MİRAS HUKUKUNDA NEDEN FARKLI PAYLAR VARDIR?
Peki, miras hukukunda bazı durumlarda erkeğe iki, kadına bir pay verilmesinin hikmeti nedir? Anne ve babanın çocuk yetiştirmedeki emekleri farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyorsa, miras paylarının belirlenmesinde hangi esaslar dikkate alınmıştır?
Bu konuyu değerlendirirken öncelikle Kur'an-ı Kerim'de yer alan hükmü okuyalım.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنثَيَيْنِ فَإِن كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لَا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yûsîkumullâhu fî evlâdikum liz-zekeri mislü hazzil-ünseyeyn. Fe in künne nisâen fevkasneteyni fe lehünne sülüsâ mâ terak. Ve in kânet vâhideten fe lehân-nısf. Ve li ebeveyhi li-külli vâhidin minhümâs-südüsü mimmâ terake in kâne lehû veled. Fe in lem yekün lehû veledün ve verisehû ebevâhu fe li-ümmihis-sülüs. Fe in kâne lehû ihvetün fe li-ümmihis-südüs. Min ba'di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn. Âbâüküm ve ebnâüküm, lâ tedrûne eyyühüm akrabu leküm nef'â. Ferîdaten minallâh. İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ.
Meali:
Allah, çocuklarınızın mirası hakkında erkeğe iki kadının payı kadar verilmesini emreder. Çocuklar yalnızca kız olup ikiden fazla iseler, ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kız bir kişi ise mirasın yarısı onundur.
Ölenin çocuğu varsa, bıraktığı maldan anne ve babasının her birine altıda bir pay düşer. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa annesine üçte bir düşer. Kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir. Bütün bu paylaştırma, yapılan vasiyetin yerine getirilmesi ve borcun ödenmesinden sonradır.
Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş hükümlerdir. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Nisâ Suresi, 11. ayet)
Bunu anlamak neden zor olsun? Burada üzerinde düşünmemiz gereken mesele, miras paylarının yalnızca kadın ve erkek olma durumuna göre değil, aile ve sorumluluklarla ilgili hükümler çerçevesinde değerlendirilmesidir.
İslam hukukunda erkeğin ailesinin geçimini sağlama sorumluluğu vardır. Kadının da kendisine ait malı ve mirası üzerinde tasarruf hakkı bulunur. Bununla birlikte miras hükümleri, her durumda yalnızca bu açıklamayla sınırlı değildir; mirasçının kim olduğu ve ailedeki yakınlık derecesi gibi hususlar da payların belirlenmesinde önemlidir.
AİLEDE HAKLAR VE SORUMLULUKLAR
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Ashabım! Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyetimi tutunuz. Zira onlar sizin idarenize ve himayenize verilmişlerdir.
Kesin olarak bildiğiniz bir ahlaksızlık yapmadıkları takdirde, onlar üzerinde zorbalık kurmaya hakkınız yoktur. Eğer böyle bir durum meydana gelirse, yataklarında yalnız bırakmak gibi bir tedbire başvurabilirsiniz. Onlara zarar vermeyin. Şayet size itaat ederlerse artık onlara zarar verecek bir şey yapmayın.
Şunu bilin ki sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
Sizin onlar üzerindeki haklarınız, aile mahremiyetini korumaları ve istemediğiniz kimseleri evinize almamalarıdır. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise giyim kuşam ve yeme içme konularında kendilerine iyi imkânlar sağlamanızdır.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Radâ, 11; ayrıca İbn Mâce, Nikâh, 3.)
Bu rivayet üzerinde düşünürken aile içindeki hak ve sorumlulukları, merhameti ve adaleti birlikte ele almak gerekir. Hiç kimse eşine haksızlık etmeyi, ona zarar vermeyi veya zorbalık kurmayı dinî bir hak gibi göremez. Ailede anlaşmazlık yaşandığında amaç, öfkeyle hareket etmek değil, sorunu gidermek ve aile fertlerinin haklarını korumaktır.
Bu konuda farklı yorumlar ve açıklamalar bulunmaktadır. Benim kanaatimce bir dinî metni değerlendirirken hem metnin bütününü hem de Peygamber Efendimizin aile hayatına dair örnekliğini dikkate almak gerekir. Bir rivayetin nasıl anlaşılacağı konusunda aceleyle hüküm vermek yerine, konunun farklı yönlerini araştırmak ve adaleti gözetmek önemlidir.
MİRAS PAYLARI VE GEÇİM SORUMLULUĞU ÜZERİNE TEFEKKÜR
Erkeğin eşinin ve çocuklarının geçimini sağlama sorumluluğu, İslam aile hukukunun önemli konularından biridir. Yeme, içme, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanması, şartlarına göre kocanın yükümlülükleri arasında yer alır. Kadının kendisine ait malı ise sırf evli olduğu için kocasının malı hâline gelmez.
Bu açıdan bakıldığında, bazı miras durumlarında erkeğe daha fazla pay verilmesiyle aile geçimini sağlama sorumluluğu arasında bir ilişki kurulabilir. Ancak bu açıklamayı bütün miras meselelerine tek başına uygulanacak değişmez bir formül olarak görmemek gerekir. Kur'an'da mirasçılara ilişkin farklı hükümler vardır ve her olay kendi şartlarına göre değerlendirilmelidir.
Benim burada vurgulamak istediğim, mal paylaşımının yanında sorumlulukların da düşünülmesi gerektiğidir. Bir insanın eline mal geçmesi, onun yalnızca kendi arzuları doğrultusunda hareket etmesini değil, varsa yükümlülüklerini de yerine getirmesini gerektirir.
Miras kalan malın korunması ve verimli kullanılması da önemlidir. Örneğin, küçük bir tarlanın çok sayıda mirasçı arasında fiziksel olarak bölünmesi, zamanla her bir parçanın kullanılmasını zorlaştırabilir. Böyle durumlarda yürürlükteki hukuk çerçevesinde ortaklığın korunması, malın birlikte işletilmesi veya elde edilen gelirin hak sahiplerine paylaştırılması gibi çözümler değerlendirilebilir.
Böylece malın verimliliği korunurken mirasçıların hakları da gözetilebilir. Burada asıl amaç, mirasçılardan birinin hakkını diğerine vermek değil; hakkaniyetli bir çözüm bulmak, malın değerini korumak ve aile içinde gereksiz anlaşmazlıkların önüne geçmektir.
BU HAFTANIN TEFEKKÜR SORUSU
Biz öyle bir Allah'a iman ediyoruz ki O, her şeyi işitir, her şeyi görür ve her şeyden haberdardır. Ankara'da yaşayan Ahmet amcanın yaptıklarını, söylediklerini, söyleyeceklerini ve hâllerini bilen Allah, Almanya'da yaşayan Franz'ın da yaptıklarını ve söylediklerini bilir. Rabbimizin ilmi, bizim sınırlı bilgimiz gibi değildir.
Öyleyse burada düşünmemiz gereken bir mesele var: İnsanların yaptıklarını, söylediklerini ve içlerinden geçirdiklerini bilen bir Allah'a iman ediyoruz. Peki, Allah'ın bazı isim ve sıfatlarının tecellilerini insan hayatında nasıl anlamalıyız? Bir insanın aynı anda çok sayıda kişinin hâlinden haberdar olmasıyla Allah'ın her şeyi bilmesi arasında nasıl bir fark vardır? Allah'ın mutlak ilmini insanın sınırlı bilgisiyle karıştırmadan bu konuyu nasıl tefekkür edebiliriz?
Bu soruyu düşünürken Allah'ın sıfatlarını herhangi bir insanın gücüyle eşitlememek gerekir. İnsan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, bilgisi sınırlıdır. Allah'ın ilmi ise bütün varlığı kuşatır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fadlen minallâhi ve ni'meten, vallâhu alîmun hakîm.
Meali:
Allah'tan bir lütuf ve nimet olarak böyle oldu. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 8. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühellezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyillâhi ve resûlihî vettekullâh, innallâhe semîun alîm.
Meali:
Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 1. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve temmet kelimetu rabbike sıdkan ve adlen, lâ mübeddile li-kelimâtihî ve hüves-semîul alîm.
Meali:
Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 115. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ ve cealnâküm şuûben ve kabâile li-teârafû. İnne ekrameküm indallâhi etkâküm. İnnallâhe alîmun habîr.
Meali:
Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 13. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lâ ya'lemu men halak, ve hüvel latîful habîr.
Meali:
Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Mülk Suresi, 14. ayet)
İŞİTMEK, BİLMEK VE HABERDAR OLMAK ÜZERİNE TEFEKKÜR
Bu ayetleri okurken Allah'ın ilminin genişliği üzerinde düşünelim. İnsan bazen yalnızca gördüğü ve duyduğu şeyleri bildiğini zanneder. Hâlbuki Allah, görüneni de görünmeyeni de bilir. İnsanların kalplerinden geçenleri, niyetlerini ve yaptıklarını da O'ndan hiçbir şey gizleyemez.
Benim tefekkürümde burada önemli olan, Allah'ın ilmini kendi sınırlı anlayışımızla ölçmeye çalışmamaktır. İnsanlar birbirlerinin hâllerini ancak kendilerine ulaşan bilgiler ölçüsünde anlayabilirler. Allah'ın bilmesi ise yaratılmışların bilgisine benzemez.
Bu sebeple bir insan hakkında hüküm verirken yalnızca dış görünüşe bakmamalı, onun niyetini bütünüyle bildiğimizi de iddia etmemeliyiz. Adaletli davranmak, bilmediğimiz konularda ihtiyatlı olmak ve insanları zan altında bırakmamak gerekir.
DEMİRE SU VEREREK SERTLEŞTİRME: BİR TEFEKKÜR BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su, vücutlarının içine nüfuz eder ve karınlarına kadar ulaşır. İçlerinde ne varsa söker atar ve ayaklarından geçip gider.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Cehennem, 4.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hâzâni hasmânihtesamû fî rabbihim. Fellezîne keferû kuttıat lehüm siyâbün min nâr. Yusabbu min fevki ruûsihimul hamîm. Yus'haru bihî mâ fî butûnihim vel-cülûd. Ve lehüm mekâmiu min hadîd. Küllemâ erâdû en yahrucû minhâ min gammin uîdû fîhâ ve zûkû azâbel-harîk. İnnallâhe yudhilullezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti cennâtin tecrî min tahtihel-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min zehebin ve lü'lüen ve libâsühüm fîhâ harîr. Ve hudû ile't-tayyibi minel-kavli ve hudû ilâ sırâtıl-hamîd.
Meali:
İşte bunlar, Rableri hakkında tartışmaya giren iki hasım taraftır. İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bu suyla karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. Onlar için demirden topuzlar vardır. Her ne zaman uğradıkları sıkıntı sebebiyle oradan çıkmak isteseler oraya geri döndürülürler ve kendilerine, “Yakıcı azabı tadın!” denilir.
Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenecekler, ipek giysiler giyeceklerdir. Onlar güzel söze yöneltilmiş ve övgüye layık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hac Suresi, 19-24. ayetler)
Geçen haftalarda, gelecekte bilim insanlarının ölümün çaresini bulup bulamayacağı üzerinde düşünmüştük. Bazı kimseler, Kur'an'da her canın ölümü tadacağını bildiren ayetler bulunduğunu söyleyerek bu konunun tartışılmasına karşı çıkabilir. Burada birbirinden farklı iki meseleyi ayırmak gerekir: Dünya hayatında hastalıkların tedavisi ve insan ömrünün uzatılması başka bir konudur; Allah'ın bildirdiği ölüm ve ahiret hayatı başka bir konudur.
Ahiret kavramını da yalnızca dünya hayatındaki olaylarla açıklamaya çalışmamalıyız. Ahiret, İslam inancında ölümden sonraki hayatı ve hesap gününü ifade eder. Bunun mahiyetine ilişkin bilgimiz, Allah'ın ve Peygamberinin bildirdikleriyle sınırlıdır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü nefsin zâikatul-mevt, sümme ileynâ türceûn.
Meali:
Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.
(Sadakallahü'l-Azîm, Ankebût Suresi, 57. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü men aleyhâ fân. Ve yebkâ vechü rabbike zül-celâli vel-ikrâm.
Meali:
Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Rahmân Suresi, 26-27. ayetler)
Abdullah İbni Ömer'in (ra) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme vardıkları zaman ölüm getirilir ve cennet ile cehennem arasında konulur. Sonra kesilir. Ardından bir münadi şöyle seslenir:
‘Ey cennetlikler! Artık ölüm yoktur. Ey cehennemlikler! Artık ölüm yoktur!’
Bunun üzerine cennetliklerin sevinci daha da artar, cehennemliklerin üzüntüsü ise daha da artar.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Rikāk, 50-51; Müslim, Cennet, 43.)
ÖLÜM VE AHİRET ÜZERİNE KİŞİSEL TEFEKKÜRÜM
Bu ayet ve hadisleri okuduğumda, ölümün sona ermesiyle ilgili anlatımın ahiret inancındaki yerini düşünüyorum. Benim kanaatimce burada üzerinde durulması gereken temel nokta, dünya hayatının geçici oluşu ve ahiretteki hayatın Allah'ın bildirdiği şekilde devam edeceğidir.
Ölümün dünyadaki bir hastalık gibi tedavi edilmesiyle, ahirette ölümün sona ermesi meselesini aynı şeymiş gibi ele almamak gerekir. Bilim insanları hastalıkları tedavi etmeye ve insan hayatını korumaya çalışabilirler. Ancak ölümün ve ahiret hayatının mahiyeti hakkında kesin hükümler vermek, yalnızca bilimsel gelişmelerden hareketle mümkün değildir.
Benim keşfî tefekkürümde, insanın bedeni, hayatı, kaderi ve ölüm üzerine düşünmek; insanın yaratılışındaki hikmetleri anlamaya çalışma çabasıdır. DNA, genler ve insan bedeninin işleyişi gibi konular da bu bakımdan merak uyandırabilir. Fakat bunları ahirette ölümün nasıl sona ereceğini açıklayan kesin bilgiler gibi sunamam. Bu konudaki hakikati en iyi Allah bilir.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesi, ahiret hayatının ebedî oluşunu anlatan bir ifadedir. Bu anlatım, müminler için sevinç; cehennemlikler içinse azabın devam etmesi bakımından büyük bir anlam taşır.
CEHENNEM AZABI VE PİŞMANLIK
Ebû Derda'nın (ra) rivayet ettiği uzun bir hadiste, cehennem ehlinin açlık ve susuzlukla karşılaşmaları, yardım istemeleri ve yaptıklarından pişmanlık duymaları anlatılır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennem ehline açlık musallat edilir. Bu açlık, içinde bulundukları azap kadar şiddetli hâle gelir. Yardım isterler. Onlara açlığı gidermeyen bir yiyecek verilir. Tekrar yiyecek isterler; bu defa boğazlarında takılıp kalan bir yiyecekle karşılaşırlar. Bu yiyecek ne aşağı iner ne de yukarı çıkar.
Dünyada böyle bir durumda su içerek lokmalarını geçirdiklerini hatırlar ve içecek isterler. Onlara kaynar su verilir. Su yüzlerine yaklaştırıldığında yüzlerini yakar; karınlarına ulaştığında ise içlerine büyük acı verir.
Bunun üzerine cehennem bekçilerini çağırıp azaplarının hafifletilmesini isterler. Bekçiler onlara, ‘Peygamberleriniz size bu durumu açıklayan haberleri getirmemiş miydi?’ diye sorarlar. Onlar da, ‘Evet, getirmişti; fakat biz dinlemedik’ derler.
Bekçiler, ‘Öyleyse isteyin; inkâr edenlerin istekleri burada karşılıksız kalır’ derler.
Sonra cehenneme vekil kılınan melek Mâlik'i çağırırlar ve ondan Rablerinin kendileri hakkında ölümle hükmetmesini isterler. Mâlik ise, ‘Siz burada kalacaksınız’ diye cevap verir.
Bunun üzerine kendi aralarında, ‘Rabbinize dua edin; sizin için O'ndan daha hayırlı kimse yoktur’ derler ve Allah'a şöyle yalvarırlar:
‘Ey Rabbimiz! Bedbahtlığımız bize galip geldi. Biz gerçekten sapık kimselerdik. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer yeniden inkâra dönersek artık gerçekten zalimlerden oluruz.’
Allah onlara şöyle buyurur:
‘Orada aşağılanmış bir hâlde kalın ve Bana bir şey söylemeyin.’
Bu cevap üzerine cehennem ehli her türlü hayırdan ümitlerini keser; hıçkırmaya, pişmanlık duymaya ve dövünüp durmaya başlar.”
(Rivayet: Tirmizî, Cehennem, 5; ayrıca ilgili bölümlerde Mü'minûn Suresi 106-108 ve Zuhruf Suresi 77. ayetlere atıf yapılır.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme nekûlü li-cehenneme helimtele'ti ve tekûlü hel min mezîd.
Meali:
O gün cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “Daha var mı?” der.
(Sadakallahü'l-Azîm, Kâf Suresi, 30. ayet)
Bu anlatımlardan çıkarılacak ders, insanın dünyada yaptığı davranışları hafife almamasıdır. İnsan, doğruyu bildiği hâlde bile bile yanlışta ısrar ederse, bunun sonucuyla karşılaşabilir. Bu nedenle tövbe etmek, haksızlıklardan uzak durmak, başkalarının haklarını gözetmek ve iyilikte bulunmak büyük önem taşır.
NİLÜFER ÇİÇEĞİ VE YENİDEN DİRİLİŞ BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Hakkıyla cehennemlik olanlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Günahları sebebiyle ateşe giren bir kısım kimseler ise yanıp kömür olduktan sonra kendilerine şefaat edilmesine izin verilir. Böylece grup grup getirilir ve cennet nehirlerine bırakılırlar. Sonra, ‘Ey cennet ehli! Bunların üzerine su dökün’ denilir. Onlar da sel yatağında yetişen bir ot gibi yeniden yetişirler.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Îmân, 306.)
Bu hadiste yeniden yetişme, bir canlanma ve yeniden hayat bulma benzetmesiyle anlatılır. Ben bu anlatımı okurken nilüfer çiçeğini ve tabiatta gözlemlediğimiz yenilenme örneklerini hatırlıyorum.
Ancak buradan hareketle ahiret hayatının mutlaka bu dünyada yaşanan olaylardan ibaret olduğunu söylemek doğru olmaz. İslam inancında cennet, cehennem ve ahiret hayatı, ölümden sonraki varoluşla ilgilidir. Tabiattaki yenilenme örnekleri bize düşünme fırsatı verebilir; fakat gayb hakkında kesin bilgi yerine geçmez.
Benim tefekkürümde asıl önemli olan, insanın kendisini düzeltmesi, yaptığı yanlışlardan dönmesi ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesidir. Ahiret inancı, insanı hem sorumluluk sahibi olmaya hem de Allah'ın rahmetini ümit etmeye yöneltmelidir.
ÖLÜMÜN SONA ERMESİ VE AHİRET ÜZERİNE KEŞFÎ TEFEKKÜRÜM
Önceki bölümde ölümün sona ermesi, cennet ve cehennem hayatı üzerine ayetleri ve hadisleri ele aldık. Şimdi de bu konudaki kendi tefekkürümü açıklamak istiyorum.
Benim keşfî tefekkürümde, ölümün sona ermesi ifadesi üzerinde düşünürken insanın bedeni, kaderi, DNA'sı ve genetik yapısı gibi meseleler de aklıma geliyor. Acaba insanın yaşlanması, hastalanması ve ölmesiyle ilgili süreçlerin anlaşılmasında henüz bilmediğimiz yönler var mıdır? Gelecekte bilim insanları insan hayatını korumak ve hastalıkları tedavi etmek konusunda bugün hayal edemediğimiz gelişmeler sağlayabilirler mi?
Bunlar benim üzerinde düşündüğüm sorulardır. Ancak bunlardan hareketle ölümün bilim yoluyla kesinlikle ortadan kaldırılacağını söylemiyorum. Kur'an'ın ölüm ve ahiret hakkındaki bildirdikleriyle insanın dünyadaki ömrünü uzatmaya yönelik bilimsel çalışmalar birbirinden ayrı konulardır.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesini de kendi tefekkürümde, ölümün artık sona erdiği ve ahiret hayatının ebedî olduğu şeklinde düşünüyorum. Cennetliklerin sevincinin artması, cehennemliklerin ise ölümle kurtuluş beklentilerinin sona ermesi, bu anlatımın üzerinde durulması gereken yönlerindendir.
Dünya hayatında bazı insanlar hastalıklarla, organ kayıplarıyla ve çeşitli bedensel sıkıntılarla mücadele ederler. Tıp, bu sıkıntıların giderilmesi için imkânlar geliştirmeye çalışır. Fakat ahiretteki hayatın mahiyetini, dünya hayatındaki tıbbî gelişmelerle bütünüyle açıklayamayız.
Benim Raşidi Tarikatı'ndaki bazı zikirler ve bu zikirlerin anlamları üzerine de kendime özgü tefekkürlerim vardır. Bu çerçevede, ahiret hayatına geçiş, ölümün tadılması ve insanın manevî yolculuğu arasında bağlantılar kurduğum bir anlayışım bulunuyor. Bu, benim kişisel keşfî yorumumdur; herkesin kabul etmesi gereken kesin bir dinî hüküm olarak sunmuyorum.
Kur'an'da ve hadislerde bildirilen ahiret hakikatlerini anlamaya çalışırken, kendi yorumlarımızı vahyin açık hükümlerinden ayırmak gerekir. Gaybın hakikatini en iyi Allah bilir.
CEHENNEM AZABININ DEVAMI VE İBRET
Cehennemliklerin ölümün sona ermesinden dolayı daha büyük bir üzüntü yaşayacaklarını anlatan rivayetler üzerinde düşünelim. İnsan dünyada yaptığı hatalardan pişman olabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Fakat ahiret, hesap ve karşılık yeridir. Bu sebeple insanın dünyada sahip olduğu fırsatları değerlendirmesi önemlidir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur” sözüdür.
DUAMIZ
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri! Bizi, ailelerimizi, sevdiklerimizi, bütün müminleri ve ahir zaman ümmetini azabından muhafaza eylesin. Bizleri yanlışlarımızı fark edip tövbe eden, iyilik yapan, adaletten ayrılmayan ve kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışan kullarından eylesin.
Allah'ım! Bizi cehennem azabından koru. Kalplerimize iman, davranışlarımıza merhamet, işlerimize doğruluk ve ailelerimize huzur ver. Bizi ahirette rahmetine kavuşan, sevinci artan ve Senin rızana erişen kullarının arasına kat.
Âmin.
DİPNOTLAR
[1] Vaazın ilk hâlinde “Rab nedir?” başlığı altında yararlanılan kaynak olarak Mumsema.org sitesindeki “Rab ne demektir, ne anlama gelir?” konulu yazı belirtilmiştir.
HATİME DUASI
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et!”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
KAR©GLAN
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 24 Mart 2018 Cumartesi
Original Kar©glan
[/size]
Siyah ve Beyazın, İyi ve Kötünün Mukayesesi
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
bu düzenldigin bölüm yukarki vaazda son bölüm eklencek sadece Siyah ve Beyazın, İyi ve Kötünün Mukayesesi
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
İyilik, Amel ve İnsanlığın Sorumluluğu
İnsan yaptığı amellerle hem kendi hayatını hem de çevresindeki insanların hayatını etkiler. İyilik, bazen bir insanın sıkıntısını gidermek, bazen bir canlıya su vermek, bazen de borçlu bir kimseye mühlet tanımaktır. Kötülük ise bazen haksızlık etmek, bazen bir başkasının hakkını çiğnemek, bazen de insanın kendi nefsine yenilerek merhametten uzaklaşmasıdır.
İşte kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadislerde de bu güzel davranışlar üzerinde durulmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli yönetici.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kimse.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kişi.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kimse.”
(Hadis-i Şerif)
Bunlara ilave olarak, borçluya kolaylık gösteren, ona zaman tanıyan veya alacağının bir kısmından vazgeçen kimselerin faziletini anlatan hadisler de bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya mühlet verir veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insanın iyiliği yalnızca kendi ibadetleriyle sınırlı değildir. Başka bir insanın yükünü hafifletmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, borçluya anlayış göstermek ve kimse görmese bile iyilik yapmak da güzel ahlakın önemli örneklerindendir.
İnsan, Allah’ın rahmetini umarken kendi davranışlarını da gözden geçirmelidir. Başkasına karşı merhametli olmayı öğrenmeli, kendisine verilen nimetleri paylaşmalı ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanı ibadete yönelten önemli bir sebeptir. İnsan bir ömür namaz kılar, Ramazan ayında oruç tutar, ihtiyaç sahiplerine yardım eder ve güzel ahlak sahibi olmaya çalışır. Fakat kulluk yalnızca bir karşılık elde etmekten ibaret değildir. Mümin, Allah’ın rızasını arar, O’nun rahmetini umar ve kendisine verilen ömrü hayırlı işlerle değerlendirmeye gayret eder.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle gördük mü? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Görmediğimiz bir âleme iman etmek, müminin inancının bir parçasıdır.
İşte umut da burada önem kazanır. İnsan umudunu kaybettiğinde gayreti zayıflayabilir. Fakat Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyen insan, yanlışlarından dönmek ve hayatını güzelleştirmek için yeniden çaba gösterir.
Bugün iki kelime konuşabilmek, bir başkasına derdimizi anlatabilmek, bir insanın yardımına koşabilmek bile bir nimettir. İnsan bazen sahip olduklarının kıymetini ancak onları kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar. Bu yüzden elimizdeki imkânları küçümsememeli, yaşadığımız günleri değerlendirmeliyiz.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, her günü sorumluluk bilinciyle yaşamak ve karşımıza çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye çalışmaktır.
İmtihanda her sorunun cevabını bilmeyebiliriz. İnsan bildiğini düşündüğü konularda bile yanılabilir. Önemli olan, hakikati aramak, öğrendiklerini değerlendirmek ve yanıldığında hatasını düzeltebilmektir.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür ve neden bazı davranışlardan sakınır?
Bunların her biri üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır. İnsan, bu soruların cevaplarını ararken aklını, vicdanını ve dinî kaynakları birlikte değerlendirmelidir. Kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği konularda öğrenmeye açık olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, dinî hakikati arayan insanlar için temel rehberlerdir. İnsan da kendisine verilen akıl ve iradeyle öğrendiklerini anlamaya çalışır. Herkesin kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; fakat başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz.
Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Ancak buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanların tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve başkasına zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır.
Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek veya üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı?
Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
Dünyanın Ömrü ve Kıyamet Üzerine Tefekkür
Peygamber Efendimiz’in dünyanın ömrü ve insanlığın son dönemiyle ilgili olduğu söylenen bazı rivayetleri de halk arasında nakledilmektedir. Ancak bu rivayetlerin sıhhati, anlamı ve nasıl anlaşılması gerektiği dikkatle araştırılmalıdır. Bir rivayetten hareketle kıyametin kesin tarihini hesaplamak veya belirli bir kişinin görev süresini kesin olarak ilan etmek doğru değildir.
Kıyametin ne zaman kopacağını Allah bilir. İnsan için önemli olan, kıyametin tarihini hesaplamak değil, kendi ömrünü hayırla değerlendirmektir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsanın bu ayet üzerinde düşünmesi gerekir. Bazen sahip olduğu bilgiye, güce, servete veya makamına güvenerek sorumluluklarını unutur. Oysa insanın ömrü sınırlıdır ve sahip olduğu nimetlerin hesabını vermek durumunda olduğunu unutmamalıdır.
Kıyametin zamanını bilmediğimiz gibi, kendi ölümümüzün ne zaman geleceğini de bilmiyoruz. Bu yüzden insanın yapması gereken, gelecekle ilgili kesin hükümler vermek yerine bugün yapabileceği iyilikleri yapmasıdır.
İnsanlığın Manevî Rehberliğe İhtiyacı
İnsanlar zaman içinde bilgi edinir, yeni araçlar geliştirir ve hayatlarını kolaylaştıran teknolojiler üretirler. Fakat teknik bilginin artması, insanın ahlak bakımından da kendiliğinden olgunlaşacağı anlamına gelmez. Bilgiyle birlikte sorumluluk, vicdan ve merhamet de gelişmelidir.
Bir televizyon veya buzdolabı satın aldığımızda, onu kullanmayı öğreniriz. Arızalandığında ise sorunu çözebilecek bir uzmana başvururuz. Bu örnek, insanın bilmediği konularda bilgiye ve rehberliğe ihtiyaç duymasını anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsan da hayatında karşılaştığı sorunları çözebilmek için ilme, tecrübeye ve hikmete ihtiyaç duyar. Dinî meselelerde ise Kur’an’ı, sahih sünneti ve güvenilir ilim ehlinin açıklamalarını esas almak gerekir.
Peygamber Efendimiz’den sonra peygamberlik sona ermiştir. Bundan dolayı daha sonra ortaya çıkan dinî rehberlerin sözlerini değerlendirirken onları peygamberlerle aynı konumda görmemek gerekir. İnsanlar başkalarına yol gösterebilir, öğüt verebilir ve tecrübelerini paylaşabilirler; ancak her insanın sözü bilgi, ahlak ve dinî ölçüler ışığında değerlendirilmelidir.
Benim kanaatimce, insanın manevi gelişimi için en önemli hususlardan biri, hem kendi nefsini tanıması hem de başkalarının haklarına riayet etmesidir. İlim ve irfan, insanı kibirli hâle getirmek yerine daha mütevazı, daha adaletli ve daha merhametli yapmalıdır.
Mescid-i Nebevî ve Ravza-i Mutahhara
Medine’de bulunan Mescid-i Nebevî, İslam dünyasının en faziletli mescitlerinden biridir. Mescid-i Haram’dan sonra büyük bir manevi öneme sahiptir.
Mescid-i Nebevî içinde Hz. Peygamber’in kabri ile minberi arasındaki bölgeye “Ravza-i Mutahhara” denilir. Bu adlandırma, Hz. Peygamber’in eviyle minberi arasının cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu bildiren hadise dayanır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kabrim ile minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Fedâilü Salâti Mescidi Mekke, 5; Müslim, Hac, 92. Ayrıca Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde de rivayet edilmiştir.)
Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin başka rivayetler de nakledilmiştir. Peygamber Efendimiz’in mescidinde namaz kılmanın faziletini bildiren hadisler, Müslümanların Medine’yi ziyaret etmeye ve orada ibadet etmeye önem vermelerinde etkili olmuştur.
Hac veya umre için bölgeye giden insanlar, imkânları ve yol şartları elverdiğinde Medine’yi de ziyaret ederler. Bu ziyaret, Peygamber Efendimiz’e duyulan sevginin ve onun hayatını daha yakından tanıma arzusunun bir ifadesidir.
Bununla birlikte, Medine ziyaretinin ibadet bakımından hükmüyle hac ibadetinin farzları birbirinden ayrılmalıdır. İnsan, dinî görevlerini doğru öğrenmeli ve ziyaretlerini bu bilinçle gerçekleştirmelidir.
Kırk Vakit Namaz ve Güzel Alışkanlıklar
Medine’de Mescid-i Nebevî’de namaz kılmaya gayret eden kimseler, bu ibadetin manevi huzurundan faydalanmayı umarlar. Sekiz gün boyunca beş vakit namazı cemaatle kılmak, toplam kırk vakte ulaşır.
Bir davranışın tekrar edilmesi, onun alışkanlık hâline gelmesine yardımcı olabilir. İnsan namazını düzenli kılmaya devam ettikçe namaz hayatının bir parçası olur. Aynı şekilde güzel ahlakı tekrar tekrar uygulamak da insanın karakterinin olgunlaşmasına katkı sağlayabilir.
Ancak her alışkanlık kendiliğinden güzel ahlaka dönüşmez. Önemli olan, davranışın doğru olması, samimiyetle sürdürülmesi ve insanın hayatına olumlu katkı sağlamasıdır.
Kur’an’da namazlarını koruyan müminler şöyle anlatılır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn.
Meali:
“Onlar namazlarını korurlar.”
(Sadakallahülazîm. Mü’minûn Suresi, 9. ayet)
Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn.
Meali:
“Onlar namazlarına devam ederler.”
(Sadakallahülazîm. Meâric Suresi, 23. ayet)
Namazı korumak, yalnızca belirli bir mekânda namaz kılmakla sınırlı değildir. İnsan nerede olursa olsun ibadetini hatırlamalı, hayatını düzenlemeli ve kulluk sorumluluğunu sürdürmelidir.
Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın faziletine ilişkin hadisler de Müslümanları ibadete teşvik eder.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî ve Müslim’de Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin rivayetler bulunmaktadır.)
Müslümanlar hem bu faziletten yararlanmak hem de Peygamber Efendimiz’in hayatını hatırlamak için Mescid-i Nebevî’yi ziyaret etmeye önem verirler.
Küçük Bir İyilik Bile Kıymetlidir
Peygamber Efendimiz, sadakanın azımsanmaması gerektiğini bildirmiştir. Bir insanın imkânı sınırlı olabilir; fakat küçük bir iyilik bile onun samimiyetini gösterebilir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu bulamayan kimse güzel bir sözle korunsun.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Zekât; Müslim, Zekât.)
İnsan bazen büyük bir yardım yapamayabilir. Fakat güler yüz gösterebilir, güzel bir söz söyleyebilir, birinin derdini dinleyebilir veya bir ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapabilir.
İyilik yalnızca para vermek değildir. Kimi zaman bir insanın kalbini kırmamak, kimi zaman bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek, kimi zaman da öfkemizi kontrol etmek de önemli bir iyiliktir.
Öyleyse imkânlarımızı küçümsemeyelim. Bir hurmanın yarısı kadar küçük görünen bir yardımın bile, samimiyetle yapıldığında büyük bir anlamı olabilir.
Kişi Sevdiğiyle Beraberdir
Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir rivayete göre bir adam Peygamber Efendimiz’e kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber Efendimiz ona kıyamet için ne hazırladığını sorduğunda adam, çok fazla namaz ve oruç hazırlayamadığını, ancak Allah’ı ve Resulü’nü sevdiğini söyledi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
Bu söz, sahabileri çok sevindirmiştir. Çünkü insan sevdiği kimselerle beraber olmayı arzu eder. Sevgi, insanın yönelişini ve davranışlarını etkiler. Bir insan iyileri seviyorsa onların güzel ahlakını örnek almaya çalışır; merhameti seviyorsa merhametli davranmaya gayret eder.
Fakat sevgi yalnızca sözde kalmamalıdır. Peygamber Efendimiz’i sevdiğini söyleyen bir kimse, onun güzel ahlakını öğrenmeye ve hayatında uygulamaya çalışmalıdır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“El-mer’u mea men ehabbe.”
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165. Ayrıca Ebû Dâvûd’da da benzer rivayetler bulunmaktadır.)
Öyleyse kimi sevdiğimizi, kimi örnek aldığımızı ve sevgimizin bizi hangi davranışlara yönelttiğini düşünelim. Gerçek sevgi, insanı daha güzel ahlaklı olmaya teşvik etmelidir.
İnsanın Kendini Sorgulaması
Kur’an’da insanın kendisini sorgulamasını gerektiren şu ayet yer alır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsan kendisine verilen nimetleri düşünmeli ve bu nimetleri nasıl kullandığını sorgulamalıdır. Bilgimiz, gücümüz, malımız, sağlığımız ve zamanımız bize verilmiş imkânlardır. Bunları yalnızca kendimiz için mi kullanıyoruz, yoksa başkalarına da faydamız dokunuyor mu?
İyilik, insanın niyetinde başladığı gibi davranışlarında da görünmelidir. Bir insan namaz kılarken aynı zamanda başkasının hakkını gözetmeye, dürüst olmaya ve merhamet göstermeye de gayret etmelidir.
İnsanın yalnızca kendisini iyi zannetmesi yeterli değildir. Davranışlarının sonuçlarına bakmalı, haksızlık ettiğinde özür dilemeli ve mümkünse verdiği zararı telafi etmelidir.
Son Tefekkürümüz: İyilik Nedir?
Bugün üzerinde durduğumuz siyah ve beyaz, gece ve gündüz, tatlı ve ekşi örnekleri bize hayatın farklı yönlerini düşünmeyi öğretiyor. Fakat asıl mesele, bu farklılıkları bahane ederek iyilikle kötülük arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak değildir.
İnsanların zevkleri ve kabiliyetleri farklı olabilir. Buna rağmen adalet, merhamet, dürüstlük ve başkasının hakkına saygı gibi değerler üzerinde düşünmek zorundayız.
Bir karıncayı sudan kurtarmak, bir hayvana su vermek, bir fakiri doyurmak, hastayı ziyaret etmek, borçluya mühlet tanımak ve bir insanı incitmemek… Bunların her biri iyiliğin farklı bir yönünü hatırlatır.
Kendimize şu soruyu soralım: İyiliği gerçekten tanıyor muyuz? İyi olduğunu söylediğimiz şeylerin başkaları üzerindeki etkisini düşünüyor muyuz? Kendi nefsimizin yanlışlarını da görebiliyor muyuz?
Bir insanın iyi olması, hiç hata yapmaması demek değildir. Önemli olan, hatasını fark ettiğinde düzeltmeye çalışması, başkasının hakkını gözetmesi ve hayatını daha güzel bir hâle getirmek için gayret etmesidir.
Kıyametin ne zaman kopacağını, kendi ömrümüzün ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, bugün elimizde bir imkân bulunduğudur. Bu imkânı iyilik için kullanabiliriz.
Öyleyse gelecek hakkında kesin hükümler vermek yerine bugünkü sorumluluklarımızı yerine getirelim. İbadetlerimizi koruyalım, güzel ahlakımızı geliştirelim, insanlara ve canlılara merhametle yaklaşalım.
Ve son olarak kendimize şu soruyu soralım:
Bir karıncayı kurtarmakla bir canlıya zarar vermek arasında nasıl bir ahlakî sorumluluk vardır? İyilik yalnızca inandığımızı söylemek midir, yoksa inancımızı davranışlarımızla göstermek de gerekir mi?
Bu konuyu bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
---
DİPNOT:
[1] Eski metinde, İsrailoğulları’nın çölde bulutla gölgelenmesiyle ilgili olarak “Hz. Musa’nın Bulut, Menn ve Selva Mucizesi” başlıklı bir kaynağa atıf yapılmıştır. Kaynak adı ve bağlantısı yeniden kontrol edilmelidir.
---
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da’vâhum enil hamdülillâhi rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Mart 2018 Pazartesi
Original Kar©glan
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
bu düzenldigin bölüm yukarki vaazda son bölüm eklencek sadece Siyah ve Beyazın, İyi ve Kötünün Mukayesesi
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
İyilik, Amel ve İnsanlığın Sorumluluğu
İnsan yaptığı amellerle hem kendi hayatını hem de çevresindeki insanların hayatını etkiler. İyilik, bazen bir insanın sıkıntısını gidermek, bazen bir canlıya su vermek, bazen de borçlu bir kimseye mühlet tanımaktır. Kötülük ise bazen haksızlık etmek, bazen bir başkasının hakkını çiğnemek, bazen de insanın kendi nefsine yenilerek merhametten uzaklaşmasıdır.
İşte kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadislerde de bu güzel davranışlar üzerinde durulmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli yönetici.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kimse.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kişi.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kimse.”
(Hadis-i Şerif)
Bunlara ilave olarak, borçluya kolaylık gösteren, ona zaman tanıyan veya alacağının bir kısmından vazgeçen kimselerin faziletini anlatan hadisler de bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya mühlet verir veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insanın iyiliği yalnızca kendi ibadetleriyle sınırlı değildir. Başka bir insanın yükünü hafifletmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, borçluya anlayış göstermek ve kimse görmese bile iyilik yapmak da güzel ahlakın önemli örneklerindendir.
İnsan, Allah’ın rahmetini umarken kendi davranışlarını da gözden geçirmelidir. Başkasına karşı merhametli olmayı öğrenmeli, kendisine verilen nimetleri paylaşmalı ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanı ibadete yönelten önemli bir sebeptir. İnsan bir ömür namaz kılar, Ramazan ayında oruç tutar, ihtiyaç sahiplerine yardım eder ve güzel ahlak sahibi olmaya çalışır. Fakat kulluk yalnızca bir karşılık elde etmekten ibaret değildir. Mümin, Allah’ın rızasını arar, O’nun rahmetini umar ve kendisine verilen ömrü hayırlı işlerle değerlendirmeye gayret eder.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle gördük mü? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Görmediğimiz bir âleme iman etmek, müminin inancının bir parçasıdır.
İşte umut da burada önem kazanır. İnsan umudunu kaybettiğinde gayreti zayıflayabilir. Fakat Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyen insan, yanlışlarından dönmek ve hayatını güzelleştirmek için yeniden çaba gösterir.
Bugün iki kelime konuşabilmek, bir başkasına derdimizi anlatabilmek, bir insanın yardımına koşabilmek bile bir nimettir. İnsan bazen sahip olduklarının kıymetini ancak onları kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar. Bu yüzden elimizdeki imkânları küçümsememeli, yaşadığımız günleri değerlendirmeliyiz.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, her günü sorumluluk bilinciyle yaşamak ve karşımıza çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye çalışmaktır.
İmtihanda her sorunun cevabını bilmeyebiliriz. İnsan bildiğini düşündüğü konularda bile yanılabilir. Önemli olan, hakikati aramak, öğrendiklerini değerlendirmek ve yanıldığında hatasını düzeltebilmektir.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür ve neden bazı davranışlardan sakınır?
Bunların her biri üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır. İnsan, bu soruların cevaplarını ararken aklını, vicdanını ve dinî kaynakları birlikte değerlendirmelidir. Kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği konularda öğrenmeye açık olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, dinî hakikati arayan insanlar için temel rehberlerdir. İnsan da kendisine verilen akıl ve iradeyle öğrendiklerini anlamaya çalışır. Herkesin kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; fakat başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz.
Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Ancak buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanların tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve başkasına zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır.
Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek veya üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı?
Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
Dünyanın Ömrü ve Kıyamet Üzerine Tefekkür
Peygamber Efendimiz’in dünyanın ömrü ve insanlığın son dönemiyle ilgili olduğu söylenen bazı rivayetleri de halk arasında nakledilmektedir. Ancak bu rivayetlerin sıhhati, anlamı ve nasıl anlaşılması gerektiği dikkatle araştırılmalıdır. Bir rivayetten hareketle kıyametin kesin tarihini hesaplamak veya belirli bir kişinin görev süresini kesin olarak ilan etmek doğru değildir.
Kıyametin ne zaman kopacağını Allah bilir. İnsan için önemli olan, kıyametin tarihini hesaplamak değil, kendi ömrünü hayırla değerlendirmektir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsanın bu ayet üzerinde düşünmesi gerekir. Bazen sahip olduğu bilgiye, güce, servete veya makamına güvenerek sorumluluklarını unutur. Oysa insanın ömrü sınırlıdır ve sahip olduğu nimetlerin hesabını vermek durumunda olduğunu unutmamalıdır.
Kıyametin zamanını bilmediğimiz gibi, kendi ölümümüzün ne zaman geleceğini de bilmiyoruz. Bu yüzden insanın yapması gereken, gelecekle ilgili kesin hükümler vermek yerine bugün yapabileceği iyilikleri yapmasıdır.
İnsanlığın Manevî Rehberliğe İhtiyacı
İnsanlar zaman içinde bilgi edinir, yeni araçlar geliştirir ve hayatlarını kolaylaştıran teknolojiler üretirler. Fakat teknik bilginin artması, insanın ahlak bakımından da kendiliğinden olgunlaşacağı anlamına gelmez. Bilgiyle birlikte sorumluluk, vicdan ve merhamet de gelişmelidir.
Bir televizyon veya buzdolabı satın aldığımızda, onu kullanmayı öğreniriz. Arızalandığında ise sorunu çözebilecek bir uzmana başvururuz. Bu örnek, insanın bilmediği konularda bilgiye ve rehberliğe ihtiyaç duymasını anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsan da hayatında karşılaştığı sorunları çözebilmek için ilme, tecrübeye ve hikmete ihtiyaç duyar. Dinî meselelerde ise Kur’an’ı, sahih sünneti ve güvenilir ilim ehlinin açıklamalarını esas almak gerekir.
Peygamber Efendimiz’den sonra peygamberlik sona ermiştir. Bundan dolayı daha sonra ortaya çıkan dinî rehberlerin sözlerini değerlendirirken onları peygamberlerle aynı konumda görmemek gerekir. İnsanlar başkalarına yol gösterebilir, öğüt verebilir ve tecrübelerini paylaşabilirler; ancak her insanın sözü bilgi, ahlak ve dinî ölçüler ışığında değerlendirilmelidir.
Benim kanaatimce, insanın manevi gelişimi için en önemli hususlardan biri, hem kendi nefsini tanıması hem de başkalarının haklarına riayet etmesidir. İlim ve irfan, insanı kibirli hâle getirmek yerine daha mütevazı, daha adaletli ve daha merhametli yapmalıdır.
Mescid-i Nebevî ve Ravza-i Mutahhara
Medine’de bulunan Mescid-i Nebevî, İslam dünyasının en faziletli mescitlerinden biridir. Mescid-i Haram’dan sonra büyük bir manevi öneme sahiptir.
Mescid-i Nebevî içinde Hz. Peygamber’in kabri ile minberi arasındaki bölgeye “Ravza-i Mutahhara” denilir. Bu adlandırma, Hz. Peygamber’in eviyle minberi arasının cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu bildiren hadise dayanır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kabrim ile minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Fedâilü Salâti Mescidi Mekke, 5; Müslim, Hac, 92. Ayrıca Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde de rivayet edilmiştir.)
Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin başka rivayetler de nakledilmiştir. Peygamber Efendimiz’in mescidinde namaz kılmanın faziletini bildiren hadisler, Müslümanların Medine’yi ziyaret etmeye ve orada ibadet etmeye önem vermelerinde etkili olmuştur.
Hac veya umre için bölgeye giden insanlar, imkânları ve yol şartları elverdiğinde Medine’yi de ziyaret ederler. Bu ziyaret, Peygamber Efendimiz’e duyulan sevginin ve onun hayatını daha yakından tanıma arzusunun bir ifadesidir.
Bununla birlikte, Medine ziyaretinin ibadet bakımından hükmüyle hac ibadetinin farzları birbirinden ayrılmalıdır. İnsan, dinî görevlerini doğru öğrenmeli ve ziyaretlerini bu bilinçle gerçekleştirmelidir.
Kırk Vakit Namaz ve Güzel Alışkanlıklar
Medine’de Mescid-i Nebevî’de namaz kılmaya gayret eden kimseler, bu ibadetin manevi huzurundan faydalanmayı umarlar. Sekiz gün boyunca beş vakit namazı cemaatle kılmak, toplam kırk vakte ulaşır.
Bir davranışın tekrar edilmesi, onun alışkanlık hâline gelmesine yardımcı olabilir. İnsan namazını düzenli kılmaya devam ettikçe namaz hayatının bir parçası olur. Aynı şekilde güzel ahlakı tekrar tekrar uygulamak da insanın karakterinin olgunlaşmasına katkı sağlayabilir.
Ancak her alışkanlık kendiliğinden güzel ahlaka dönüşmez. Önemli olan, davranışın doğru olması, samimiyetle sürdürülmesi ve insanın hayatına olumlu katkı sağlamasıdır.
Kur’an’da namazlarını koruyan müminler şöyle anlatılır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn.
Meali:
“Onlar namazlarını korurlar.”
(Sadakallahülazîm. Mü’minûn Suresi, 9. ayet)
Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn.
Meali:
“Onlar namazlarına devam ederler.”
(Sadakallahülazîm. Meâric Suresi, 23. ayet)
Namazı korumak, yalnızca belirli bir mekânda namaz kılmakla sınırlı değildir. İnsan nerede olursa olsun ibadetini hatırlamalı, hayatını düzenlemeli ve kulluk sorumluluğunu sürdürmelidir.
Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın faziletine ilişkin hadisler de Müslümanları ibadete teşvik eder.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî ve Müslim’de Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin rivayetler bulunmaktadır.)
Müslümanlar hem bu faziletten yararlanmak hem de Peygamber Efendimiz’in hayatını hatırlamak için Mescid-i Nebevî’yi ziyaret etmeye önem verirler.
Küçük Bir İyilik Bile Kıymetlidir
Peygamber Efendimiz, sadakanın azımsanmaması gerektiğini bildirmiştir. Bir insanın imkânı sınırlı olabilir; fakat küçük bir iyilik bile onun samimiyetini gösterebilir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu bulamayan kimse güzel bir sözle korunsun.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Zekât; Müslim, Zekât.)
İnsan bazen büyük bir yardım yapamayabilir. Fakat güler yüz gösterebilir, güzel bir söz söyleyebilir, birinin derdini dinleyebilir veya bir ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapabilir.
İyilik yalnızca para vermek değildir. Kimi zaman bir insanın kalbini kırmamak, kimi zaman bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek, kimi zaman da öfkemizi kontrol etmek de önemli bir iyiliktir.
Öyleyse imkânlarımızı küçümsemeyelim. Bir hurmanın yarısı kadar küçük görünen bir yardımın bile, samimiyetle yapıldığında büyük bir anlamı olabilir.
Kişi Sevdiğiyle Beraberdir
Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir rivayete göre bir adam Peygamber Efendimiz’e kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber Efendimiz ona kıyamet için ne hazırladığını sorduğunda adam, çok fazla namaz ve oruç hazırlayamadığını, ancak Allah’ı ve Resulü’nü sevdiğini söyledi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
Bu söz, sahabileri çok sevindirmiştir. Çünkü insan sevdiği kimselerle beraber olmayı arzu eder. Sevgi, insanın yönelişini ve davranışlarını etkiler. Bir insan iyileri seviyorsa onların güzel ahlakını örnek almaya çalışır; merhameti seviyorsa merhametli davranmaya gayret eder.
Fakat sevgi yalnızca sözde kalmamalıdır. Peygamber Efendimiz’i sevdiğini söyleyen bir kimse, onun güzel ahlakını öğrenmeye ve hayatında uygulamaya çalışmalıdır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“El-mer’u mea men ehabbe.”
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165. Ayrıca Ebû Dâvûd’da da benzer rivayetler bulunmaktadır.)
Öyleyse kimi sevdiğimizi, kimi örnek aldığımızı ve sevgimizin bizi hangi davranışlara yönelttiğini düşünelim. Gerçek sevgi, insanı daha güzel ahlaklı olmaya teşvik etmelidir.
İnsanın Kendini Sorgulaması
Kur’an’da insanın kendisini sorgulamasını gerektiren şu ayet yer alır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsan kendisine verilen nimetleri düşünmeli ve bu nimetleri nasıl kullandığını sorgulamalıdır. Bilgimiz, gücümüz, malımız, sağlığımız ve zamanımız bize verilmiş imkânlardır. Bunları yalnızca kendimiz için mi kullanıyoruz, yoksa başkalarına da faydamız dokunuyor mu?
İyilik, insanın niyetinde başladığı gibi davranışlarında da görünmelidir. Bir insan namaz kılarken aynı zamanda başkasının hakkını gözetmeye, dürüst olmaya ve merhamet göstermeye de gayret etmelidir.
İnsanın yalnızca kendisini iyi zannetmesi yeterli değildir. Davranışlarının sonuçlarına bakmalı, haksızlık ettiğinde özür dilemeli ve mümkünse verdiği zararı telafi etmelidir.
Son Tefekkürümüz: İyilik Nedir?
Bugün üzerinde durduğumuz siyah ve beyaz, gece ve gündüz, tatlı ve ekşi örnekleri bize hayatın farklı yönlerini düşünmeyi öğretiyor. Fakat asıl mesele, bu farklılıkları bahane ederek iyilikle kötülük arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak değildir.
İnsanların zevkleri ve kabiliyetleri farklı olabilir. Buna rağmen adalet, merhamet, dürüstlük ve başkasının hakkına saygı gibi değerler üzerinde düşünmek zorundayız.
Bir karıncayı sudan kurtarmak, bir hayvana su vermek, bir fakiri doyurmak, hastayı ziyaret etmek, borçluya mühlet tanımak ve bir insanı incitmemek… Bunların her biri iyiliğin farklı bir yönünü hatırlatır.
Kendimize şu soruyu soralım: İyiliği gerçekten tanıyor muyuz? İyi olduğunu söylediğimiz şeylerin başkaları üzerindeki etkisini düşünüyor muyuz? Kendi nefsimizin yanlışlarını da görebiliyor muyuz?
Bir insanın iyi olması, hiç hata yapmaması demek değildir. Önemli olan, hatasını fark ettiğinde düzeltmeye çalışması, başkasının hakkını gözetmesi ve hayatını daha güzel bir hâle getirmek için gayret etmesidir.
Kıyametin ne zaman kopacağını, kendi ömrümüzün ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, bugün elimizde bir imkân bulunduğudur. Bu imkânı iyilik için kullanabiliriz.
Öyleyse gelecek hakkında kesin hükümler vermek yerine bugünkü sorumluluklarımızı yerine getirelim. İbadetlerimizi koruyalım, güzel ahlakımızı geliştirelim, insanlara ve canlılara merhametle yaklaşalım.
Ve son olarak kendimize şu soruyu soralım:
Bir karıncayı kurtarmakla bir canlıya zarar vermek arasında nasıl bir ahlakî sorumluluk vardır? İyilik yalnızca inandığımızı söylemek midir, yoksa inancımızı davranışlarımızla göstermek de gerekir mi?
Bu konuyu bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
---
DİPNOT:
[1] Eski metinde, İsrailoğulları’nın çölde bulutla gölgelenmesiyle ilgili olarak “Hz. Musa’nın Bulut, Menn ve Selva Mucizesi” başlıklı bir kaynağa atıf yapılmıştır. Kaynak adı ve bağlantısı yeniden kontrol edilmelidir.
---
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da’vâhum enil hamdülillâhi rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Mart 2018 Pazartesi
Original Kar©glan
Dünyada İhram Bölgeleri Meydana Getirin: Korunaklı ve Güvenli Alanlar
(Kar©glan’ın 4 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى
*Fe innehâ el-cennete hiye’l-me’vâ.*
Meali:
“Şüphesiz varılacak yer cennettir.”
(Necm Suresi, 15. ayet)
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim Allah yolunda iki şey harcarsa cennetin kapılarından çağrılır: ‘Ey Allah’ın kulu! Burası hayırlıdır, buradan gir!’ Namaz ehli olanlar namaz kapısından, cihat ehli olanlar cihat kapısından, oruç ehli olanlar Reyyân kapısından, sadaka ehli olanlar da sadaka kapısından çağrılır.”
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, “Ey Allah’ın Resulü! Bir kimsenin bu kapıların hepsinden çağrılması mümkün müdür?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de onun hakkında hayır ve güzellik umduğunu ifade buyurdu.
(Hadis-i Şerif, Buhârî, Savm, 4)
Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve onun âline salât eyle. İbrahim’e ve onun âline salât ettiğin gibi Muhammed’e ve onun âline de salât eyle. Şüphesiz Sen hamde layık ve yücesin.
Allah’ım! Muhammed’e ve onun âline bereket ihsan eyle. İbrahim’e ve onun âline bereket ihsan ettiğin gibi Muhammed’e ve onun âline de bereket ihsan eyle. Şüphesiz Sen hamde layık ve yücesin.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Bu vaazımızda cennet kapıları, insanın manevi gelişimi, suyun hayatımızdaki yeri, Hızır kıssası ve ihram bölgesinin anlamı üzerinde duracağız. Bunları anlatırken dinî hükümlerle kişisel yorumlarımızı, tarihî rivayetlerle bilimsel bilgileri birbirinden ayırmaya çalışacağız.
Peygamber Efendimizin cennetin kapıları hakkındaki müjdesi, insanın hayırlı amellerle Allah’a yaklaşabileceğini hatırlatır. Namaz, oruç, sadaka ve insanlara faydalı olmak birbirine rakip iyilikler değildir. Her biri insanın kulluk hayatında ayrı bir yer tutar. Önemli olan, insanın yalnızca bir iyilikle yetinmeyip gücü ölçüsünde farklı hayırlara da yönelmesidir.
Bu hadisten hareketle insanın bedenini ve kâinatı manevi yönden yorumlamak mümkündür. Ancak bedenin giriş yollarını cennetin sekiz kapısıyla bire bir eşleştirmek, hadisin doğrudan bildirdiği bir bilgi değildir; bu, kişisel bir tefekkür ve sembolik yorum olarak değerlendirilmelidir.
İnsan bedeninin hayatta kalabilmesi için hava, oksijen, su ve besine ihtiyacı vardır. Nefes alıp vermek hayatın devamında önemli bir yere sahiptir. Bitkiler de fotosentez sırasında ışık enerjisinden yararlanarak karbondioksit ve sudan organik maddeler üretir; bu süreçte oksijen açığa çıkar. Bitkiler havanın bileşimini ve ekolojik dengeyi etkiler, fakat bütün kirli havayı tek başlarına temizlediklerini söylemek doğru olmaz.
Bunlar üzerinde düşünürken insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Bedenime hayat veren nimetleri nasıl koruyorum? Soluduğum havayı, içtiğim suyu, üzerinde yaşadığım toprağı ve diğer canlıların hayat hakkını gözetiyor muyum?
İnsanın manevi olgunluğu, yalnızca birtakım sözleri söylemesiyle değil; kendisine verilen nimetleri tanıması, onlara şükretmesi ve onları korumaya çalışmasıyla da ilgilidir. Temiz hava, temiz su ve sağlıklı bir çevre, insanların yanı sıra hayvanların ve bitkilerin de hayatı için önemlidir.
İyiliğe İyilikle Karşılık Vermek
Geçmişte de ifade ettiğimiz gibi, insanların, hayvanların ve doğanın korunması için merhametli davranmak gerekir. İnsanların daha huzurlu ve güvenli bir dünyada yaşaması, yalnızca güzel sözlerle değil, güzel davranışlarla da mümkündür.
Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَإِذَا حُيِّيتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا
*Ve izâ huyyîtum bi tahıyyetin fe hayyû bi ahsene minhâ ev ruddûhâ. İnnallâhe kâne alâ kulli şey’in hasîbâ.*
Meali:
“Size bir selâm verildiğinde, siz ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selâmı aynen iade edin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.”
(Nisâ Suresi, 86. ayet)
Bu ayetten çıkarılabilecek güzel derslerden biri şudur: Bir insan bize nezaketle yaklaştığında biz de ona daha güzel bir şekilde karşılık verebiliriz. Bize iyilik yapanlara imkânımız ölçüsünde iyilikle karşılık vermek, bize anlayış gösterenlere anlayışla yaklaşmak güzel ahlakın gereğidir.
Bununla birlikte iyiliği yalnızca bize iyilik yapanlara göstermemeliyiz. İnsan, kendisiyle aynı düşüncede olmayanlara da adaletli ve ölçülü davranmalıdır. Bir kimsenin inancı, düşüncesi veya hayat tarzı farklı diye ona haksızlık etmek doğru değildir. Elbette yanlış davranışlara karşı çıkılabilir; fakat bunu yaparken hakaret etmek, zulmetmek ve ölçüyü aşmak yerine, hakkı ve adaleti gözetmek gerekir.
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Musa ile Hz. Harun’a Firavun’a giderken nasıl konuşmaları gerektiği de öğretilir:
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰ
*Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.*
Meali:
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya Allah’a karşı saygı duyar.”
(Tâhâ Suresi, 44. ayet)
Dikkat edelim: Bu ayet, Firavun gibi büyük bir zulüm ve inkâr içinde bulunan bir kimseye bile tebliğ sırasında yumuşak söz söylenmesini öğütler. Öyleyse bizler de insanlara yaklaşırken sabrı, hikmeti ve güzel sözü esas almalıyız.
Merhamet, yanlışları görmezden gelmek demek değildir. Merhametli olmak, yanlışı düzeltmeye çalışırken insan onurunu da gözetmek demektir. Bir insanı doğruya çağırırken onun kalbini kırmamak, mümkün olduğunda iyiliğe iyilikle karşılık vermek ve anlaşmazlıkları büyütmemek, huzurlu bir toplumun temel taşlarındandır.
Mekke’nin fethi de Müslümanların tarihinde bağışlama ve merhamet bakımından önemli bir örnektir. Bu tarihî olayı hatırlarken, gücün eline geçtiğinde intikam almak yerine affedebilmenin ve adaleti gözetebilmenin değerini düşünmeliyiz.
Daha güzel bir dünyanın kurulması, insanların birbirlerine karşı daha anlayışlı davranmasıyla mümkündür. Biz kendi hayatımızda merhameti, adaleti ve iyiliği çoğaltırsak çevremizde de güzel bir değişime katkıda bulunabiliriz.
Hızır Kıssası ve Hayat Veren Su Üzerine
Hızır aleyhisselâm hakkındaki anlatılar, İslam kültüründe önemli bir yere sahiptir. Kur’an-ı Kerîm’de Kehf suresinin 60–82. ayetlerinde Hz. Musa’nın Allah tarafından kendisine özel bir bilgi verilmiş bir kul ile yaptığı yolculuk anlatılır. Geleneksel İslam yorumlarında bu kişinin Hızır olduğu kabul edilir.
Halk anlatılarında ise Hızır’ın âb-ı hayat denilen bir sudan içtiği ve bu sayede uzun bir ömre kavuştuğu söylenir. Ancak âb-ı hayatın varlığı ve Hızır’ın ölümsüz olduğu hususu, Kur’an’da açıkça bildirilmiş kesin hükümler gibi sunulmamalıdır. Bunlar daha çok rivayetler ve kültürel anlatılar çerçevesinde ele alınır.
Bununla birlikte suyun hayat için taşıdığı önem tartışılmazdır. Su, insanların, hayvanların ve bitkilerin yaşamını sürdürmesi için vazgeçilmezdir. Susuz kalan bir çiçeğe su verdiğimizde onun yeniden canlandığını görebiliriz. Susayan bir hayvana su uzattığımızda onun sıkıntısını hafifletebiliriz. Küçük görünen bu davranışlar, merhametin günlük hayattaki somut örnekleridir.
İnsan bazen büyük işler yapmak ister; fakat hemen yanı başındaki küçük bir iyiliği fark etmeyebilir. Oysa bir canlıyı susuzluktan kurtarmak, yaralı bir hayvana yardım etmek, kurumuş bir bitkiyi sulamak veya aç bir canlıyla elindeki yiyeceği paylaşmak da değerlidir.
Bir zamanlar uzak bir yerde çalışırken kaldığım odanın penceresinden bir kuşun sesini duymuştum. Sesin neden geldiğini o sırada anlayamamış, pencereden dışarı bakmamıştım. Daha sonra dışarı çıktığımda bir kuşun yağmur suyu biriktirilen bir kabın içine düşüp çıkamadığını ve boğulduğunu gördüm.
O an, kuşun sesini duyduğum hâlde ne olduğunu anlayamamış olmaktan üzüntü duydum. Belki daha erken fark etseydim ona yardım edebilirdim. Bu olay bana, çevremizdeki canlıların sıkıntılarını zamanında fark etmenin ne kadar önemli olduğunu düşündürdü.
Elbette insan her şeyi bilemez ve her olaya yetişemez. Bazen imkânımız sınırlıdır; bazen de olup biteni zamanında fark edemeyiz. Fakat bu durum, elimizden gelen iyilikleri yapmaktan vazgeçmemiz için bir sebep değildir.
Ey kardeşim! Bir sineğin, kelebeğin veya karıncanın suya düşüp çırpındığını görürsen, kendine zarar vermeden onu kurtarmaya çalış. Kurumaya yüz tutmuş bir çiçeğe su ver. Susamış bir hayvana temiz su ulaştır. Aç bir canlıyla imkânın ölçüsünde yiyeceğini paylaş.
Bunları yaparken kendimizi olağanüstü bir makam sahibi ilan etmemize gerek yoktur. Asıl mesele, Allah’ın yarattığı canlılara karşı sorumluluğumuzu hatırlamak ve merhameti davranışlarımızla göstermektir.
İnsan acizdir; her şeyi göremez, her şeyi bilemez ve her canlıya her an yetişemez. Bu nedenle Rabbimize sığınmalı, kendi sınırlarımızı bilmeli ve bize verilen imkânları iyilik yolunda kullanmalıyız.
Hızır kıssasından alınabilecek derslerden biri de şudur: İnsan, sahip olduğu bilginin ve gücün sınırlarını bilmeli; her olayın ardındaki hikmeti bütünüyle kavradığını düşünmemelidir. Bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermek yerine, öğrenmeye ve düşünmeye açık olmalıyız.
Dünyada İhram Bölgeleri Meydana Getirin: Korunaklı ve Güvenli Alanlar
(Kar©glan’ın 4 Mart 2018 Vaazı — 2. Bölüm)
Âb-ı Hayat: Hayat Suyu ve Ölümsüzlük Arayışı
Ölümsüzlük suyunu arayanların hikâyeleri, eski zamanlardan beri insanların hayal dünyasında yer almıştır. Hazret-i Hızır’ın bu sudan içtiğine dair halk arasında anlatılar bulunmaktadır. Âb-ı hayat nedir, nerededir ve insan gerçekten ölümsüzlüğe ulaşabilir mi?
İnsan, yaratılışı gereği yaşamayı ve sevdikleriyle birlikte olmayı ister. Hastalıklardan kurtulmak, uzun bir ömür sürmek ve ölümden uzak kalmak, insanlığın öteden beri üzerinde düşündüğü konulardandır. Fakat ölümsüzlük arzusunun kendisi bile insanı önemli bir soruyla karşılaştırır: Sonsuza kadar yaşamak gerçekten bizim için hayırlı olur muydu?
Âb-ı hayat, Farsça bir ifade olup “hayat suyu” anlamına gelir. Efsanelerde, bu sudan içen kişinin ölümsüzlüğe veya olağanüstü uzun bir ömre kavuşacağına inanılır. Bu kavram, edebiyatta bazen saf ve berrak suyu, bazen de insana canlılık veren bilgiyi ve derin anlamlı sözleri ifade etmek için kullanılmıştır. Âb-ı Hızır, âb-ı bekā ve aynü’l-hayat gibi isimler de aynı düşünce çevresinde anılır.
Ancak bu anlatıları değerlendirirken dinî bilgi ile efsaneyi birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an-ı Kerîm’de âb-ı hayat adıyla, içene kesin olarak ölümsüzlük kazandıran bir sudan açıkça söz edilmez. Hızır’ın ölümsüzlüğü de Kur’an’da kesin bir hüküm olarak bildirilmemiştir. Bu sebeple söz konusu anlatıları, İslam kültüründe ve halk edebiyatında yer alan rivayetler olarak ele almak daha uygundur.
İki Denizin Birleştiği Yer
Kur’an-ı Kerîm’in Kehf suresinde Hz. Musa ile Allah’ın kendisine özel bir bilgi verdiği kulun kıssası anlatılır. Hz. Musa, genç yol arkadaşıyla birlikte iki denizin birleştiği yere doğru yolculuğa çıkar. Yanlarında bulunan balığın denize kaçması, aradıkları buluşma yerine ulaştıklarını anlamalarına vesile olur. Daha sonra Hz. Musa, o kul ile karşılaşır ve onunla birlikte bir yolculuğa çıkar.
Bu kıssada insanın bilgi karşısındaki sınırları, olayların görünmeyen yönleri ve sabır üzerinde durulur. Hz. Musa, ilk bakışta anlaşılması güç olaylarla karşılaşır. Yolculuğun sonunda ise her şeyi kendi bilgisiyle değerlendiremeyeceğini görür.
Halk anlatılarında bu kıssa, hayat suyu ve ölümsüzlük düşüncesiyle de ilişkilendirilmiştir. Bazı rivayetlerde balığın canlanması, hayat suyunun etkisiyle açıklanır. Ancak Kur’an’ın doğrudan bildirdiği husus, Hz. Musa’nın yolculuğu ve karşılaştığı kul ile yaşadığı olaylardır. Bu anlatıya sonradan eklenen ayrıntıları kesin dinî bilgi olarak kabul etmemeliyiz.
Bazı geleneksel anlatılarda İskender-i Zülkarneyn’in de hayat suyunu aradığı söylenir. Bu hikâyelerde İskender, karanlıklar ülkesi olarak tasvir edilen bir yere doğru yolculuk yapar. Hızır olduğu söylenen bir yol arkadaşı hayat suyuna ulaşırken İskender’in bu suyu bulamadığı anlatılır. Bu hikâyeler, farklı dönemlerde yazılan İskendernâmelerde ve halk edebiyatında çeşitli biçimlerde aktarılmıştır.
Bir başka anlatıda ise yolculuk sırasında tuzlu balık taşıyan bir aşçı, balığı yıkadığı suyun etkisiyle balığın canlandığını görür ve kendisi de bu sudan içer. Daha sonra İskender’e durumu anlatır; fakat İskender aynı suyu bulamaz. Bu tür hikâyelerin farklı biçimleri vardır. Bunları tarihî olarak doğrulanmış olaylar şeklinde değil, insanın ölümsüzlük arzusunu anlatan efsaneler olarak değerlendirmek gerekir.
Ölümsüzlük İnsan İçin Bir Nimet midir?
Halk arasında Hızır ile İlyas’ın hayat suyundan içerek uzun bir ömre kavuştuğuna ilişkin inanışlar da bulunmaktadır. Bazı geleneklerde Hızır’ın karada, İlyas’ın ise denizlerde sıkıntıya düşenlere yardım ettiği anlatılır. Bu anlatılar özellikle halk kültüründe ve belirli geleneklerde önemli bir yere sahiptir.
Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele, hayatın kıymetidir. İnsan, yalnızca uzun yaşamakla mı mutlu olur, yoksa yaşadığı süreyi iyilikle, adaletle ve güzel amellerle değerlendirmesi mi daha önemlidir?
Bir insan çok uzun yaşasa bile sevdiklerinin ölümüne, ayrılıklara ve zamanın getirdiği değişimlere şahit olabilir. Bu nedenle uzun ömür tek başına mutluluğu garanti etmez. Önemli olan, sahip olduğumuz ömrü nasıl değerlendirdiğimizdir.
Dinimizde insanın dünya hayatının geçici olduğu ve asıl kalıcı hayatın ahiret hayatı olduğu bildirilir. Bu anlayış, dünyadaki sorumluluklarımızı terk etmemizi değil, ömrümüzü iyilikle geçirmemizi gerektirir. İnsan, hayatının sonlu olduğunu bilerek daha dikkatli, daha merhametli ve daha sorumlu yaşayabilir.
Hazret-i Süleyman Hakkındaki Bir Halk Anlatısı
Hazret-i Süleyman hakkında anlatılan bazı hikâyelerde, kendisine hayat suyunu içerek kıyamete kadar yaşama veya normal ömrünü sürdürme seçeneklerinin sunulduğu söylenir. Bu anlatılardan birinde Süleyman aleyhisselâm, karar vermeden önce canlıların görüşüne başvurur.
Canlıların bir kısmı, hayat suyundan içerek uzun süre yaşamasının ve ibadetine devam etmesinin hayırlı olacağını söyler. Ancak Hüdhüd kuşunun temsil ettiği görüşte başka bir noktaya dikkat çekilir: İnsan çok uzun yaşarsa çocuklarının, torunlarının ve sevdiklerinin birer birer vefatına şahit olabilir. Ayrılık acısı, uzun hayatın ağır bir imtihanına dönüşebilir.
Bu hikâye, dinî kaynaklarda kesinliği bulunan bir olay gibi değil, ibret vermek amacıyla anlatılan bir halk hikâyesi olarak değerlendirilmelidir. Hikâyenin düşündürdüğü mesele ise önemlidir: İnsan her zaman istediği şeyin kendisi için en hayırlı şey olduğunu bilemez.
Bazen insan bir nimetin yalnızca görünen tarafını düşünür. Oysa her nimetin beraberinde getirdiği sorumluluklar ve imtihanlar da vardır. Bu yüzden insan, Allah’tan yalnızca uzun ömür değil, hayırlı ömür, güzel amel, sağlık, afiyet ve doğru yolda sebat da istemelidir.
Su: Hayatın Vazgeçilmez Nimeti
Şimdi efsanelerden ayrılıp bildiğimiz suyun hayatımızdaki yerine bakalım.
Su olmadan insan yaşayamaz. Hayvanlar ve bitkiler de suya muhtaçtır. Su kaynaklarının kesilmesi, kuraklık veya temiz suya ulaşamamak, günlük hayatımızı ve bütün canlıların yaşamını doğrudan etkiler. Bu nedenle suyu sıradan ve değersiz bir madde gibi görmemeliyiz.
Su, Allah’ın insanlara verdiği büyük nimetlerden biridir. Bu nimetin değerini çoğu zaman suya kolayca ulaşabildiğimiz zamanlarda unutuyoruz. Fakat su kesildiğinde, kuraklık yaşandığında veya temiz su bulmak zorlaştığında onun hayatımızdaki önemini daha iyi anlıyoruz.
Kur’an-ı Kerîm’de suyun önemi farklı ayetlerde hatırlatılır.
Birinci Ayet: Suyun Kaynağı
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ
*Kul eraeytum in asbeha mâukum gavran fe men ye’tîkum bimâin maîn.*
Meali:
“De ki: Suyunuz yerin dibine çekilse, size kim akarsu getirir?”
(Mülk Suresi, 30. ayet)
Bu ayet, suyun insan hayatındaki önemini düşünmeye davet eder. Yer altı suları, pınarlar, nehirler ve diğer su kaynakları yaşamın devamı açısından büyük önem taşır. İnsan, bu nimetlerin kıymetini bilmeli ve onları korumak için elinden geleni yapmalıdır.
İkinci Ayet: İnsanın Yaratılışı
Kur’an-ı Kerîm’de insanın yaratılış aşamaları şöyle anlatılır:
“Şüphesiz biz insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi alaka, alakayı da bir çiğnem et parçası hâline getirdik; bu et parçasını kemiklere dönüştürdük, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla meydana getirdik. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!”
(Mü’minûn Suresi, 12–14. ayetler)
Bu ayetler, insanın yaratılışındaki aşamalara dikkat çeker ve Allah’ın yaratma kudretini hatırlatır. İnsan, kendi yaratılışı üzerinde düşündükçe sahip olduğu hayatın kıymetini daha iyi anlayabilir.
Üçüncü Ayet: Yağmur ve İçme Suyu
Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“İçtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O hâlde şükretmeniz gerekmez mi?”
(Vâkıa Suresi, 68–70. ayetler)
Bu ayetler, yağmurun ve içilebilir suyun değerini hatırlatır. İnsan, suyu kullanırken israftan kaçınmalı, kaynakları kirletmemeli ve gelecek nesillerin de temiz suya ulaşabilmesini gözetmelidir.
Dördüncü Ayet: Canlıların Sudan Yaratılması
وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ
*Vallâhu haleka kulle dâbbetin min mâ’.*
Meali:
“Allah, bütün canlıları sudan yarattı.”
(Nûr Suresi, 45. ayetten bir bölüm)
Bu ayet, canlıların hayatında suyun temel önemini hatırlatır. Suya saygı göstermek, onu korumak ve diğer canlıların da suya ulaşabilmesini sağlamak, insanın sorumlulukları arasındadır.
Âb-ı Hayat ve Bengisu Efsaneleri
Türk kültüründe “Bengisu” veya “bengi su” adıyla bilinen bir hayat suyu düşüncesi vardır. Âb-ı hayat gibi bu suyun da içene ölümsüzlük kazandırdığına inanılır. Tasavvuf edebiyatında ise su, bazen toprağa düşen tohumu canlandıran ve ona hayat veren bir nimet olarak sembolik biçimde anlatılır.
Gılgamış, Oğuz Han ve İskender Zülkarneyn gibi isimler, farklı kültürlerde ölümsüzlük arayışını anlatan hikâyelerde yer alır. Bu anlatılarda kahramanlar, uzun ömür veya ölümsüzlük sağlayacağı düşünülen suyu bulmak için yolculuğa çıkarlar. Bazıları suyu bulur, bazıları ise aradığını elde edemez.
Bu hikâyelerin farklı biçimlerde anlatılması, insanların ölüm karşısındaki duygularını ve sonsuz yaşama arzusunu gösterir. Fakat efsanelerdeki olayların gerçek olduğuna dair kesin bir kanıt bulunmadığını unutmamalıyız.
Bazı anlatılarda Bengisu’nun bir ölünün üzerine serpildiğinde onu dirilttiği, bazı aşk hikâyelerinde ise güzellik ve gençlik verdiği söylenir. Bunlar mitolojik ve edebî motiflerdir; tıbbî veya bilimsel gerçekler olarak kabul edilmemelidir.
Su Dünyaya Nasıl Geldi?
Bilim insanları, Dünya’daki suyun kökenini uzun zamandır araştırmaktadır. Günümüzde kabul edilen açıklamalara göre Dünya’nın oluşumundan itibaren suyun bir kısmı gezegenin içindeki süreçlerle ilişkiliydi; suyun bir kısmının da su ve uçucu maddeler içeren gök cisimleriyle Dünya’ya taşınmış olabileceği düşünülmektedir. Bu konuda araştırmalar sürmektedir.
Bir gezegenin yüzeyinde sıvı suyun bulunması, yalnızca suyun varlığına değil; sıcaklık, atmosfer basıncı, yer çekimi ve diğer fiziksel koşullara da bağlıdır. Bu nedenle Dünya’daki suyun nasıl oluştuğunu ve uzun süre nasıl korunduğunu anlamak, bilimsel açıdan kapsamlı bir araştırma konusudur.
Buradan çıkaracağımız ders şudur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin değerini bilmelidir. Bilimsel araştırmalar da insanın kâinatı daha iyi anlamasına yardımcı olabilir. Bilgiyi öğrenmek, araştırmak ve doğru kullanmak, hem bireylerin hem de toplumların yararınadır.
Su kaynaklarını korumak, toprağı kirletmemek, ormanları ve bitki örtüsünü gözetmek, hayvanların yaşam alanlarını muhafaza etmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Çünkü doğaya verilen zarar, sonunda insan hayatını da etkiler.
DÜNYADA İHRAM BÖLGELERİ MEYDANA GETİRİN: KORUNAKLI VE GÜVENLİ ALANLAR
İHRAM VE HAREM BÖLGESİ, HACDA İHRAM YASAKLARI
İhram, hac veya umre ibadetine niyet eden Müslümanın, belirli yasaklara uymayı üstlenerek ibadete başlamasıdır. İhram yalnızca giyilen iki parça kumaştan ibaret değildir; kişinin kendisini Allah’ın emirlerine karşı daha dikkatli olmaya, sabra, tevazuya ve başkalarına zarar vermemeye alıştırmasının da bir vesilesidir.
Erkekler ihramda genellikle dikişli elbise yerine iki parça ihram örtüsü giyerler. Kadınların ihram kıyafeti ise erkeklerinkiyle aynı değildir; kadınlar, tesettür şartlarına uygun normal kıyafetleriyle ihrama girerler. İhramla ilgili bazı ayrıntılarda mezhepler arasında farklı hükümler bulunabilir. Bu nedenle hac ve umreye gidenlerin, ibadet öncesinde güvenilir bir din görevlisinden bilgi almaları faydalıdır.
İhramlı kimse; güzel koku sürmek, saç ve tırnak kesmek, avlanmak ve cinsel yakınlık gibi konularda kendisine getirilen yasaklara riayet eder. Erkeklerin başlarını örtmeleri ve normal vücut şekline göre dikilmiş bazı kıyafetleri giymeleri konusunda da özel hükümler vardır. Tartışma, kavga, hakaret ve başkalarını incitmekten uzak durmak ise her Müslümanın her zaman dikkat etmesi gereken ahlaki sorumluluklardandır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse hac sırasında cinsel yakınlık, günah sayılan davranışlar ve tartışma yoktur.”
Bu anlam, Bakara suresinin 197. ayetinde bildirilir. Hac ibadeti, insanın yalnızca dış görünüşünü değil, davranışlarını ve kalbini de düzene koymasına yardımcı olmalıdır.
Mekke çevresindeki Harem bölgesi, İslam’da özel kutsallığı bulunan bir alandır. Bu bölgede avlanma ve doğal bitki örtüsüne zarar verme konusunda özel hükümler vardır. Böylece insan, kutsal bir mekâna saygının yalnızca ibadetle sınırlı olmadığını; canlıları, çevreyi ve hayatın dengesini korumayı da kapsadığını hatırlar.
DÜNYADA GÜVENLİ VE KORUNAKLI BÖLGELER OLUŞTURMAK
Benim burada anlatmak istediğim düşünce şudur: Harem bölgesinin koruma anlayışını bir ahlak dersi olarak ele alabiliriz. Dünyanın farklı yerlerinde de insanların, hayvanların, bitkilerin ve doğal yaşamın güven içinde varlığını sürdürebileceği alanlar oluşturmalıyız.
Elbette ormanları, sulak alanları ve hayvan koruma bölgelerini dinî anlamdaki Harem bölgesiyle aynı şey olarak görmemeliyiz. Ancak bunları, canlılara zarar vermemeyi ve Allah’ın yarattığı nimetleri korumayı hatırlatan birer örnek olarak düşünebiliriz.
Bir ormanda ağaçların kesilmesini önlemek, su kaynaklarını kirletmemek, nesli tehlike altındaki hayvanları korumak ve insanların sağlıklı bir çevrede yaşamasını sağlamak önemli sorumluluklardır. Bilimsel çalışmalar da insanlığa ve tabiatın korunmasına hizmet ettiği ölçüde kıymetlidir. Bilimi bütünüyle suçlamak yerine, bilimsel bilgiyi hangi amaçlarla kullandığımıza ve sonuçlarının canlılar üzerindeki etkilerine dikkat etmeliyiz.
İnsan, tabiatın sahibiymiş gibi davranıp her şeyi istediği şekilde tüketmemelidir. Kendisine verilen nimetleri emanet bilmeli, gelecek nesillerin hakkını da gözetmelidir. Çünkü bugün kirlettiğimiz bir su kaynağından yarın çocuklarımız ve torunlarımız da mahrum kalabilir.
Allah’ın yarattığı canlılara merhamet etmek, yalnızca büyük işler yapmakla olmaz. Bir hayvanı gereksiz yere incitmemek, susuz kalmış bir canlıya su vermek, çöpleri doğaya atmamak, bir ağacı korumak ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek de bu anlayışın parçalarıdır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”
Bu ilke, insanın hem toplumsal hayatta hem de tabiat karşısında sorumlu davranmasını gerektirir. Koruma bilinci, korku ve düşmanlık üzerine değil; merhamet, bilgi, adalet ve emanet anlayışı üzerine kurulmalıdır.
KADINLAR, PEYGAMBERLİK VE DİNÎ SORUMLULUK
İslam düşüncesinde kadınların peygamberliği meselesi, âlimler tarafından ele alınmış konulardan biridir. Geleneksel İslam âlimlerinin çoğunluğu, Kur’an’daki bazı ayetleri esas alarak peygamberlerin erkeklerden seçildiği görüşünü benimsemiştir. Bu konuda Nahl suresinin 43. ayeti ile Enbiyâ suresinin 7. ayeti sıkça zikredilir.
Bununla birlikte, bu mesele konuşulurken kadınların değerini küçümseyen veya onları yaratılıştan eksik gösteren ifadelerden kaçınmak gerekir. Bir insanın Allah katındaki değerini yalnızca cinsiyetiyle ölçmek doğru değildir. İman, takva, güzel ahlak, adalet ve sorumluluk bilinci dinî hayatın temel ölçülerindendir.
Kur’an-ı Kerim’de Sebe melikesinin yönetiminden de söz edilir. Neml suresinin 23. ayetinden itibaren anlatılan kıssada, bir ülkenin başında bulunan kadın hükümdarın kararları, danışma biçimi ve sonunda hakikati kabul etmesi ele alınır. Bu kıssa, yönetim ve karar verme konularının düşünülmesine imkân veren önemli bir örnektir.
Kadınların dinî ilim öğrenmesi, öğretmesi, iyiliği tavsiye etmesi, kötülükten sakındırması, aile ve toplum hayatına katkıda bulunması İslam tarihinde de karşılığı bulunan faaliyetlerdir. Kadınların imamlık yapması gibi konularda ise fıkıh mezhepleri ve ibadetin şartları bakımından farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu hükümleri anlatırken her görüşü kendi ilmî bağlamında ele almak gerekir.
Asıl mesele, insanları cinsiyetleri sebebiyle aşağılamak değil; herkesi adaletli, bilgili, merhametli ve sorumlu olmaya teşvik etmektir. Bir insanın sözünü değerlendirirken onun deliline, ahlakına ve davranışlarına bakmak gerekir.
Allah katında üstünlüğün ölçüsünü Kur’an şöyle bildirir:
“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât suresi, 13. ayetin anlamı.)
Bu sebeple kadın ve erkek, birbirini küçümseyen taraflar olarak değil; hak ve sorumluluklarını bilen, birbirine saygı gösteren insanlar olarak yaşamalıdır.
İLİM, BİLGİ VE KUL HAKKI
İlim, insanlığın ortak faydasına hizmet edebilecek büyük bir nimettir. Su, hava, yol ve tabiat gibi hayatın temel unsurlarının korunması nasıl hepimizi ilgilendiriyorsa, doğru bilginin yayılması da toplumun gelişmesi bakımından önemlidir.
Ancak bilginin insanlığa faydalı olması, başkasının emeğini ve hakkını gözetmeden her türlü yazıyı kopyalamanın veya ücretli içeriklere izinsiz erişmenin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir makaleden yararlanırken kaynağını belirtmek, gerekli durumlarda izin almak, alıntıyı ölçülü yapmak ve eserin sahibinin hakkına saygı göstermek gerekir.
Bilginin yayılmasını desteklemekle kul hakkını gözetmek birbirine zıt değildir. İnsan, hem ilmin daha fazla kişiye ulaşmasını isteyebilir hem de başkasının emeğine saygılı davranabilir. Mümkün olduğunda açık erişimli kaynaklardan yararlanmak, bilgiyi kendi cümleleriyle özetlemek ve okuyucuyu yasal kaynağa yönlendirmek güzel bir yoldur.
Hikmetli sözler ve faydalı bilgiler, insanın düşüncesini geliştirebilir. Müslüman da doğru bilgiyi ararken taassuptan uzak durmalı, duyduğu her sözü hemen doğru kabul etmemeli ve bir iddiayı güvenilir kaynaklarla karşılaştırmalıdır.
Dinî konularda da aynı dikkat gereklidir. Bir sözün hadis olarak aktarılması, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Hadislerin sıhhat derecelerini öğrenmek ve emin olunmayan sözleri kesin biçimde Peygamber Efendimiz’e nispet etmemek, ilme karşı gösterilmesi gereken saygının bir parçasıdır.
SON SÖZ: MERHAMET, EMANET VE İSTİKAMET
Kardeşlerim, bu vaazda suyun hayatımızdaki yerinden, geçmişte anlatılagelen hayat suyu kıssalarından, ihram ve Harem bölgesinin anlamından, tabiatı korumaktan ve insanın sorumluluklarından söz ettik.
Bütün bu konulardan çıkaracağımız ders şudur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin kıymetini bilmeli; onları korumalı ve başkalarının da bu nimetlerden faydalanmasına engel olmamalıdır. Suya, toprağa, havaya, hayvanlara ve insanlara karşı sorumluluklarımız vardır.
İbadetlerimiz bizi daha merhametli, daha adaletli ve daha dürüst bir insan hâline getirmelidir. Bir yandan Allah’a kulluk ederken diğer yandan kulların hakkını gözetmek, doğruyu araştırmak, bilmediğimiz konuda kesin konuşmamak ve hatalarımızı düzeltmek için gayret etmek gerekir.
Dünyada güvenli bölgeler oluşturmak istiyorsak önce kendi davranışlarımızda güveni tesis etmeliyiz. Dilimizle insanları incitmemeli, elimizle canlılara zarar vermemeli, bilgimizle insanları yanıltmamalı ve sahip olduğumuz imkânları yalnızca kendi menfaatimiz için kullanmamalıyız.
Allah hepimize emanet bilinciyle yaşamayı, nimetlerin şükrünü eda etmeyi, canlılara merhamet göstermeyi ve hakikatin peşinden gitmeyi nasip etsin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 4 Mart 2018 Pazar
Original Kar©glan
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
(Kar©glan’ın 11 Şubat 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. Sümme radednâhu esfele sâfilîn.
Meali:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tîn suresi, 4-5. ayetler.)
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den Rivayet Edilen Bir Söz:
“Âlimler, peygamberlerin varisleridir.”
Bu rivayet, ilmin ve âlimlerin sorumluluğunun önemini anlatır. Âlim olmak yalnızca bilgi sahibi olmak değildir; öğrenilen bilgiyi doğru anlamak, güzel ahlakla yaşamak ve insanlara faydalı olmak da gerekir.
“Benim ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.” sözü de bazı kaynaklarda rivayet olarak aktarılır. Ancak bu sözün hadis olarak sıhhati konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir. Dinî bir sözü Peygamber Efendimiz’e nispet ederken kaynağını ve güvenilirlik derecesini araştırmak önemlidir.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Bütün hak tarikatların ve tasavvuf yollarının temel hedeflerinden biri, insanın nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve Allah’a yakınlaşmak için gayret göstermesidir. Tasavvufta bu manevi eğitim sürecine seyri sülûk denilir. Bu yolculukta zikir, ibadet, güzel ahlak, nefis muhasebesi ve mürşidin rehberliği önemli yer tutar.
Peki, zikir bu yolculukta nasıl bir rol oynar?
Bazı tarikatlarda Allah’ın ismini zikretmeye, bazılarında ise belirli esmâların ve duaların okunmasına ağırlık verilir. Zikirlerin sayıları ve uygulanış şekilleri de tarikatların usullerine göre değişebilir. Örneğin, bazı geleneklerde günlük belirli sayılarda “Allah” ismi zikredilir; bazı uygulamalarda ise kalp ve diğer letaiflerin zikri üzerinde durulur.
Burada şu soruyu sormak istiyorum: Allah bizim hâlimizi ve söylediklerimizi bilmiyor mu? Bir insanın Allah’a kendisini duyurabilmek için binlerce defa Allah demesi mi gerekir?
Elbette Allah işitmekten ve bilmekten uzak değildir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Meali:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf suresi, 16. ayet.)
Allah’ın insanın hâlini bilmesi, zikrin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Zikir, Allah’a bilgi ulaştırmak için değil; kulun Allah’ı hatırlaması, kalbini gafletten uzaklaştırması ve kulluk bilincini canlı tutması için yapılır.
Bir insandan su istemek için onun adını binlerce defa söylemek gerekmediği gibi, Allah’ın da kulunun kendisini hatırlaması için bir bilgiye ihtiyacı yoktur. Ancak insanın kendisi unutabilir, gaflete düşebilir ve nefsinin arzularına kapılabilir. Zikir, işte bu unutkanlığa karşı bir manevi hatırlatmadır.
Öyleyse belirli sayılarda zikir çekmek neden bazı tarikatlarda önemsenir? Bu sayıların bir anlamı var mıdır? Bunlar gelişigüzel belirlenmiş sayılar mıdır, yoksa belirli bir manevi eğitim usulünün parçası mıdır?
Bu soruları cevaplarken iki hususu birbirinden ayırmak gerekir: Birincisi, Kur’an ve sünnette açıkça bildirilen zikirler ve ibadetlerdir. İkincisi ise tasavvuf geleneklerinde manevi eğitim amacıyla belirlenen özel uygulamalardır. İkinci gruptaki uygulamaların tamamını doğrudan dinin kesin emri gibi değerlendirmemek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
Yâ eyyuhellezîne âmenûzkurullâhe zikran kesîrâ.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzâb suresi, 41. ayet.)
Bu ayet, Allah’ı çokça anmanın önemini bildirir. Zikrin değeri yalnızca sayıyla ölçülmez. Dilin Allah’ı anması kadar kalbin uyanık olması, insanın davranışlarını düzeltmesi ve zikrin ahlaka yansıması da önemlidir.
ZİKİR, NEFSİN TEZKİYESİ VE KALBİN UYANIKLIĞI
Kur’an-ı Kerim’de A‘lâ suresinin 6-15. ayetlerinde şöyle buyrulur:
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَىٰ إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَىٰ وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَىٰ فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَىٰ سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَىٰ وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَىٰ ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّىٰ وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّىٰ
Meali:
“Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği başka. Şüphesiz O, açığı da gizliyi de bilir. Seni en kolay olana muvaffak kılacağız. O hâlde öğüt fayda verirse öğüt ver. Allah’a karşı derin saygı duyan kimse öğüt alacaktır. En bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır. O, en büyük ateşe girecektir. Sonra orada ne ölür ne de yaşar. Arınan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbinin adını anıp namaz kılmıştır.” (A‘lâ suresi, 6-15. ayetlerin anlamı.)
Bu ayetlerde hatırlatmanın, Allah’ı anmanın, namazın ve nefsin arındırılmasının önemi üzerinde durulur. İnsan, bildiği hakikatleri zamanla unutabilir. Bu sebeple öğrendiklerini tekrar etmesi, öğüt dinlemesi ve bildiklerini davranışlarına yansıtması gerekir.
Tasavvuf yolunda zikir, insanın kendisini hesaba çekmesine yardımcı olabilir. Fakat yalnızca dil ile zikir çekip davranışlarını düzeltmemek, zikrin amaçlarından uzaklaşmak demektir. Bir insan Allah’ı anıyor ama insanlara haksızlık ediyor, yalan söylüyor veya kul hakkını gözetmiyorsa, zikrin ahlakına yansıması konusunda kendisini yeniden değerlendirmelidir.
EBced HESABI VE FREKANS KAVRAMI
Tasavvuf geleneğinde bazı isimlerin ve harflerin sayısal değerlerini ele alan ebced hesabı kullanılmıştır. Örneğin, “Allah” lafzının geleneksel ebced hesabındaki değeri 66 olarak kabul edilir. Bazı zikir usullerinde bu tür sayısal değerler, belirli uygulamaların düzenlenmesinde sembolik veya geleneksel bir anlam taşıyabilir.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Ebced değeri ile fiziksel frekans aynı şey değildir. Bir ismin ebced değerinin 66 olması, onun fiziksel olarak 66 hertz frekansında yayıldığını göstermez. Aynı şekilde, bir zikir 5.000 defa tekrar edildiğinde 5.000 ile 66'nın çarpımından elde edilen 330.000 sayısı da kişinin kalbinin 330.000 hertz frekansında yayın yaptığı anlamına gelmez.
Hertz, fiziksel olaylarda saniyedeki titreşim sayısını ifade eden bir ölçü birimidir. Megahertz ise bir milyon hertze karşılık gelir. Radyo istasyonlarının yayın frekansları elektromanyetik dalgalarla ilgilidir. İnsan kalbinin elektriksel etkinliği ölçülebilir; ancak bu ölçümler ile bir ismin ebced değerini doğrudan eşitlemek bilimsel olarak doğrulanmış bir yöntem değildir.
Örneğin, Avusturya'da bir radyo istasyonunun belirli bir megahertz değerinden yayın yapması ile bir insanın Allah’ı belirli sayıda zikretmesi, fiziksel açıdan aynı türden bir olay değildir. Bu iki konuyu birbirine benzeterek manevi bir düşünce anlatmak mümkün olsa da, böyle bir benzetmeyi bilimsel bir kanıt olarak sunmamak gerekir.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum? Çünkü insan, manevi yolculuğunda hem kalbini hem de aklını kullanmalıdır. Tasavvufî kavramları anlamaya çalışırken bilimsel terimlerin gerçek anlamlarını da korumalıyız. Manevi tecrübeler kişisel olarak değerli olabilir; fakat bir tecrübeyi herkes için geçerli, ölçülmüş ve kanıtlanmış bir fizik kuralı gibi anlatmak doğru olmaz.
ZİKİRDE SAYI, DEVAMLILIK VE İHLAS
Bazı tarikatlarda günlük zikirler belirli sayılara bağlanır. Bu sayılar, kişinin kendisine verilen manevi eğitim programını takip etmesine ve düzenli çalışmasına yardımcı olabilir. Ancak belirli bir sayının bütün insanlar için aynı manevi sonucu doğuracağını söylemek doğru değildir.
İnsanların güçleri, imkânları ve günlük sorumlulukları farklıdır. Zikir, kişinin ibadetlerini aksatmasına, sağlığını ihmal etmesine veya ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını unutmasına yol açmamalıdır. Esas olan, kişinin imkânları ölçüsünde istikrarlı bir şekilde ibadet etmesi, ihlasını koruması ve güzel ahlakını geliştirmesidir.
Tasavvuf geleneğinde kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ gibi letaif kavramları da manevi eğitim çerçevesinde ele alınır. Bu kavramların açıklamaları tarikatlara ve tasavvufî ekollere göre değişebilir. Bunları fiziksel organların belirli titreşimleriyle veya bilimsel olarak tespit edilmiş frekanslarla birebir eşleştirmek doğru değildir.
Bir insanın manevi gelişimi, yalnızca zikir sayısını artırmasıyla ölçülemez. Sabır, tevazu, doğruluk, merhamet, helal-haram hassasiyeti ve insanlara karşı adaletli davranmak da bu yolculuğun önemli ölçülerindendir.
Zikir çeken insan, her şeyden önce kendi nefsini sorgulamalıdır: Daha sabırlı oldum mu? Öfkemi kontrol edebiliyor muyum? İnsanların haklarına daha fazla dikkat ediyor muyum? Bilmediğim konularda kesin hükümler vermekten kaçınıyor muyum? Öğrendiğim bilgileri faydalı işlerde kullanıyor muyum?
İşte zikir, insanı bu sorularla yüzleştiriyor ve kendisini düzeltmesine yardımcı oluyorsa, manevi hayatında önemli bir yer tutuyor demektir.
Devamında letaif kavramları, nefis terbiyesi, kalbin ve bedenin manevi eğitimdeki yeri ile hafıza ve öğrenme konularını ele alacağız.
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
İKİNCİ BÖLÜM: LETAİF, NEFİS TERBİYESİ VE MANEVİ EĞİTİM
Esma-i Hüsna ve Ebced Değerleri
Tasavvuf geleneğinde Allah’ın güzel isimleriyle zikir yapmak önemli bir yere sahiptir. Bazı geleneklerde bu isimlerin ebced değerleri de zikredilir. Ebced, harflere sayısal değerler verilmesine dayanan geleneksel bir hesaplama yöntemidir. Ancak bu değerleri fiziksel frekanslarla veya insan bedenindeki belirli organların çalışma sistemiyle aynı şeymiş gibi değerlendirmemek gerekir.
Örneğin, geleneksel ebced hesaplamalarında bazı Esma-i Hüsna isimleri için şu değerler zikredilir:
Ya Rahmân: 298
Ya Kaviyy: 116
Ya Semî: 180
Ya Müteâlî: 551
Ya Hakk: 108
Ya Kuddûs: 170
Ya Bâtın: 62
Ya Adl: 104
Ya Rahîm: 258
Ya Metîn: 500
Bu değerler, kullanılan yazım ve hesaplama usulüne göre değişiklik gösterebilir. Bunları kesin bilimsel frekanslar veya her insanda aynı sonucu meydana getiren ölçümler olarak görmemek gerekir.
Zikrin asıl gayesi, Allah’ı anmak, kalbi gafletten uzaklaştırmak, insanın ahlakını güzelleştirmek ve kulluk bilincini güçlendirmektir. Bir kimsenin zikri yalnızca diliyle söylemesi değil, zikrettiği ismin anlamını kavramaya çalışması ve o anlamın gerektirdiği ahlakı hayatına taşıması da önemlidir.
Mesela Allah’ın Rahîm ismini zikreden bir insan, merhametli olmaya; Adl ismini zikreden bir insan, adaletli davranmaya; Hakk ismini zikreden bir insan da doğru sözlü ve dürüst olmaya gayret etmelidir. Böylece zikir, yalnızca tekrar edilen sözlerden ibaret kalmaz; insanın davranışlarına da yansır.
Letaif Kavramı ve Manevi Terbiye
Tasavvuf geleneğinde letaif kavramı, insanın manevi yönlerini ve kalbin inceliklerini anlatmak için kullanılır. Bazı tasavvuf yollarında kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa gibi kavramlar üzerinde durulur. Farklı ekollerde bu kavramların sayısı, sıralaması ve açıklanması değişebilir.
Letaif eğitimi, bu geleneklerde insanın manevi dikkatini geliştirmesi, nefsini tanıması, kalbini kötü huylardan arındırması ve Allah’a yönelişini kuvvetlendirmesi amacıyla ele alınır.
Burada önemli bir noktayı ayırt etmek gerekir: Letaif, tasavvufun manevi eğitim anlayışına ait kavramlardır. Bunları bedenin içinde belirli noktalarda bulunan ve bilimsel olarak ölçülmüş özel frekanslar ya da ayrı organlar gibi sunmak doğru olmaz. İnsan bedeninin işleyişi tıp ve biyoloji alanlarının konusudur; tasavvufi kavramların anlamı ise manevi eğitim çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bir müridin manevi yolculuğunda asıl dikkat etmesi gereken husus, kendisinde olağanüstü hâller aramak değildir. Önemli olan, kalbini kibirden, hasetten, kinden, gösterişten ve kötü niyetlerden arındırmaya çalışmasıdır. İnsan kendisini her gün muhasebe etmeli, hatalarını görmeli ve onları düzeltmek için gayret göstermelidir.
Çünkü manevi gelişme, yalnızca birtakım duygular hissetmekle veya farklı hâller yaşamakla ölçülmez. İnsanın öfkesini kontrol edebilmesi, emanete riayet etmesi, ailesine ve çevresine güzel davranması, hakkı gözetmesi ve yaptığı hatalardan dönmesi de manevi olgunluğun önemli işaretlerindendir.
Nefsin Mertebeleri ve Kendini Tanımak
Tasavvuf geleneğinde nefsin çeşitli mertebelerinden söz edilir. Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne ve diğer mertebeler, insanın manevi gelişimini açıklamak amacıyla ele alınan kavramlardandır.
Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe yönelten arzularla mücadele edilmesi gereken hâli ifade eder. Nefs-i levvâme, insanın yaptığı yanlışları fark ederek kendisini sorgulamasını ve kınamasını anlatır. Nefs-i mülhime, hayra yönelme ve iyilik konusunda içsel bir duyarlılık kazanma çabasıyla ilişkilendirilir. Nefs-i mutmainne ise Allah’a iman ve teslimiyetle huzur bulmuş nefsi ifade eder.
Bu kavramlar üzerinde düşünürken insanın kendisini başkalarından üstün görmemesi gerekir. Bir kimse, kendisini yüksek bir manevi mertebeye ulaştığını düşünerek başkalarını küçümsemeye başlarsa, bu düşünce kendi nefsini yeniden sorgulamasını gerektirir.
Nefis terbiyesi, insanın kendi kusurlarını görmesiyle başlar. Başkasının hatasını görmek kolay, kendi hatasını kabul etmek ise çoğu zaman zordur. Bu nedenle insan, her gün kendisine şu soruları sorabilir:
Bugün kimin gönlünü kırdım?
Hangi davranışımda haksızlık ettim?
Öfkemin veya kibrimin tesiriyle yanlış bir söz söyledim mi?
Bir insanın hakkını üzerimde bıraktım mı?
Bugün Allah’ın rızasına uygun hangi iyiliği yaptım?
Bu sorular, insanın kendi davranışlarını değerlendirmesine yardımcı olur. Ancak kişinin kendisini sürekli suçlaması, ümitsizliğe düşmesi veya manevi açıdan değersiz görmesi de doğru değildir. Hata yapan insan tövbe edebilir, eksiklerini tamamlayabilir ve yeniden doğru yola yönelmeye çalışabilir.
Manevi terbiye, ümit ile sorumluluğu birlikte taşımaktır. İnsan Allah’ın rahmetinden ümit kesmeden, yaptığı hataların sorumluluğunu da üstlenmelidir.
Bedenin Emanet Oluşu ve Helal Lokma
İnsan bedeni, korunması ve ihtiyaçlarının gözetilmesi gereken bir emanettir. Manevi hayat ile beden sağlığını birbirine düşman iki ayrı alan gibi görmemek gerekir. Sağlığımıza dikkat etmek, temizliğe önem vermek, dengeli beslenmek ve bedenimizi gereksiz yere yıpratmamak da sorumluluklarımız arasındadır.
İslam ahlakında helal kazanç ve helal lokma üzerinde önemle durulur. İnsan yalnızca ne yediğini değil, nasıl kazandığını ve başkalarının hakkına riayet edip etmediğini de düşünmelidir. Haksız kazançtan kaçınmak, ölçüde ve tartıda dürüst olmak, emaneti korumak ve kul hakkına girmemek manevi hayatın temel meselelerindendir.
Beslenmede ölçülü olmak da önemlidir. Gereğinden fazla yemek, sağlığı olumsuz etkileyebilir; yetersiz beslenmek de bedene zarar verebilir. Bu nedenle insan, kendi sağlık durumuna uygun ve dengeli bir yaşam sürmeye gayret etmelidir.
Tasavvufi anlatımlarda bazı letaif kavramları çeşitli organlarla sembolik biçimde ilişkilendirilmiştir. Fakat bu ilişkileri tıbbi gerçekler olarak kabul etmemek gerekir. Karaciğer, böbrek, dalak ve diğer organların kendilerine özgü biyolojik görevleri vardır. Bunların işleyişini manevi mertebelerle veya belirli zikir sayılarıyla açıklamak, bilimsel olarak doğrulanmış bir yaklaşım değildir.
Aynı şekilde, insanın bedeninde duyduğu her sesi, hissettiği her hareketi veya yaşadığı her olağan dışı deneyimi meleklerden ya da başka görünmeyen varlıklardan gelen bir mesaj olarak değerlendirmesi doğru olmaz. İnsan böyle durumlarda aceleci hükümlere varmamalı; gerektiğinde sağlık uzmanlarından yardım almalı ve manevi konularda güvenilir bilgiye başvurmalıdır.
Temizlik de hem beden sağlığı hem de ibadet hayatı bakımından önemlidir. Müslüman kültüründe yaygın olarak kullanılan “Temizlik imandandır” sözü, temizliğin dinî ve ahlakî hayattaki yerini hatırlatır. Temiz olmak yalnızca dış görünüşe dikkat etmek değildir; yaşadığımız çevreyi korumak, başkalarına rahatsızlık vermemek ve ortak alanları temiz tutmak da bu anlayışın içindedir.
Zikir, Kalp ve Davranış Arasındaki Bağ
Zikir, insanın Allah’ı hatırlamasına yardımcı olan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Bu ayet, insanın Allah’ı anmasının manevi değerini hatırlatır. Bununla birlikte, zikrin her insanda aynı duygusal sonucu meydana getireceği veya bütün sıkıntıları kendiliğinden ortadan kaldıracağı şeklinde kesin bir hüküm çıkarmamak gerekir. İnsan bazen huzurlu, bazen sıkıntılı olabilir. İman ve ibadet hayatı, insanın bütün insani duygularını bir anda ortadan kaldırmaz; ona zorluklar karşısında yönünü ve sorumluluğunu hatırlatır.
Zikirle birlikte dua etmek, Kur’an okumak, tefekkür etmek, iyilik yapmak ve kötü alışkanlıklardan uzaklaşmak manevi gelişimi destekleyen davranışlardır. İnsan ibadetlerini gösteriş için değil, samimiyetle yerine getirmeye çalışmalıdır.
Allah’ın isimlerini anarken o isimlerin ifade ettiği anlamları düşünmek de faydalıdır. Allah’ın Gafûr ismini anan kişi bağışlanmayı dilemeli ve kendisi de başkalarını affetmeye gayret etmelidir. Allah’ın Kerîm ismini anan kişi cömertliği öğrenmeli, Allah’ın Adl ismini anan kişi adaletten ayrılmamaya çalışmalıdır.
Böylece zikir ile ahlak arasında bir bağ kurulmuş olur. Dilin Allah’ı anması kadar, elin ve davranışların da iyiliğe yönelmesi önemlidir. İnsan bir yandan zikirle meşgul olurken diğer yandan insanlara eziyet ediyorsa, kendi davranışlarını yeniden değerlendirmelidir.
Levh-i Mahfuz ve Gayb Bilgisi
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz kavramından söz edilir. Burûc suresinde şöyle buyrulur:
“Hayır! O, şerefli bir Kur’an’dır. Levh-i Mahfuz’dadır.”
(Burûc, 85/21-22)
Ra’d suresinde ise şöyle buyrulur:
“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ana kitap O’nun katındadır.”
(Ra’d, 13/39)
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz, Allah’ın bilgisi ve ilahî takdir bağlamında ele alınan bir kavramdır. Zuhruf suresinin dördüncü ayetinde de Kur’an’ın ana kitapta bulunduğu bildirilir. Hadîd suresinin yirmi ikinci ayeti ise yeryüzünde ve insanların başına gelen musibetlerin Allah’ın bilgisi dışında olmadığını ifade eder.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın bilgi sınırlarını da hatırlaması gerekir. Allah’ın ilmi sınırsızdır; insanın bilgisi ise sınırlıdır. Bu nedenle gayba ilişkin konularda, Kur’an ve güvenilir dinî kaynakların bildirdiği sınırların ötesinde kesin hükümler vermekten kaçınmak gerekir.
Günümüzde bazı anlatımlarda Levh-i Mahfuz, bilgisayarın hafızasına veya sabit diskine benzetilir. Böyle bir benzetme, konuyu anlamayı kolaylaştırmak için kullanılan bir örnek olabilir. Ancak bu, Kur’an’ın kendi açıklaması değildir ve Levh-i Mahfuz’un mahiyetini fiziksel bir bilgisayar sistemiyle açıklamak anlamına gelmez.
A‘lâ suresinde Peygamberimize okuması ve vahyi unutmamasıyla ilgili ilahî bildirimler yer alır. Bu ayetleri bilgisayar hafızası, veri depolama veya insan beyninin teknik işleyişiyle doğrudan özdeşleştirmek doğru değildir. Benzetmeler, yalnızca konuyu açıklamaya yardımcı oldukları ölçüde kullanılmalıdır.
İnsan Allah’ın ilmine inanırken kendi bilgisinin sınırlılığını da kabul etmelidir. Bilmediği konularda kesin konuşmamak, her duyduğunu doğru saymamak ve dinî meselelerde güvenilir bilgiye yönelmek de ilim ahlakının bir gereğidir.
İnsan, Gayb ve Manevi Sorumluluk
Manevi eğitimde insanın karşılaşabileceği rüyalar, içsel duygular ve kişisel tecrübeler üzerinde düşünülmesi mümkündür. Ancak bunları tek başına kesin bir dinî delil veya geleceğe ilişkin tartışmasız bir haber olarak değerlendirmek doğru değildir.
Bir kimsenin kalbine gelen her düşünceyi ilham sayması, her rüyayı ilahî bir işaret olarak görmesi veya kendisini özel bir göreve seçilmiş kabul etmesi, insanı yanılgıya düşürebilir. Bu nedenle insan, yaşadığı manevi tecrübeleri ölçülü değerlendirmeli; onları Kur’an’ın temel ilkeleri, güzel ahlak ve güvenilir dinî bilgi ışığında düşünmelidir.
İslam ahlakında tevazu önemli bir erdemdir. İnsan kendisini başkalarından üstün görmemeli, manevi tecrübelerini insanlara üstünlük taslamak için kullanmamalıdır. Gerçekten olgunlaşmak isteyen kimse, kendisine verilen imkânları iyilik, adalet ve merhamet yolunda kullanmaya çalışır.
Kur’an-ı Kerim’de insanın namazı, ibadeti, hayatı ve ölümüyle ilgili şu ifade yer alır:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En‘âm, 6/162)
Bu ayet, insanın hayatını Allah’a kulluk bilinciyle düzenlemesini hatırlatır. Kulluk yalnızca belirli vakitlerde yapılan ibadetlerden ibaret değildir. Dürüstlük, merhamet, adalet, helal kazanç, aile sorumluluğu ve insanlara faydalı olma gayreti de ahlaklı bir hayatın önemli parçalarıdır.
Bazı tasavvufi anlatımlarda gelecekte yaşanacak olaylar, özel manevi görevler veya belirli sayıdaki insanların seçilmişliği hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. Ancak bu tür yorumları kesin dinî bilgi olarak sunmamak gerekir. Geleceği ve gaybı bütünüyle bilen Allah’tır. İnsan kendi sorumluluğuna odaklanmalı, kendisini özel bir makama layık gördüğü için başkalarını küçümsememelidir.
Mehdî inancı, İslam düşüncesinde farklı kaynaklar ve yorumlar çerçevesinde ele alınan bir konudur. Bu mesele hakkında konuşurken kesinliği bulunmayan ayrıntıları tartışmasız gerçekler gibi anlatmak yerine, dinî kaynakların güvenilirliğine ve âlimlerin değerlendirmelerine dikkat etmek gerekir. Hiç kimse yalnızca bir rüyaya, bir hisse veya kişisel yorumuna dayanarak kendisinin ya da başkasının gelecekte özel bir manevi göreve sahip olduğunu kesin biçimde ilan etmemelidir.
Manevi yolculuğumuzda asıl hedef, gelecekte kimin hangi görevi üstleneceğini iddia etmek değil; bugün üzerimize düşen kulluk sorumluluğunu yerine getirmektir. İnsan hakkı gözetmeli, haksızlıktan kaçınmalı, iyiliği desteklemeli ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
İstikamet Duası ve Bölümün Sonu
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak tanımayı ve ona uymayı nasip eyle. Yanlış olanı fark etmeyi ve ondan uzak durmayı ihsan eyle. Kalplerimizi kibirden, gösterişten, hasetten ve kötü niyetlerden arındır. Zikirlerimizi samimiyetle yapmayı, öğrendiklerimizi güzel ahlakla yaşamayı ve insanlara faydalı olmayı bizlere nasip eyle.
Rabbim! Bizleri kendi kusurlarını görebilen, hatalarından dönebilen, başkalarının haklarına riayet eden ve doğru yolda sebat göstermeye çalışan kullarından eyle. Bizi bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermekten, nefsimize aldanmaktan ve kendimizi başkalarından üstün görmekten koru. Âmin.
İkinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: UNUTKANLIK, HAFIZAYI GÜÇLENDİRME VE FAYDALI İLİM
Unutkanlık ve Hafızanın Önemi
İnsan hayatında hafızanın önemli bir yeri vardır. Öğrendiğimiz bilgileri hatırlamak, tecrübelerimizden yararlanmak, ibadetlerimizi yerine getirmek ve günlük işlerimizi düzenlemek için hafızamıza ihtiyaç duyarız. Bununla birlikte, her insan zaman zaman unutabilir. Bir ismi, bir sözü veya yapması gereken bir işi unutmak, tek başına kişinin hafızasının zayıf olduğu anlamına gelmez.
Unutkanlığın birçok sebebi olabilir. Dikkatin dağılması, uykusuzluk, stres, yoğun zihinsel yorgunluk ve düzensiz çalışma, bilgileri hatırlamamızı güçleştirebilir. Bazı sağlık sorunları ve kullanılan ilaçlar da hafızayı etkileyebilir. Bu sebeple unutkanlığın her türünü yalnızca manevi bir eksiklikle açıklamak doğru değildir.
İnsan hem bedenine hem de ruhuna özen göstermelidir. Manevi hayatını güçlendirmek için dua etmeli, zikirle meşgul olmalı ve güzel ahlakı geliştirmeye çalışmalıdır. Bunun yanında yeterli uyumaya, dengeli beslenmeye, hareket etmeye ve zihnini düzenli çalıştırmaya da dikkat etmelidir.
Unutkanlık sürekli hâle gelmişse, giderek artıyorsa veya kişinin günlük hayatını etkiliyorsa bir sağlık uzmanına başvurması uygun olur. Özellikle aniden ortaya çıkan belirgin kafa karışıklığı veya hafıza kaybı gecikmeden tıbbi değerlendirme gerektirir.
Hafızayı Güçlendirmeye Yardımcı Alışkanlıklar
Hafızayı geliştirmek isteyen kimse öncelikle düzenli bir çalışma alışkanlığı edinmelidir. Bilgiyi bir defa okuyup tamamen öğrenmeyi beklemek yerine, belirli aralıklarla tekrar etmek daha faydalıdır.
Bir konuyu öğrenirken şu yöntemlerden yararlanabiliriz:
Dikkatli okumak: Öğrenmek istediğimiz metni acele etmeden okumalı, ana fikrini anlamaya çalışmalıyız. Anlamadan yapılan tekrarlar, bilgilerin kalıcı olmasını zorlaştırabilir.
Anladığını kendi cümleleriyle anlatmak: Bir konuyu okuduktan sonra kitabı veya metni kapatıp öğrendiklerimizi kendi cümlelerimizle anlatmaya çalışabiliriz. Böylece hangi noktaları gerçekten öğrendiğimizi fark ederiz.
Aralıklı tekrar yapmak: Öğrendiğimiz bilgileri yalnızca aynı gün tekrar etmek yerine ertesi gün, birkaç gün sonra ve daha ileriki zamanlarda yeniden gözden geçirmek faydalı olabilir.
Not tutmak: Önemli bilgileri kısa ve anlaşılır notlar hâlinde yazmak, daha sonra bunlara yeniden dönmemizi kolaylaştırır. Notların düzenli olması, aradığımız bilgiyi hızlıca bulmamıza da yardımcı olur.
Öğrendiklerimizi uygulamak: Bir bilgi üzerinde düşünmek ve onu uygun bir yerde kullanmak, öğrenmeyi pekiştirebilir. Dinî bilgileri öğrenirken de yalnızca ezberlemekle yetinmeyip anlamlarını ve günlük hayattaki karşılıklarını düşünmek önemlidir.
Yeterli uyumak: Uyku, öğrenilen bilgilerin hafızada pekişmesinde önemli bir rol oynar. Bu nedenle sürekli uykusuz kalmak yerine, yaşımıza ve ihtiyaçlarımıza uygun bir uyku düzeni kurmaya çalışmalıyız.
Hareket etmek: Düzenli yürüyüş ve kişinin sağlık durumuna uygun fiziksel etkinlikler, genel sağlıkla birlikte zihinsel işlevleri de destekleyebilir.
Dengeli beslenmek: Sebze, meyve, tam tahıl, uygun protein kaynakları ve sağlıklı yağları içeren dengeli bir beslenme düzeni önemlidir. Tek bir yiyeceğin hafızayı kesin olarak güçlendirdiğini veya bütün unutkanlık sorunlarını giderdiğini söylemek doğru değildir.
Bu alışkanlıklar birlikte uygulandığında öğrenmeyi kolaylaştırabilir. Ancak her insanın öğrenme biçimi ve ihtiyaçları farklıdır. Kendimize uygun bir düzen belirlemek ve bu düzeni sabırla sürdürmek gerekir.
Faydalı İlim ve Ezberin Ötesine Geçmek
İlim öğrenmek, insanın hayatını güzelleştiren önemli bir uğraştır. Ancak bilgi yalnızca ezberlenen sözlerden ibaret değildir. Bir insan çok sayıda cümleyi ezberleyebilir; fakat onların anlamını kavramıyor ve gerektiğinde kullanamıyorsa öğrendiklerinden yeterince yararlanamayabilir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
(Alak, 96/1)
Okumak, öğrenmek, anlamak ve üzerinde düşünmek insanın bilgi yolculuğunda birbirini tamamlayan aşamalardır. İnsan öğrendiği bilgiyi sorgulamalı, kaynağını araştırmalı ve onu doğru anlamaya çalışmalıdır.
Özellikle dinî konularda bir sözü yalnızca birinden duyduğu için kesin bilgi kabul etmemelidir. Ayetlerin anlamını güvenilir kaynaklardan öğrenmeli, hadislerin sıhhati konusunda dikkatli olmalı ve bilmediği meselelerde ehil kimselere danışmalıdır.
İlim, insanı kibirli hâle getirmemelidir. Tam tersine, insan öğrendikçe bilmediklerinin de farkına varır. Başkalarının bilgisine saygı göstermek, gerektiğinde soru sormak ve yanlışını kabul etmek ilim ahlakının parçalarıdır.
Faydalı ilim, insanın kendisine ve başkalarına yarar sağlayan bilgidir. Öğrendiğimiz bilgileri iyilikte kullanmak, başkalarının haklarını korumak ve doğru davranışlara yönelmek de öğrenmenin amacına ulaşmasına yardımcı olur.
Zikir ve Hafıza İçin Dua
Manevi geleneklerde hafıza, ilim ve muhafaza niyetiyle Allah’ın güzel isimleriyle dua etmek yaygındır. Raşidi zikir geleneğinde de “Ya Hafîz” ve “Ya Muhafız” isimleri üzerinde durulabilir. Bunları zikreden kimse, Allah’tan kendisini korumasını, öğrendiği faydalı bilgileri hatırlamasını ve ilmini hayırlı işlerde kullanmasını isteyebilir.
Zikir ve dua, ibadet niyetiyle yapılır. Belirli bir ismin belirli sayıda tekrarlanmasının hafızayı kesin olarak güçlendireceği veya tıbbi bir rahatsızlığı mutlaka gidereceği yönünde bilimsel bir garanti vermemek gerekir. Dua, insanın Allah’a yönelmesinin ve ihtiyaçlarını O’na arz etmesinin bir yoludur.
İlim ve rızık için yapılan dualardan biri şöyledir:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ
Okunuşu: Allahümme innî es’elüke ilmen nâfi’an ve rizkan vâsi’an ve şifâen min külli dâ’.
Anlamı: Allah’ım! Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü hastalığa karşı şifa dilerim.
İnsan bu duayı okurken yalnızca bilgi sahibi olmayı değil, öğrendiği bilgilerin kendisine ve başkalarına fayda vermesini de dilemelidir. Çünkü ilmin kıymeti, onun hayırlı bir amaçla kullanılmasında da ortaya çıkar.
Faydalı Bilgi ile Gereksiz Bilgi Arasındaki Fark
İnsan hayatında her bilgi aynı derecede önemli değildir. Günlük hayatımızda bize yarar sağlayan, sorumluluklarımızı yerine getirmemize yardımcı olan ve doğru kararlar almamızı kolaylaştıran bilgilere öncelik vermeliyiz.
Bir insanın yüzlerce bilgiyi ezberlemesi mümkündür; fakat temel sorumluluklarını yerine getirmemesi, öğrendiklerinden yeterince yararlanamadığını gösterebilir. Bu sebeple öğrenirken hem bilgiyi hem de onun amacını düşünmek gerekir.
Bunu anlatmak için şöyle bir örnek verilebilir:
Bir yolcu, bilmediği bir yerde yolunu kaybettiğinde kendisine yardımcı olacak bir bilgiyi zamanında öğrenmemiş olabilir. Daha sonra aynı güçlükle karşılaştığında, ihtiyacı olan bilgiye önceden sahip olmasının ne kadar önemli olduğunu anlar.
İnsan bazen tedbirini iş işten geçtikten sonra hatırlar. Oysa faydalı bilgiyi ihtiyaç ortaya çıkmadan öğrenmek, karşılaştığımız sorunları daha kolay çözmemize yardımcı olur.
Bu nedenle insan, dinî ve dünyevi sorumlulukları için gerekli bilgileri zamanında öğrenmeye gayret etmelidir. İbadetlerini doğru yerine getirmek, ailesine karşı görevlerini bilmek, sağlığını korumak ve insanlarla güzel ilişkiler kurmak da öğrenmenin önemli alanlarıdır.
Hafızayı Desteklemek İçin Yazmak ve Tekrar Etmek
İnsan zihninin bilgiyi işleme ve hatırlama kapasitesi sınırlıdır. Bu yüzden her şeyi yalnızca hafızamızda tutmaya çalışmak yerine, gerekli bilgileri yazılı olarak kaydetmek faydalı olabilir.
Bir deftere not almak, önemli tarihleri takvime yazmak, yapılacak işleri listelemek ve öğrenilen konuların özetini çıkarmak günlük hayatı kolaylaştırır. Bilgisayarlar ve telefonlar da hatırlatıcı ve kayıt aracı olarak kullanılabilir.
Ancak teknolojik araçların sağladığı kolaylık, düşünmenin ve anlamanın yerini bütünüyle almamalıdır. Bir bilgiyi kaydetmek başka, onu kavramak başkadır. Kayıtlarımızı gerektiğinde gözden geçirmek, öğrendiklerimizi tekrar etmek ve bilgiyi doğru kullanmayı öğrenmek önemlidir.
İnsan bazen bir metni tekrar tekrar okuduğu hâlde onu yeterince hatırlayamayabilir. Böyle bir durumda yalnızca okumayı sürdürmek yerine, metni kapatıp ana fikirleri hatırlamaya çalışabilir. Ardından metne dönerek eksiklerini kontrol edebilir. Bu yöntem, kişinin öğrenme düzeyini daha iyi anlamasına yardımcı olur.
Dinî metinleri öğrenirken de aynı dikkat gösterilmelidir. Ayetleri ve duaları ezberlemek kıymetlidir; fakat bunların anlamlarını öğrenmek, doğru okumaya çalışmak ve taşıdıkları mesajı hayatımıza uygulamak da önemlidir.
Manevi Olgunlukta Sabır ve İstikamet
Tekâmül, yani olgunlaşma yolculuğu, bir anda tamamlanan bir süreç değildir. İnsan zamanla öğrenir, tecrübe kazanır, hata yapar ve hatalarından ders çıkarır. Bu yolculukta sabırlı olmak ve doğru bildiğimiz güzel davranışları sürdürmek gerekir.
Zikirde, ilim öğrenmede ve nefis terbiyesinde istikrar önemlidir. İnsan kendisini başkalarıyla kıyaslayarak ümitsizliğe düşmemeli; kendi imkânlarını, sorumluluklarını ve eksiklerini dikkate almalıdır.
Bazen insan bir konuda ilerleme kaydettiğini düşünür, bazen de aynı hatayı yeniden yaptığını fark eder. Böyle zamanlarda bütün gayretini değersiz saymak yerine, hatasını anlamaya ve yeniden gayret göstermeye çalışmalıdır.
Manevi yolculukta esas olan, yalnızca çok zikretmek veya çok bilgi ezberlemek değildir. Zikirle Allah’ı hatırlamak, ilimle doğruyu öğrenmek, nefis muhasebesiyle hataları fark etmek ve güzel ahlakla öğrendiklerimizi hayata geçirmek bir bütündür.
İnsan dilini kötü sözden, kalbini kinden, davranışlarını haksızlıktan korumaya gayret etmelidir. Bir başkasının hakkını gözetmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, verdiği sözü tutmak ve emanete riayet etmek de manevi olgunluğun günlük hayattaki yansımalarıdır.
Zikir insanı Allah’a yöneltmeli; ilim, doğruyu yanlıştan ayırmasına yardımcı olmalı; nefis terbiyesi ise kendisini sorgulama ve hatalarını düzeltme iradesini güçlendirmelidir.
Vaazın Sonu ve Dua
Rabbim! Bizlere faydalı ilim, hayırlı amel ve güzel ahlak nasip eyle. Öğrendiklerimizi unutmaktan, bildiğimiz doğrulara aykırı davranmaktan ve ilmimizi kibir vesilesi yapmaktan bizleri koru.
Kalplerimizi zikrinle huzura yönelt. Nefsimizi terbiye etmeyi, hatalarımızı fark etmeyi ve yanlışlarımızdan dönmeyi bizlere nasip eyle. Ailemize, çevremize ve bütün insanlara karşı merhametli, adaletli ve dürüst olmayı bizlere öğret.
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Okunuşu: Allahümme erinâ’l-hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû, ve erinâ’l-bâtıle bâtılan verzuknâ ictinâbehû.
Anlamı: Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi Rabbil âlemîn.
Anlamı: Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözüdür.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Okunuşu: Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Anlamı: Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar©glan
2018 Vaazı — Son Bölümün Sonu
(Kar©glan’ın 11 Şubat 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. Sümme radednâhu esfele sâfilîn.
Meali:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tîn suresi, 4-5. ayetler.)
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den Rivayet Edilen Bir Söz:
“Âlimler, peygamberlerin varisleridir.”
Bu rivayet, ilmin ve âlimlerin sorumluluğunun önemini anlatır. Âlim olmak yalnızca bilgi sahibi olmak değildir; öğrenilen bilgiyi doğru anlamak, güzel ahlakla yaşamak ve insanlara faydalı olmak da gerekir.
“Benim ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.” sözü de bazı kaynaklarda rivayet olarak aktarılır. Ancak bu sözün hadis olarak sıhhati konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir. Dinî bir sözü Peygamber Efendimiz’e nispet ederken kaynağını ve güvenilirlik derecesini araştırmak önemlidir.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Bütün hak tarikatların ve tasavvuf yollarının temel hedeflerinden biri, insanın nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve Allah’a yakınlaşmak için gayret göstermesidir. Tasavvufta bu manevi eğitim sürecine seyri sülûk denilir. Bu yolculukta zikir, ibadet, güzel ahlak, nefis muhasebesi ve mürşidin rehberliği önemli yer tutar.
Peki, zikir bu yolculukta nasıl bir rol oynar?
Bazı tarikatlarda Allah’ın ismini zikretmeye, bazılarında ise belirli esmâların ve duaların okunmasına ağırlık verilir. Zikirlerin sayıları ve uygulanış şekilleri de tarikatların usullerine göre değişebilir. Örneğin, bazı geleneklerde günlük belirli sayılarda “Allah” ismi zikredilir; bazı uygulamalarda ise kalp ve diğer letaiflerin zikri üzerinde durulur.
Burada şu soruyu sormak istiyorum: Allah bizim hâlimizi ve söylediklerimizi bilmiyor mu? Bir insanın Allah’a kendisini duyurabilmek için binlerce defa Allah demesi mi gerekir?
Elbette Allah işitmekten ve bilmekten uzak değildir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Meali:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf suresi, 16. ayet.)
Allah’ın insanın hâlini bilmesi, zikrin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Zikir, Allah’a bilgi ulaştırmak için değil; kulun Allah’ı hatırlaması, kalbini gafletten uzaklaştırması ve kulluk bilincini canlı tutması için yapılır.
Bir insandan su istemek için onun adını binlerce defa söylemek gerekmediği gibi, Allah’ın da kulunun kendisini hatırlaması için bir bilgiye ihtiyacı yoktur. Ancak insanın kendisi unutabilir, gaflete düşebilir ve nefsinin arzularına kapılabilir. Zikir, işte bu unutkanlığa karşı bir manevi hatırlatmadır.
Öyleyse belirli sayılarda zikir çekmek neden bazı tarikatlarda önemsenir? Bu sayıların bir anlamı var mıdır? Bunlar gelişigüzel belirlenmiş sayılar mıdır, yoksa belirli bir manevi eğitim usulünün parçası mıdır?
Bu soruları cevaplarken iki hususu birbirinden ayırmak gerekir: Birincisi, Kur’an ve sünnette açıkça bildirilen zikirler ve ibadetlerdir. İkincisi ise tasavvuf geleneklerinde manevi eğitim amacıyla belirlenen özel uygulamalardır. İkinci gruptaki uygulamaların tamamını doğrudan dinin kesin emri gibi değerlendirmemek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
Yâ eyyuhellezîne âmenûzkurullâhe zikran kesîrâ.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzâb suresi, 41. ayet.)
Bu ayet, Allah’ı çokça anmanın önemini bildirir. Zikrin değeri yalnızca sayıyla ölçülmez. Dilin Allah’ı anması kadar kalbin uyanık olması, insanın davranışlarını düzeltmesi ve zikrin ahlaka yansıması da önemlidir.
ZİKİR, NEFSİN TEZKİYESİ VE KALBİN UYANIKLIĞI
Kur’an-ı Kerim’de A‘lâ suresinin 6-15. ayetlerinde şöyle buyrulur:
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَىٰ إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَىٰ وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَىٰ فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَىٰ سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَىٰ وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَىٰ ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّىٰ وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّىٰ
Meali:
“Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği başka. Şüphesiz O, açığı da gizliyi de bilir. Seni en kolay olana muvaffak kılacağız. O hâlde öğüt fayda verirse öğüt ver. Allah’a karşı derin saygı duyan kimse öğüt alacaktır. En bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır. O, en büyük ateşe girecektir. Sonra orada ne ölür ne de yaşar. Arınan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbinin adını anıp namaz kılmıştır.” (A‘lâ suresi, 6-15. ayetlerin anlamı.)
Bu ayetlerde hatırlatmanın, Allah’ı anmanın, namazın ve nefsin arındırılmasının önemi üzerinde durulur. İnsan, bildiği hakikatleri zamanla unutabilir. Bu sebeple öğrendiklerini tekrar etmesi, öğüt dinlemesi ve bildiklerini davranışlarına yansıtması gerekir.
Tasavvuf yolunda zikir, insanın kendisini hesaba çekmesine yardımcı olabilir. Fakat yalnızca dil ile zikir çekip davranışlarını düzeltmemek, zikrin amaçlarından uzaklaşmak demektir. Bir insan Allah’ı anıyor ama insanlara haksızlık ediyor, yalan söylüyor veya kul hakkını gözetmiyorsa, zikrin ahlakına yansıması konusunda kendisini yeniden değerlendirmelidir.
EBced HESABI VE FREKANS KAVRAMI
Tasavvuf geleneğinde bazı isimlerin ve harflerin sayısal değerlerini ele alan ebced hesabı kullanılmıştır. Örneğin, “Allah” lafzının geleneksel ebced hesabındaki değeri 66 olarak kabul edilir. Bazı zikir usullerinde bu tür sayısal değerler, belirli uygulamaların düzenlenmesinde sembolik veya geleneksel bir anlam taşıyabilir.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Ebced değeri ile fiziksel frekans aynı şey değildir. Bir ismin ebced değerinin 66 olması, onun fiziksel olarak 66 hertz frekansında yayıldığını göstermez. Aynı şekilde, bir zikir 5.000 defa tekrar edildiğinde 5.000 ile 66'nın çarpımından elde edilen 330.000 sayısı da kişinin kalbinin 330.000 hertz frekansında yayın yaptığı anlamına gelmez.
Hertz, fiziksel olaylarda saniyedeki titreşim sayısını ifade eden bir ölçü birimidir. Megahertz ise bir milyon hertze karşılık gelir. Radyo istasyonlarının yayın frekansları elektromanyetik dalgalarla ilgilidir. İnsan kalbinin elektriksel etkinliği ölçülebilir; ancak bu ölçümler ile bir ismin ebced değerini doğrudan eşitlemek bilimsel olarak doğrulanmış bir yöntem değildir.
Örneğin, Avusturya'da bir radyo istasyonunun belirli bir megahertz değerinden yayın yapması ile bir insanın Allah’ı belirli sayıda zikretmesi, fiziksel açıdan aynı türden bir olay değildir. Bu iki konuyu birbirine benzeterek manevi bir düşünce anlatmak mümkün olsa da, böyle bir benzetmeyi bilimsel bir kanıt olarak sunmamak gerekir.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum? Çünkü insan, manevi yolculuğunda hem kalbini hem de aklını kullanmalıdır. Tasavvufî kavramları anlamaya çalışırken bilimsel terimlerin gerçek anlamlarını da korumalıyız. Manevi tecrübeler kişisel olarak değerli olabilir; fakat bir tecrübeyi herkes için geçerli, ölçülmüş ve kanıtlanmış bir fizik kuralı gibi anlatmak doğru olmaz.
ZİKİRDE SAYI, DEVAMLILIK VE İHLAS
Bazı tarikatlarda günlük zikirler belirli sayılara bağlanır. Bu sayılar, kişinin kendisine verilen manevi eğitim programını takip etmesine ve düzenli çalışmasına yardımcı olabilir. Ancak belirli bir sayının bütün insanlar için aynı manevi sonucu doğuracağını söylemek doğru değildir.
İnsanların güçleri, imkânları ve günlük sorumlulukları farklıdır. Zikir, kişinin ibadetlerini aksatmasına, sağlığını ihmal etmesine veya ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını unutmasına yol açmamalıdır. Esas olan, kişinin imkânları ölçüsünde istikrarlı bir şekilde ibadet etmesi, ihlasını koruması ve güzel ahlakını geliştirmesidir.
Tasavvuf geleneğinde kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ gibi letaif kavramları da manevi eğitim çerçevesinde ele alınır. Bu kavramların açıklamaları tarikatlara ve tasavvufî ekollere göre değişebilir. Bunları fiziksel organların belirli titreşimleriyle veya bilimsel olarak tespit edilmiş frekanslarla birebir eşleştirmek doğru değildir.
Bir insanın manevi gelişimi, yalnızca zikir sayısını artırmasıyla ölçülemez. Sabır, tevazu, doğruluk, merhamet, helal-haram hassasiyeti ve insanlara karşı adaletli davranmak da bu yolculuğun önemli ölçülerindendir.
Zikir çeken insan, her şeyden önce kendi nefsini sorgulamalıdır: Daha sabırlı oldum mu? Öfkemi kontrol edebiliyor muyum? İnsanların haklarına daha fazla dikkat ediyor muyum? Bilmediğim konularda kesin hükümler vermekten kaçınıyor muyum? Öğrendiğim bilgileri faydalı işlerde kullanıyor muyum?
İşte zikir, insanı bu sorularla yüzleştiriyor ve kendisini düzeltmesine yardımcı oluyorsa, manevi hayatında önemli bir yer tutuyor demektir.
Birinci Bölümün Sonu
Devamında letaif kavramları, nefis terbiyesi, kalbin ve bedenin manevi eğitimdeki yeri ile hafıza ve öğrenme konularını ele alacağız.
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
İKİNCİ BÖLÜM: LETAİF, NEFİS TERBİYESİ VE MANEVİ EĞİTİM
Esma-i Hüsna ve Ebced Değerleri
Tasavvuf geleneğinde Allah’ın güzel isimleriyle zikir yapmak önemli bir yere sahiptir. Bazı geleneklerde bu isimlerin ebced değerleri de zikredilir. Ebced, harflere sayısal değerler verilmesine dayanan geleneksel bir hesaplama yöntemidir. Ancak bu değerleri fiziksel frekanslarla veya insan bedenindeki belirli organların çalışma sistemiyle aynı şeymiş gibi değerlendirmemek gerekir.
Örneğin, geleneksel ebced hesaplamalarında bazı Esma-i Hüsna isimleri için şu değerler zikredilir:
Ya Rahmân: 298
Ya Kaviyy: 116
Ya Semî: 180
Ya Müteâlî: 551
Ya Hakk: 108
Ya Kuddûs: 170
Ya Bâtın: 62
Ya Adl: 104
Ya Rahîm: 258
Ya Metîn: 500
Bu değerler, kullanılan yazım ve hesaplama usulüne göre değişiklik gösterebilir. Bunları kesin bilimsel frekanslar veya her insanda aynı sonucu meydana getiren ölçümler olarak görmemek gerekir.
Zikrin asıl gayesi, Allah’ı anmak, kalbi gafletten uzaklaştırmak, insanın ahlakını güzelleştirmek ve kulluk bilincini güçlendirmektir. Bir kimsenin zikri yalnızca diliyle söylemesi değil, zikrettiği ismin anlamını kavramaya çalışması ve o anlamın gerektirdiği ahlakı hayatına taşıması da önemlidir.
Mesela Allah’ın Rahîm ismini zikreden bir insan, merhametli olmaya; Adl ismini zikreden bir insan, adaletli davranmaya; Hakk ismini zikreden bir insan da doğru sözlü ve dürüst olmaya gayret etmelidir. Böylece zikir, yalnızca tekrar edilen sözlerden ibaret kalmaz; insanın davranışlarına da yansır.
Letaif Kavramı ve Manevi Terbiye
Tasavvuf geleneğinde letaif kavramı, insanın manevi yönlerini ve kalbin inceliklerini anlatmak için kullanılır. Bazı tasavvuf yollarında kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa gibi kavramlar üzerinde durulur. Farklı ekollerde bu kavramların sayısı, sıralaması ve açıklanması değişebilir.
Letaif eğitimi, bu geleneklerde insanın manevi dikkatini geliştirmesi, nefsini tanıması, kalbini kötü huylardan arındırması ve Allah’a yönelişini kuvvetlendirmesi amacıyla ele alınır.
Burada önemli bir noktayı ayırt etmek gerekir: Letaif, tasavvufun manevi eğitim anlayışına ait kavramlardır. Bunları bedenin içinde belirli noktalarda bulunan ve bilimsel olarak ölçülmüş özel frekanslar ya da ayrı organlar gibi sunmak doğru olmaz. İnsan bedeninin işleyişi tıp ve biyoloji alanlarının konusudur; tasavvufi kavramların anlamı ise manevi eğitim çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bir müridin manevi yolculuğunda asıl dikkat etmesi gereken husus, kendisinde olağanüstü hâller aramak değildir. Önemli olan, kalbini kibirden, hasetten, kinden, gösterişten ve kötü niyetlerden arındırmaya çalışmasıdır. İnsan kendisini her gün muhasebe etmeli, hatalarını görmeli ve onları düzeltmek için gayret göstermelidir.
Çünkü manevi gelişme, yalnızca birtakım duygular hissetmekle veya farklı hâller yaşamakla ölçülmez. İnsanın öfkesini kontrol edebilmesi, emanete riayet etmesi, ailesine ve çevresine güzel davranması, hakkı gözetmesi ve yaptığı hatalardan dönmesi de manevi olgunluğun önemli işaretlerindendir.
Nefsin Mertebeleri ve Kendini Tanımak
Tasavvuf geleneğinde nefsin çeşitli mertebelerinden söz edilir. Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne ve diğer mertebeler, insanın manevi gelişimini açıklamak amacıyla ele alınan kavramlardandır.
Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe yönelten arzularla mücadele edilmesi gereken hâli ifade eder. Nefs-i levvâme, insanın yaptığı yanlışları fark ederek kendisini sorgulamasını ve kınamasını anlatır. Nefs-i mülhime, hayra yönelme ve iyilik konusunda içsel bir duyarlılık kazanma çabasıyla ilişkilendirilir. Nefs-i mutmainne ise Allah’a iman ve teslimiyetle huzur bulmuş nefsi ifade eder.
Bu kavramlar üzerinde düşünürken insanın kendisini başkalarından üstün görmemesi gerekir. Bir kimse, kendisini yüksek bir manevi mertebeye ulaştığını düşünerek başkalarını küçümsemeye başlarsa, bu düşünce kendi nefsini yeniden sorgulamasını gerektirir.
Nefis terbiyesi, insanın kendi kusurlarını görmesiyle başlar. Başkasının hatasını görmek kolay, kendi hatasını kabul etmek ise çoğu zaman zordur. Bu nedenle insan, her gün kendisine şu soruları sorabilir:
Bugün kimin gönlünü kırdım?
Hangi davranışımda haksızlık ettim?
Öfkemin veya kibrimin tesiriyle yanlış bir söz söyledim mi?
Bir insanın hakkını üzerimde bıraktım mı?
Bugün Allah’ın rızasına uygun hangi iyiliği yaptım?
Bu sorular, insanın kendi davranışlarını değerlendirmesine yardımcı olur. Ancak kişinin kendisini sürekli suçlaması, ümitsizliğe düşmesi veya manevi açıdan değersiz görmesi de doğru değildir. Hata yapan insan tövbe edebilir, eksiklerini tamamlayabilir ve yeniden doğru yola yönelmeye çalışabilir.
Manevi terbiye, ümit ile sorumluluğu birlikte taşımaktır. İnsan Allah’ın rahmetinden ümit kesmeden, yaptığı hataların sorumluluğunu da üstlenmelidir.
Bedenin Emanet Oluşu ve Helal Lokma
İnsan bedeni, korunması ve ihtiyaçlarının gözetilmesi gereken bir emanettir. Manevi hayat ile beden sağlığını birbirine düşman iki ayrı alan gibi görmemek gerekir. Sağlığımıza dikkat etmek, temizliğe önem vermek, dengeli beslenmek ve bedenimizi gereksiz yere yıpratmamak da sorumluluklarımız arasındadır.
İslam ahlakında helal kazanç ve helal lokma üzerinde önemle durulur. İnsan yalnızca ne yediğini değil, nasıl kazandığını ve başkalarının hakkına riayet edip etmediğini de düşünmelidir. Haksız kazançtan kaçınmak, ölçüde ve tartıda dürüst olmak, emaneti korumak ve kul hakkına girmemek manevi hayatın temel meselelerindendir.
Beslenmede ölçülü olmak da önemlidir. Gereğinden fazla yemek, sağlığı olumsuz etkileyebilir; yetersiz beslenmek de bedene zarar verebilir. Bu nedenle insan, kendi sağlık durumuna uygun ve dengeli bir yaşam sürmeye gayret etmelidir.
Tasavvufi anlatımlarda bazı letaif kavramları çeşitli organlarla sembolik biçimde ilişkilendirilmiştir. Fakat bu ilişkileri tıbbi gerçekler olarak kabul etmemek gerekir. Karaciğer, böbrek, dalak ve diğer organların kendilerine özgü biyolojik görevleri vardır. Bunların işleyişini manevi mertebelerle veya belirli zikir sayılarıyla açıklamak, bilimsel olarak doğrulanmış bir yaklaşım değildir.
Aynı şekilde, insanın bedeninde duyduğu her sesi, hissettiği her hareketi veya yaşadığı her olağan dışı deneyimi meleklerden ya da başka görünmeyen varlıklardan gelen bir mesaj olarak değerlendirmesi doğru olmaz. İnsan böyle durumlarda aceleci hükümlere varmamalı; gerektiğinde sağlık uzmanlarından yardım almalı ve manevi konularda güvenilir bilgiye başvurmalıdır.
Temizlik de hem beden sağlığı hem de ibadet hayatı bakımından önemlidir. Müslüman kültüründe yaygın olarak kullanılan “Temizlik imandandır” sözü, temizliğin dinî ve ahlakî hayattaki yerini hatırlatır. Temiz olmak yalnızca dış görünüşe dikkat etmek değildir; yaşadığımız çevreyi korumak, başkalarına rahatsızlık vermemek ve ortak alanları temiz tutmak da bu anlayışın içindedir.
Zikir, Kalp ve Davranış Arasındaki Bağ
Zikir, insanın Allah’ı hatırlamasına yardımcı olan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Bu ayet, insanın Allah’ı anmasının manevi değerini hatırlatır. Bununla birlikte, zikrin her insanda aynı duygusal sonucu meydana getireceği veya bütün sıkıntıları kendiliğinden ortadan kaldıracağı şeklinde kesin bir hüküm çıkarmamak gerekir. İnsan bazen huzurlu, bazen sıkıntılı olabilir. İman ve ibadet hayatı, insanın bütün insani duygularını bir anda ortadan kaldırmaz; ona zorluklar karşısında yönünü ve sorumluluğunu hatırlatır.
Zikirle birlikte dua etmek, Kur’an okumak, tefekkür etmek, iyilik yapmak ve kötü alışkanlıklardan uzaklaşmak manevi gelişimi destekleyen davranışlardır. İnsan ibadetlerini gösteriş için değil, samimiyetle yerine getirmeye çalışmalıdır.
Allah’ın isimlerini anarken o isimlerin ifade ettiği anlamları düşünmek de faydalıdır. Allah’ın Gafûr ismini anan kişi bağışlanmayı dilemeli ve kendisi de başkalarını affetmeye gayret etmelidir. Allah’ın Kerîm ismini anan kişi cömertliği öğrenmeli, Allah’ın Adl ismini anan kişi adaletten ayrılmamaya çalışmalıdır.
Böylece zikir ile ahlak arasında bir bağ kurulmuş olur. Dilin Allah’ı anması kadar, elin ve davranışların da iyiliğe yönelmesi önemlidir. İnsan bir yandan zikirle meşgul olurken diğer yandan insanlara eziyet ediyorsa, kendi davranışlarını yeniden değerlendirmelidir.
Levh-i Mahfuz ve Gayb Bilgisi
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz kavramından söz edilir. Burûc suresinde şöyle buyrulur:
“Hayır! O, şerefli bir Kur’an’dır. Levh-i Mahfuz’dadır.”
(Burûc, 85/21-22)
Ra’d suresinde ise şöyle buyrulur:
“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ana kitap O’nun katındadır.”
(Ra’d, 13/39)
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz, Allah’ın bilgisi ve ilahî takdir bağlamında ele alınan bir kavramdır. Zuhruf suresinin dördüncü ayetinde de Kur’an’ın ana kitapta bulunduğu bildirilir. Hadîd suresinin yirmi ikinci ayeti ise yeryüzünde ve insanların başına gelen musibetlerin Allah’ın bilgisi dışında olmadığını ifade eder.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın bilgi sınırlarını da hatırlaması gerekir. Allah’ın ilmi sınırsızdır; insanın bilgisi ise sınırlıdır. Bu nedenle gayba ilişkin konularda, Kur’an ve güvenilir dinî kaynakların bildirdiği sınırların ötesinde kesin hükümler vermekten kaçınmak gerekir.
Günümüzde bazı anlatımlarda Levh-i Mahfuz, bilgisayarın hafızasına veya sabit diskine benzetilir. Böyle bir benzetme, konuyu anlamayı kolaylaştırmak için kullanılan bir örnek olabilir. Ancak bu, Kur’an’ın kendi açıklaması değildir ve Levh-i Mahfuz’un mahiyetini fiziksel bir bilgisayar sistemiyle açıklamak anlamına gelmez.
A‘lâ suresinde Peygamberimize okuması ve vahyi unutmamasıyla ilgili ilahî bildirimler yer alır. Bu ayetleri bilgisayar hafızası, veri depolama veya insan beyninin teknik işleyişiyle doğrudan özdeşleştirmek doğru değildir. Benzetmeler, yalnızca konuyu açıklamaya yardımcı oldukları ölçüde kullanılmalıdır.
İnsan Allah’ın ilmine inanırken kendi bilgisinin sınırlılığını da kabul etmelidir. Bilmediği konularda kesin konuşmamak, her duyduğunu doğru saymamak ve dinî meselelerde güvenilir bilgiye yönelmek de ilim ahlakının bir gereğidir.
İnsan, Gayb ve Manevi Sorumluluk
Manevi eğitimde insanın karşılaşabileceği rüyalar, içsel duygular ve kişisel tecrübeler üzerinde düşünülmesi mümkündür. Ancak bunları tek başına kesin bir dinî delil veya geleceğe ilişkin tartışmasız bir haber olarak değerlendirmek doğru değildir.
Bir kimsenin kalbine gelen her düşünceyi ilham sayması, her rüyayı ilahî bir işaret olarak görmesi veya kendisini özel bir göreve seçilmiş kabul etmesi, insanı yanılgıya düşürebilir. Bu nedenle insan, yaşadığı manevi tecrübeleri ölçülü değerlendirmeli; onları Kur’an’ın temel ilkeleri, güzel ahlak ve güvenilir dinî bilgi ışığında düşünmelidir.
İslam ahlakında tevazu önemli bir erdemdir. İnsan kendisini başkalarından üstün görmemeli, manevi tecrübelerini insanlara üstünlük taslamak için kullanmamalıdır. Gerçekten olgunlaşmak isteyen kimse, kendisine verilen imkânları iyilik, adalet ve merhamet yolunda kullanmaya çalışır.
Kur’an-ı Kerim’de insanın namazı, ibadeti, hayatı ve ölümüyle ilgili şu ifade yer alır:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En‘âm, 6/162)
Bu ayet, insanın hayatını Allah’a kulluk bilinciyle düzenlemesini hatırlatır. Kulluk yalnızca belirli vakitlerde yapılan ibadetlerden ibaret değildir. Dürüstlük, merhamet, adalet, helal kazanç, aile sorumluluğu ve insanlara faydalı olma gayreti de ahlaklı bir hayatın önemli parçalarıdır.
Bazı tasavvufi anlatımlarda gelecekte yaşanacak olaylar, özel manevi görevler veya belirli sayıdaki insanların seçilmişliği hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. Ancak bu tür yorumları kesin dinî bilgi olarak sunmamak gerekir. Geleceği ve gaybı bütünüyle bilen Allah’tır. İnsan kendi sorumluluğuna odaklanmalı, kendisini özel bir makama layık gördüğü için başkalarını küçümsememelidir.
Mehdî inancı, İslam düşüncesinde farklı kaynaklar ve yorumlar çerçevesinde ele alınan bir konudur. Bu mesele hakkında konuşurken kesinliği bulunmayan ayrıntıları tartışmasız gerçekler gibi anlatmak yerine, dinî kaynakların güvenilirliğine ve âlimlerin değerlendirmelerine dikkat etmek gerekir. Hiç kimse yalnızca bir rüyaya, bir hisse veya kişisel yorumuna dayanarak kendisinin ya da başkasının gelecekte özel bir manevi göreve sahip olduğunu kesin biçimde ilan etmemelidir.
Manevi yolculuğumuzda asıl hedef, gelecekte kimin hangi görevi üstleneceğini iddia etmek değil; bugün üzerimize düşen kulluk sorumluluğunu yerine getirmektir. İnsan hakkı gözetmeli, haksızlıktan kaçınmalı, iyiliği desteklemeli ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
İstikamet Duası ve Bölümün Sonu
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak tanımayı ve ona uymayı nasip eyle. Yanlış olanı fark etmeyi ve ondan uzak durmayı ihsan eyle. Kalplerimizi kibirden, gösterişten, hasetten ve kötü niyetlerden arındır. Zikirlerimizi samimiyetle yapmayı, öğrendiklerimizi güzel ahlakla yaşamayı ve insanlara faydalı olmayı bizlere nasip eyle.
Rabbim! Bizleri kendi kusurlarını görebilen, hatalarından dönebilen, başkalarının haklarına riayet eden ve doğru yolda sebat göstermeye çalışan kullarından eyle. Bizi bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermekten, nefsimize aldanmaktan ve kendimizi başkalarından üstün görmekten koru. Âmin.
İkinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: UNUTKANLIK, HAFIZAYI GÜÇLENDİRME VE FAYDALI İLİM
Unutkanlık ve Hafızanın Önemi
İnsan hayatında hafızanın önemli bir yeri vardır. Öğrendiğimiz bilgileri hatırlamak, tecrübelerimizden yararlanmak, ibadetlerimizi yerine getirmek ve günlük işlerimizi düzenlemek için hafızamıza ihtiyaç duyarız. Bununla birlikte, her insan zaman zaman unutabilir. Bir ismi, bir sözü veya yapması gereken bir işi unutmak, tek başına kişinin hafızasının zayıf olduğu anlamına gelmez.
Unutkanlığın birçok sebebi olabilir. Dikkatin dağılması, uykusuzluk, stres, yoğun zihinsel yorgunluk ve düzensiz çalışma, bilgileri hatırlamamızı güçleştirebilir. Bazı sağlık sorunları ve kullanılan ilaçlar da hafızayı etkileyebilir. Bu sebeple unutkanlığın her türünü yalnızca manevi bir eksiklikle açıklamak doğru değildir.
İnsan hem bedenine hem de ruhuna özen göstermelidir. Manevi hayatını güçlendirmek için dua etmeli, zikirle meşgul olmalı ve güzel ahlakı geliştirmeye çalışmalıdır. Bunun yanında yeterli uyumaya, dengeli beslenmeye, hareket etmeye ve zihnini düzenli çalıştırmaya da dikkat etmelidir.
Unutkanlık sürekli hâle gelmişse, giderek artıyorsa veya kişinin günlük hayatını etkiliyorsa bir sağlık uzmanına başvurması uygun olur. Özellikle aniden ortaya çıkan belirgin kafa karışıklığı veya hafıza kaybı gecikmeden tıbbi değerlendirme gerektirir.
Hafızayı Güçlendirmeye Yardımcı Alışkanlıklar
Hafızayı geliştirmek isteyen kimse öncelikle düzenli bir çalışma alışkanlığı edinmelidir. Bilgiyi bir defa okuyup tamamen öğrenmeyi beklemek yerine, belirli aralıklarla tekrar etmek daha faydalıdır.
Bir konuyu öğrenirken şu yöntemlerden yararlanabiliriz:
Dikkatli okumak: Öğrenmek istediğimiz metni acele etmeden okumalı, ana fikrini anlamaya çalışmalıyız. Anlamadan yapılan tekrarlar, bilgilerin kalıcı olmasını zorlaştırabilir.
Anladığını kendi cümleleriyle anlatmak: Bir konuyu okuduktan sonra kitabı veya metni kapatıp öğrendiklerimizi kendi cümlelerimizle anlatmaya çalışabiliriz. Böylece hangi noktaları gerçekten öğrendiğimizi fark ederiz.
Aralıklı tekrar yapmak: Öğrendiğimiz bilgileri yalnızca aynı gün tekrar etmek yerine ertesi gün, birkaç gün sonra ve daha ileriki zamanlarda yeniden gözden geçirmek faydalı olabilir.
Not tutmak: Önemli bilgileri kısa ve anlaşılır notlar hâlinde yazmak, daha sonra bunlara yeniden dönmemizi kolaylaştırır. Notların düzenli olması, aradığımız bilgiyi hızlıca bulmamıza da yardımcı olur.
Öğrendiklerimizi uygulamak: Bir bilgi üzerinde düşünmek ve onu uygun bir yerde kullanmak, öğrenmeyi pekiştirebilir. Dinî bilgileri öğrenirken de yalnızca ezberlemekle yetinmeyip anlamlarını ve günlük hayattaki karşılıklarını düşünmek önemlidir.
Yeterli uyumak: Uyku, öğrenilen bilgilerin hafızada pekişmesinde önemli bir rol oynar. Bu nedenle sürekli uykusuz kalmak yerine, yaşımıza ve ihtiyaçlarımıza uygun bir uyku düzeni kurmaya çalışmalıyız.
Hareket etmek: Düzenli yürüyüş ve kişinin sağlık durumuna uygun fiziksel etkinlikler, genel sağlıkla birlikte zihinsel işlevleri de destekleyebilir.
Dengeli beslenmek: Sebze, meyve, tam tahıl, uygun protein kaynakları ve sağlıklı yağları içeren dengeli bir beslenme düzeni önemlidir. Tek bir yiyeceğin hafızayı kesin olarak güçlendirdiğini veya bütün unutkanlık sorunlarını giderdiğini söylemek doğru değildir.
Bu alışkanlıklar birlikte uygulandığında öğrenmeyi kolaylaştırabilir. Ancak her insanın öğrenme biçimi ve ihtiyaçları farklıdır. Kendimize uygun bir düzen belirlemek ve bu düzeni sabırla sürdürmek gerekir.
Faydalı İlim ve Ezberin Ötesine Geçmek
İlim öğrenmek, insanın hayatını güzelleştiren önemli bir uğraştır. Ancak bilgi yalnızca ezberlenen sözlerden ibaret değildir. Bir insan çok sayıda cümleyi ezberleyebilir; fakat onların anlamını kavramıyor ve gerektiğinde kullanamıyorsa öğrendiklerinden yeterince yararlanamayabilir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
(Alak, 96/1)
Okumak, öğrenmek, anlamak ve üzerinde düşünmek insanın bilgi yolculuğunda birbirini tamamlayan aşamalardır. İnsan öğrendiği bilgiyi sorgulamalı, kaynağını araştırmalı ve onu doğru anlamaya çalışmalıdır.
Özellikle dinî konularda bir sözü yalnızca birinden duyduğu için kesin bilgi kabul etmemelidir. Ayetlerin anlamını güvenilir kaynaklardan öğrenmeli, hadislerin sıhhati konusunda dikkatli olmalı ve bilmediği meselelerde ehil kimselere danışmalıdır.
İlim, insanı kibirli hâle getirmemelidir. Tam tersine, insan öğrendikçe bilmediklerinin de farkına varır. Başkalarının bilgisine saygı göstermek, gerektiğinde soru sormak ve yanlışını kabul etmek ilim ahlakının parçalarıdır.
Faydalı ilim, insanın kendisine ve başkalarına yarar sağlayan bilgidir. Öğrendiğimiz bilgileri iyilikte kullanmak, başkalarının haklarını korumak ve doğru davranışlara yönelmek de öğrenmenin amacına ulaşmasına yardımcı olur.
Zikir ve Hafıza İçin Dua
Manevi geleneklerde hafıza, ilim ve muhafaza niyetiyle Allah’ın güzel isimleriyle dua etmek yaygındır. Raşidi zikir geleneğinde de “Ya Hafîz” ve “Ya Muhafız” isimleri üzerinde durulabilir. Bunları zikreden kimse, Allah’tan kendisini korumasını, öğrendiği faydalı bilgileri hatırlamasını ve ilmini hayırlı işlerde kullanmasını isteyebilir.
Zikir ve dua, ibadet niyetiyle yapılır. Belirli bir ismin belirli sayıda tekrarlanmasının hafızayı kesin olarak güçlendireceği veya tıbbi bir rahatsızlığı mutlaka gidereceği yönünde bilimsel bir garanti vermemek gerekir. Dua, insanın Allah’a yönelmesinin ve ihtiyaçlarını O’na arz etmesinin bir yoludur.
İlim ve rızık için yapılan dualardan biri şöyledir:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ
Okunuşu: Allahümme innî es’elüke ilmen nâfi’an ve rizkan vâsi’an ve şifâen min külli dâ’.
Anlamı: Allah’ım! Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü hastalığa karşı şifa dilerim.
İnsan bu duayı okurken yalnızca bilgi sahibi olmayı değil, öğrendiği bilgilerin kendisine ve başkalarına fayda vermesini de dilemelidir. Çünkü ilmin kıymeti, onun hayırlı bir amaçla kullanılmasında da ortaya çıkar.
Faydalı Bilgi ile Gereksiz Bilgi Arasındaki Fark
İnsan hayatında her bilgi aynı derecede önemli değildir. Günlük hayatımızda bize yarar sağlayan, sorumluluklarımızı yerine getirmemize yardımcı olan ve doğru kararlar almamızı kolaylaştıran bilgilere öncelik vermeliyiz.
Bir insanın yüzlerce bilgiyi ezberlemesi mümkündür; fakat temel sorumluluklarını yerine getirmemesi, öğrendiklerinden yeterince yararlanamadığını gösterebilir. Bu sebeple öğrenirken hem bilgiyi hem de onun amacını düşünmek gerekir.
Bunu anlatmak için şöyle bir örnek verilebilir:
Bir yolcu, bilmediği bir yerde yolunu kaybettiğinde kendisine yardımcı olacak bir bilgiyi zamanında öğrenmemiş olabilir. Daha sonra aynı güçlükle karşılaştığında, ihtiyacı olan bilgiye önceden sahip olmasının ne kadar önemli olduğunu anlar.
İnsan bazen tedbirini iş işten geçtikten sonra hatırlar. Oysa faydalı bilgiyi ihtiyaç ortaya çıkmadan öğrenmek, karşılaştığımız sorunları daha kolay çözmemize yardımcı olur.
Bu nedenle insan, dinî ve dünyevi sorumlulukları için gerekli bilgileri zamanında öğrenmeye gayret etmelidir. İbadetlerini doğru yerine getirmek, ailesine karşı görevlerini bilmek, sağlığını korumak ve insanlarla güzel ilişkiler kurmak da öğrenmenin önemli alanlarıdır.
Hafızayı Desteklemek İçin Yazmak ve Tekrar Etmek
İnsan zihninin bilgiyi işleme ve hatırlama kapasitesi sınırlıdır. Bu yüzden her şeyi yalnızca hafızamızda tutmaya çalışmak yerine, gerekli bilgileri yazılı olarak kaydetmek faydalı olabilir.
Bir deftere not almak, önemli tarihleri takvime yazmak, yapılacak işleri listelemek ve öğrenilen konuların özetini çıkarmak günlük hayatı kolaylaştırır. Bilgisayarlar ve telefonlar da hatırlatıcı ve kayıt aracı olarak kullanılabilir.
Ancak teknolojik araçların sağladığı kolaylık, düşünmenin ve anlamanın yerini bütünüyle almamalıdır. Bir bilgiyi kaydetmek başka, onu kavramak başkadır. Kayıtlarımızı gerektiğinde gözden geçirmek, öğrendiklerimizi tekrar etmek ve bilgiyi doğru kullanmayı öğrenmek önemlidir.
İnsan bazen bir metni tekrar tekrar okuduğu hâlde onu yeterince hatırlayamayabilir. Böyle bir durumda yalnızca okumayı sürdürmek yerine, metni kapatıp ana fikirleri hatırlamaya çalışabilir. Ardından metne dönerek eksiklerini kontrol edebilir. Bu yöntem, kişinin öğrenme düzeyini daha iyi anlamasına yardımcı olur.
Dinî metinleri öğrenirken de aynı dikkat gösterilmelidir. Ayetleri ve duaları ezberlemek kıymetlidir; fakat bunların anlamlarını öğrenmek, doğru okumaya çalışmak ve taşıdıkları mesajı hayatımıza uygulamak da önemlidir.
Manevi Olgunlukta Sabır ve İstikamet
Tekâmül, yani olgunlaşma yolculuğu, bir anda tamamlanan bir süreç değildir. İnsan zamanla öğrenir, tecrübe kazanır, hata yapar ve hatalarından ders çıkarır. Bu yolculukta sabırlı olmak ve doğru bildiğimiz güzel davranışları sürdürmek gerekir.
Zikirde, ilim öğrenmede ve nefis terbiyesinde istikrar önemlidir. İnsan kendisini başkalarıyla kıyaslayarak ümitsizliğe düşmemeli; kendi imkânlarını, sorumluluklarını ve eksiklerini dikkate almalıdır.
Bazen insan bir konuda ilerleme kaydettiğini düşünür, bazen de aynı hatayı yeniden yaptığını fark eder. Böyle zamanlarda bütün gayretini değersiz saymak yerine, hatasını anlamaya ve yeniden gayret göstermeye çalışmalıdır.
Manevi yolculukta esas olan, yalnızca çok zikretmek veya çok bilgi ezberlemek değildir. Zikirle Allah’ı hatırlamak, ilimle doğruyu öğrenmek, nefis muhasebesiyle hataları fark etmek ve güzel ahlakla öğrendiklerimizi hayata geçirmek bir bütündür.
İnsan dilini kötü sözden, kalbini kinden, davranışlarını haksızlıktan korumaya gayret etmelidir. Bir başkasının hakkını gözetmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, verdiği sözü tutmak ve emanete riayet etmek de manevi olgunluğun günlük hayattaki yansımalarıdır.
Zikir insanı Allah’a yöneltmeli; ilim, doğruyu yanlıştan ayırmasına yardımcı olmalı; nefis terbiyesi ise kendisini sorgulama ve hatalarını düzeltme iradesini güçlendirmelidir.
Vaazın Sonu ve Dua
Rabbim! Bizlere faydalı ilim, hayırlı amel ve güzel ahlak nasip eyle. Öğrendiklerimizi unutmaktan, bildiğimiz doğrulara aykırı davranmaktan ve ilmimizi kibir vesilesi yapmaktan bizleri koru.
Kalplerimizi zikrinle huzura yönelt. Nefsimizi terbiye etmeyi, hatalarımızı fark etmeyi ve yanlışlarımızdan dönmeyi bizlere nasip eyle. Ailemize, çevremize ve bütün insanlara karşı merhametli, adaletli ve dürüst olmayı bizlere öğret.
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Okunuşu: Allahümme erinâ’l-hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû, ve erinâ’l-bâtıle bâtılan verzuknâ ictinâbehû.
Anlamı: Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi Rabbil âlemîn.
Anlamı: Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözüdür.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Okunuşu: Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Anlamı: Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar©glan
2018 Vaazı — Son Bölümün Sonu
EĞER BİLMİYORSANIZ, ZİKİR EHLİNE SORUN
(Kar©glan’ın 2 Şubat 2018 Vaazı)
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Okunuşu: Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta‘lemûn.
Meali:
“Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.”
(Enbiyâ suresi, 7. ayet)
Bismillahirrahmanirrahim. Yolculuğumuza başlıyoruz.
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولٌ فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Okunuşu: Ve li kulli ummetin resûl. Fe izâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlemûn.
Meali:
“Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez.”
(Yûnus suresi, 47. ayet)
PEYGAMBERLERE İMAN VE İLİM EHLİNE DANIŞMAK
Peygamberler, Allah’ın insanlara doğru yolu bildirmek üzere seçtiği ve vahyini tebliğ etmekle görevlendirdiği elçilerdir. İnsanlara Allah’a kulluğu, güzel ahlakı, adaleti, merhameti ve sorumluluk bilincini öğretmişlerdir.
İlk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar birçok peygamber gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin hepsinin isimleri bildirilmemiş, bazılarının kıssaları anlatılmış, bazılarından ise söz edilmemiştir.
Peygamberlerin toplam sayısı hakkında bazı hadis rivayetlerinde 124 bin, başka nakillerde ise farklı rakamlar zikredilir. Ancak Kur’an-ı Kerim bu konuda kesin bir sayı bildirmez. Bu sebeple söz konusu rakamları tartışmasız ve kesin bir bilgi olarak sunmak yerine, rivayetlerde geçen bilgiler olarak değerlendirmek gerekir.
Bizim için asıl önemli olan, Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlere iman etmektir. İsimlerini bildiklerimize isimleriyle, isimlerini bilmediklerimize ise topluca iman ederiz. Allah’ın peygamberleri arasında iman bakımından ayrım yapmayız.
Bakara suresinin 285. ayetinde şöyle buyrulur:
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
Okunuşu: Âmener resûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî vel mu’minûn. Kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulihî. Lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih. Ve kâlû semi‘nâ ve ata‘nâ, gufrâneke rabbenâ ve ileykel masîr.
Meali:
“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. ‘O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz’ dediler. Şöyle de dediler: ‘İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş yalnız Sanadır.’”
(Bakara suresi, 285. ayet)
Bu ayet bize peygamberlere imanın temelini öğretir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (aleyhimüsselâm) kadar gönderilmiş olan peygamberlerin hak ve gerçek olduklarına inanırız. Kur’an’da adı geçen peygamberleri tanımaya çalışırken, adları bildirilmeyen peygamberlerin varlığını da kabul ederiz.
Allah Teâlâ, Mü’min suresinin 78. ayetinde şöyle buyurur:
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ
Okunuşu: Ve lekad erselnâ rusulen min kablike minhum men kasasnâ aleyke ve minhum men lem naksus aleyk.
Meali:
“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var.”
(Mü’min suresi, 78. ayet)
Bu ayet, peygamberlerin hepsinin kıssalarının bize bildirilmediğini açıkça göstermektedir. Dolayısıyla isimlerini bilmediğimiz peygamberler hakkında kesin hükümler vermemeli, Allah’ın bildirdiği kadarıyla yetinmeliyiz.
KUR’AN-I KERİM’DE ADI GEÇEN PEYGAMBERLER
İslam geleneğinde Kur’an-ı Kerim’de adı geçen 25 peygamber bulunduğu kabul edilir. Bunlar şunlardır:
1. Hz. Âdem (aleyhisselâm):
İlk insan ve ilk peygamberdir. Kur’an’da yaratılışı, kendisine isimlerin öğretilmesi ve imtihanı anlatılır. İnsanlık ailesinin başlangıcıdır.
2. Hz. İdris (aleyhisselâm):
Kur’an’da adı geçen peygamberlerdendir. Doğru sözlü ve yüksek bir makama yükseltilmiş bir kimse olarak anılır.
3. Hz. Nuh (aleyhisselâm):
Kavmini Allah’a iman etmeye çağırmış, uzun süre tebliğde bulunmuş ve sabrıyla örnek olmuştur. Kur’an’da onun adıyla anılan bir sure de vardır.
4. Hz. Hûd (aleyhisselâm):
Âd kavmine gönderilmiştir. Kavmini Allah’a kulluğa ve doğru yola davet etmiş, onları kibir ve taşkınlıktan sakındırmıştır.
5. Hz. Sâlih (aleyhisselâm):
Semûd kavmine gönderilmiştir. Kavmini Allah’a iman etmeye çağırmış, kendilerine bildirilen ilahî işaretler karşısında sorumluluklarını hatırlatmıştır.
6. Hz. İbrahim (aleyhisselâm):
Tevhid inancının önde gelen peygamberlerindendir. Putperestliğe karşı çıkmış, Allah’a teslimiyetin ve tevekkülün örneği olmuştur. Hz. İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltmiştir.
7. Hz. Lût (aleyhisselâm):
Kavmini kötülüklerden uzaklaşmaya ve Allah’ın emirlerine uymaya çağırmıştır. Kur’an’da onun tebliği ve kavminin durumu anlatılır.
8. Hz. İsmail (aleyhisselâm):
Hz. İbrahim’in oğludur. Kur’an’da sözünde duran, sabırlı ve ailesine namazı ve zekâtı emreden bir peygamber olarak anılır. Babasıyla birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltmiştir.
9. Hz. İshak (aleyhisselâm):
Hz. İbrahim’e müjdelenen peygamberdir. Kur’an’da Allah’ın salih kullarından biri olarak zikredilir.
10. Hz. Yakup (aleyhisselâm):
Hz. İshak’ın oğlu, Hz. Yusuf’un babasıdır. Sabrı, Allah’a bağlılığı ve zorluklar karşısındaki tevekkülüyle örnek gösterilir.
11. Hz. Yusuf (aleyhisselâm):
Kardeşlerinin kıskançlığı, kuyuda bırakılması, Mısır’a götürülmesi ve daha sonra önemli bir göreve gelmesi Kur’an’da anlatılır. Affediciliği, iffeti ve Allah’a bağlılığıyla örnektir.
12. Hz. Şuayb (aleyhisselâm):
Medyen halkına gönderilmiştir. Ölçü ve tartıda hile yapmamalarını, insanların haklarını gözetmelerini ve dürüst davranmalarını öğütlemiştir.
13. Hz. Musa (aleyhisselâm):
İsrailoğullarına gönderilmiş, Firavun’a karşı hakikati tebliğ etmiştir. Kendisine Tevrat verilmiştir. Kur’an’da kıssasına geniş yer ayrılmıştır.
14. Hz. Harun (aleyhisselâm):
Hz. Musa’nın kardeşi ve peygamberlik görevinde onun yardımcısıdır. Kavmini doğru yola çağırma görevinde bulunmuştur.
15. Hz. Davud (aleyhisselâm):
Hem peygamberlik hem de hükümdarlıkla görevlendirilmiştir. Kendisine Zebur verilmiş, adaletle hükmetmesi emredilmiştir.
16. Hz. Süleyman (aleyhisselâm):
Hz. Davud’un oğludur. Allah ona büyük bir hükümranlık ve çeşitli nimetler vermiştir. Kur’an’da onun şükür ve adalet anlayışı üzerinde durulur.
17. Hz. Eyyub (aleyhisselâm):
Hastalık ve sıkıntılar karşısında sabrıyla tanınır. Allah’a yönelmesi ve O’nun rahmetine sığınması müminler için örnektir.
18. Hz. Zülkifl (aleyhisselâm):
Kur’an’da sabreden ve salih kullar arasında anılan isimlerdendir. Hakkındaki ayrıntılı bilgiler sınırlıdır.
19. Hz. Yunus (aleyhisselâm):
Kavmine gönderilmiş bir peygamberdir. Sıkıntı anında Allah’a yönelmesi ve duası Kur’an’da anlatılır.
20. Hz. İlyas (aleyhisselâm):
Kavmini Allah’a kulluğa çağırmış, Allah’tan başka varlıklara tapınmayı bırakmalarını istemiştir.
21. Hz. Elyesa (aleyhisselâm):
Kur’an’da adı geçen peygamberlerdendir. Allah tarafından seçilmiş ve salih kullar arasında anılmıştır.
22. Hz. Zekeriyya (aleyhisselâm):
Allah’a dua ederek kendisine hayırlı bir evlat verilmesini dilemiştir. Duası kabul edilmiş ve Hz. Yahya’nın doğumu kendisine müjdelenmiştir.
23. Hz. Yahya (aleyhisselâm):
Hz. Zekeriyya’nın oğludur. Küçük yaşından itibaren hikmet ve temizlikle anılmış, Allah’a bağlılığıyla örnek olmuştur.
24. Hz. İsa (aleyhisselâm):
Hz. Meryem’in oğludur. Allah’ın izniyle çeşitli mucizeler göstermiş, İsrailoğullarına gönderilmiş ve kendisine İncil verilmiştir.
25. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem):
Allah’ın son peygamberidir. Kur’an-ı Kerim kendisine indirilmiş ve bütün insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de Zülkarneyn, Lokman ve Üzeyr isimleri de geçer. Ancak bu isimlerin peygamberlikle ilişkisi konusunda farklı görüşler bulunduğundan, onlar 25 peygamberlik listesine dâhil edilmez.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, Kur’an’da adı geçen peygamberlerin hayatları hakkında anlatılanlarla başka kaynaklarda aktarılan rivayetleri birbirinden ayırmaktır. Bazı peygamberlerin meslekleri, yaşadıkları yerler, aile hayatları ve kendilerine verilen sahifeler hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Bu tür ayrıntıların hepsini kesin bilgi olarak kabul etmemeliyiz.
Bizler, Kur’an’da isimleri bildirilen peygamberlere ve isimleri bildirilmeyen diğer peygamberlere iman ederiz. Onların hepsinin Allah tarafından gönderilmiş hak elçiler olduğuna inanırız.
İLİM EHLİNE SORMAK VE BİLMEDİĞİNİ KABUL ETMEK
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun” buyruğu, bilmediğimiz meselelerde bilgili ve güvenilir kimselere danışmamız gerektiğini hatırlatır.
Buradaki temel ders, insanın her şeyi kendisinin bildiğini düşünmemesidir. Bir konuda bilgimiz yoksa bunu kabul etmek bir eksiklik değil, doğru bilgiye ulaşmanın başlangıcıdır.
Dinî bir meselede Kur’an’ın açıklamasına, güvenilir sünnet bilgisine ve alanında ehil âlimlerin değerlendirmelerine başvurmalıyız. Bir sözün hadis olduğu söyleniyorsa, kaynağını ve güvenilirliğini araştırmak da önemlidir. Her duyduğumuz sözü Peygamber Efendimize nispet etmek doğru değildir.
Aynı şekilde, dinî konularla ilgili kişisel yorumlarımızı ayet veya hadis gibi sunmamalıyız. Bir âlimin görüşü, bir tasavvuf büyüğünün yorumu ve bir kişinin kendi düşüncesi birbirinden farklı şeylerdir. Bunların kaynaklarını ve mahiyetlerini doğru belirtmek, ilme saygının gereğidir.
Allah Teâlâ’dan bizleri faydalı ilim öğrenen, öğrendiğiyle amel eden, bilmediği konuda ehline danışan ve hakikati ararken tevazudan ayrılmayan kullarından eylemesini dileriz.
Birinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
İKİNCİ BÖLÜM
Esma-i Hüsnâ, Zikir ve Manevi Terbiye
Kardeşlerim, Allah’ı zikretmek, O’nun güzel isimlerini anmak ve bu isimlerin ifade ettiği manalar üzerinde düşünmek, insanın manevi eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Esma-i Hüsnâ, Allah Teâlâ’nın güzel isimleridir. Bu isimleri öğrenirken yalnızca kelimeleri tekrar etmekle yetinmemeli, onların manalarını da kavramaya çalışmalıyız.
Mesela “Er-Rahmân” ismini zikrederken Allah’ın rahmetini düşünmeli; “Er-Rahîm” ismini anarken merhametin hayatımızdaki yerini hatırlamalıyız. “El-Adl” ismini zikrederken adaletli olmayı, “El-Hakk” ismini anarken doğru sözlü olmayı, “El-Kaviyy” ismini düşünürken hak ve hayır yolunda sabırlı durmayı kendimize hatırlatmalıyız.
Zikir, yalnızca dilin hareketi değildir. Dilin zikrine kalbin yönelişi, aklın anlayışı ve davranışların güzelleşmesi de eşlik etmelidir. İnsan Allah’ı çokça zikrettiğini söylüyor, fakat insanlara karşı merhametsiz davranıyor, emanete riayet etmiyor ve haksızlıktan uzak durmuyorsa kendi manevi hâlini yeniden gözden geçirmelidir.
Geleneksel ebced hesabında bazı Esma-i Hüsnâ için şu sayısal değerler verilir:
Ya Rahmân: 298
Ya Kaviyy: 116
Ya Semî: 180
Ya Müteâlî: 551
Ya Hakk: 108
Ya Kuddûs: 170
Ya Bâtın: 62
Ya Adl: 104
Ya Rahîm: 258
Ya Metîn: 500
Bunlar geleneksel ebced hesabına göre verilen değerlerdir. Kullanılan yazım ve hesaplama yöntemine göre bazı farklılıklar görülebilir. Bu sayıları fiziksel frekanslar olarak değerlendirmek veya her bir sayının insan bedeninde belirli bir bilimsel etki meydana getirdiğini ileri sürmek doğru olmaz. Zikirde sayı kullanılması, belirli bir manevi disiplinin parçası olabilir; ancak sayının kendisine bağımsız ve kesin bir güç atfetmemek gerekir.
Raşidi yolunda da zikirlerin bir düzen içinde yapılmasına önem verilir. Bu düzenin amacı, insanın devamlılığını sağlaması, nefsini terbiye etmeye çalışması ve Allah’a yönelişini güçlendirmesidir. Kişi gücünü aşan bir yük altına girmemeli; kendisine öğretilen usule, ölçüye ve edebe riayet etmelidir.
Letaif Kavramı ve Nefsin Terbiyesi
Tasavvuf geleneğinde “letaif” kelimesi, insanın manevi yönünü anlatmak için kullanılan kavramlardan biridir. Farklı tasavvuf yollarında letaifin sayısı, isimleri ve sıralaması konusunda çeşitli açıklamalar bulunur. Bu anlatımlar, insanın iç dünyasını tanımaya, kalbini arındırmaya ve nefsini eğitmeye yönelik manevi açıklamalar olarak ele alınmalıdır.
Bazı geleneksel anlatımlarda letaif, ruh, kalp ve nefsin çeşitli mertebeleriyle ilişkilendirilir. Bunların bedenin belirli organlarında bulunan, ölçülebilir özel frekanslar veya tıp biliminin ortaya koyduğu ayrı fiziksel merkezler olduğu söylenemez. Manevi eğitimle ilgili kavramları, tıbbi ve biyolojik bilgilerle birbirine karıştırmamak gerekir.
İnsan bedeninin her organının kendine özgü bir görevi vardır. Akciğerler solunuma, mide sindirime, karaciğer çeşitli metabolik işlevlere, dalak bağışıklık sistemiyle ilgili bazı görevlere, böbrekler ise kanın süzülmesine ve sıvı dengesinin düzenlenmesine katkıda bulunur. Bu organların işlevlerini manevi mertebelerle bire bir eşleştirmek, tıbbi bakımdan kanıtlanmış bir bilgi değildir.
Bununla birlikte, bedene iyi bakmak ile manevi hayatı korumak arasında önemli bir ilişki vardır. İnsan uykusuna, beslenmesine, temizliğine ve sağlığına dikkat ettiğinde ibadetlerini ve günlük sorumluluklarını daha düzenli yerine getirebilir. Hastalık ortaya çıktığında ise manevi destekle birlikte gerektiğinde tıbbi yardım da alınmalıdır.
Nefsin terbiyesinde asıl üzerinde durmamız gereken şey, davranışlarımızı düzeltmektir. Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe yönelten arzularla mücadeleyi hatırlatır. Nefs-i levvâme, insanın yaptığı hataları fark edip kendisini sorgulamasını düşündürür. Nefs-i mülhime, hayır ve şer arasında ayrım yapma sorumluluğunu hatırlatır. Daha ileri manevi mertebeler ise tasavvuf geleneğinde Allah’a teslimiyet, rıza, huzur ve arınma kavramlarıyla açıklanır.
Ancak kişi kendisini belirli bir mertebeye ulaşmış sayarak başkalarından üstün görmemelidir. Manevi gelişimin alameti, insanın kendisini büyük görmesi değil; daha mütevazı, daha merhametli, daha adaletli ve daha sorumlu hâle gelmesidir.
İlham, İç Ses ve Manevi Ölçü
İnsan bazen bir düşünceyle, bir rüyayla veya iç dünyasında beliren bir hisle karşılaşabilir. Böyle zamanlarda hemen bunun ilahî bir işaret, bir melekten gelen mesaj veya gaybî bir haber olduğuna hükmetmemelidir. İnsan zihni; hatıralardan, duygulardan, beklentilerden ve günlük yaşantıdan etkilenir. Her düşüncenin veya hissin özel bir manevi kaynağa dayandığını söylemek mümkün değildir.
Tasavvuf yolunda edep, ölçü ve istikamet önemlidir. Bir kimsenin gördüğü rüya veya içinde doğduğunu düşündüğü bir ilham, dinî hükümlerin yerine geçmez. Bunlar Kur’an’ın ve sahih dinî ölçülerin üstünde tutulamaz. İnsan, kendisini yanıltabilecek düşüncelere karşı dikkatli olmalı ve manevi tecrübelerini kesin hükümlere dönüştürmekten kaçınmalıdır.
Manevi hâllerin kıymeti, insanı hayra yöneltmesiyle anlaşılır. Bir tecrübe kişiyi kibirden uzaklaştırıyor, ahlakını güzelleştiriyor, sorumluluklarını hatırlatıyor ve insanlara faydalı olmaya teşvik ediyorsa bu yönden değerlendirilebilir. Buna karşılık kişiyi başkalarını küçümsemeye, kendisini seçilmiş ve dokunulmaz görmeye veya sorumluluklarını terk etmeye sürüklüyorsa o hâli yeniden değerlendirmek gerekir.
İnsan, gaybı bütünüyle bildiğini iddia etmemelidir. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. Bize düşen, bildiğimiz hakikatlere uygun yaşamak, bilmediğimiz konularda ölçülü konuşmak ve Allah’tan doğruyu bulmayı istemektir.
Levh-i Mahfuz ve Allah’ın İlmi
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz’dan söz edilir. Bu kavram, İslam inancında Allah katındaki korunan levhle ilişkilendirilir. Kur’an’ın bu konudaki ifadelerini okurken ayetlerin söylediğiyle bizim kurduğumuz benzetmeleri birbirinden ayırmamız gerekir.
Allah Teâlâ, Ra‘d suresinde şöyle buyurur:
“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ümmü’l-Kitap O’nun katındadır.”
Zuhruf suresinde ise şöyle buyrulur:
“Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’ta bulunan yüce ve hikmet dolu bir Kur’an’dır.”
Kaf suresinde Allah Teâlâ’nın insanların ölümlerinden sonra geride bıraktıklarını ve yeryüzünün onlardan eksilttiklerini bildiği açıklanır. Hadîd suresinde de yeryüzünde ve insanların başına gelen hiçbir olayın Allah’ın bilgisi dışında olmadığı bildirilir.
Hadîd suresinde şöyle buyrulur:
“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”
Bürûc suresinin son ayetlerinde de Kur’an’ın şerefli olduğu ve Levh-i Mahfuz’da bulunduğu bildirilir:
“Hayır! O, şerefli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir levhadadır.”
Günümüzde bazı insanlar Levh-i Mahfuz’u bilgisayarın hafızasına veya bir sabit diske benzeterek anlatabilirler. Böyle benzetmeler, konuyu zihinde canlandırmaya yardımcı olmak için kullanılabilir. Fakat bilgisayar örneği, ayetlerin doğrudan söylediği bir açıklama değildir ve gaybî bir hakikatin mahiyetini bütünüyle ortaya koymaz.
Allah’ın ilmi, insanın sınırlı bilgisiyle kıyaslanamaz. İnsan geçmişi hatırlamakta, bugünü anlamakta ve geleceği tahmin etmekte bile sınırlıdır. Allah ise her şeyi bilir. Bu hakikat karşısında insanın yapması gereken, bilgisinin sınırlılığını kabul etmek ve sorumluluklarını yerine getirmektir.
İlim, Emanet ve Sorumluluk
Kur’an-ı Kerim’de insanın hayatını ve ibadetini Allah’a yöneltmesi gerektiği bildirilir. En‘âm suresinde şöyle buyrulur:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
Bu ayet, insanın bütün hayatını Allah’a kulluk bilinciyle düzenlemesini hatırlatır. Kulluk yalnızca ibadet anlarında değil; aileye karşı sorumlulukta, helal kazançta, insan haklarına riayette, emaneti korumada ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmede de kendisini gösterir.
İnsan bedeninin her parçası Allah’ın yarattığı bir nimettir. Bu nimetin kıymetini bilmek, bedenimizi korumak ve onu hayırlı işlerde kullanmak gerekir. Bedenimizdeki hücreleri veya organları, belirli bir manevi göreve atanmış askerler olarak bilimsel bir gerçekmiş gibi tanımlamak doğru değildir. Fakat bir benzetme yapmak istersek, bedenimizin uyum içinde çalışmasının bize emanet bilincini hatırlattığını söyleyebiliriz.
İnsan kendisine verilen zamanı, aklı, sağlığı ve imkânları hangi yönde kullandığını sorgulamalıdır. Bilgisi arttıkça sorumluluğu da artar. Bildiği hakikati yalnızca başkalarına anlatmakla kalmamalı, önce kendi hayatında uygulamaya çalışmalıdır.
Gelecek, Gayb ve İstikamet
Ahir zaman, Mehdi ve gelecekte meydana gelecek olaylar hakkında İslam geleneğinde farklı rivayetler ve yorumlar bulunmaktadır. Ancak gayba ilişkin konularda kesin bilmediğimiz şeyleri kesin bilgi gibi anlatmamalıyız. Bir kimsenin hangi özel manevi göreve seçildiğini, gelecekte kimin hangi toplulukta yer alacağını veya belirli bir olayın ne zaman gerçekleşeceğini kesin olarak bildiğini ileri sürmesi doğru bir yaklaşım değildir.
İnsan geleceğe dair merakını, bugünkü sorumluluklarını ihmal etmenin bahanesi hâline getirmemelidir. Bizim için önemli olan, Allah’a iman etmek, ibadetlerimizi yerine getirmek, doğruluktan ayrılmamak, haksızlık yapmamak ve gücümüz yettiğince insanlara faydalı olmaktır.
Bir kimsenin Allah katındaki değerini yalnızca kendisi hakkında söylediği sözlerden anlayamayız. Manevi olgunluk iddiasının davranışlarla desteklenmesi gerekir. Adaletli olmak, emaneti korumak, kul hakkından sakınmak, yalan söylememek, kibirden uzak durmak ve ihtiyaç sahibine yardım etmek, insanın üzerinde durması gereken temel sorumluluklardandır.
Allah’tan niyazımız, bizleri hak yolda istikamet üzere tutması, yanlışlarımızı fark edip düzeltmeyi nasip etmesi ve bizi kibirden, gösterişten ve kendimizi aldatmaktan korumasıdır. Geleceğe ilişkin bilmediğimiz meseleleri Allah’a havale ederken bugünkü vazifelerimizi yerine getirmeye gayret etmeliyiz.
İkinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
UNUTKANLIK YAPAN ŞEYLER, HAFIZAYI GÜÇLENDİREN ALIŞKANLIKLAR VE DUALAR
Kıymetli kardeşlerim!
İnsan, öğrendiği bilgileri hafızasında tutmak ve gerektiğinde hatırlamak ister. Fakat bazen okuduğumuz bir şeyi kısa sürede unutur, bazen de bildiğimiz bir konuyu anlatırken kelimeleri bulmakta zorlanırız. Bu durum her zaman bir hastalık anlamına gelmez. Yorgunluk, uykusuzluk, stres, dikkatin dağılması ve bilgiyi yeterince tekrar etmemek de unutkanlığa yol açabilir.
Hafızayı güçlendirmek isteyen insan öncelikle hayatını düzene koymalıdır. Yalnızca dua etmekle yetinmeyip öğrenmek için gereken sebeplere de sarılmalıdır. Çünkü tevekkül, tedbir almayı terk etmek değil; gereken gayreti gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmaktır.
Hafızayı desteklemek için düzenli uyumak, dengeli beslenmek, yürüyüş gibi uygun fiziksel etkinliklerde bulunmak ve öğrenilen bilgileri aralıklarla tekrar etmek faydalıdır. Özellikle yetişkinlerin çoğu için gecede yedi ila dokuz saat uyku önerilir. Her insanın ihtiyacı aynı olmayabilir; önemli olan, yeterli ve düzenli uyumaktır.
Bir konuyu yalnızca okuyup geçmek yerine, kitabı kapatarak öğrendiklerimizi kendi cümlelerimizle anlatmaya çalışmak da faydalıdır. Buna bilgiyi hatırlama çalışması diyebiliriz. Bir gün öğrendiğimiz konuyu ertesi gün, birkaç gün sonra ve daha ileriki zamanlarda tekrar etmek, bilginin kalıcı hâle gelmesine yardımcı olabilir.
Not tutmak da hafızayı destekleyen güzel bir alışkanlıktır. İnsan her şeyi aklında tutmak zorunda değildir. Önemli bilgileri yazmak, gerektiğinde onlara yeniden ulaşmamızı sağlar. Fakat yazdığımızı anlamadan ve üzerinde düşünmeden yalnızca biriktirmek de yeterli değildir.
BESLENME VE HAFIZA HAKKINDA
Kardeşlerim, hafıza konusunda halk arasında pek çok söz ve inanış dolaşır. Bazı yiyeceklerin kesin olarak unutkanlık yaptığı, bazı nesnelere bakmanın veya belirli davranışların hafızayı bozduğu yönündeki iddiaların hepsini doğru kabul etmemeliyiz. Bir inanışın eskiden beri anlatılması, onun bilimsel olarak kanıtlandığı anlamına gelmez.
Dengeli beslenmek, yeterli su içmek ve vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri almak genel sağlık açısından önemlidir. Balık, ceviz ve bazı tohumlar gibi omega-3 yağ asitleri içeren besinler dengeli bir beslenmenin parçası olabilir. Ancak tek bir yiyeceğin hafızayı kesin biçimde kuvvetlendirdiğini veya unutkanlığı ortadan kaldırdığını söylemek doğru değildir.
Biberiye kokusu ya da belirli bitkilerin hafızaya iyi geldiğine dair çeşitli araştırmalar ve geleneksel görüşler bulunmaktadır. Fakat bunları unutkanlığın kesin tedavisi gibi sunmamalıyız. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, düzenli öğrenme ve gerektiğinde tıbbi değerlendirme birlikte düşünülmelidir.
Unutkanlık uzun süre devam ediyor, günlük hayatı belirgin biçimde etkiliyor veya aniden ortaya çıkıyorsa bir sağlık uzmanına danışmak gerekir. Çünkü bazen uyku bozuklukları, vitamin eksiklikleri, kullanılan ilaçlar ya da başka sağlık sorunları da unutkanlıkla ilişkili olabilir.
ZİKİR, DUA VE FAYDALI İLİM
Aziz kardeşlerim!
Bizim yolumuzda zikir, insanın Rabbini hatırlaması, kalbini gafletten korumaya çalışması ve davranışlarını güzelleştirmesi için önemli bir ibadettir. Raşidi zikir adabında yer alan “Yâ Hafîz” ve “Yâ Muhâfız” isimleri de Allah’ın koruyuculuğunu hatırlamak ve O’na sığınmak niyetiyle zikredilebilir.
Ancak zikrin belirli sayılarda yapılmasının hafızayı kesin olarak güçlendireceğini veya her insanda aynı sonucu doğuracağını söylememeliyiz. Zikir ibadettir; dua ise kulun Rabbine yönelmesidir. İnsan dua ederken aynı zamanda öğrenmek için gayret göstermeli, sağlığını korumalı ve faydalı bilgi edinmeye çalışmalıdır.
Zemzem içerken de insan Allah’a dua edebilir. Bazı kardeşlerimiz, kendi zikir ve dua alışkanlıkları içerisinde belirli duaları tekrar etmeyi tercih ederler. Bu tür uygulamalar, kişisel veya geleneksel ibadet adabı çerçevesinde değerlendirilmelidir; belirli bir sayının herkes için zorunlu ya da bilimsel bakımdan garantili bir etkisi olduğu ileri sürülmemelidir.
Faydalı ilim istemek için şu dua okunabilir:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ
**Okunuşu:**
Allahümme innî es’elüke ilmen nâfi’an ve rizkan vâsi’an ve şifâen min külli dâ’.
**Anlamı:**
“Allah’ım! Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü dert ve hastalığa karşı şifa dilerim.”
Bu duayı okurken yalnızca dilimizle istemekle kalmayalım. Faydalı ilme ulaşmak için kitap okuyalım, öğrendiklerimizi anlayalım, bildiklerimizi güzel işlerde kullanalım. Çünkü ilmin bereketi, insanın hem kendisine hem de başkalarına fayda sağlamasıyla daha iyi anlaşılır.
BİLGİYİ EZBERLEMEK VE ANLAMAK
Kardeşlerim, bir bilgiyi ezberlemekle o bilginin anlamını kavramak aynı şey değildir. İnsan bazen bir sözü defalarca tekrar edebilir ama ne anlama geldiğini açıklayamayabilir. Bu yüzden öğrendiğimiz şeyin manasını anlamaya, onu hayatımızda doğru bir yere koymaya çalışmalıyız.
Bir kimse dinî ifadeleri ezberleyebilir; fakat bu ifadelerin kendisine hangi sorumlulukları yüklediğini düşünmüyorsa, ezberlediği sözlerin ahlâkına nasıl yansıyacağını da sorgulamalıdır. Zikir, yalnızca dilin hareketi olarak kalmamalı; insanın sözlerine, niyetine ve davranışlarına da tesir etmesi için gayret gösterilmelidir.
Burada önemli olan, ezberlemeyi küçümsemek değildir. Ezber de öğrenmenin bir parçasıdır. Ancak ezberin yanına anlayışı, düşünmeyi ve uygulamayı eklemeliyiz. Bir ayeti okuduğumuzda onun manasını öğrenmek, bir hadisi duyduğumuzda güvenilirliğini ve bağlamını araştırmak, bir öğüt işittiğimizde de kendi hayatımıza nasıl uygulayabileceğimizi düşünmek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde şöyle buyurulur:
“İkra’ bismi rabbikellezî halak.”
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96:1)
Okumak, öğrenmek, anlamaya çalışmak ve öğrendiğiyle amel etmek, Müslümanın hayatında birbirini tamamlayan gayretlerdir. İlim yalnızca başkalarına söz söylemek için değil, öncelikle insanın kendisini düzeltmesi için de öğrenilmelidir.
HAFIZA BİR EMANETTİR
Hafızayı anlamak için bilgisayarın çalışma biçiminden örnek verebiliriz. Bilgisayarın geçici belleğiyle kalıcı depolama alanı farklı işlevler görür. İnsan da bazı bilgileri o anda aklında tutar, bazılarını ise uzun süre hatırlayabilir. Fakat bu benzetme yalnızca konuyu kolaylaştırmak içindir; insan hafızası bilgisayar belleğiyle birebir aynı değildir.
İnsan, hatırlamak istediği bilgileri notlara kaydedebilir, kitaplara başvurabilir ve öğrendiklerini tekrar edebilir. Böylece hafızasına yardımcı olacak yöntemlerden yararlanmış olur. Her şeyi akılda tutmaya çalışmak yerine, önemli bilgileri düzenli biçimde saklamak da akıllıca bir tedbirdir.
Büyüklerimizin “Yazıya dökülmeyen ilim unutulabilir” anlamında söyledikleri öğüt de bu açıdan değerlidir. Bu sözü kesin bir tarihî alıntı olarak değil, bilginin kaydedilmesi ve korunması gerektiğini anlatan bir nasihat olarak değerlendirebiliriz.
İnsan bazen bir işi yapmadan önce tedbir almayı ihmal eder, ancak iş işten geçtikten sonra ne yapması gerektiğini hatırlar. Oysa akıllı insan, mümkün olduğu ölçüde önceden düşünür ve hazırlığını yapar. Öğrenirken de aynı şekilde davranmalıdır: Bilgiyi zamanında not etmeli, tekrar etmeli ve gerektiğinde kullanabilmelidir.
FAYDALI BİLGİ VE GÜZEL DAVRANIŞ
Kardeşlerim, faydalı ilim yalnızca çok şey bilmek değildir. Bildiği hâlde uygulamayan insan da bilgisinin gereğini yerine getirmemiş olur. Bir insan yüzme bilmiyorsa, tehlikeli bir suya girmeden önce yüzmeyi öğrenmesi gerekir. Tehlike anında yardım istemek elbette doğaldır; fakat önceden tedbir almak, mümkün olduğunca tehlikeden uzak durmak ve ihtiyaç duyulduğunda yardım çağırmak daha doğru bir davranıştır.
İlim de böyledir. Bir meseleyle karşılaştığımız zaman ne yapacağımızı bilmek istiyorsak, o mesele ortaya çıkmadan önce öğrenmeye gayret etmeliyiz. Dinî konularda da yalnızca duyduğumuz sözlerle yetinmeyip güvenilir kaynaklara başvurmalı, anlamadığımız hususları bilen kimselere sormalıyız.
Ayrıca mahremiyete, edebe ve başkalarının haklarına dikkat etmeliyiz. İnsanların özel hayatını gözetlemek, kusurlarını araştırmak veya onları utandırmak doğru bir davranış değildir. Müslüman, başkalarının ayıplarını araştırmak yerine öncelikle kendi kusurlarını düzeltmeye çalışmalıdır.
Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen insan da kendi hâlini sürekli başkalarıyla kıyaslamamalıdır. Gördüğü her rüyayı, hissettiği her duyguyu veya zihnine gelen her düşünceyi özel bir işaret saymamalıdır. Bunları dinin temel ilkeleri, akıl, ahlâk ve sorumluluk bilinci ışığında değerlendirmelidir. İnsan kendisini üstün görmek yerine tevazu sahibi olmalı, öğrendikçe kulluğunun ve sorumluluğunun arttığını hatırlamalıdır.
ZİKİR VE TEKÂMÜL YOLCULUĞU
Kıymetli kardeşlerim!
Tekâmül, insanın bir anda bütün eksikliklerinden kurtulması değil; ömrü boyunca iyiliğe yönelmesi, nefsini terbiye etmeye çalışması ve hatalarından ders çıkarmasıdır. Kemal yolculuğunda sabır, istikamet, samimiyet, ilim ve güzel ahlâk birbirinden ayrılmaz.
Zikir, bu yolculukta insanın Allah’ı hatırlamasına yardımcı olur. Fakat zikrin meyvesini yalnızca dilde aramamalıyız. İnsan daha doğru konuşuyor, daha sabırlı davranıyor, kul hakkından daha çok sakınıyor ve sorumluluklarını daha dikkatli yerine getiriyorsa, bu değişim onun manevi gayretinin hayata yansıması bakımından önemlidir.
Her insanın öğrenme hızı, hafızası ve kabiliyeti farklı olabilir. Birinin çabuk öğrendiği şeyi diğeri daha fazla tekrar ederek öğrenebilir. Bu nedenle kendimizi başkalarıyla kıyaslayıp ümitsizliğe kapılmamalıyız. Az da olsa düzenli çalışmak, samimiyetle dua etmek ve doğru yöntemleri kullanmak kıymetlidir.
Allah’tan hem dünya hem de ahiretimiz için faydalı ilim istemeli; öğrendiğimiz bilgiyi hayra vesile kılmasını dilemeliyiz. İlim bizi kibirli hâle getiriyorsa, onunla birlikte tevazuyu da öğrenmemiz gerekir. Bilgimiz arttıkça başkalarına karşı daha merhametli, daha adaletli ve daha anlayışlı olmayı hedeflemeliyiz.
Peygamber Efendimizden nakledilen meşhur bir öğütte, burada bulunanların duyduklarını bulunmayanlara ulaştırmaları tavsiye edilir. Çünkü bir bilgiyi başkasına ulaştırmak da bir sorumluluktur. Ancak aktardığımız sözleri doğru anlamaya, güvenilirliğini gözetmeye ve yanlış bilgi yaymamaya dikkat etmeliyiz.
Bizler de öğrendiğimiz faydalı bilgileri başkalarıyla paylaşalım. Fakat bunu insanları küçük düşürmek veya kendimizi üstün göstermek için değil, hayra vesile olmak niyetiyle yapalım. Unutmayalım ki güzel söz, güzel davranışla desteklendiğinde daha etkili olur.
DUA VE HİTAM
Allah’ım! Bize faydalı ilim, güzel ahlâk, doğru anlayış ve hayırlı amel nasip eyle. Öğrendiklerimizi unutmamamız için gerekli gayreti göstermeyi, unuttuğumuzu hatırlamayı ve bilmediklerimizi öğrenmeyi bizlere kolaylaştır.
Allah’ım! Kalplerimizi zikrinle diri tut. Bizi gafletten, kibirden, gösterişten ve başkalarının haklarını çiğnemekten muhafaza eyle. Bildiğimizle amel etmeyi, bilmediğimizi öğrenmek için tevazu göstermeyi ve her işimizde hakkaniyeti gözetmeyi nasip eyle.
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
**Okunuşu:**
Allahümme erinel hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû, ve erinel bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâbehû.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
**Okunuşu:**
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar © glan
Üçüncü Bölümün Sonu
(Kar©glan’ın 2 Şubat 2018 Vaazı)
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Okunuşu: Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta‘lemûn.
Meali:
“Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.”
(Enbiyâ suresi, 7. ayet)
Bismillahirrahmanirrahim. Yolculuğumuza başlıyoruz.
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولٌ فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Okunuşu: Ve li kulli ummetin resûl. Fe izâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlemûn.
Meali:
“Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez.”
(Yûnus suresi, 47. ayet)
PEYGAMBERLERE İMAN VE İLİM EHLİNE DANIŞMAK
Peygamberler, Allah’ın insanlara doğru yolu bildirmek üzere seçtiği ve vahyini tebliğ etmekle görevlendirdiği elçilerdir. İnsanlara Allah’a kulluğu, güzel ahlakı, adaleti, merhameti ve sorumluluk bilincini öğretmişlerdir.
İlk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar birçok peygamber gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin hepsinin isimleri bildirilmemiş, bazılarının kıssaları anlatılmış, bazılarından ise söz edilmemiştir.
Peygamberlerin toplam sayısı hakkında bazı hadis rivayetlerinde 124 bin, başka nakillerde ise farklı rakamlar zikredilir. Ancak Kur’an-ı Kerim bu konuda kesin bir sayı bildirmez. Bu sebeple söz konusu rakamları tartışmasız ve kesin bir bilgi olarak sunmak yerine, rivayetlerde geçen bilgiler olarak değerlendirmek gerekir.
Bizim için asıl önemli olan, Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlere iman etmektir. İsimlerini bildiklerimize isimleriyle, isimlerini bilmediklerimize ise topluca iman ederiz. Allah’ın peygamberleri arasında iman bakımından ayrım yapmayız.
Bakara suresinin 285. ayetinde şöyle buyrulur:
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
Okunuşu: Âmener resûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî vel mu’minûn. Kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulihî. Lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih. Ve kâlû semi‘nâ ve ata‘nâ, gufrâneke rabbenâ ve ileykel masîr.
Meali:
“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. ‘O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz’ dediler. Şöyle de dediler: ‘İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş yalnız Sanadır.’”
(Bakara suresi, 285. ayet)
Bu ayet bize peygamberlere imanın temelini öğretir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (aleyhimüsselâm) kadar gönderilmiş olan peygamberlerin hak ve gerçek olduklarına inanırız. Kur’an’da adı geçen peygamberleri tanımaya çalışırken, adları bildirilmeyen peygamberlerin varlığını da kabul ederiz.
Allah Teâlâ, Mü’min suresinin 78. ayetinde şöyle buyurur:
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ
Okunuşu: Ve lekad erselnâ rusulen min kablike minhum men kasasnâ aleyke ve minhum men lem naksus aleyk.
Meali:
“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var.”
(Mü’min suresi, 78. ayet)
Bu ayet, peygamberlerin hepsinin kıssalarının bize bildirilmediğini açıkça göstermektedir. Dolayısıyla isimlerini bilmediğimiz peygamberler hakkında kesin hükümler vermemeli, Allah’ın bildirdiği kadarıyla yetinmeliyiz.
KUR’AN-I KERİM’DE ADI GEÇEN PEYGAMBERLER
İslam geleneğinde Kur’an-ı Kerim’de adı geçen 25 peygamber bulunduğu kabul edilir. Bunlar şunlardır:
1. Hz. Âdem (aleyhisselâm):
İlk insan ve ilk peygamberdir. Kur’an’da yaratılışı, kendisine isimlerin öğretilmesi ve imtihanı anlatılır. İnsanlık ailesinin başlangıcıdır.
2. Hz. İdris (aleyhisselâm):
Kur’an’da adı geçen peygamberlerdendir. Doğru sözlü ve yüksek bir makama yükseltilmiş bir kimse olarak anılır.
3. Hz. Nuh (aleyhisselâm):
Kavmini Allah’a iman etmeye çağırmış, uzun süre tebliğde bulunmuş ve sabrıyla örnek olmuştur. Kur’an’da onun adıyla anılan bir sure de vardır.
4. Hz. Hûd (aleyhisselâm):
Âd kavmine gönderilmiştir. Kavmini Allah’a kulluğa ve doğru yola davet etmiş, onları kibir ve taşkınlıktan sakındırmıştır.
5. Hz. Sâlih (aleyhisselâm):
Semûd kavmine gönderilmiştir. Kavmini Allah’a iman etmeye çağırmış, kendilerine bildirilen ilahî işaretler karşısında sorumluluklarını hatırlatmıştır.
6. Hz. İbrahim (aleyhisselâm):
Tevhid inancının önde gelen peygamberlerindendir. Putperestliğe karşı çıkmış, Allah’a teslimiyetin ve tevekkülün örneği olmuştur. Hz. İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltmiştir.
7. Hz. Lût (aleyhisselâm):
Kavmini kötülüklerden uzaklaşmaya ve Allah’ın emirlerine uymaya çağırmıştır. Kur’an’da onun tebliği ve kavminin durumu anlatılır.
8. Hz. İsmail (aleyhisselâm):
Hz. İbrahim’in oğludur. Kur’an’da sözünde duran, sabırlı ve ailesine namazı ve zekâtı emreden bir peygamber olarak anılır. Babasıyla birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltmiştir.
9. Hz. İshak (aleyhisselâm):
Hz. İbrahim’e müjdelenen peygamberdir. Kur’an’da Allah’ın salih kullarından biri olarak zikredilir.
10. Hz. Yakup (aleyhisselâm):
Hz. İshak’ın oğlu, Hz. Yusuf’un babasıdır. Sabrı, Allah’a bağlılığı ve zorluklar karşısındaki tevekkülüyle örnek gösterilir.
11. Hz. Yusuf (aleyhisselâm):
Kardeşlerinin kıskançlığı, kuyuda bırakılması, Mısır’a götürülmesi ve daha sonra önemli bir göreve gelmesi Kur’an’da anlatılır. Affediciliği, iffeti ve Allah’a bağlılığıyla örnektir.
12. Hz. Şuayb (aleyhisselâm):
Medyen halkına gönderilmiştir. Ölçü ve tartıda hile yapmamalarını, insanların haklarını gözetmelerini ve dürüst davranmalarını öğütlemiştir.
13. Hz. Musa (aleyhisselâm):
İsrailoğullarına gönderilmiş, Firavun’a karşı hakikati tebliğ etmiştir. Kendisine Tevrat verilmiştir. Kur’an’da kıssasına geniş yer ayrılmıştır.
14. Hz. Harun (aleyhisselâm):
Hz. Musa’nın kardeşi ve peygamberlik görevinde onun yardımcısıdır. Kavmini doğru yola çağırma görevinde bulunmuştur.
15. Hz. Davud (aleyhisselâm):
Hem peygamberlik hem de hükümdarlıkla görevlendirilmiştir. Kendisine Zebur verilmiş, adaletle hükmetmesi emredilmiştir.
16. Hz. Süleyman (aleyhisselâm):
Hz. Davud’un oğludur. Allah ona büyük bir hükümranlık ve çeşitli nimetler vermiştir. Kur’an’da onun şükür ve adalet anlayışı üzerinde durulur.
17. Hz. Eyyub (aleyhisselâm):
Hastalık ve sıkıntılar karşısında sabrıyla tanınır. Allah’a yönelmesi ve O’nun rahmetine sığınması müminler için örnektir.
18. Hz. Zülkifl (aleyhisselâm):
Kur’an’da sabreden ve salih kullar arasında anılan isimlerdendir. Hakkındaki ayrıntılı bilgiler sınırlıdır.
19. Hz. Yunus (aleyhisselâm):
Kavmine gönderilmiş bir peygamberdir. Sıkıntı anında Allah’a yönelmesi ve duası Kur’an’da anlatılır.
20. Hz. İlyas (aleyhisselâm):
Kavmini Allah’a kulluğa çağırmış, Allah’tan başka varlıklara tapınmayı bırakmalarını istemiştir.
21. Hz. Elyesa (aleyhisselâm):
Kur’an’da adı geçen peygamberlerdendir. Allah tarafından seçilmiş ve salih kullar arasında anılmıştır.
22. Hz. Zekeriyya (aleyhisselâm):
Allah’a dua ederek kendisine hayırlı bir evlat verilmesini dilemiştir. Duası kabul edilmiş ve Hz. Yahya’nın doğumu kendisine müjdelenmiştir.
23. Hz. Yahya (aleyhisselâm):
Hz. Zekeriyya’nın oğludur. Küçük yaşından itibaren hikmet ve temizlikle anılmış, Allah’a bağlılığıyla örnek olmuştur.
24. Hz. İsa (aleyhisselâm):
Hz. Meryem’in oğludur. Allah’ın izniyle çeşitli mucizeler göstermiş, İsrailoğullarına gönderilmiş ve kendisine İncil verilmiştir.
25. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem):
Allah’ın son peygamberidir. Kur’an-ı Kerim kendisine indirilmiş ve bütün insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de Zülkarneyn, Lokman ve Üzeyr isimleri de geçer. Ancak bu isimlerin peygamberlikle ilişkisi konusunda farklı görüşler bulunduğundan, onlar 25 peygamberlik listesine dâhil edilmez.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, Kur’an’da adı geçen peygamberlerin hayatları hakkında anlatılanlarla başka kaynaklarda aktarılan rivayetleri birbirinden ayırmaktır. Bazı peygamberlerin meslekleri, yaşadıkları yerler, aile hayatları ve kendilerine verilen sahifeler hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Bu tür ayrıntıların hepsini kesin bilgi olarak kabul etmemeliyiz.
Bizler, Kur’an’da isimleri bildirilen peygamberlere ve isimleri bildirilmeyen diğer peygamberlere iman ederiz. Onların hepsinin Allah tarafından gönderilmiş hak elçiler olduğuna inanırız.
İLİM EHLİNE SORMAK VE BİLMEDİĞİNİ KABUL ETMEK
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun” buyruğu, bilmediğimiz meselelerde bilgili ve güvenilir kimselere danışmamız gerektiğini hatırlatır.
Buradaki temel ders, insanın her şeyi kendisinin bildiğini düşünmemesidir. Bir konuda bilgimiz yoksa bunu kabul etmek bir eksiklik değil, doğru bilgiye ulaşmanın başlangıcıdır.
Dinî bir meselede Kur’an’ın açıklamasına, güvenilir sünnet bilgisine ve alanında ehil âlimlerin değerlendirmelerine başvurmalıyız. Bir sözün hadis olduğu söyleniyorsa, kaynağını ve güvenilirliğini araştırmak da önemlidir. Her duyduğumuz sözü Peygamber Efendimize nispet etmek doğru değildir.
Aynı şekilde, dinî konularla ilgili kişisel yorumlarımızı ayet veya hadis gibi sunmamalıyız. Bir âlimin görüşü, bir tasavvuf büyüğünün yorumu ve bir kişinin kendi düşüncesi birbirinden farklı şeylerdir. Bunların kaynaklarını ve mahiyetlerini doğru belirtmek, ilme saygının gereğidir.
Allah Teâlâ’dan bizleri faydalı ilim öğrenen, öğrendiğiyle amel eden, bilmediği konuda ehline danışan ve hakikati ararken tevazudan ayrılmayan kullarından eylemesini dileriz.
Birinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
İKİNCİ BÖLÜM
Esma-i Hüsnâ, Zikir ve Manevi Terbiye
Kardeşlerim, Allah’ı zikretmek, O’nun güzel isimlerini anmak ve bu isimlerin ifade ettiği manalar üzerinde düşünmek, insanın manevi eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Esma-i Hüsnâ, Allah Teâlâ’nın güzel isimleridir. Bu isimleri öğrenirken yalnızca kelimeleri tekrar etmekle yetinmemeli, onların manalarını da kavramaya çalışmalıyız.
Mesela “Er-Rahmân” ismini zikrederken Allah’ın rahmetini düşünmeli; “Er-Rahîm” ismini anarken merhametin hayatımızdaki yerini hatırlamalıyız. “El-Adl” ismini zikrederken adaletli olmayı, “El-Hakk” ismini anarken doğru sözlü olmayı, “El-Kaviyy” ismini düşünürken hak ve hayır yolunda sabırlı durmayı kendimize hatırlatmalıyız.
Zikir, yalnızca dilin hareketi değildir. Dilin zikrine kalbin yönelişi, aklın anlayışı ve davranışların güzelleşmesi de eşlik etmelidir. İnsan Allah’ı çokça zikrettiğini söylüyor, fakat insanlara karşı merhametsiz davranıyor, emanete riayet etmiyor ve haksızlıktan uzak durmuyorsa kendi manevi hâlini yeniden gözden geçirmelidir.
Geleneksel ebced hesabında bazı Esma-i Hüsnâ için şu sayısal değerler verilir:
Ya Rahmân: 298
Ya Kaviyy: 116
Ya Semî: 180
Ya Müteâlî: 551
Ya Hakk: 108
Ya Kuddûs: 170
Ya Bâtın: 62
Ya Adl: 104
Ya Rahîm: 258
Ya Metîn: 500
Bunlar geleneksel ebced hesabına göre verilen değerlerdir. Kullanılan yazım ve hesaplama yöntemine göre bazı farklılıklar görülebilir. Bu sayıları fiziksel frekanslar olarak değerlendirmek veya her bir sayının insan bedeninde belirli bir bilimsel etki meydana getirdiğini ileri sürmek doğru olmaz. Zikirde sayı kullanılması, belirli bir manevi disiplinin parçası olabilir; ancak sayının kendisine bağımsız ve kesin bir güç atfetmemek gerekir.
Raşidi yolunda da zikirlerin bir düzen içinde yapılmasına önem verilir. Bu düzenin amacı, insanın devamlılığını sağlaması, nefsini terbiye etmeye çalışması ve Allah’a yönelişini güçlendirmesidir. Kişi gücünü aşan bir yük altına girmemeli; kendisine öğretilen usule, ölçüye ve edebe riayet etmelidir.
Letaif Kavramı ve Nefsin Terbiyesi
Tasavvuf geleneğinde “letaif” kelimesi, insanın manevi yönünü anlatmak için kullanılan kavramlardan biridir. Farklı tasavvuf yollarında letaifin sayısı, isimleri ve sıralaması konusunda çeşitli açıklamalar bulunur. Bu anlatımlar, insanın iç dünyasını tanımaya, kalbini arındırmaya ve nefsini eğitmeye yönelik manevi açıklamalar olarak ele alınmalıdır.
Bazı geleneksel anlatımlarda letaif, ruh, kalp ve nefsin çeşitli mertebeleriyle ilişkilendirilir. Bunların bedenin belirli organlarında bulunan, ölçülebilir özel frekanslar veya tıp biliminin ortaya koyduğu ayrı fiziksel merkezler olduğu söylenemez. Manevi eğitimle ilgili kavramları, tıbbi ve biyolojik bilgilerle birbirine karıştırmamak gerekir.
İnsan bedeninin her organının kendine özgü bir görevi vardır. Akciğerler solunuma, mide sindirime, karaciğer çeşitli metabolik işlevlere, dalak bağışıklık sistemiyle ilgili bazı görevlere, böbrekler ise kanın süzülmesine ve sıvı dengesinin düzenlenmesine katkıda bulunur. Bu organların işlevlerini manevi mertebelerle bire bir eşleştirmek, tıbbi bakımdan kanıtlanmış bir bilgi değildir.
Bununla birlikte, bedene iyi bakmak ile manevi hayatı korumak arasında önemli bir ilişki vardır. İnsan uykusuna, beslenmesine, temizliğine ve sağlığına dikkat ettiğinde ibadetlerini ve günlük sorumluluklarını daha düzenli yerine getirebilir. Hastalık ortaya çıktığında ise manevi destekle birlikte gerektiğinde tıbbi yardım da alınmalıdır.
Nefsin terbiyesinde asıl üzerinde durmamız gereken şey, davranışlarımızı düzeltmektir. Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe yönelten arzularla mücadeleyi hatırlatır. Nefs-i levvâme, insanın yaptığı hataları fark edip kendisini sorgulamasını düşündürür. Nefs-i mülhime, hayır ve şer arasında ayrım yapma sorumluluğunu hatırlatır. Daha ileri manevi mertebeler ise tasavvuf geleneğinde Allah’a teslimiyet, rıza, huzur ve arınma kavramlarıyla açıklanır.
Ancak kişi kendisini belirli bir mertebeye ulaşmış sayarak başkalarından üstün görmemelidir. Manevi gelişimin alameti, insanın kendisini büyük görmesi değil; daha mütevazı, daha merhametli, daha adaletli ve daha sorumlu hâle gelmesidir.
İlham, İç Ses ve Manevi Ölçü
İnsan bazen bir düşünceyle, bir rüyayla veya iç dünyasında beliren bir hisle karşılaşabilir. Böyle zamanlarda hemen bunun ilahî bir işaret, bir melekten gelen mesaj veya gaybî bir haber olduğuna hükmetmemelidir. İnsan zihni; hatıralardan, duygulardan, beklentilerden ve günlük yaşantıdan etkilenir. Her düşüncenin veya hissin özel bir manevi kaynağa dayandığını söylemek mümkün değildir.
Tasavvuf yolunda edep, ölçü ve istikamet önemlidir. Bir kimsenin gördüğü rüya veya içinde doğduğunu düşündüğü bir ilham, dinî hükümlerin yerine geçmez. Bunlar Kur’an’ın ve sahih dinî ölçülerin üstünde tutulamaz. İnsan, kendisini yanıltabilecek düşüncelere karşı dikkatli olmalı ve manevi tecrübelerini kesin hükümlere dönüştürmekten kaçınmalıdır.
Manevi hâllerin kıymeti, insanı hayra yöneltmesiyle anlaşılır. Bir tecrübe kişiyi kibirden uzaklaştırıyor, ahlakını güzelleştiriyor, sorumluluklarını hatırlatıyor ve insanlara faydalı olmaya teşvik ediyorsa bu yönden değerlendirilebilir. Buna karşılık kişiyi başkalarını küçümsemeye, kendisini seçilmiş ve dokunulmaz görmeye veya sorumluluklarını terk etmeye sürüklüyorsa o hâli yeniden değerlendirmek gerekir.
İnsan, gaybı bütünüyle bildiğini iddia etmemelidir. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. Bize düşen, bildiğimiz hakikatlere uygun yaşamak, bilmediğimiz konularda ölçülü konuşmak ve Allah’tan doğruyu bulmayı istemektir.
Levh-i Mahfuz ve Allah’ın İlmi
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz’dan söz edilir. Bu kavram, İslam inancında Allah katındaki korunan levhle ilişkilendirilir. Kur’an’ın bu konudaki ifadelerini okurken ayetlerin söylediğiyle bizim kurduğumuz benzetmeleri birbirinden ayırmamız gerekir.
Allah Teâlâ, Ra‘d suresinde şöyle buyurur:
“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ümmü’l-Kitap O’nun katındadır.”
(Ra‘d suresi, 13/39)
Zuhruf suresinde ise şöyle buyrulur:
“Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’ta bulunan yüce ve hikmet dolu bir Kur’an’dır.”
(Zuhruf suresi, 43/4; anlamı esas alınarak)
Kaf suresinde Allah Teâlâ’nın insanların ölümlerinden sonra geride bıraktıklarını ve yeryüzünün onlardan eksilttiklerini bildiği açıklanır. Hadîd suresinde de yeryüzünde ve insanların başına gelen hiçbir olayın Allah’ın bilgisi dışında olmadığı bildirilir.
Hadîd suresinde şöyle buyrulur:
“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”
(Hadîd suresi, 57/22; mealen)
Bürûc suresinin son ayetlerinde de Kur’an’ın şerefli olduğu ve Levh-i Mahfuz’da bulunduğu bildirilir:
“Hayır! O, şerefli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir levhadadır.”
(Bürûc suresi, 85/21-22; mealen)
Günümüzde bazı insanlar Levh-i Mahfuz’u bilgisayarın hafızasına veya bir sabit diske benzeterek anlatabilirler. Böyle benzetmeler, konuyu zihinde canlandırmaya yardımcı olmak için kullanılabilir. Fakat bilgisayar örneği, ayetlerin doğrudan söylediği bir açıklama değildir ve gaybî bir hakikatin mahiyetini bütünüyle ortaya koymaz.
Allah’ın ilmi, insanın sınırlı bilgisiyle kıyaslanamaz. İnsan geçmişi hatırlamakta, bugünü anlamakta ve geleceği tahmin etmekte bile sınırlıdır. Allah ise her şeyi bilir. Bu hakikat karşısında insanın yapması gereken, bilgisinin sınırlılığını kabul etmek ve sorumluluklarını yerine getirmektir.
İlim, Emanet ve Sorumluluk
Kur’an-ı Kerim’de insanın hayatını ve ibadetini Allah’a yöneltmesi gerektiği bildirilir. En‘âm suresinde şöyle buyrulur:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En‘âm suresi, 6/162)
Bu ayet, insanın bütün hayatını Allah’a kulluk bilinciyle düzenlemesini hatırlatır. Kulluk yalnızca ibadet anlarında değil; aileye karşı sorumlulukta, helal kazançta, insan haklarına riayette, emaneti korumada ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmede de kendisini gösterir.
İnsan bedeninin her parçası Allah’ın yarattığı bir nimettir. Bu nimetin kıymetini bilmek, bedenimizi korumak ve onu hayırlı işlerde kullanmak gerekir. Bedenimizdeki hücreleri veya organları, belirli bir manevi göreve atanmış askerler olarak bilimsel bir gerçekmiş gibi tanımlamak doğru değildir. Fakat bir benzetme yapmak istersek, bedenimizin uyum içinde çalışmasının bize emanet bilincini hatırlattığını söyleyebiliriz.
İnsan kendisine verilen zamanı, aklı, sağlığı ve imkânları hangi yönde kullandığını sorgulamalıdır. Bilgisi arttıkça sorumluluğu da artar. Bildiği hakikati yalnızca başkalarına anlatmakla kalmamalı, önce kendi hayatında uygulamaya çalışmalıdır.
Gelecek, Gayb ve İstikamet
Ahir zaman, Mehdi ve gelecekte meydana gelecek olaylar hakkında İslam geleneğinde farklı rivayetler ve yorumlar bulunmaktadır. Ancak gayba ilişkin konularda kesin bilmediğimiz şeyleri kesin bilgi gibi anlatmamalıyız. Bir kimsenin hangi özel manevi göreve seçildiğini, gelecekte kimin hangi toplulukta yer alacağını veya belirli bir olayın ne zaman gerçekleşeceğini kesin olarak bildiğini ileri sürmesi doğru bir yaklaşım değildir.
İnsan geleceğe dair merakını, bugünkü sorumluluklarını ihmal etmenin bahanesi hâline getirmemelidir. Bizim için önemli olan, Allah’a iman etmek, ibadetlerimizi yerine getirmek, doğruluktan ayrılmamak, haksızlık yapmamak ve gücümüz yettiğince insanlara faydalı olmaktır.
Bir kimsenin Allah katındaki değerini yalnızca kendisi hakkında söylediği sözlerden anlayamayız. Manevi olgunluk iddiasının davranışlarla desteklenmesi gerekir. Adaletli olmak, emaneti korumak, kul hakkından sakınmak, yalan söylememek, kibirden uzak durmak ve ihtiyaç sahibine yardım etmek, insanın üzerinde durması gereken temel sorumluluklardandır.
Allah’tan niyazımız, bizleri hak yolda istikamet üzere tutması, yanlışlarımızı fark edip düzeltmeyi nasip etmesi ve bizi kibirden, gösterişten ve kendimizi aldatmaktan korumasıdır. Geleceğe ilişkin bilmediğimiz meseleleri Allah’a havale ederken bugünkü vazifelerimizi yerine getirmeye gayret etmeliyiz.
İkinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
UNUTKANLIK YAPAN ŞEYLER, HAFIZAYI GÜÇLENDİREN ALIŞKANLIKLAR VE DUALAR
Kıymetli kardeşlerim!
İnsan, öğrendiği bilgileri hafızasında tutmak ve gerektiğinde hatırlamak ister. Fakat bazen okuduğumuz bir şeyi kısa sürede unutur, bazen de bildiğimiz bir konuyu anlatırken kelimeleri bulmakta zorlanırız. Bu durum her zaman bir hastalık anlamına gelmez. Yorgunluk, uykusuzluk, stres, dikkatin dağılması ve bilgiyi yeterince tekrar etmemek de unutkanlığa yol açabilir.
Hafızayı güçlendirmek isteyen insan öncelikle hayatını düzene koymalıdır. Yalnızca dua etmekle yetinmeyip öğrenmek için gereken sebeplere de sarılmalıdır. Çünkü tevekkül, tedbir almayı terk etmek değil; gereken gayreti gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmaktır.
Hafızayı desteklemek için düzenli uyumak, dengeli beslenmek, yürüyüş gibi uygun fiziksel etkinliklerde bulunmak ve öğrenilen bilgileri aralıklarla tekrar etmek faydalıdır. Özellikle yetişkinlerin çoğu için gecede yedi ila dokuz saat uyku önerilir. Her insanın ihtiyacı aynı olmayabilir; önemli olan, yeterli ve düzenli uyumaktır.
Bir konuyu yalnızca okuyup geçmek yerine, kitabı kapatarak öğrendiklerimizi kendi cümlelerimizle anlatmaya çalışmak da faydalıdır. Buna bilgiyi hatırlama çalışması diyebiliriz. Bir gün öğrendiğimiz konuyu ertesi gün, birkaç gün sonra ve daha ileriki zamanlarda tekrar etmek, bilginin kalıcı hâle gelmesine yardımcı olabilir.
Not tutmak da hafızayı destekleyen güzel bir alışkanlıktır. İnsan her şeyi aklında tutmak zorunda değildir. Önemli bilgileri yazmak, gerektiğinde onlara yeniden ulaşmamızı sağlar. Fakat yazdığımızı anlamadan ve üzerinde düşünmeden yalnızca biriktirmek de yeterli değildir.
BESLENME VE HAFIZA HAKKINDA
Kardeşlerim, hafıza konusunda halk arasında pek çok söz ve inanış dolaşır. Bazı yiyeceklerin kesin olarak unutkanlık yaptığı, bazı nesnelere bakmanın veya belirli davranışların hafızayı bozduğu yönündeki iddiaların hepsini doğru kabul etmemeliyiz. Bir inanışın eskiden beri anlatılması, onun bilimsel olarak kanıtlandığı anlamına gelmez.
Dengeli beslenmek, yeterli su içmek ve vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri almak genel sağlık açısından önemlidir. Balık, ceviz ve bazı tohumlar gibi omega-3 yağ asitleri içeren besinler dengeli bir beslenmenin parçası olabilir. Ancak tek bir yiyeceğin hafızayı kesin biçimde kuvvetlendirdiğini veya unutkanlığı ortadan kaldırdığını söylemek doğru değildir.
Biberiye kokusu ya da belirli bitkilerin hafızaya iyi geldiğine dair çeşitli araştırmalar ve geleneksel görüşler bulunmaktadır. Fakat bunları unutkanlığın kesin tedavisi gibi sunmamalıyız. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, düzenli öğrenme ve gerektiğinde tıbbi değerlendirme birlikte düşünülmelidir.
Unutkanlık uzun süre devam ediyor, günlük hayatı belirgin biçimde etkiliyor veya aniden ortaya çıkıyorsa bir sağlık uzmanına danışmak gerekir. Çünkü bazen uyku bozuklukları, vitamin eksiklikleri, kullanılan ilaçlar ya da başka sağlık sorunları da unutkanlıkla ilişkili olabilir.
ZİKİR, DUA VE FAYDALI İLİM
Aziz kardeşlerim!
Bizim yolumuzda zikir, insanın Rabbini hatırlaması, kalbini gafletten korumaya çalışması ve davranışlarını güzelleştirmesi için önemli bir ibadettir. Raşidi zikir adabında yer alan “Yâ Hafîz” ve “Yâ Muhâfız” isimleri de Allah’ın koruyuculuğunu hatırlamak ve O’na sığınmak niyetiyle zikredilebilir.
Ancak zikrin belirli sayılarda yapılmasının hafızayı kesin olarak güçlendireceğini veya her insanda aynı sonucu doğuracağını söylememeliyiz. Zikir ibadettir; dua ise kulun Rabbine yönelmesidir. İnsan dua ederken aynı zamanda öğrenmek için gayret göstermeli, sağlığını korumalı ve faydalı bilgi edinmeye çalışmalıdır.
Zemzem içerken de insan Allah’a dua edebilir. Bazı kardeşlerimiz, kendi zikir ve dua alışkanlıkları içerisinde belirli duaları tekrar etmeyi tercih ederler. Bu tür uygulamalar, kişisel veya geleneksel ibadet adabı çerçevesinde değerlendirilmelidir; belirli bir sayının herkes için zorunlu ya da bilimsel bakımdan garantili bir etkisi olduğu ileri sürülmemelidir.
Faydalı ilim istemek için şu dua okunabilir:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ
**Okunuşu:**
Allahümme innî es’elüke ilmen nâfi’an ve rizkan vâsi’an ve şifâen min külli dâ’.
**Anlamı:**
“Allah’ım! Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü dert ve hastalığa karşı şifa dilerim.”
Bu duayı okurken yalnızca dilimizle istemekle kalmayalım. Faydalı ilme ulaşmak için kitap okuyalım, öğrendiklerimizi anlayalım, bildiklerimizi güzel işlerde kullanalım. Çünkü ilmin bereketi, insanın hem kendisine hem de başkalarına fayda sağlamasıyla daha iyi anlaşılır.
BİLGİYİ EZBERLEMEK VE ANLAMAK
Kardeşlerim, bir bilgiyi ezberlemekle o bilginin anlamını kavramak aynı şey değildir. İnsan bazen bir sözü defalarca tekrar edebilir ama ne anlama geldiğini açıklayamayabilir. Bu yüzden öğrendiğimiz şeyin manasını anlamaya, onu hayatımızda doğru bir yere koymaya çalışmalıyız.
Bir kimse dinî ifadeleri ezberleyebilir; fakat bu ifadelerin kendisine hangi sorumlulukları yüklediğini düşünmüyorsa, ezberlediği sözlerin ahlâkına nasıl yansıyacağını da sorgulamalıdır. Zikir, yalnızca dilin hareketi olarak kalmamalı; insanın sözlerine, niyetine ve davranışlarına da tesir etmesi için gayret gösterilmelidir.
Burada önemli olan, ezberlemeyi küçümsemek değildir. Ezber de öğrenmenin bir parçasıdır. Ancak ezberin yanına anlayışı, düşünmeyi ve uygulamayı eklemeliyiz. Bir ayeti okuduğumuzda onun manasını öğrenmek, bir hadisi duyduğumuzda güvenilirliğini ve bağlamını araştırmak, bir öğüt işittiğimizde de kendi hayatımıza nasıl uygulayabileceğimizi düşünmek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde şöyle buyurulur:
“İkra’ bismi rabbikellezî halak.”
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96:1)
Okumak, öğrenmek, anlamaya çalışmak ve öğrendiğiyle amel etmek, Müslümanın hayatında birbirini tamamlayan gayretlerdir. İlim yalnızca başkalarına söz söylemek için değil, öncelikle insanın kendisini düzeltmesi için de öğrenilmelidir.
HAFIZA BİR EMANETTİR
Hafızayı anlamak için bilgisayarın çalışma biçiminden örnek verebiliriz. Bilgisayarın geçici belleğiyle kalıcı depolama alanı farklı işlevler görür. İnsan da bazı bilgileri o anda aklında tutar, bazılarını ise uzun süre hatırlayabilir. Fakat bu benzetme yalnızca konuyu kolaylaştırmak içindir; insan hafızası bilgisayar belleğiyle birebir aynı değildir.
İnsan, hatırlamak istediği bilgileri notlara kaydedebilir, kitaplara başvurabilir ve öğrendiklerini tekrar edebilir. Böylece hafızasına yardımcı olacak yöntemlerden yararlanmış olur. Her şeyi akılda tutmaya çalışmak yerine, önemli bilgileri düzenli biçimde saklamak da akıllıca bir tedbirdir.
Büyüklerimizin “Yazıya dökülmeyen ilim unutulabilir” anlamında söyledikleri öğüt de bu açıdan değerlidir. Bu sözü kesin bir tarihî alıntı olarak değil, bilginin kaydedilmesi ve korunması gerektiğini anlatan bir nasihat olarak değerlendirebiliriz.
İnsan bazen bir işi yapmadan önce tedbir almayı ihmal eder, ancak iş işten geçtikten sonra ne yapması gerektiğini hatırlar. Oysa akıllı insan, mümkün olduğu ölçüde önceden düşünür ve hazırlığını yapar. Öğrenirken de aynı şekilde davranmalıdır: Bilgiyi zamanında not etmeli, tekrar etmeli ve gerektiğinde kullanabilmelidir.
FAYDALI BİLGİ VE GÜZEL DAVRANIŞ
Kardeşlerim, faydalı ilim yalnızca çok şey bilmek değildir. Bildiği hâlde uygulamayan insan da bilgisinin gereğini yerine getirmemiş olur. Bir insan yüzme bilmiyorsa, tehlikeli bir suya girmeden önce yüzmeyi öğrenmesi gerekir. Tehlike anında yardım istemek elbette doğaldır; fakat önceden tedbir almak, mümkün olduğunca tehlikeden uzak durmak ve ihtiyaç duyulduğunda yardım çağırmak daha doğru bir davranıştır.
İlim de böyledir. Bir meseleyle karşılaştığımız zaman ne yapacağımızı bilmek istiyorsak, o mesele ortaya çıkmadan önce öğrenmeye gayret etmeliyiz. Dinî konularda da yalnızca duyduğumuz sözlerle yetinmeyip güvenilir kaynaklara başvurmalı, anlamadığımız hususları bilen kimselere sormalıyız.
Ayrıca mahremiyete, edebe ve başkalarının haklarına dikkat etmeliyiz. İnsanların özel hayatını gözetlemek, kusurlarını araştırmak veya onları utandırmak doğru bir davranış değildir. Müslüman, başkalarının ayıplarını araştırmak yerine öncelikle kendi kusurlarını düzeltmeye çalışmalıdır.
Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen insan da kendi hâlini sürekli başkalarıyla kıyaslamamalıdır. Gördüğü her rüyayı, hissettiği her duyguyu veya zihnine gelen her düşünceyi özel bir işaret saymamalıdır. Bunları dinin temel ilkeleri, akıl, ahlâk ve sorumluluk bilinci ışığında değerlendirmelidir. İnsan kendisini üstün görmek yerine tevazu sahibi olmalı, öğrendikçe kulluğunun ve sorumluluğunun arttığını hatırlamalıdır.
ZİKİR VE TEKÂMÜL YOLCULUĞU
Kıymetli kardeşlerim!
Tekâmül, insanın bir anda bütün eksikliklerinden kurtulması değil; ömrü boyunca iyiliğe yönelmesi, nefsini terbiye etmeye çalışması ve hatalarından ders çıkarmasıdır. Kemal yolculuğunda sabır, istikamet, samimiyet, ilim ve güzel ahlâk birbirinden ayrılmaz.
Zikir, bu yolculukta insanın Allah’ı hatırlamasına yardımcı olur. Fakat zikrin meyvesini yalnızca dilde aramamalıyız. İnsan daha doğru konuşuyor, daha sabırlı davranıyor, kul hakkından daha çok sakınıyor ve sorumluluklarını daha dikkatli yerine getiriyorsa, bu değişim onun manevi gayretinin hayata yansıması bakımından önemlidir.
Her insanın öğrenme hızı, hafızası ve kabiliyeti farklı olabilir. Birinin çabuk öğrendiği şeyi diğeri daha fazla tekrar ederek öğrenebilir. Bu nedenle kendimizi başkalarıyla kıyaslayıp ümitsizliğe kapılmamalıyız. Az da olsa düzenli çalışmak, samimiyetle dua etmek ve doğru yöntemleri kullanmak kıymetlidir.
Allah’tan hem dünya hem de ahiretimiz için faydalı ilim istemeli; öğrendiğimiz bilgiyi hayra vesile kılmasını dilemeliyiz. İlim bizi kibirli hâle getiriyorsa, onunla birlikte tevazuyu da öğrenmemiz gerekir. Bilgimiz arttıkça başkalarına karşı daha merhametli, daha adaletli ve daha anlayışlı olmayı hedeflemeliyiz.
Peygamber Efendimizden nakledilen meşhur bir öğütte, burada bulunanların duyduklarını bulunmayanlara ulaştırmaları tavsiye edilir. Çünkü bir bilgiyi başkasına ulaştırmak da bir sorumluluktur. Ancak aktardığımız sözleri doğru anlamaya, güvenilirliğini gözetmeye ve yanlış bilgi yaymamaya dikkat etmeliyiz.
Bizler de öğrendiğimiz faydalı bilgileri başkalarıyla paylaşalım. Fakat bunu insanları küçük düşürmek veya kendimizi üstün göstermek için değil, hayra vesile olmak niyetiyle yapalım. Unutmayalım ki güzel söz, güzel davranışla desteklendiğinde daha etkili olur.
DUA VE HİTAM
Allah’ım! Bize faydalı ilim, güzel ahlâk, doğru anlayış ve hayırlı amel nasip eyle. Öğrendiklerimizi unutmamamız için gerekli gayreti göstermeyi, unuttuğumuzu hatırlamayı ve bilmediklerimizi öğrenmeyi bizlere kolaylaştır.
Allah’ım! Kalplerimizi zikrinle diri tut. Bizi gafletten, kibirden, gösterişten ve başkalarının haklarını çiğnemekten muhafaza eyle. Bildiğimizle amel etmeyi, bilmediğimizi öğrenmek için tevazu göstermeyi ve her işimizde hakkaniyeti gözetmeyi nasip eyle.
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
**Okunuşu:**
Allahümme erinel hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû, ve erinel bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâbehû.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
**Okunuşu:**
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar © glan
Üçüncü Bölümün Sonu
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
(Kar©glan’ın 23 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ۞ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
**Okunuşu:** E leyse’llâhu bi-kâfin abdehû?
**Meali:** “Allah, kuluna yetmez mi?” (Zümer, 39:36’dan bir bölüm)
Sadakallâhülazîm.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK KURTULUŞ VE BÜYÜK BAŞARI
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ ۞ يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
**Okunuşu:**
Men zellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehû lehû ve lehû ecrun kerîm. Yevme terel mü’minîne vel mü’minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim. Buşrâkumul yevme cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ. Zâlike huvel fevzul azîm.
**Meali:**
“Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa Allah da onu kendisine kat kat artırır. Ayrıca ona değerli bir mükâfat vardır. O gün mümin erkeklerle mümin kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında ilerlediğini görürsün. ‘Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacağınız cennetlerdir.’ İşte büyük kurtuluş ve başarı budur.” (Hadîd, 57:11-12)
Sadakallâhülazîm.
Kıymetli kardeşlerim!
Büyük kurtuluş, insanın yalnızca dünyada mal ve makam kazanması değildir. Asıl başarı; Allah’ın rızasını aramak, iyilik yapmak, kul hakkından sakınmak ve ahiret için hayırlı işler hazırlamaktır.
Kur’an’da Allah’a güzel bir ödünç vermekten söz edilmesi, Allah’ın herhangi bir şeye muhtaç olduğu anlamına gelmez. Bu ifade, Allah yolunda yapılan hayırların ve samimiyetle verilen sadakaların değerini anlatır. İnsan malından, zamanından, bilgisinden veya emeğinden hayır için harcadığında bunun karşılığını Allah’tan bekler.
Bazen küçük görünen bir iyilik, bir insanın hayatında büyük bir değişikliğe vesile olabilir. Bir ihtiyaç sahibine yardım etmek, bir gönlü hoş tutmak, doğruyu incitmeden anlatmak ve insanlara faydalı olmak da hayırlı ameller arasındadır.
İşte farkındalık budur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin yalnızca kendi rahatlığı için olmadığını anlamalı; imkânlarını iyilik için de kullanmalıdır. Gerçek kazanç, insanın dünyadan ayrılırken arkasında güzel işler ve hayırlı hatıralar bırakabilmesidir.
PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNE SARILMAK
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e salât ve selâm olsun.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Kardeşlerim, Peygamber Efendimizin sünnetini yaşatmak, onun güzel ahlâkını örnek almak ve dinin esaslarını hayatımıza taşımak önemlidir. Sünnete bağlılık yalnızca görünüşteki bazı davranışlardan ibaret değildir. Doğruluk, merhamet, adalet, emanete riayet, sabır ve insanlara güzel muamele de Peygamberimizin örnek ahlâkının önemli yönlerindendir.
Ahir zamanda unutulmuş bir sünneti ihya edene çok büyük sevap verileceğine dair rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlerin farklı kaynaklarda farklı lafızlarla geçtiğini ve hadislerin sıhhat derecelerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini unutmamalıyız. Sevabın miktarı hakkında kesin konuşmak yerine, sünneti ihya etmenin ve güzel ahlâkı yaşatmanın önemine odaklanmalıyız.
Bir sünneti ihya etmek, onu doğru öğrenmeyi, şartlarını anlamayı ve hikmetini gözetmeyi gerektirir. İnsan dinî bir uygulamayı yaşatırken başkalarını küçümsememeli, bilmediği meselelerde kesin hükümler vermemeli ve kendi anlayışını herkes için tek ölçü hâline getirmemelidir.
TEBLİĞDE KARŞILIK BEKLEMEMEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.”
Bu ifade Şuarâ suresinde, farklı peygamberlerin tebliğlerini anlatan ayetlerde tekrarlanır. (Şuarâ, 26:109, 127, 145, 164 ve 180)
Sadakallâhülazîm.
Peygamberlerin tebliğ görevini yerine getirirken insanlardan bir karşılık istememeleri, samimiyet ve Allah’ın rızasını gözetme bakımından önemli bir örnektir. Onlar insanları doğru yola çağırırken kişisel çıkarlarını ön plana koymamışlardır.
Bugün de dinî bilgiyi anlatan, öğreten veya insanlara nasihat eden kimse, niyetini sık sık gözden geçirmelidir. Amacı yalnızca övülmek, nüfuz kazanmak veya maddî menfaat elde etmek olmamalıdır. İlim ve nasihat, insanlara fayda sağlama sorumluluğuyla birlikte düşünülmelidir.
Bununla birlikte, dinî hizmetlerde emeği bulunan insanların geçimini sağlaması veya yaptıkları iş karşılığında ücret alması meselesi, kendi şartları ve dinî hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Buradaki temel öğüt, insanları Allah’ın dinini kullanarak aldatmamak, dinî bilgiyi çıkar elde etmek için istismar etmemek ve yapılan iyiliği samimiyetten uzaklaştırmamaktır.
HZ. NUH’UN TEBLİĞİNDEN BİR ÖRNEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ۞ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ۞ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ۞ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
İz kâle lehum ahûhum Nûhun elâ tettekûn. İnnî lekum resûlun emîn. Fettekullâhe ve atîûn. Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (Şuarâ, 26:106-109)
Sadakallâhülazîm.
Hz. Nuh’un kavmine yaptığı bu çağrı, tebliğin temelinde samimiyet, güvenilirlik ve Allah’a karşı sorumluluk bilincinin bulunduğunu gösterir. Bir insan doğruyu anlatıyorsa önce kendi davranışlarında doğruluğu gözetmelidir. Söylediğiyle yaptığı birbirinden uzak olan kimsenin sözünün tesiri de zayıflar.
Tarih boyunca peygamberlerin sayısı hakkında farklı rivayetler aktarılmıştır. Ancak bu rivayetlerden hareketle kesin bir peygamber sayısı, insanlık tarihi veya dünyanın yaşı hesaplamak doğru değildir. Kur’an’ın açıkça bildirdiği hususları korumalı, kesin olarak bildirilmemiş konularda ise ihtiyatlı konuşmalıyız.
İnsan aklına gelen her hesabı dinî bir hakikat olarak sunmamalıdır. Bir hesapta çok sayıda rakamın birbiriyle uyuşması, o hesabın vahye dayandığını veya bilimsel olarak doğrulandığını göstermez. Ebced hesapları tarih boyunca bazı geleneklerde kullanılmıştır; ancak bunlar tek başına evrenin yaşını, gezegenlerin mahiyetini veya gelecekte yaşanacak olayları kanıtlamaz.
Farkındalık, her şeyde gizli bir işaret aramak değil; bildiğimizle bilmediğimizi ayırabilmektir. Mümin, Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünür; fakat düşüncelerini kesin bilgi gibi sunmadan önce delil arar. Bilmediği bir konuda “Allah en doğrusunu bilir” diyebilmek de ilim ve edebin bir gereğidir.
Birinci Bölümün Sonu
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
İKİNCİ BÖLÜM
YARATILIŞ ÜZERİNE TEFEKKÜR
Aziz kardeşlerim!
İnsan, kâinata baktığında Allah’ın yaratışındaki büyüklüğü ve kendi bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu fark eder. Gökyüzü, yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, bitkiler ve canlılar; üzerinde düşünmemiz gereken nice işaret taşır. Ancak bu işaretler üzerinde düşünürken kendi yorumlarımızı kesin dinî hükümler veya bilimsel gerçekler gibi anlatmaktan sakınmalıyız.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Allah’tır.”
A‘râf Suresi, 54. ayet.
Kur’an’da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığından söz edilir. Buradaki “yevm” kelimesinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bu sebeple ayeti yalnızca kendi zaman ölçülerimizle yorumlayıp kesin sonuçlara varmak yerine, Allah’ın yaratma kudreti üzerinde düşünmeliyiz.
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
“Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.”
Kâf Suresi, 38. ayet.
Bu ayet bize Allah’ın yaratmasının herhangi bir güçlük ve yorgunlukla sınırlı olmadığını hatırlatır. İnsan ise yaratılmış bir varlık olarak sınırlı bilgiye sahiptir. Bugün bildiklerimiz yarın genişleyebilir; bilmediğimiz konularda da ihtiyatlı konuşmamız gerekir.
Bazı insanlar sayılar, ebced hesapları, gezegenler ve kâinattaki çeşitli düzenler arasında sembolik bağlantılar kurabilirler. Fakat bu bağlantılar tek başına bir ayetin kesin tefsiri sayılamaz. Bir sayının farklı yerlerde tekrar etmesi de kendi başına ilahî bir şifreyi veya kâinatın yaşını ispatlamaz. Dinî metinleri anlamaya çalışırken sağlam delilleri, güvenilir bilgiyi ve ilmin sınırlarını gözetmek gerekir.
Asıl büyük farkındalık, her şeyin arkasında bir hikmet bulunabileceğini düşünmek; fakat bilmediğimiz hususlarda Allah adına kesin hükümler vermemektir.
İNSANIN YARATILIŞI VE SORUMLULUĞU
Allah Teâlâ, Tin Suresi’nde şöyle buyurur:
“Biz insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.”
Tin Suresi, 4–5. ayetler.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın yalnızca dış görünüşüne bakmakla yetinmemeliyiz. İnsan, akıl, irade, vicdan ve sorumluluk sahibi bir varlıktır. Bu nimetleri iyilik için kullanırsa ahlâkını güzelleştirir; kibir, zulüm, haksızlık ve kötülükte ısrar ederse kendi değerini zedeleyebilir.
İnsanın gerçek üstünlüğü, başkalarını küçümsemesinde değil; Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesinde, insanlara adaletle davranmasında ve kendisine verilen nimetleri hayır yolunda kullanmasındadır.
Bir kimsenin bilgisi çok olabilir, fakat bilgisi onu kibirli yapıyorsa o bilgiden gerektiği gibi faydalanamamış demektir. Bir kimsenin malı çok olabilir, fakat malı onu cimriliğe ve haksızlığa sürüklüyorsa bu nimet onun için bir imtihan hâline gelir. Aynı şekilde makam, güç, güzellik ve itibar da insanın ahlâkını ölçen imtihan vesileleridir.
Bu sebeple insan, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendisi için değil, başkalarının iyiliği için de kullanmalıdır.
GÖKLERİN VE YERİN YARATILIŞI
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır.”
Talâk Suresi, 12. ayetten.
Bu ayetin ifade ettiği yaratılış hakikatini kabul ederken, ayette açıklanmayan ayrıntılar hakkında kesin konuşmamalıyız. Göklerin ve yerin mahiyetiyle ilgili yorumlarda bulunmak mümkündür; ancak belirli gezegenlerin hangi manevi varlıklara karşılık geldiğini veya her gök katmanının nasıl bir yapıda olduğunu, açık ve güvenilir bir delil bulunmadan kesinleştirmek doğru değildir.
Cinler, melekler ve insanlar hakkında dinî kaynaklarda bilgiler bulunur. Bununla birlikte bu varlıkların mahiyetini, yaşadıkları yerleri veya gök cisimleriyle ilişkilerini kendi tahminlerimizle açıklamamalıyız. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. İnsan, kendisine bildirilen kadarını bilir; geri kalan hususlarda ise haddini bilmelidir.
Kâinata baktığımızda öğrenilecek çok şey olduğunu görürüz. Bilim, gözlem ve araştırmayla yaratılmış âlemin işleyişini anlamaya çalışır. Din ise insana yaratılış karşısında sorumluluğunu, ahlâkını ve Rabbine karşı kulluk vazifesini hatırlatır. Bu alanlarda konuşurken birbirine ait olmayan iddiaları birbirine karıştırmamak önemlidir.
ZAMANIN KIYMETİ VE KUTSAL AYLAR
Allah Teâlâ, Tevbe Suresi’nde şöyle buyurur:
“Allah katında ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.”
Tevbe Suresi, 36. ayetten.
İnsan, zamanın geçişini çoğu zaman fark etmez. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara dönüşür. Ömür ise farkına varmadan ilerler. Bu yüzden zamanımızı hayırlı işlerle değerlendirmek, kulluk vazifelerimizi yerine getirmek ve insanlara faydalı olmak büyük önem taşır.
Ayların ve günlerin düzeni üzerinde düşünmek mümkündür. Fakat takvimdeki sayıların veya haftanın günlerinin belirli bir sayıya bölünebilmesinden hareketle kesin bir manevi sistem ortaya koymak doğru olmaz. Asıl mesele, zamanın nasıl geçtiğinden çok, bize verilen zamanı nasıl kullandığımızdır.
Haram aylar, İslam geleneğinde özel bir yere sahiptir. Bu ayların hatırlattığı önemli hususlardan biri de haksızlıktan uzak durmak, zulmü terk etmek ve insanların haklarına saygı göstermektir. Elbette adaletli davranmak yalnızca belirli aylara mahsus değildir; mümin her zaman adaletli olmaya gayret etmelidir.
MAL, MÜLK VE KUL HAKKI
Kardeşlerim!
İnsanın dünyada sahip olduğu mal ve mülk, ona emanet edilmiş nimetlerdir. Bu nimetleri kazanırken helal yollara dikkat etmek, başkalarının hakkını gözetmek ve hiç kimseye haksızlık etmemek gerekir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kul hakkı konusunda yaptığı uyarılar, insanın malına ve emeğine saygı göstermenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Bir kimsenin arazisini, evini, parasını veya başka bir hakkını haksız yere almak büyük bir vebaldir.
Bir insanın hakkını yemek yalnızca mahkemede suç sayılan bir davranışla sınırlı değildir. Borcu ödememek, emanet edilen şeyi korumamak, başkasının emeğini kendisininmiş gibi göstermek, ölçüde ve tartıda hile yapmak da kul hakkıyla ilgilidir.
Mümin, kendisine ait olmayanı almaktan sakınmalı; bir yanlış yaptığında da onu örtbas etmeye çalışmak yerine hakkı sahibine iade etmeli ve helallik dilemelidir. Çünkü tövbenin samimiyeti, mümkün olduğu durumlarda verilen zararı telafi etmeyi de gerektirir.
GİZLİ SADAKA VE İYİLİK
İyilik yapmanın en güzel yollarından biri, insanlara gösteriş için değil, Allah rızası için yardım etmektir. Yardımın gizli yapılması bazen ihtiyaç sahibinin onurunu korur, bazen de insanı gösterişten uzak tutar. Ancak açıkça yapılan iyilik de teşvik edici ve faydalı olabilir. Burada belirleyici olan niyet, ihtiyaç ve ortaya çıkan hayırdır.
Sadaka yalnızca para vermekten ibaret değildir. Güzel söz söylemek, bir sıkıntıyı gidermek, bir insana yol göstermek, ihtiyaç sahibine destek olmak ve bir haksızlığı önlemeye çalışmak da iyiliğin farklı biçimleridir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerinde güzel sözün sadaka olduğu bildirilmiştir. Bu öğüt, dilimizi hayır için kullanmamız gerektiğini hatırlatır.
Güzel söz de sadakadır.
İnsan bazen büyük bir yardım yapacak imkâna sahip olmayabilir. Fakat güler yüzü, samimi bir duası, teselli edici bir sözü veya karşısındakini dikkatle dinlemesi bile bir gönle ferahlık verebilir.
Önemli olan, imkânımız ölçüsünde hayra yönelmek ve iyiliği küçümsememektir. Bir insanın sıkıntısını hafifletmek, bazen onun için büyük bir nimettir.
KUR’AN’I ANLAMAK VE YAŞAMAK
Aziz kardeşlerim!
Kur’an-ı Kerim yalnızca okunacak bir kitap değil, üzerinde düşünülmesi ve hayatımıza rehber yapılması gereken ilahî bir hidayet kitabıdır. Elbette Kur’an okumak, onu dinlemek ve tilavet etmek de kıymetli ibadetlerdir. Ancak okuduğumuz ayetlerin bize ne öğrettiğini anlamaya ve öğrendiklerimizi davranışlarımıza yansıtmaya da gayret etmeliyiz.
Kur’an’ın temel mesajlarından biri, insanı hak ile bâtılı ayırt etmeye çağırmasıdır. Bu sebeple insan, duyduğu her sözü sorgulamadan kabul etmemeli; din adına söylenenleri de mümkün olduğunca güvenilir kaynaklara ve sağlam bilgilere göre değerlendirmelidir.
Bir söz güzel, etkileyici veya manevi duyguları harekete geçirici olabilir. Fakat yalnızca etkileyici olması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Doğruyu arayan insan, sevdiği bir kimsenin sözünü de ölçü ve delil açısından değerlendirebilmelidir.
Kur’an’ı anlamaya çalışmak, yalnızca başkalarının kusurlarını bulmak için değil, önce kendi nefsimizi düzeltmek için olmalıdır. Bir ayeti okuduğumuzda kendimize şu soruları sorabiliriz: Bu ayet benden hangi davranışı istiyor? Hangi yanlıştan uzak durmamı öğütlüyor? Ailemde, işimde ve insanlarla ilişkilerimde bu öğütten nasıl faydalanabilirim?
İşte bu şekilde Kur’an, hayatımıza yön veren bir rehber hâline gelir.
İHSAN, SAMİMİYET VE GÜZEL AHLAK
İhsan, dinimizde önemli bir kavramdır. Cebrâil hadisinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ihsanı şöyle açıklamıştır:
“Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”
Bu öğüt, insanın ibadetinde ve günlük hayatında samimi olmasını gerektirir. İnsanlar kendisini görmese de Allah’ın onu bildiğini hatırlayan kişi, gizli ve açık davranışlarında daha dikkatli olmaya çalışır.
İhsan yalnızca ibadet esnasında değil, insanlarla ilişkilerimizde de kendini gösterir. Bir işi güzel yapmak, emaneti korumak, aile fertlerine merhametli davranmak, komşunun hakkını gözetmek ve ihtiyaç sahibine yardımcı olmak da güzel ahlâkın parçalarıdır.
Kur’an-ı Kerim’de, insanın yaratılışı anlatılırken şöyle buyrulur:
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen secdeye kapanın.”
Hicr Suresi, 29. ayetten.
Bu ayetteki “ruhumdan” ifadesi, İslam âlimlerinin açıklamalarında Allah’ın insana verdiği şeref ve değeri anlatan bir ifade olarak ele alınır. Bu söz, insanın Allah’ın zatından bir parçayı içinde taşıdığı anlamına gelmez. Allah yaratılmışlara benzemez; insan ise yaratılmış ve sorumluluk sahibi bir kuldur.
İnsanın değeri, kendisini ilahlaştırmasında veya diğer insanlardan üstün görmesinde değil, Allah’a kulluk etmesinde ve kendisine verilen emaneti güzel taşımasındadır.
Bu sebeple ihsan sahibi insan, yaptığı iyiliği başa kakmaz, insanları küçük görmez ve kendisini başkalarından daha değerli saymaz. Elinden gelen iyiliği yapar, yanlış yaptığında özür diler ve her zaman daha güzel bir ahlâka ulaşmaya gayret eder.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, büyük farkındalık; kâinatın büyüklüğünü düşünürken kendi sınırlarımızı bilmek, Allah’ın nimetlerini hatırlarken şükretmek, Kur’an’ı okurken anlamaya çalışmak ve öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâka dönüştürmektir.
Bir sonraki bölümde güzel sözün, salih amelin, tevazunun ve insanın ömrünü hayırla değerlendirmesinin önemi üzerinde duracağız.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
GÜZEL AHLAK VE SALİH AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsanın dünyadaki yolculuğu sınırlıdır. Her birimizin ömrü, imkânları ve karşılaştığı imtihanlar farklıdır. Fakat hepimiz yaptıklarımızdan sorumluyuz. Bu nedenle ömrümüzü yalnızca dünya işleriyle tüketmemeli; ibadetlerimize, ailemize, insanlara karşı sorumluluklarımıza ve ahirete hazırlığımıza da önem vermeliyiz.
Allah Teâlâ Zilzâl Suresi’nde şöyle buyurur:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görür.”
Zilzâl Suresi, 7–8. ayetler.
Bu ayetler bize hiçbir iyiliği küçümsememeyi ve hiçbir kötülüğü önemsiz görmemeyi öğretir. İnsan bazen yaptığı büyük bir iyiliği hatırlayıp kendisini yeterli görebilir; bazen de küçük bir iyiliğinin hiçbir anlam taşımadığını düşünebilir. Oysa Allah katında amellerin değeri, niyet ve samimiyetle de ilgilidir.
Bir gönlü sevindirmek, bir yetimin başını okşamak, bir yaşlının işini kolaylaştırmak, bir hastayı ziyaret etmek, bir ihtiyaç sahibine yardım etmek ve insanları incitmekten kaçınmak küçümsenecek işler değildir.
Aynı şekilde bir insanın hakkını yemek, haksız yere suçlamak, iftira etmek, emanete ihanet etmek ve insanları küçük düşürmek de basit görülmemelidir. Mümin, yaptığı işlerin sonucunu düşünmeli ve kendisini hesaba çekebilmelidir.
DİLİ KORUMAK VE GÜZEL SÖZ SÖYLEMEK
Kardeşlerim!
Dil küçük bir uzuvdur; fakat onunla büyük iyilikler de büyük kötülükler de yapılabilir. Bir söz insanın kalbine umut verebilir, bir başka söz ise uzun süre unutulmayacak bir yara açabilir.
Bu sebeple konuşmadan önce düşünmeliyiz. Söyleyeceğimiz söz doğru mu, gerekli mi, faydalı mı? Bir insanı uyarmamız gerekiyorsa onu aşağılamadan, kırmadan ve mümkün olduğunca güzel bir üslupla uyarmaya çalışmalıyız.
Güzel söz, insanın ahlâkını gösteren önemli bir işarettir. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği üzere, güzel söz de sadaka hükmünde bir iyiliktir.
Bazen bir kimsenin hatasını düzeltmek isterken kendi üslubumuz yüzünden daha büyük bir hata yapabiliriz. Haklı olduğumuzu düşünsek bile hakaret etmek, alay etmek veya karşı tarafı küçük düşürmek doğru bir yol değildir. Hakikati anlatmak kadar, onu nasıl anlattığımız da önemlidir.
Elbette güzel konuşmak, yanlışları görmezden gelmek demek değildir. İnsan gerektiğinde yanlışa karşı çıkmalı, adaleti savunmalı ve hakkı söylemelidir. Ancak bunu yaparken ölçüyü, merhameti ve adaleti kaybetmemelidir.
NEFSİ MUHASEBE ETMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, kendi nefsini sorgulamasıdır. Başkalarının kusurlarını görmek çoğu zaman kolaydır; fakat insanın kendi kusurlarını kabul etmesi daha zordur.
Bir kimse sürekli başkalarını suçluyor, fakat kendi davranışlarını hiç değerlendirmiyorsa kendisini düzeltme fırsatını kaçırabilir. Oysa mümin, her gün kendisine şu soruları sorabilmelidir:
Bugün kimin gönlünü aldım? Kime haksızlık ettim? Hangi sözümle birini incittim? Bana verilen nimetlerin şükrünü yerine getirebildim mi? Bir insanın yardım talebini karşılayabileceğim hâlde geri mi çevirdim?
Bu sorular, insanın kendisini daha iyi tanımasına ve hatalarını düzeltmesine yardımcı olur.
Nefs muhasebesi, insanın kendisinden nefret etmesi değil; eksiklerini fark edip daha iyi bir kul olmaya gayret etmesidir. Hata yapan insan ümitsizliğe düşmemeli, hatasında ısrar etmekten de kaçınmalıdır. Samimi tövbe, yanlıştan dönme ve mümkünse verilen zararı telafi etme çabasıyla tamamlanır.
DÜNYADA YAŞARKEN ÖZÜNÜ KORUMAK
İnsan nerede yaşarsa yaşasın, güzel ahlâkını ve doğru bildiği temel değerlerini korumaya çalışmalıdır. Farklı toplumlarla karşılaşmak, başka kültürleri tanımak ve yeni şartlara uyum sağlamak, insanın kendi kimliğini ve inancını kaybetmesini gerektirmez.
Bu konuda daha önce ifade ettiğim şu sözü hatırlatmak isterim:
“Elmanın özü bozulmadıysa, onu nereye dikersen dik; ister Afrika’da, ister Amerika’da, ister Türkiye’de olsun, orada elma dalı olup güzel elmalar verir. İnsan da özünü bozmadıkça, ister Mekke’de, ister Amerika’da, ister başka bir yerde yaşasın; Rabbini bilir, güzel ahlâkını korur ve bulunduğu yere huzur ve selamet taşır.”
Kar©glan Sözü – 09.11.2014 Pazar
Burada anlatılmak istenen, insanın yaşadığı yeri veya başka insanları küçümsemesi değildir. Asıl mesele, hangi toplumda bulunursak bulunalım doğruluğu, merhameti, adaleti ve güzel ahlâkı korumaktır.
Mümin, bulunduğu toplumun hukukuna ve insanların haklarına saygı göstermeli; inancını da güzel davranışlarıyla temsil etmelidir. İnsanların kalbine ulaşmanın en güzel yollarından biri, sözümüzle davranışımızın birbirini tutmasıdır.
Bir kimse güzel ahlâkıyla örnek olabiliyorsa yaşadığı çevreye huzur verir. Fakat inancını anlattığı hâlde insanları incitiyor, haksızlık yapıyor ve kendisini herkesten üstün görüyorsa sözleriyle davranışları arasında bir uyumsuzluk vardır.
SALAVAT, DUA VE ALLAH’A YÖNELİŞ
Aziz kardeşlerim!
Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) salavat getirmek, Müslümanların sevdiği ve önem verdiği ibadetlerdendir. Salavat getirirken Peygamber Efendimizin güzel ahlâkını da hatırlamalı; onun merhametini, doğruluğunu, sabrını ve adaletini hayatımızda örnek almaya çalışmalıyız.
İbadetlerimizin amacı gösteriş yapmak veya insanlardan üstün görünmek değildir. İbadet, Allah’a kulluğumuzu ifade eder; bizi daha merhametli, daha adaletli ve daha sorumlu bir insan olmaya yöneltmelidir.
Namazda kıyam, rükû ve secde gibi ibadetlerin her birinin kendine ait bir yeri ve adabı vardır. Secdeyi yalnızca belirli bir saniye sayısıyla sınırlandıran genel bir dinî kural ortaya koymak doğru değildir. Namaz, güvenilir dinî kaynaklarda bildirilen esaslara ve kişinin takip ettiği fıkhî hükümlere uygun biçimde, sükûnet ve huşû içinde kılınmalıdır.
Müminin yönelişi Allah’adır. Dua ederken Allah’tan hidayet, bağışlanma, sağlık, afiyet ve güzel bir son dilemeliyiz. Gelecekte ortaya çıkacağı bildirilen bazı şahıslar veya gaybî meseleler hakkında kesin bilgilerimiz varmış gibi konuşmamalıyız. Bilmediğimiz konularda ihtiyatlı davranmak, dinî sorumluluğun bir parçasıdır.
Allah’a yakınlaşmanın yolu, O’na samimiyetle kulluk etmek, emirlerini gözetmek, haramlardan sakınmak ve insanlara karşı güzel ahlâklı olmaya çalışmaktır.
FEVZÜL AZÎM: GERÇEK BAŞARI
Kardeşlerim!
Bütün bu anlattıklarımızın özü şudur: Büyük başarı, yalnızca dünya malı kazanmak veya insanlar arasında tanınmak değildir. Gerçek başarı, insanın Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesi, imanını koruması, salih ameller işlemesi, kul hakkından sakınması ve güzel bir ahlâk üzere yaşamaya çalışmasıdır.
İnsan, sahip olduğu nimetlerle imtihan edilir. Kimi malıyla, kimi bilgisiyle, kimi makamıyla, kimi de sabır göstermesi gereken sıkıntılarla sınanır. Herkesin imtihanı aynı değildir. Bu sebeple insan başkasının durumunu küçümsememeli; kendi sorumluluğuna odaklanmalıdır.
Allah’ın rızasını arayan kişi, yaptığı iyiliği büyütüp kendisini üstün görmez. Hatasını fark ettiğinde özür dilemekten çekinmez. Başkasının başarısını kıskanmak yerine hayırla karşılar. İnsanların kusurlarını yaymak yerine mümkün olduğunda onları düzeltmeye ve iyiliğe teşvik etmeye çalışır.
Fevzül azîm, yani büyük kurtuluş ve büyük başarı, insanın yalnızca sözleriyle değil, inancı ve amelleriyle de hayra yönelmesidir. Bunun için hepimizin kendisini yenilemeye, bilgisini artırmaya ve güzel ahlâkını geliştirmeye ihtiyacı vardır.
Rabbimiz bizleri hakkı hak olarak tanıyıp ona uyanlardan, bâtılı bâtıl olarak tanıyıp ondan uzak duranlardan eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
Allah’ım! Kalplerimizi imanla, dillerimizi zikirle, amellerimizi ihlasla ve ahlâkımızı güzellikle donat. Bizleri kibirden, gösterişten, haksızlıktan, kul hakkından ve nefsimizin kötülüklerinden muhafaza eyle.
Allah’ım! Bize verdiğin nimetlerin kıymetini bilmeyi, onları hayır yolunda kullanmayı ve sıkıntılar karşısında sabırlı olmayı nasip et. Ailelerimize huzur, hastalarımıza şifa, darda kalanlara ferahlık, ihtiyaç sahiplerine helal rızık ihsan eyle.
Allah’ım! Bizi doğru sözlü, güvenilir, merhametli ve adaletli kullarından eyle. Bilmediğimiz hususlarda haddimizi bilmeyi, öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâkla yaşamayı ve hatalarımızdan dönmeyi nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
VAZIN SONU
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 23 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
(Kar©glan’ın 23 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ۞ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
**Okunuşu:** E leyse’llâhu bi-kâfin abdehû?
**Meali:** “Allah, kuluna yetmez mi?” (Zümer, 39:36’dan bir bölüm)
Sadakallâhülazîm.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK KURTULUŞ VE BÜYÜK BAŞARI
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ ۞ يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
**Okunuşu:**
Men zellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehû lehû ve lehû ecrun kerîm. Yevme terel mü’minîne vel mü’minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim. Buşrâkumul yevme cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ. Zâlike huvel fevzul azîm.
**Meali:**
“Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa Allah da onu kendisine kat kat artırır. Ayrıca ona değerli bir mükâfat vardır. O gün mümin erkeklerle mümin kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında ilerlediğini görürsün. ‘Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacağınız cennetlerdir.’ İşte büyük kurtuluş ve başarı budur.” (Hadîd, 57:11-12)
Sadakallâhülazîm.
Kıymetli kardeşlerim!
Büyük kurtuluş, insanın yalnızca dünyada mal ve makam kazanması değildir. Asıl başarı; Allah’ın rızasını aramak, iyilik yapmak, kul hakkından sakınmak ve ahiret için hayırlı işler hazırlamaktır.
Kur’an’da Allah’a güzel bir ödünç vermekten söz edilmesi, Allah’ın herhangi bir şeye muhtaç olduğu anlamına gelmez. Bu ifade, Allah yolunda yapılan hayırların ve samimiyetle verilen sadakaların değerini anlatır. İnsan malından, zamanından, bilgisinden veya emeğinden hayır için harcadığında bunun karşılığını Allah’tan bekler.
Bazen küçük görünen bir iyilik, bir insanın hayatında büyük bir değişikliğe vesile olabilir. Bir ihtiyaç sahibine yardım etmek, bir gönlü hoş tutmak, doğruyu incitmeden anlatmak ve insanlara faydalı olmak da hayırlı ameller arasındadır.
İşte farkındalık budur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin yalnızca kendi rahatlığı için olmadığını anlamalı; imkânlarını iyilik için de kullanmalıdır. Gerçek kazanç, insanın dünyadan ayrılırken arkasında güzel işler ve hayırlı hatıralar bırakabilmesidir.
PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNE SARILMAK
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e salât ve selâm olsun.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Kardeşlerim, Peygamber Efendimizin sünnetini yaşatmak, onun güzel ahlâkını örnek almak ve dinin esaslarını hayatımıza taşımak önemlidir. Sünnete bağlılık yalnızca görünüşteki bazı davranışlardan ibaret değildir. Doğruluk, merhamet, adalet, emanete riayet, sabır ve insanlara güzel muamele de Peygamberimizin örnek ahlâkının önemli yönlerindendir.
Ahir zamanda unutulmuş bir sünneti ihya edene çok büyük sevap verileceğine dair rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlerin farklı kaynaklarda farklı lafızlarla geçtiğini ve hadislerin sıhhat derecelerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini unutmamalıyız. Sevabın miktarı hakkında kesin konuşmak yerine, sünneti ihya etmenin ve güzel ahlâkı yaşatmanın önemine odaklanmalıyız.
Bir sünneti ihya etmek, onu doğru öğrenmeyi, şartlarını anlamayı ve hikmetini gözetmeyi gerektirir. İnsan dinî bir uygulamayı yaşatırken başkalarını küçümsememeli, bilmediği meselelerde kesin hükümler vermemeli ve kendi anlayışını herkes için tek ölçü hâline getirmemelidir.
TEBLİĞDE KARŞILIK BEKLEMEMEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.”
Bu ifade Şuarâ suresinde, farklı peygamberlerin tebliğlerini anlatan ayetlerde tekrarlanır. (Şuarâ, 26:109, 127, 145, 164 ve 180)
Sadakallâhülazîm.
Peygamberlerin tebliğ görevini yerine getirirken insanlardan bir karşılık istememeleri, samimiyet ve Allah’ın rızasını gözetme bakımından önemli bir örnektir. Onlar insanları doğru yola çağırırken kişisel çıkarlarını ön plana koymamışlardır.
Bugün de dinî bilgiyi anlatan, öğreten veya insanlara nasihat eden kimse, niyetini sık sık gözden geçirmelidir. Amacı yalnızca övülmek, nüfuz kazanmak veya maddî menfaat elde etmek olmamalıdır. İlim ve nasihat, insanlara fayda sağlama sorumluluğuyla birlikte düşünülmelidir.
Bununla birlikte, dinî hizmetlerde emeği bulunan insanların geçimini sağlaması veya yaptıkları iş karşılığında ücret alması meselesi, kendi şartları ve dinî hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Buradaki temel öğüt, insanları Allah’ın dinini kullanarak aldatmamak, dinî bilgiyi çıkar elde etmek için istismar etmemek ve yapılan iyiliği samimiyetten uzaklaştırmamaktır.
HZ. NUH’UN TEBLİĞİNDEN BİR ÖRNEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ۞ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ۞ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ۞ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
İz kâle lehum ahûhum Nûhun elâ tettekûn. İnnî lekum resûlun emîn. Fettekullâhe ve atîûn. Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (Şuarâ, 26:106-109)
Sadakallâhülazîm.
Hz. Nuh’un kavmine yaptığı bu çağrı, tebliğin temelinde samimiyet, güvenilirlik ve Allah’a karşı sorumluluk bilincinin bulunduğunu gösterir. Bir insan doğruyu anlatıyorsa önce kendi davranışlarında doğruluğu gözetmelidir. Söylediğiyle yaptığı birbirinden uzak olan kimsenin sözünün tesiri de zayıflar.
Tarih boyunca peygamberlerin sayısı hakkında farklı rivayetler aktarılmıştır. Ancak bu rivayetlerden hareketle kesin bir peygamber sayısı, insanlık tarihi veya dünyanın yaşı hesaplamak doğru değildir. Kur’an’ın açıkça bildirdiği hususları korumalı, kesin olarak bildirilmemiş konularda ise ihtiyatlı konuşmalıyız.
İnsan aklına gelen her hesabı dinî bir hakikat olarak sunmamalıdır. Bir hesapta çok sayıda rakamın birbiriyle uyuşması, o hesabın vahye dayandığını veya bilimsel olarak doğrulandığını göstermez. Ebced hesapları tarih boyunca bazı geleneklerde kullanılmıştır; ancak bunlar tek başına evrenin yaşını, gezegenlerin mahiyetini veya gelecekte yaşanacak olayları kanıtlamaz.
Farkındalık, her şeyde gizli bir işaret aramak değil; bildiğimizle bilmediğimizi ayırabilmektir. Mümin, Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünür; fakat düşüncelerini kesin bilgi gibi sunmadan önce delil arar. Bilmediği bir konuda “Allah en doğrusunu bilir” diyebilmek de ilim ve edebin bir gereğidir.
Birinci Bölümün Sonu
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
İKİNCİ BÖLÜM
YARATILIŞ ÜZERİNE TEFEKKÜR
Aziz kardeşlerim!
İnsan, kâinata baktığında Allah’ın yaratışındaki büyüklüğü ve kendi bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu fark eder. Gökyüzü, yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, bitkiler ve canlılar; üzerinde düşünmemiz gereken nice işaret taşır. Ancak bu işaretler üzerinde düşünürken kendi yorumlarımızı kesin dinî hükümler veya bilimsel gerçekler gibi anlatmaktan sakınmalıyız.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Allah’tır.”
A‘râf Suresi, 54. ayet.
Kur’an’da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığından söz edilir. Buradaki “yevm” kelimesinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bu sebeple ayeti yalnızca kendi zaman ölçülerimizle yorumlayıp kesin sonuçlara varmak yerine, Allah’ın yaratma kudreti üzerinde düşünmeliyiz.
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
“Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.”
Kâf Suresi, 38. ayet.
Bu ayet bize Allah’ın yaratmasının herhangi bir güçlük ve yorgunlukla sınırlı olmadığını hatırlatır. İnsan ise yaratılmış bir varlık olarak sınırlı bilgiye sahiptir. Bugün bildiklerimiz yarın genişleyebilir; bilmediğimiz konularda da ihtiyatlı konuşmamız gerekir.
Bazı insanlar sayılar, ebced hesapları, gezegenler ve kâinattaki çeşitli düzenler arasında sembolik bağlantılar kurabilirler. Fakat bu bağlantılar tek başına bir ayetin kesin tefsiri sayılamaz. Bir sayının farklı yerlerde tekrar etmesi de kendi başına ilahî bir şifreyi veya kâinatın yaşını ispatlamaz. Dinî metinleri anlamaya çalışırken sağlam delilleri, güvenilir bilgiyi ve ilmin sınırlarını gözetmek gerekir.
Asıl büyük farkındalık, her şeyin arkasında bir hikmet bulunabileceğini düşünmek; fakat bilmediğimiz hususlarda Allah adına kesin hükümler vermemektir.
İNSANIN YARATILIŞI VE SORUMLULUĞU
Allah Teâlâ, Tin Suresi’nde şöyle buyurur:
“Biz insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.”
Tin Suresi, 4–5. ayetler.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın yalnızca dış görünüşüne bakmakla yetinmemeliyiz. İnsan, akıl, irade, vicdan ve sorumluluk sahibi bir varlıktır. Bu nimetleri iyilik için kullanırsa ahlâkını güzelleştirir; kibir, zulüm, haksızlık ve kötülükte ısrar ederse kendi değerini zedeleyebilir.
İnsanın gerçek üstünlüğü, başkalarını küçümsemesinde değil; Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesinde, insanlara adaletle davranmasında ve kendisine verilen nimetleri hayır yolunda kullanmasındadır.
Bir kimsenin bilgisi çok olabilir, fakat bilgisi onu kibirli yapıyorsa o bilgiden gerektiği gibi faydalanamamış demektir. Bir kimsenin malı çok olabilir, fakat malı onu cimriliğe ve haksızlığa sürüklüyorsa bu nimet onun için bir imtihan hâline gelir. Aynı şekilde makam, güç, güzellik ve itibar da insanın ahlâkını ölçen imtihan vesileleridir.
Bu sebeple insan, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendisi için değil, başkalarının iyiliği için de kullanmalıdır.
GÖKLERİN VE YERİN YARATILIŞI
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır.”
Talâk Suresi, 12. ayetten.
Bu ayetin ifade ettiği yaratılış hakikatini kabul ederken, ayette açıklanmayan ayrıntılar hakkında kesin konuşmamalıyız. Göklerin ve yerin mahiyetiyle ilgili yorumlarda bulunmak mümkündür; ancak belirli gezegenlerin hangi manevi varlıklara karşılık geldiğini veya her gök katmanının nasıl bir yapıda olduğunu, açık ve güvenilir bir delil bulunmadan kesinleştirmek doğru değildir.
Cinler, melekler ve insanlar hakkında dinî kaynaklarda bilgiler bulunur. Bununla birlikte bu varlıkların mahiyetini, yaşadıkları yerleri veya gök cisimleriyle ilişkilerini kendi tahminlerimizle açıklamamalıyız. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. İnsan, kendisine bildirilen kadarını bilir; geri kalan hususlarda ise haddini bilmelidir.
Kâinata baktığımızda öğrenilecek çok şey olduğunu görürüz. Bilim, gözlem ve araştırmayla yaratılmış âlemin işleyişini anlamaya çalışır. Din ise insana yaratılış karşısında sorumluluğunu, ahlâkını ve Rabbine karşı kulluk vazifesini hatırlatır. Bu alanlarda konuşurken birbirine ait olmayan iddiaları birbirine karıştırmamak önemlidir.
ZAMANIN KIYMETİ VE KUTSAL AYLAR
Allah Teâlâ, Tevbe Suresi’nde şöyle buyurur:
“Allah katında ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.”
Tevbe Suresi, 36. ayetten.
İnsan, zamanın geçişini çoğu zaman fark etmez. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara dönüşür. Ömür ise farkına varmadan ilerler. Bu yüzden zamanımızı hayırlı işlerle değerlendirmek, kulluk vazifelerimizi yerine getirmek ve insanlara faydalı olmak büyük önem taşır.
Ayların ve günlerin düzeni üzerinde düşünmek mümkündür. Fakat takvimdeki sayıların veya haftanın günlerinin belirli bir sayıya bölünebilmesinden hareketle kesin bir manevi sistem ortaya koymak doğru olmaz. Asıl mesele, zamanın nasıl geçtiğinden çok, bize verilen zamanı nasıl kullandığımızdır.
Haram aylar, İslam geleneğinde özel bir yere sahiptir. Bu ayların hatırlattığı önemli hususlardan biri de haksızlıktan uzak durmak, zulmü terk etmek ve insanların haklarına saygı göstermektir. Elbette adaletli davranmak yalnızca belirli aylara mahsus değildir; mümin her zaman adaletli olmaya gayret etmelidir.
MAL, MÜLK VE KUL HAKKI
Kardeşlerim!
İnsanın dünyada sahip olduğu mal ve mülk, ona emanet edilmiş nimetlerdir. Bu nimetleri kazanırken helal yollara dikkat etmek, başkalarının hakkını gözetmek ve hiç kimseye haksızlık etmemek gerekir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kul hakkı konusunda yaptığı uyarılar, insanın malına ve emeğine saygı göstermenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Bir kimsenin arazisini, evini, parasını veya başka bir hakkını haksız yere almak büyük bir vebaldir.
Bir insanın hakkını yemek yalnızca mahkemede suç sayılan bir davranışla sınırlı değildir. Borcu ödememek, emanet edilen şeyi korumamak, başkasının emeğini kendisininmiş gibi göstermek, ölçüde ve tartıda hile yapmak da kul hakkıyla ilgilidir.
Mümin, kendisine ait olmayanı almaktan sakınmalı; bir yanlış yaptığında da onu örtbas etmeye çalışmak yerine hakkı sahibine iade etmeli ve helallik dilemelidir. Çünkü tövbenin samimiyeti, mümkün olduğu durumlarda verilen zararı telafi etmeyi de gerektirir.
GİZLİ SADAKA VE İYİLİK
İyilik yapmanın en güzel yollarından biri, insanlara gösteriş için değil, Allah rızası için yardım etmektir. Yardımın gizli yapılması bazen ihtiyaç sahibinin onurunu korur, bazen de insanı gösterişten uzak tutar. Ancak açıkça yapılan iyilik de teşvik edici ve faydalı olabilir. Burada belirleyici olan niyet, ihtiyaç ve ortaya çıkan hayırdır.
Sadaka yalnızca para vermekten ibaret değildir. Güzel söz söylemek, bir sıkıntıyı gidermek, bir insana yol göstermek, ihtiyaç sahibine destek olmak ve bir haksızlığı önlemeye çalışmak da iyiliğin farklı biçimleridir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerinde güzel sözün sadaka olduğu bildirilmiştir. Bu öğüt, dilimizi hayır için kullanmamız gerektiğini hatırlatır.
Güzel söz de sadakadır.
İnsan bazen büyük bir yardım yapacak imkâna sahip olmayabilir. Fakat güler yüzü, samimi bir duası, teselli edici bir sözü veya karşısındakini dikkatle dinlemesi bile bir gönle ferahlık verebilir.
Önemli olan, imkânımız ölçüsünde hayra yönelmek ve iyiliği küçümsememektir. Bir insanın sıkıntısını hafifletmek, bazen onun için büyük bir nimettir.
KUR’AN’I ANLAMAK VE YAŞAMAK
Aziz kardeşlerim!
Kur’an-ı Kerim yalnızca okunacak bir kitap değil, üzerinde düşünülmesi ve hayatımıza rehber yapılması gereken ilahî bir hidayet kitabıdır. Elbette Kur’an okumak, onu dinlemek ve tilavet etmek de kıymetli ibadetlerdir. Ancak okuduğumuz ayetlerin bize ne öğrettiğini anlamaya ve öğrendiklerimizi davranışlarımıza yansıtmaya da gayret etmeliyiz.
Kur’an’ın temel mesajlarından biri, insanı hak ile bâtılı ayırt etmeye çağırmasıdır. Bu sebeple insan, duyduğu her sözü sorgulamadan kabul etmemeli; din adına söylenenleri de mümkün olduğunca güvenilir kaynaklara ve sağlam bilgilere göre değerlendirmelidir.
Bir söz güzel, etkileyici veya manevi duyguları harekete geçirici olabilir. Fakat yalnızca etkileyici olması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Doğruyu arayan insan, sevdiği bir kimsenin sözünü de ölçü ve delil açısından değerlendirebilmelidir.
Kur’an’ı anlamaya çalışmak, yalnızca başkalarının kusurlarını bulmak için değil, önce kendi nefsimizi düzeltmek için olmalıdır. Bir ayeti okuduğumuzda kendimize şu soruları sorabiliriz: Bu ayet benden hangi davranışı istiyor? Hangi yanlıştan uzak durmamı öğütlüyor? Ailemde, işimde ve insanlarla ilişkilerimde bu öğütten nasıl faydalanabilirim?
İşte bu şekilde Kur’an, hayatımıza yön veren bir rehber hâline gelir.
İHSAN, SAMİMİYET VE GÜZEL AHLAK
İhsan, dinimizde önemli bir kavramdır. Cebrâil hadisinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ihsanı şöyle açıklamıştır:
“Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”
Bu öğüt, insanın ibadetinde ve günlük hayatında samimi olmasını gerektirir. İnsanlar kendisini görmese de Allah’ın onu bildiğini hatırlayan kişi, gizli ve açık davranışlarında daha dikkatli olmaya çalışır.
İhsan yalnızca ibadet esnasında değil, insanlarla ilişkilerimizde de kendini gösterir. Bir işi güzel yapmak, emaneti korumak, aile fertlerine merhametli davranmak, komşunun hakkını gözetmek ve ihtiyaç sahibine yardımcı olmak da güzel ahlâkın parçalarıdır.
Kur’an-ı Kerim’de, insanın yaratılışı anlatılırken şöyle buyrulur:
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen secdeye kapanın.”
Hicr Suresi, 29. ayetten.
Bu ayetteki “ruhumdan” ifadesi, İslam âlimlerinin açıklamalarında Allah’ın insana verdiği şeref ve değeri anlatan bir ifade olarak ele alınır. Bu söz, insanın Allah’ın zatından bir parçayı içinde taşıdığı anlamına gelmez. Allah yaratılmışlara benzemez; insan ise yaratılmış ve sorumluluk sahibi bir kuldur.
İnsanın değeri, kendisini ilahlaştırmasında veya diğer insanlardan üstün görmesinde değil, Allah’a kulluk etmesinde ve kendisine verilen emaneti güzel taşımasındadır.
Bu sebeple ihsan sahibi insan, yaptığı iyiliği başa kakmaz, insanları küçük görmez ve kendisini başkalarından daha değerli saymaz. Elinden gelen iyiliği yapar, yanlış yaptığında özür diler ve her zaman daha güzel bir ahlâka ulaşmaya gayret eder.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, büyük farkındalık; kâinatın büyüklüğünü düşünürken kendi sınırlarımızı bilmek, Allah’ın nimetlerini hatırlarken şükretmek, Kur’an’ı okurken anlamaya çalışmak ve öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâka dönüştürmektir.
Bir sonraki bölümde güzel sözün, salih amelin, tevazunun ve insanın ömrünü hayırla değerlendirmesinin önemi üzerinde duracağız.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
GÜZEL AHLAK VE SALİH AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsanın dünyadaki yolculuğu sınırlıdır. Her birimizin ömrü, imkânları ve karşılaştığı imtihanlar farklıdır. Fakat hepimiz yaptıklarımızdan sorumluyuz. Bu nedenle ömrümüzü yalnızca dünya işleriyle tüketmemeli; ibadetlerimize, ailemize, insanlara karşı sorumluluklarımıza ve ahirete hazırlığımıza da önem vermeliyiz.
Allah Teâlâ Zilzâl Suresi’nde şöyle buyurur:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görür.”
Zilzâl Suresi, 7–8. ayetler.
Bu ayetler bize hiçbir iyiliği küçümsememeyi ve hiçbir kötülüğü önemsiz görmemeyi öğretir. İnsan bazen yaptığı büyük bir iyiliği hatırlayıp kendisini yeterli görebilir; bazen de küçük bir iyiliğinin hiçbir anlam taşımadığını düşünebilir. Oysa Allah katında amellerin değeri, niyet ve samimiyetle de ilgilidir.
Bir gönlü sevindirmek, bir yetimin başını okşamak, bir yaşlının işini kolaylaştırmak, bir hastayı ziyaret etmek, bir ihtiyaç sahibine yardım etmek ve insanları incitmekten kaçınmak küçümsenecek işler değildir.
Aynı şekilde bir insanın hakkını yemek, haksız yere suçlamak, iftira etmek, emanete ihanet etmek ve insanları küçük düşürmek de basit görülmemelidir. Mümin, yaptığı işlerin sonucunu düşünmeli ve kendisini hesaba çekebilmelidir.
DİLİ KORUMAK VE GÜZEL SÖZ SÖYLEMEK
Kardeşlerim!
Dil küçük bir uzuvdur; fakat onunla büyük iyilikler de büyük kötülükler de yapılabilir. Bir söz insanın kalbine umut verebilir, bir başka söz ise uzun süre unutulmayacak bir yara açabilir.
Bu sebeple konuşmadan önce düşünmeliyiz. Söyleyeceğimiz söz doğru mu, gerekli mi, faydalı mı? Bir insanı uyarmamız gerekiyorsa onu aşağılamadan, kırmadan ve mümkün olduğunca güzel bir üslupla uyarmaya çalışmalıyız.
Güzel söz, insanın ahlâkını gösteren önemli bir işarettir. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği üzere, güzel söz de sadaka hükmünde bir iyiliktir.
Bazen bir kimsenin hatasını düzeltmek isterken kendi üslubumuz yüzünden daha büyük bir hata yapabiliriz. Haklı olduğumuzu düşünsek bile hakaret etmek, alay etmek veya karşı tarafı küçük düşürmek doğru bir yol değildir. Hakikati anlatmak kadar, onu nasıl anlattığımız da önemlidir.
Elbette güzel konuşmak, yanlışları görmezden gelmek demek değildir. İnsan gerektiğinde yanlışa karşı çıkmalı, adaleti savunmalı ve hakkı söylemelidir. Ancak bunu yaparken ölçüyü, merhameti ve adaleti kaybetmemelidir.
NEFSİ MUHASEBE ETMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, kendi nefsini sorgulamasıdır. Başkalarının kusurlarını görmek çoğu zaman kolaydır; fakat insanın kendi kusurlarını kabul etmesi daha zordur.
Bir kimse sürekli başkalarını suçluyor, fakat kendi davranışlarını hiç değerlendirmiyorsa kendisini düzeltme fırsatını kaçırabilir. Oysa mümin, her gün kendisine şu soruları sorabilmelidir:
Bugün kimin gönlünü aldım? Kime haksızlık ettim? Hangi sözümle birini incittim? Bana verilen nimetlerin şükrünü yerine getirebildim mi? Bir insanın yardım talebini karşılayabileceğim hâlde geri mi çevirdim?
Bu sorular, insanın kendisini daha iyi tanımasına ve hatalarını düzeltmesine yardımcı olur.
Nefs muhasebesi, insanın kendisinden nefret etmesi değil; eksiklerini fark edip daha iyi bir kul olmaya gayret etmesidir. Hata yapan insan ümitsizliğe düşmemeli, hatasında ısrar etmekten de kaçınmalıdır. Samimi tövbe, yanlıştan dönme ve mümkünse verilen zararı telafi etme çabasıyla tamamlanır.
DÜNYADA YAŞARKEN ÖZÜNÜ KORUMAK
İnsan nerede yaşarsa yaşasın, güzel ahlâkını ve doğru bildiği temel değerlerini korumaya çalışmalıdır. Farklı toplumlarla karşılaşmak, başka kültürleri tanımak ve yeni şartlara uyum sağlamak, insanın kendi kimliğini ve inancını kaybetmesini gerektirmez.
Bu konuda daha önce ifade ettiğim şu sözü hatırlatmak isterim:
“Elmanın özü bozulmadıysa, onu nereye dikersen dik; ister Afrika’da, ister Amerika’da, ister Türkiye’de olsun, orada elma dalı olup güzel elmalar verir. İnsan da özünü bozmadıkça, ister Mekke’de, ister Amerika’da, ister başka bir yerde yaşasın; Rabbini bilir, güzel ahlâkını korur ve bulunduğu yere huzur ve selamet taşır.”
Kar©glan Sözü – 09.11.2014 Pazar
Burada anlatılmak istenen, insanın yaşadığı yeri veya başka insanları küçümsemesi değildir. Asıl mesele, hangi toplumda bulunursak bulunalım doğruluğu, merhameti, adaleti ve güzel ahlâkı korumaktır.
Mümin, bulunduğu toplumun hukukuna ve insanların haklarına saygı göstermeli; inancını da güzel davranışlarıyla temsil etmelidir. İnsanların kalbine ulaşmanın en güzel yollarından biri, sözümüzle davranışımızın birbirini tutmasıdır.
Bir kimse güzel ahlâkıyla örnek olabiliyorsa yaşadığı çevreye huzur verir. Fakat inancını anlattığı hâlde insanları incitiyor, haksızlık yapıyor ve kendisini herkesten üstün görüyorsa sözleriyle davranışları arasında bir uyumsuzluk vardır.
SALAVAT, DUA VE ALLAH’A YÖNELİŞ
Aziz kardeşlerim!
Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) salavat getirmek, Müslümanların sevdiği ve önem verdiği ibadetlerdendir. Salavat getirirken Peygamber Efendimizin güzel ahlâkını da hatırlamalı; onun merhametini, doğruluğunu, sabrını ve adaletini hayatımızda örnek almaya çalışmalıyız.
İbadetlerimizin amacı gösteriş yapmak veya insanlardan üstün görünmek değildir. İbadet, Allah’a kulluğumuzu ifade eder; bizi daha merhametli, daha adaletli ve daha sorumlu bir insan olmaya yöneltmelidir.
Namazda kıyam, rükû ve secde gibi ibadetlerin her birinin kendine ait bir yeri ve adabı vardır. Secdeyi yalnızca belirli bir saniye sayısıyla sınırlandıran genel bir dinî kural ortaya koymak doğru değildir. Namaz, güvenilir dinî kaynaklarda bildirilen esaslara ve kişinin takip ettiği fıkhî hükümlere uygun biçimde, sükûnet ve huşû içinde kılınmalıdır.
Müminin yönelişi Allah’adır. Dua ederken Allah’tan hidayet, bağışlanma, sağlık, afiyet ve güzel bir son dilemeliyiz. Gelecekte ortaya çıkacağı bildirilen bazı şahıslar veya gaybî meseleler hakkında kesin bilgilerimiz varmış gibi konuşmamalıyız. Bilmediğimiz konularda ihtiyatlı davranmak, dinî sorumluluğun bir parçasıdır.
Allah’a yakınlaşmanın yolu, O’na samimiyetle kulluk etmek, emirlerini gözetmek, haramlardan sakınmak ve insanlara karşı güzel ahlâklı olmaya çalışmaktır.
FEVZÜL AZÎM: GERÇEK BAŞARI
Kardeşlerim!
Bütün bu anlattıklarımızın özü şudur: Büyük başarı, yalnızca dünya malı kazanmak veya insanlar arasında tanınmak değildir. Gerçek başarı, insanın Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesi, imanını koruması, salih ameller işlemesi, kul hakkından sakınması ve güzel bir ahlâk üzere yaşamaya çalışmasıdır.
İnsan, sahip olduğu nimetlerle imtihan edilir. Kimi malıyla, kimi bilgisiyle, kimi makamıyla, kimi de sabır göstermesi gereken sıkıntılarla sınanır. Herkesin imtihanı aynı değildir. Bu sebeple insan başkasının durumunu küçümsememeli; kendi sorumluluğuna odaklanmalıdır.
Allah’ın rızasını arayan kişi, yaptığı iyiliği büyütüp kendisini üstün görmez. Hatasını fark ettiğinde özür dilemekten çekinmez. Başkasının başarısını kıskanmak yerine hayırla karşılar. İnsanların kusurlarını yaymak yerine mümkün olduğunda onları düzeltmeye ve iyiliğe teşvik etmeye çalışır.
Fevzül azîm, yani büyük kurtuluş ve büyük başarı, insanın yalnızca sözleriyle değil, inancı ve amelleriyle de hayra yönelmesidir. Bunun için hepimizin kendisini yenilemeye, bilgisini artırmaya ve güzel ahlâkını geliştirmeye ihtiyacı vardır.
Rabbimiz bizleri hakkı hak olarak tanıyıp ona uyanlardan, bâtılı bâtıl olarak tanıyıp ondan uzak duranlardan eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
Allah’ım! Kalplerimizi imanla, dillerimizi zikirle, amellerimizi ihlasla ve ahlâkımızı güzellikle donat. Bizleri kibirden, gösterişten, haksızlıktan, kul hakkından ve nefsimizin kötülüklerinden muhafaza eyle.
Allah’ım! Bize verdiğin nimetlerin kıymetini bilmeyi, onları hayır yolunda kullanmayı ve sıkıntılar karşısında sabırlı olmayı nasip et. Ailelerimize huzur, hastalarımıza şifa, darda kalanlara ferahlık, ihtiyaç sahiplerine helal rızık ihsan eyle.
Allah’ım! Bizi doğru sözlü, güvenilir, merhametli ve adaletli kullarından eyle. Bilmediğimiz hususlarda haddimizi bilmeyi, öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâkla yaşamayı ve hatalarımızdan dönmeyi nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
VAZIN SONU
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 23 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
(Kar©glan’ın 10 Ocak 2018 Vaazı)
EÛZÜ BESMELE
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Yubeyyinullâhu lekum en tadıllû vallâhu bi kulli şey’in alîm.
Meali:
Allah, şaşırmamanız için size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nisâ Suresi, 176. ayetten pasaj)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
E leyse’llâhu bi kâfin abdehu ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.
Meali:
“Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren yoktur.”
(Zümer Suresi, 36. ayet)
KADER VE AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsan, hayatı boyunca birçok soru ile karşılaşır. Kader nedir? İnsan kendi seçimlerinden ne ölçüde sorumludur? Geleceğimiz Allah’ın ilminde biliniyorsa neden amel ediyoruz? Beklemek mi daha zordur, yoksa insanın nefsini kontrol etmesi mi?
Bu meseleleri anlamak için dinimizin öğrettiği temel ölçüleri hatırlamalıyız.
Rivayetlerde, Sürâka b. Mâlik’in Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kader ve amel hakkında sorular sorduğu aktarılır. Bu rivayetlerde verilen temel mesaj şudur: İnsan, kaderin varlığını bahane ederek çalışmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi bırakmamalıdır.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kaderle ilgili rivayetlerde insanları amele teşvik ettiği bildirilir. Çünkü insan gelecekte ne yaşayacağını bilmez. Önünde hangi imkânların açılacağını, hangi güçlüklerle karşılaşacağını ve seçimlerinin ne gibi sonuçlar doğuracağını bütünüyle öngöremez. Ona düşen, elinden geleni yapmak ve Allah’a güvenmektir.
Kader inancı, tembelliğin veya yanlış davranışların bahanesi değildir. “Nasıl olsa kaderimde yazılmış” diyerek sorumluluktan kaçmak doğru bir anlayış değildir. İnsan iradesiyle tercih yapar; iyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak ve yaptığı hataları düzeltmekle yükümlüdür.
Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen Abdullah b. Mes‘ûd rivayetinde, insanın anne karnındaki yaratılış safhalarından ve rızkının, ecelinin, amellerinin ve sonunda ulaşacağı durumun yazılmasından söz edilir. Bu rivayet, kader konusu ele alınırken sıkça anılır.
Ancak bu tür rivayetleri yorumlarken önemli bir noktayı gözden kaçırmamalıyız: Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi, insanın kendi tercihlerinden sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Biz gaybı bilemeyiz ve kaderin bütün hikmetlerini kuşatamayız. Bu nedenle görevimiz, kader üzerine tartışmayı bir sorumluluktan kaçış yolu hâline getirmek değil; doğru davranmaya, hayırlı işler yapmaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam etmektir.
ALLAH’A GÜVENMEK VE NEFSİ ARINDIRMAK
Allah Teâlâ Şems Suresi’nde şöyle buyurur:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ.
Meali:
“Nefse ve ona düzen verene; ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
(Şems Suresi, 7–9. ayetler)
Bu ayetler bize insanın kendi iç dünyasına dikkat etmesi gerektiğini hatırlatır. Her insan iyilik ile kötülük arasında seçim yapabileceği durumlarla karşılaşır. Öfkelendiğinde sabırlı davranmak, imkânı varken haksız kazançtan uzak durmak, arzu duyduğu bir şey haramsa kendisini ondan alıkoymak ve başkasının hakkını gözetmek nefs terbiyesinin parçalarıdır.
Nefsi arındırmak, insanın bütün arzularını düşünmeden bastırması demek değildir. Asıl mesele, arzularını dinin ve ahlakın ölçüleri içinde yönetebilmesidir. Sabır, irade ve samimiyet zamanla gelişir. İnsan bazen zorlanabilir; fakat her zorlanma, doğru yönde çaba göstermesine engel değildir.
YUSUF VE ZÜLEYHA: BEKLEMEK Mİ, NEFSİ KORUMAK MI ZOR?
Kardeşlerim!
Hz. Yusuf’un kıssası, Kur’an-ı Kerim’de iffet, sabır, tevekkül ve Allah’a bağlılık bakımından üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir kıssadır.
Hz. Yusuf, kendisini günaha çağıran bir durumla karşılaştığında nefsine uymamış, Allah’a sığınmış ve haramdan uzak durmayı seçmiştir. Bu davranışı, insanın arzu ettiği her şeye hemen ulaşmaya çalışmaması gerektiğini gösterir. Bazen insanın gerçek imtihanı, bir şeyi elde etmek değil, onu elde etmek uğruna yanlış bir yola sapmamaktır.
Züleyha ile Hz. Yusuf’un daha sonraki hayatlarına ve evliliklerine dair çeşitli kıssa ve menkıbeler anlatılagelmiştir. Ancak bu anlatıların ayrıntılarının Kur’an’da açıkça bildirilmediğini ve aktarılan her rivayetin sahih kabul edilemeyeceğini bilmek gerekir. Bu nedenle bu tür hikâyelerden ders çıkarırken, kesin dinî hükümleri yalnızca doğruluğu sabit olmayan anlatılara dayandırmamalıyız.
Bu kıssadan çıkarılabilecek temel ders şudur: İnsan bazen bir arzusuna ulaşmak için uzun süre bekler. Beklediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyebilir. Bu yüzden sabırla hareket etmeli, doğru yoldan ayrılmamalı ve sonucu Allah’a bırakmalıdır.
Peki, Hz. Yusuf gibi nefsine hâkim olmak mı daha zordur, yoksa Züleyha’ya atfedilen anlatılardaki gibi bir arzuyu yıllarca kalbinde taşımak mı?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Her insanın imtihanı farklıdır. Kimi insan için bir arzudan vazgeçmek zordur; kimi için de istediği hâlde beklemek, sabretmek ve ümidini korumak zordur. Önemli olan, imtihanın biçimi ne olursa olsun Allah’ın koyduğu sınırları gözetmektir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamalıyız: **Zamanın geçmesi, tek başına haram olan bir şeyi helal hâle getirmez.** Bir davranışın hükmü; dinî ölçülere, şartlara ve ilgili hükümlere göre değerlendirilir. Örneğin evlilik, nikâh ile helal bir ilişki kurar; fakat bu, daha önceki haram davranışların zaman geçmesiyle kendiliğinden helal olduğu anlamına gelmez.
İnsan hayatında şartlar değişebilir. Bir şeyin hükmü, şartların veya ilgili dinî durumun değişmesiyle farklılaşabilir; ancak bu değişimi yalnızca zamanın geçmesine bağlamak doğru değildir. Mümin, kendi arzusunu dinî hüküm yerine koymamalı ve haramı helal saymak için kendince gerekçeler üretmemelidir.
BİR MEYVENİN OLGUNLAŞMASI GİBİ SABIR
Bir meyve düşünelim. Çiftçi toprağı hazırlar, tohumu eker, gerektiğinde toprağı sular ve bitkinin gelişmesini bekler. Mevsimler geçer; bitki büyür, çiçek açar ve meyve verir. Meyvenin olgunlaşması için belirli bir süreç gerekir. Onu vaktinden önce koparmak, beklenen lezzetin ve olgunluğun oluşmasına engel olabilir.
İnsan hayatında da bazı işler sabır ve emek ister. Bir bilgiye ulaşmak, bir mesleği öğrenmek, güvenilir bir insan olmak, aile kurmak veya bir ibadette istikrar kazanmak bir anda gerçekleşmeyebilir. Bunların her biri emek, dikkat ve zaman gerektirir.
Bu benzetmeden, her bekleyişin mutlaka arzuladığımız sonuca ulaşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bazen çok istediğimiz bir şey gerçekleşmez; bazen de gerçekleşen şeyin düşündüğümüz kadar hayırlı olmadığını anlarız. Sabır, yalnızca sonuca ulaşana kadar beklemek değil, sonuç ne olursa olsun doğru yoldan ayrılmamaya çalışmaktır.
Ekmek de soframıza gelene kadar uzun bir emek zincirinden geçer. Çiftçinin tohumu ekmesinden ürünün yetişmesine, hasat edilmesinden öğütülmesine, hamur hâline getirilip pişirilmesine kadar birçok insanın emeği vardır. Soframızdaki bir dilim ekmeğin arkasında bile sayısız sebep ve emek bulunur.
Bu nedenle nimeti küçümsememeli, onu elde etmek için çalışan insanları unutmamalıyız. Yediğimiz lokmanın helal olmasına dikkat etmeli ve sahip olduğumuz nimetler için şükretmeliyiz.
Ayrıca bize verilen enerjiyi ve zamanı nasıl kullandığımızı da düşünmeliyiz. Gücümüzü ibadete, çalışmaya, ailemize ve insanlara faydalı olmaya mı ayırıyoruz? Yoksa onu başkalarını incitmek, haksızlık etmek veya kendimize ve çevremize zarar vermek için mi kullanıyoruz?
Asıl muhasebe burada başlar. Çünkü nimet yalnızca bize verilmiş bir imkân değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
AMELLERİN KAYDEDİLMESİ VE HESAP GÜNÜ
İslam inancına göre insanın yaptığı işler Allah’ın bilgisi dâhilindedir ve insan yaptıklarından sorumludur. Kur’an-ı Kerim’de insanın sözlerinin ve davranışlarının kaydedilmesinden, kıyamet günü de bunların karşılığını görmesinden söz edilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
İz yetelakkâl-mutelakkıyâni anil yemîni ve aniş-şimâli kaîd. Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd.
Meali:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında, onu gözetleyen ve kaydetmeye hazır bir melek bulunmasın.”
(Kâf Suresi, 17–18. ayetler)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ
Ve inne aleykum le hâfızîn.
Meali:
“Üzerinizde elbette gözetleyiciler vardır.”
(İnfitâr Suresi, 10. ayet)
Bu ayetler, insanın sorumluluğunu ve yaptıklarının kaybolmadığını hatırlatır. Bir sözün veya davranışın başkaları tarafından görülmemesi, onun ahlaki değerini ortadan kaldırmaz. İnsan yalnızca toplum önündeki görüntüsünden ibaret değildir; gizli davranışları ve niyeti de Allah’ın bilgisi dâhilindedir.
İslam geleneğinde insanın amellerini kaydetmekle görevli melekler “Kirâmen Kâtibîn” olarak anılır. Bu konuda farklı hadis ve tefsir kaynaklarında çeşitli açıklamalar yer alır. Rivayetlerin ayrıntılarını aktarırken kaynaklarının ve sıhhat derecelerinin gözetilmesi gerekir. Kesinliği bilinmeyen ayrıntıları tartışmasız bir gerçek gibi anlatmaktan kaçınmalıyız.
İNSANIN KENDİSİNİ MUHASEBE ETMESİ
İnsan geçmişte yaşadığı bazı olayları hatırlayabilir. Çocuklukta duyduğu bir söz, yıllar önce gördüğü bir manzara veya hayatında iz bırakan bir olay hafızasında yeniden canlanabilir. Gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyularımız çevremizden bilgi alır; beynimiz bu bilgilerin bir kısmını işler ve hafızada tutar.
Fakat insan hafızası kusursuz bir kamera gibi çalışmaz. Hatırladıklarımız zamanla değişebilir, bazı ayrıntıları unutabilir veya olayları yanlış yorumlayabiliriz. Bu nedenle hafızamızın işleyişini doğrudan gayb âlemiyle veya Levh-i Mahfuz’un mahiyetiyle eşitlemek doğru değildir.
Levh-i Mahfuz, İslam inancında Allah’ın takdirinin ve bilgisinin kaydıyla ilişkilendirilen dinî bir kavramdır. Onu dünyadaki internet sitelerine, video arşivlerine veya bilgisayarların kayıt sistemlerine birebir benzetmek, açıklayıcı bir mecaz olarak düşünülebilir; ancak bu benzetmeler gaybın gerçek mahiyetini ortaya koymaz.
Asıl üzerinde durmamız gereken, insanın kendi davranışlarının sorumluluğundan kaçamayacağıdır. Bir haksızlık yaptığımızda “Kimse görmedi” diyebiliriz; fakat bu, haksızlığı doğru hâle getirmez. Bir iyilik yaptığımızda kimse teşekkür etmese bile iyiliğin değeri ortadan kalkmaz.
İnsanın kendi kendisini denetlemesi, dinî sorumluluğunun önemli bir parçasıdır. Başkalarının görmediği yerde de dürüst olmak, emaneti korumak, yalan söylememek ve kul hakkına girmemek gerçek ahlâkın göstergelerindendir.
ELLERİN VE AYAKLARIN ŞAHİTLİĞİ
Allah Teâlâ Yâsîn Suresi’nde şöyle buyurur:
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
El-yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
Meali:
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.”
(Yâsîn Suresi, 65. ayet)
Nûr Suresi’nde de şöyle buyrulur:
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya‘melûn.
Meali:
“O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına karşılık onların aleyhinde şahitlik edecektir.”
(Nûr Suresi, 24. ayet)
Bu ayetler, ahirette insanın kendi davranışlarıyla yüzleşeceğini bildirir. Dünyada inkâr edilen veya gizlenmeye çalışılan gerçeklerin Allah katında gizli kalmayacağını hatırlatır.
İnsanın organlarının bu şahitliği nasıl gerçekleştireceği, gayb âlemine ait bir meseledir. Bunu bugünkü kamera, bilgisayar veya hafıza sistemleriyle birebir aynı kabul etmemeliyiz. Bu benzetmeler yalnızca konuyu anlamaya yardımcı olmak için kullanılabilir; ayetlerin gerçek anlamını ve ahiretteki olayların mahiyetini bütünüyle açıklamaz.
Bu yüzden insan, kendisini gözetleyen bir kamera varmış gibi davranmaktan daha fazlasını yapmalıdır: Allah’a karşı sorumluluğunu bilerek, kimse kendisini görmese bile doğru olanı seçmelidir.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, kader inancı bizi amelsizliğe değil, sorumluluğa yöneltmelidir. Hz. Yusuf’un kıssası bize nefsimizi korumayı ve sabretmeyi; yaratılış ve hesap ayetleri ise davranışlarımızı gözden geçirmeyi öğretir.
İnsanın gerçek başarısı, her arzusuna ulaşması değil; arzuları ile sorumlulukları çatıştığında doğru olanı seçebilmesidir.
Birinci Bölümün Sonu
İkinci bölümde: Miraç ve cehennemle ilgili anlatılar, bunların kaynaklarına ilişkin ihtiyat, kul hakkı, namaz ve hesap günü konuları üzerinde durulacaktır.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
İKİNCİ BÖLÜM: MİRAÇ, CEHENNEM, AMELLER VE İNSANIN SORUMLULUĞU
MİRAÇ ANLATILARI VE RİVAYETLERİN DEĞERİ
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde gördükleri hakkında çeşitli eserlerde farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımların bir kısmında cennet, cehennem, melekler ve insanların amellerinin karşılıkları hakkında ayrıntılı tasvirlere yer verilir. Ancak bir sözün dinî bir eserde bulunması veya Hz. Peygamber’e nispet edilmesi, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Bu sebeple her rivayeti Kur’an ve güvenilir hadis kaynakları ışığında değerlendirmek gerekir.
Dinî meselelerde ölçümüz korkutucu hikâyelerin çokluğu değil, hakikate uygunluktur. Bir rivayeti dinlerken onun kaynağını, güvenilirliğini ve hangi anlamda aktarılmış olabileceğini araştırmalıyız. Bilmediğimiz hususlarda kesin konuşmamak da ilmin ve edebin bir gereğidir.
Cehennemle ilgili bazı anlatılarda farklı dinlere mensup insanlar belirli katlara yerleştirilir ve çeşitli günahlar için ayrıntılı cezalar tasvir edilir. Fakat güvenilir bir delil olmadan belirli bir dinin bütün mensupları veya belirli bir insan topluluğu hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir. İnsanların niyetlerini, kendilerine ulaşan bilgiyi, şartlarını ve nihai durumlarını en iyi Allah bilir.
Kur’an’ın bize öğrettiği temel hakikat şudur: İnsan yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Haksızlık, kul hakkı, yetim malını yemek, faizle haksız kazanç elde etmek, yalan söylemek, iftira atmak, emanete ihanet etmek ve insanlara zulmetmek ağır sorumluluklar doğurur. Bu günahlardan sakınmak, yalnızca cezadan korkmak için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve kullara karşı adaletli olmak için de gereklidir.
BESMELE, TEVEKKÜL VE ALLAH’A SIĞINMAK
Kur’an-ı Kerim’de cehennemin görevlilerinin sayısı hakkında şöyle buyrulur:
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
“Onun üzerinde on dokuz görevli vardır.” (Müddessir Suresi, 74/30)
Bu ayette bildirilen hususu, kesin delili bulunmayan sayısal yorumlarla genişletmemek gerekir. Besmele ise Müslümanın hayatında önemli bir yere sahiptir. İnsan bir işe Allah’ın adını anarak başladığında, yaptığı işin hayırlı, helal ve bereketli olmasını ister. Besmele, Allah’a yönelişin, O’na dayanmanın ve her işte O’nun yardımını dilemenin ifadesidir.
Ancak Besmele’yi belirli sayıda okumakla her türlü tehlikeden kesin olarak korunulacağı veya ahirette belirli bir cezadan mutlaka kurtulunacağı yönündeki iddiaları, sahih bir delil olmadan dinî hüküm gibi sunamayız. Dua ve zikir, insanın Allah’a kulluğunun bir parçasıdır; bunların yanında tövbe etmek, kul hakkından sakınmak, farzları yerine getirmek ve güzel ahlakla yaşamak da gerekir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez; fakat bu ümidi günahları önemsememek için bir mazeret olarak da kullanmaz. Korku ile ümit arasında dengeli bir hayat sürer. Günah işlediğinde tövbe eder, birine haksızlık ettiğinde hakkını iade etmeye çalışır, bir kusurunu fark ettiğinde kendisini düzeltmek için gayret gösterir.
CEHENNEME UĞRAMAK VE KURTULUŞ MESELESİ
Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi’nde şöyle buyrulur:
وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا ۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا
“Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak hükme bağladığı bir iştir.” (Meryem Suresi, 19/71)
Ardından şöyle buyrulur:
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarır, zalimleri ise orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.” (Meryem Suresi, 19/72)
Bu ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı açıklamalarda cehenneme uğramak veya yaklaşmak, bazılarında ise onun üzerinden geçmek şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu sebeple ayetleri tek bir yorumla sınırlandırıp bütün insanlar hakkında ayrıntılı ve kesin hükümler vermek doğru değildir.
Ayetlerin devamında takva sahiplerinin kurtarılacağı, zalimlerin ise kendi yaptıklarının karşılığıyla yüzleşeceği bildirilir. Buradan çıkaracağımız önemli ders, insanın kendisini hesaba çekmesi ve Allah’a karşı sorumluluğunu unutmamasıdır.
Hiç kimse yalnızca kendisini iyi gördüğü için kurtuluşunu garanti saymamalıdır. Aynı şekilde günah işlemiş bir insan da tövbe kapısının kapandığını düşünerek ümitsizliğe düşmemelidir. Allah’ın adaleti kadar rahmeti de büyüktür. Samimi tövbe, iman, güzel amel ve kul haklarını telafi etmek insanın hayatında önemli bir yer tutar.
SIRAT, HESAP VE AMELLERİN KARŞILIĞI
İslamî kaynaklarda sırat, ahiret hayatında insanların karşılaşacağı önemli bir mesele olarak anlatılır. Bu konuda nakledilen rivayetlerin ayrıntıları ve sıhhat dereceleri birbirinden farklı olabilir. Bu sebeple rivayetlerdeki her ayrıntıyı kesin bilgi olarak aktarmak yerine, Kur’an’ın açıkça bildirdiği hesap, adalet ve sorumluluk ilkelerine odaklanmalıyız.
Dünya hayatında insanın önüne birçok yol çıkar. Bu yollardan biri doğruluğa, adalete, merhamete ve Allah’a kulluğa götürür; diğeri ise bencilliğe, haksızlığa ve nefsin arzularına teslim olmaya sürükleyebilir. İnsan her gün yaptığı tercihlerle kendi yolunu şekillendirir.
Namazı korumak, emanete riayet etmek, doğru sözlü olmak, insanlara eziyet etmemek, anne babaya iyilik etmek ve ihtiyaç sahiplerini gözetmek, kulluğun önemli göstergelerindendir. Bunlar yalnızca dil ile ifade edilecek öğütler değil, hayata geçirilmesi gereken sorumluluklardır.
Namaz konusunda ihmalkâr davranan kimse de ümitsizliğe kapılmadan kendisini düzeltmeye çalışmalıdır. İbadetteki eksiklikleri hafife almak doğru olmadığı gibi, bir insanı hatası sebebiyle bütünüyle değersiz görmek de doğru değildir. Nasihat, insanı aşağılamak için değil, iyiliğe davet etmek için yapılır.
İnsanın yaptığı her davranışın bir karşılığı vardır. Bazen bunun sonucunu dünyada görür, bazen de gerçek karşılığının ahirette ortaya çıkacağına inanırız. Fakat belirli bir kişinin ahirette ne yaşayacağını kesin biçimde söylemek bizim görevimiz değildir. Bizim görevimiz doğruyu anlatmak, yanlıştan sakındırmak, kendi nefsimizi hesaba çekmek ve Allah’ın rahmetini umarak güzel işler yapmaktır.
KORKUTMAK DEĞİL, İBRET ALMAK
Dinî sohbetlerde cehennem, hesap ve azap konuları anlatılırken ölçülü olmak gerekir. Güvenilir kaynaklara dayanmayan, insanları korkutmak amacıyla ayrıntılandırılan hikâyeler bazen dinin asıl mesajını gölgede bırakabilir. Özellikle hayvanlara yapılan muameleleri belirli günahların doğrudan karşılığı gibi anlatmak veya bu tür benzetmeler üzerinden dinî hükümler çıkarmak doğru değildir.
İslam ahlakı, insanın yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da merhametli olmasını gerektirir. Bir canlıya eziyet etmemek, ona gereksiz yere zarar vermemek ve gücümüz yettiğince şefkatle davranmak da ahlakımızın bir parçasıdır.
Bir vaazın amacı, insanı dehşete düşürüp çaresiz bırakmak değil; ona hakikati hatırlatıp kendisini düzeltmesine yardımcı olmaktır. Cehennemden sakınmayı anlatırken cennetin rahmetini, hesap gününü anlatırken tövbe imkânını, günahları anlatırken iyilik ve bağışlanma yollarını da hatırlatmalıyız.
İnsan bazen nefsine yenilir, bazen sabırsızlık gösterir, bazen de doğru bildiği yoldan uzaklaşır. Önemli olan, hatayı savunmak yerine fark edebilmek ve yeniden doğruya yönelmektir. Allah’a yönelen, samimiyetle tövbe eden ve elinden geldiğince haksızlıkları telafi etmeye çalışan kimse, rahmetten ümidini kesmemelidir.
İşte burada sabrın ve bekleyişin anlamı yeniden ortaya çıkar. Yusuf aleyhisselamın kıssasında gördüğümüz gibi, insanın önüne zor imtihanlar çıkabilir. Fakat sabır, yalnızca oturup beklemek değildir. Sabır; haramdan uzak durmak, doğru davranışta sebat etmek, elinden gelen gayreti göstermek ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Vuslata ulaşmak isteyen insan, önce kendi içindeki engelleri tanımalıdır. Nefsini arındırmaya çalışan kişi, başkalarının kusurlarını saymaktan önce kendi davranışlarını gözden geçirmelidir. Çünkü gerçek olgunluk, insanın kendisini kusursuz görmesinde değil, eksiklerini fark edip düzeltmeye çalışmasındadır.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Bir sonraki bölümde duaya, Allah’tan hakkı hak olarak gösterip ona uymayı istemeye ve vaazın kapanışına yer verilecektir.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAKKI TANIMAK, SABRETMEK VE VUSLATA YÖNELMEK
HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖREBİLMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, hak ile bâtılı birbirinden ayırabilmek ve doğruyu tanıdıktan sonra ona uygun yaşamaya gayret etmektir. Çünkü insan bazen kendi arzusunu hakikat zanneder, bazen de alışkanlıklarını doğru ölçü kabul eder. Nefis, kişinin kendi kusurlarını görmesini zorlaştırabilir. Bu sebeple insanın sürekli kendisini gözden geçirmesi, niyetini sorgulaması ve Allah’tan doğru yolu göstermesini istemesi gerekir.
Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için mutlaka hayırlı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir şeyin gerçekleşmesinin gecikmesi de onun kesinlikle kötü olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi bilgisi ve görüşüyle sınırlıdır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilendir. Bu nedenle kul, helal dairesinde gayret göstermeli, doğru kararlar almaya çalışmalı ve sonucu Allah’a havale etmelidir.
Yusuf aleyhisselamın kıssası bize sabrın, iffetin ve Allah’a güvenmenin önemini öğretir. O, zor şartlarda dahi doğru bildiğinden vazgeçmemiştir. İnsan da imtihanlarla karşılaştığında nefsinin isteklerine hemen teslim olmamalıdır. Bir arzunun gerçekleşmesini istemek başka, o arzuya ulaşmak için yanlış yollara başvurmak başkadır. Mümin, istediği sonuca ulaşmak uğruna haramı helal sayamaz; sabır ve gayretini doğru yolda göstermelidir.
VUSLATIN YOLU SABIR VE GAYRETTİR
Vuslat, insanın aradığına kavuşmasıdır. Ancak manevi anlamda vuslat yalnızca beklenen bir sonuca ulaşmak değildir. Aynı zamanda insanın Allah’a yakınlaşmak için nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve kulluk bilincini güçlendirmesidir.
Beklemek bazen insana zor gelir. İnsan bir kapının açılmasını, bir sıkıntının sona ermesini veya uzun zamandır arzuladığı bir hayra kavuşmayı ister. Fakat bekleyiş süresince insanın nasıl davrandığı da önemlidir. Sabır, sadece zamanın geçmesini seyretmek değil; beklerken doğruluktan ayrılmamak, elinden geleni yapmak ve ümitsizliğe kapılmamaktır.
Yusufluk da Züleyhalık da insanın zihninde farklı imtihanları çağrıştırabilir. Yusuf aleyhisselamın kıssasında iffet, sabır ve Allah’a bağlılık; Züleyha anlatısında ise arzu, pişmanlık ve dönüş gibi temalar üzerinde düşünülebilir. Ancak bu kıssadan çıkarılacak ders, insanları basit kalıplara ayırmak veya birini bütünüyle iyi, diğerini bütünüyle kötü ilan etmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi nefsini tanıması, yanlışından dönmesi ve Allah’ın razı olacağı bir hayat sürmeye çalışmasıdır.
Bir insanın kalbi değişebilir, hatasından ders çıkarabilir ve daha güzel bir yola yönelebilir. Bu yüzden insanları geçmişteki bir kusurlarıyla sonsuza kadar mahkûm etmek yerine, doğruya dönüş imkânını da gözetmek gerekir. Bununla birlikte tövbe, yalnızca sözle pişmanlık bildirmekten ibaret değildir. Kişi gücü yettiğince yanlışını terk etmeli, sebep olduğu zararı gidermeli ve aynı hataya dönmemek için gayret göstermelidir.
NEFSİNİ TANIYAN, YOLUNU DAHA İYİ BULUR
İnsan kendi nefsini tanıdıkça hangi konularda sabırsız olduğunu, hangi arzularının kendisini zorladığını ve hangi davranışlarının başkalarına zarar verdiğini daha iyi fark eder. Bu farkındalık, manevi gelişimin önemli bir adımıdır.
Nefis terbiyesi, insanın kendisinden nefret etmesi veya hayatın meşru güzelliklerini bütünüyle reddetmesi değildir. Asıl maksat, arzuları ölçülü hâle getirmek, helal ile haram arasındaki sınıra dikkat etmek ve insanın aklını, iradesini ve vicdanını doğru yönde kullanmasını sağlamaktır.
İbadetler, zikirler, dualar ve Kur’an okumak bu yolda insana yardımcı olur. Ancak bunların ahlaka yansıması da önemlidir. Zikir yapan insanın dili daha doğru, eli daha merhametli, davranışları daha adaletli olmalıdır. İbadet, insanı başkalarına karşı kibirli hâle getiriyorsa kişi kendi niyetini ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidir.
Bir başkasının manevi derecesi hakkında kesin hükümler vermek yerine, kendi kulluğumuzu geliştirmeye çalışmalıyız. Kimin Allah katında daha değerli olduğunu en iyi Allah bilir. Bizim sorumluluğumuz, niyetimizi temiz tutmak, ibadetlerimizi yerine getirmek, kul hakkından sakınmak ve insanlara elimizden geldiğince faydalı olmaktır.
SON SÖZ: ALLAH'TAN HAKKI İSTEMEK
Öyleyse vuslatı uzak görüp ümitsizliğe düşmeyelim. Bekleyişi de boş bir zaman olarak değerlendirmeyelim. Her günümüzü kendimizi düzeltmek, iyilik yapmak, yanlışlarımızdan dönmek ve Allah’a yaklaşmak için bir fırsat bilelim.
İnsan bazen ne istediğini bilir ama ona hangi yoldan ulaşması gerektiğini bilemez. Bazen de kendi istediğinin kendisi için hayırlı olup olmadığını anlayamaz. Bu nedenle yalnızca istediğimiz şeyin gerçekleşmesini değil, hakkın bize açıkça gösterilmesini ve o hakka uyabilecek iradenin verilmesini de istemeliyiz.
Bunun için şu duayı edelim:
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
Rabbimizden bizleri doğruyu tanıyan, tanıdığı doğruya uyan, nefsinin yanlış arzularına karşı sabreden ve insanlara karşı merhametli davranan kullarından eylemesini dileyelim. Bekleyişimizi hayırlı, gayretimizi bereketli, tövbemizi samimi ve sonumuzu hayırlı kılsın.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Onların dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.”
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ocak 2018 Çarşamba
Original Kar © glan
(Kar©glan’ın 10 Ocak 2018 Vaazı)
EÛZÜ BESMELE
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Yubeyyinullâhu lekum en tadıllû vallâhu bi kulli şey’in alîm.
Meali:
Allah, şaşırmamanız için size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nisâ Suresi, 176. ayetten pasaj)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
E leyse’llâhu bi kâfin abdehu ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.
Meali:
“Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren yoktur.”
(Zümer Suresi, 36. ayet)
KADER VE AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsan, hayatı boyunca birçok soru ile karşılaşır. Kader nedir? İnsan kendi seçimlerinden ne ölçüde sorumludur? Geleceğimiz Allah’ın ilminde biliniyorsa neden amel ediyoruz? Beklemek mi daha zordur, yoksa insanın nefsini kontrol etmesi mi?
Bu meseleleri anlamak için dinimizin öğrettiği temel ölçüleri hatırlamalıyız.
Rivayetlerde, Sürâka b. Mâlik’in Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kader ve amel hakkında sorular sorduğu aktarılır. Bu rivayetlerde verilen temel mesaj şudur: İnsan, kaderin varlığını bahane ederek çalışmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi bırakmamalıdır.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kaderle ilgili rivayetlerde insanları amele teşvik ettiği bildirilir. Çünkü insan gelecekte ne yaşayacağını bilmez. Önünde hangi imkânların açılacağını, hangi güçlüklerle karşılaşacağını ve seçimlerinin ne gibi sonuçlar doğuracağını bütünüyle öngöremez. Ona düşen, elinden geleni yapmak ve Allah’a güvenmektir.
Kader inancı, tembelliğin veya yanlış davranışların bahanesi değildir. “Nasıl olsa kaderimde yazılmış” diyerek sorumluluktan kaçmak doğru bir anlayış değildir. İnsan iradesiyle tercih yapar; iyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak ve yaptığı hataları düzeltmekle yükümlüdür.
Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen Abdullah b. Mes‘ûd rivayetinde, insanın anne karnındaki yaratılış safhalarından ve rızkının, ecelinin, amellerinin ve sonunda ulaşacağı durumun yazılmasından söz edilir. Bu rivayet, kader konusu ele alınırken sıkça anılır.
Ancak bu tür rivayetleri yorumlarken önemli bir noktayı gözden kaçırmamalıyız: Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi, insanın kendi tercihlerinden sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Biz gaybı bilemeyiz ve kaderin bütün hikmetlerini kuşatamayız. Bu nedenle görevimiz, kader üzerine tartışmayı bir sorumluluktan kaçış yolu hâline getirmek değil; doğru davranmaya, hayırlı işler yapmaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam etmektir.
ALLAH’A GÜVENMEK VE NEFSİ ARINDIRMAK
Allah Teâlâ Şems Suresi’nde şöyle buyurur:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ.
Meali:
“Nefse ve ona düzen verene; ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
(Şems Suresi, 7–9. ayetler)
Bu ayetler bize insanın kendi iç dünyasına dikkat etmesi gerektiğini hatırlatır. Her insan iyilik ile kötülük arasında seçim yapabileceği durumlarla karşılaşır. Öfkelendiğinde sabırlı davranmak, imkânı varken haksız kazançtan uzak durmak, arzu duyduğu bir şey haramsa kendisini ondan alıkoymak ve başkasının hakkını gözetmek nefs terbiyesinin parçalarıdır.
Nefsi arındırmak, insanın bütün arzularını düşünmeden bastırması demek değildir. Asıl mesele, arzularını dinin ve ahlakın ölçüleri içinde yönetebilmesidir. Sabır, irade ve samimiyet zamanla gelişir. İnsan bazen zorlanabilir; fakat her zorlanma, doğru yönde çaba göstermesine engel değildir.
YUSUF VE ZÜLEYHA: BEKLEMEK Mİ, NEFSİ KORUMAK MI ZOR?
Kardeşlerim!
Hz. Yusuf’un kıssası, Kur’an-ı Kerim’de iffet, sabır, tevekkül ve Allah’a bağlılık bakımından üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir kıssadır.
Hz. Yusuf, kendisini günaha çağıran bir durumla karşılaştığında nefsine uymamış, Allah’a sığınmış ve haramdan uzak durmayı seçmiştir. Bu davranışı, insanın arzu ettiği her şeye hemen ulaşmaya çalışmaması gerektiğini gösterir. Bazen insanın gerçek imtihanı, bir şeyi elde etmek değil, onu elde etmek uğruna yanlış bir yola sapmamaktır.
Züleyha ile Hz. Yusuf’un daha sonraki hayatlarına ve evliliklerine dair çeşitli kıssa ve menkıbeler anlatılagelmiştir. Ancak bu anlatıların ayrıntılarının Kur’an’da açıkça bildirilmediğini ve aktarılan her rivayetin sahih kabul edilemeyeceğini bilmek gerekir. Bu nedenle bu tür hikâyelerden ders çıkarırken, kesin dinî hükümleri yalnızca doğruluğu sabit olmayan anlatılara dayandırmamalıyız.
Bu kıssadan çıkarılabilecek temel ders şudur: İnsan bazen bir arzusuna ulaşmak için uzun süre bekler. Beklediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyebilir. Bu yüzden sabırla hareket etmeli, doğru yoldan ayrılmamalı ve sonucu Allah’a bırakmalıdır.
Peki, Hz. Yusuf gibi nefsine hâkim olmak mı daha zordur, yoksa Züleyha’ya atfedilen anlatılardaki gibi bir arzuyu yıllarca kalbinde taşımak mı?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Her insanın imtihanı farklıdır. Kimi insan için bir arzudan vazgeçmek zordur; kimi için de istediği hâlde beklemek, sabretmek ve ümidini korumak zordur. Önemli olan, imtihanın biçimi ne olursa olsun Allah’ın koyduğu sınırları gözetmektir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamalıyız: **Zamanın geçmesi, tek başına haram olan bir şeyi helal hâle getirmez.** Bir davranışın hükmü; dinî ölçülere, şartlara ve ilgili hükümlere göre değerlendirilir. Örneğin evlilik, nikâh ile helal bir ilişki kurar; fakat bu, daha önceki haram davranışların zaman geçmesiyle kendiliğinden helal olduğu anlamına gelmez.
İnsan hayatında şartlar değişebilir. Bir şeyin hükmü, şartların veya ilgili dinî durumun değişmesiyle farklılaşabilir; ancak bu değişimi yalnızca zamanın geçmesine bağlamak doğru değildir. Mümin, kendi arzusunu dinî hüküm yerine koymamalı ve haramı helal saymak için kendince gerekçeler üretmemelidir.
BİR MEYVENİN OLGUNLAŞMASI GİBİ SABIR
Bir meyve düşünelim. Çiftçi toprağı hazırlar, tohumu eker, gerektiğinde toprağı sular ve bitkinin gelişmesini bekler. Mevsimler geçer; bitki büyür, çiçek açar ve meyve verir. Meyvenin olgunlaşması için belirli bir süreç gerekir. Onu vaktinden önce koparmak, beklenen lezzetin ve olgunluğun oluşmasına engel olabilir.
İnsan hayatında da bazı işler sabır ve emek ister. Bir bilgiye ulaşmak, bir mesleği öğrenmek, güvenilir bir insan olmak, aile kurmak veya bir ibadette istikrar kazanmak bir anda gerçekleşmeyebilir. Bunların her biri emek, dikkat ve zaman gerektirir.
Bu benzetmeden, her bekleyişin mutlaka arzuladığımız sonuca ulaşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bazen çok istediğimiz bir şey gerçekleşmez; bazen de gerçekleşen şeyin düşündüğümüz kadar hayırlı olmadığını anlarız. Sabır, yalnızca sonuca ulaşana kadar beklemek değil, sonuç ne olursa olsun doğru yoldan ayrılmamaya çalışmaktır.
Ekmek de soframıza gelene kadar uzun bir emek zincirinden geçer. Çiftçinin tohumu ekmesinden ürünün yetişmesine, hasat edilmesinden öğütülmesine, hamur hâline getirilip pişirilmesine kadar birçok insanın emeği vardır. Soframızdaki bir dilim ekmeğin arkasında bile sayısız sebep ve emek bulunur.
Bu nedenle nimeti küçümsememeli, onu elde etmek için çalışan insanları unutmamalıyız. Yediğimiz lokmanın helal olmasına dikkat etmeli ve sahip olduğumuz nimetler için şükretmeliyiz.
Ayrıca bize verilen enerjiyi ve zamanı nasıl kullandığımızı da düşünmeliyiz. Gücümüzü ibadete, çalışmaya, ailemize ve insanlara faydalı olmaya mı ayırıyoruz? Yoksa onu başkalarını incitmek, haksızlık etmek veya kendimize ve çevremize zarar vermek için mi kullanıyoruz?
Asıl muhasebe burada başlar. Çünkü nimet yalnızca bize verilmiş bir imkân değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
AMELLERİN KAYDEDİLMESİ VE HESAP GÜNÜ
İslam inancına göre insanın yaptığı işler Allah’ın bilgisi dâhilindedir ve insan yaptıklarından sorumludur. Kur’an-ı Kerim’de insanın sözlerinin ve davranışlarının kaydedilmesinden, kıyamet günü de bunların karşılığını görmesinden söz edilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
İz yetelakkâl-mutelakkıyâni anil yemîni ve aniş-şimâli kaîd. Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd.
Meali:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında, onu gözetleyen ve kaydetmeye hazır bir melek bulunmasın.”
(Kâf Suresi, 17–18. ayetler)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ
Ve inne aleykum le hâfızîn.
Meali:
“Üzerinizde elbette gözetleyiciler vardır.”
(İnfitâr Suresi, 10. ayet)
Bu ayetler, insanın sorumluluğunu ve yaptıklarının kaybolmadığını hatırlatır. Bir sözün veya davranışın başkaları tarafından görülmemesi, onun ahlaki değerini ortadan kaldırmaz. İnsan yalnızca toplum önündeki görüntüsünden ibaret değildir; gizli davranışları ve niyeti de Allah’ın bilgisi dâhilindedir.
İslam geleneğinde insanın amellerini kaydetmekle görevli melekler “Kirâmen Kâtibîn” olarak anılır. Bu konuda farklı hadis ve tefsir kaynaklarında çeşitli açıklamalar yer alır. Rivayetlerin ayrıntılarını aktarırken kaynaklarının ve sıhhat derecelerinin gözetilmesi gerekir. Kesinliği bilinmeyen ayrıntıları tartışmasız bir gerçek gibi anlatmaktan kaçınmalıyız.
İNSANIN KENDİSİNİ MUHASEBE ETMESİ
İnsan geçmişte yaşadığı bazı olayları hatırlayabilir. Çocuklukta duyduğu bir söz, yıllar önce gördüğü bir manzara veya hayatında iz bırakan bir olay hafızasında yeniden canlanabilir. Gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyularımız çevremizden bilgi alır; beynimiz bu bilgilerin bir kısmını işler ve hafızada tutar.
Fakat insan hafızası kusursuz bir kamera gibi çalışmaz. Hatırladıklarımız zamanla değişebilir, bazı ayrıntıları unutabilir veya olayları yanlış yorumlayabiliriz. Bu nedenle hafızamızın işleyişini doğrudan gayb âlemiyle veya Levh-i Mahfuz’un mahiyetiyle eşitlemek doğru değildir.
Levh-i Mahfuz, İslam inancında Allah’ın takdirinin ve bilgisinin kaydıyla ilişkilendirilen dinî bir kavramdır. Onu dünyadaki internet sitelerine, video arşivlerine veya bilgisayarların kayıt sistemlerine birebir benzetmek, açıklayıcı bir mecaz olarak düşünülebilir; ancak bu benzetmeler gaybın gerçek mahiyetini ortaya koymaz.
Asıl üzerinde durmamız gereken, insanın kendi davranışlarının sorumluluğundan kaçamayacağıdır. Bir haksızlık yaptığımızda “Kimse görmedi” diyebiliriz; fakat bu, haksızlığı doğru hâle getirmez. Bir iyilik yaptığımızda kimse teşekkür etmese bile iyiliğin değeri ortadan kalkmaz.
İnsanın kendi kendisini denetlemesi, dinî sorumluluğunun önemli bir parçasıdır. Başkalarının görmediği yerde de dürüst olmak, emaneti korumak, yalan söylememek ve kul hakkına girmemek gerçek ahlâkın göstergelerindendir.
ELLERİN VE AYAKLARIN ŞAHİTLİĞİ
Allah Teâlâ Yâsîn Suresi’nde şöyle buyurur:
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
El-yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
Meali:
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.”
(Yâsîn Suresi, 65. ayet)
Nûr Suresi’nde de şöyle buyrulur:
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya‘melûn.
Meali:
“O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına karşılık onların aleyhinde şahitlik edecektir.”
(Nûr Suresi, 24. ayet)
Bu ayetler, ahirette insanın kendi davranışlarıyla yüzleşeceğini bildirir. Dünyada inkâr edilen veya gizlenmeye çalışılan gerçeklerin Allah katında gizli kalmayacağını hatırlatır.
İnsanın organlarının bu şahitliği nasıl gerçekleştireceği, gayb âlemine ait bir meseledir. Bunu bugünkü kamera, bilgisayar veya hafıza sistemleriyle birebir aynı kabul etmemeliyiz. Bu benzetmeler yalnızca konuyu anlamaya yardımcı olmak için kullanılabilir; ayetlerin gerçek anlamını ve ahiretteki olayların mahiyetini bütünüyle açıklamaz.
Bu yüzden insan, kendisini gözetleyen bir kamera varmış gibi davranmaktan daha fazlasını yapmalıdır: Allah’a karşı sorumluluğunu bilerek, kimse kendisini görmese bile doğru olanı seçmelidir.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, kader inancı bizi amelsizliğe değil, sorumluluğa yöneltmelidir. Hz. Yusuf’un kıssası bize nefsimizi korumayı ve sabretmeyi; yaratılış ve hesap ayetleri ise davranışlarımızı gözden geçirmeyi öğretir.
İnsanın gerçek başarısı, her arzusuna ulaşması değil; arzuları ile sorumlulukları çatıştığında doğru olanı seçebilmesidir.
Birinci Bölümün Sonu
İkinci bölümde: Miraç ve cehennemle ilgili anlatılar, bunların kaynaklarına ilişkin ihtiyat, kul hakkı, namaz ve hesap günü konuları üzerinde durulacaktır.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
İKİNCİ BÖLÜM: MİRAÇ, CEHENNEM, AMELLER VE İNSANIN SORUMLULUĞU
MİRAÇ ANLATILARI VE RİVAYETLERİN DEĞERİ
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde gördükleri hakkında çeşitli eserlerde farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımların bir kısmında cennet, cehennem, melekler ve insanların amellerinin karşılıkları hakkında ayrıntılı tasvirlere yer verilir. Ancak bir sözün dinî bir eserde bulunması veya Hz. Peygamber’e nispet edilmesi, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Bu sebeple her rivayeti Kur’an ve güvenilir hadis kaynakları ışığında değerlendirmek gerekir.
Dinî meselelerde ölçümüz korkutucu hikâyelerin çokluğu değil, hakikate uygunluktur. Bir rivayeti dinlerken onun kaynağını, güvenilirliğini ve hangi anlamda aktarılmış olabileceğini araştırmalıyız. Bilmediğimiz hususlarda kesin konuşmamak da ilmin ve edebin bir gereğidir.
Cehennemle ilgili bazı anlatılarda farklı dinlere mensup insanlar belirli katlara yerleştirilir ve çeşitli günahlar için ayrıntılı cezalar tasvir edilir. Fakat güvenilir bir delil olmadan belirli bir dinin bütün mensupları veya belirli bir insan topluluğu hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir. İnsanların niyetlerini, kendilerine ulaşan bilgiyi, şartlarını ve nihai durumlarını en iyi Allah bilir.
Kur’an’ın bize öğrettiği temel hakikat şudur: İnsan yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Haksızlık, kul hakkı, yetim malını yemek, faizle haksız kazanç elde etmek, yalan söylemek, iftira atmak, emanete ihanet etmek ve insanlara zulmetmek ağır sorumluluklar doğurur. Bu günahlardan sakınmak, yalnızca cezadan korkmak için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve kullara karşı adaletli olmak için de gereklidir.
BESMELE, TEVEKKÜL VE ALLAH’A SIĞINMAK
Kur’an-ı Kerim’de cehennemin görevlilerinin sayısı hakkında şöyle buyrulur:
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
“Onun üzerinde on dokuz görevli vardır.” (Müddessir Suresi, 74/30)
Bu ayette bildirilen hususu, kesin delili bulunmayan sayısal yorumlarla genişletmemek gerekir. Besmele ise Müslümanın hayatında önemli bir yere sahiptir. İnsan bir işe Allah’ın adını anarak başladığında, yaptığı işin hayırlı, helal ve bereketli olmasını ister. Besmele, Allah’a yönelişin, O’na dayanmanın ve her işte O’nun yardımını dilemenin ifadesidir.
Ancak Besmele’yi belirli sayıda okumakla her türlü tehlikeden kesin olarak korunulacağı veya ahirette belirli bir cezadan mutlaka kurtulunacağı yönündeki iddiaları, sahih bir delil olmadan dinî hüküm gibi sunamayız. Dua ve zikir, insanın Allah’a kulluğunun bir parçasıdır; bunların yanında tövbe etmek, kul hakkından sakınmak, farzları yerine getirmek ve güzel ahlakla yaşamak da gerekir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez; fakat bu ümidi günahları önemsememek için bir mazeret olarak da kullanmaz. Korku ile ümit arasında dengeli bir hayat sürer. Günah işlediğinde tövbe eder, birine haksızlık ettiğinde hakkını iade etmeye çalışır, bir kusurunu fark ettiğinde kendisini düzeltmek için gayret gösterir.
CEHENNEME UĞRAMAK VE KURTULUŞ MESELESİ
Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi’nde şöyle buyrulur:
وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا ۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا
“Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak hükme bağladığı bir iştir.” (Meryem Suresi, 19/71)
Ardından şöyle buyrulur:
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarır, zalimleri ise orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.” (Meryem Suresi, 19/72)
Bu ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı açıklamalarda cehenneme uğramak veya yaklaşmak, bazılarında ise onun üzerinden geçmek şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu sebeple ayetleri tek bir yorumla sınırlandırıp bütün insanlar hakkında ayrıntılı ve kesin hükümler vermek doğru değildir.
Ayetlerin devamında takva sahiplerinin kurtarılacağı, zalimlerin ise kendi yaptıklarının karşılığıyla yüzleşeceği bildirilir. Buradan çıkaracağımız önemli ders, insanın kendisini hesaba çekmesi ve Allah’a karşı sorumluluğunu unutmamasıdır.
Hiç kimse yalnızca kendisini iyi gördüğü için kurtuluşunu garanti saymamalıdır. Aynı şekilde günah işlemiş bir insan da tövbe kapısının kapandığını düşünerek ümitsizliğe düşmemelidir. Allah’ın adaleti kadar rahmeti de büyüktür. Samimi tövbe, iman, güzel amel ve kul haklarını telafi etmek insanın hayatında önemli bir yer tutar.
SIRAT, HESAP VE AMELLERİN KARŞILIĞI
İslamî kaynaklarda sırat, ahiret hayatında insanların karşılaşacağı önemli bir mesele olarak anlatılır. Bu konuda nakledilen rivayetlerin ayrıntıları ve sıhhat dereceleri birbirinden farklı olabilir. Bu sebeple rivayetlerdeki her ayrıntıyı kesin bilgi olarak aktarmak yerine, Kur’an’ın açıkça bildirdiği hesap, adalet ve sorumluluk ilkelerine odaklanmalıyız.
Dünya hayatında insanın önüne birçok yol çıkar. Bu yollardan biri doğruluğa, adalete, merhamete ve Allah’a kulluğa götürür; diğeri ise bencilliğe, haksızlığa ve nefsin arzularına teslim olmaya sürükleyebilir. İnsan her gün yaptığı tercihlerle kendi yolunu şekillendirir.
Namazı korumak, emanete riayet etmek, doğru sözlü olmak, insanlara eziyet etmemek, anne babaya iyilik etmek ve ihtiyaç sahiplerini gözetmek, kulluğun önemli göstergelerindendir. Bunlar yalnızca dil ile ifade edilecek öğütler değil, hayata geçirilmesi gereken sorumluluklardır.
Namaz konusunda ihmalkâr davranan kimse de ümitsizliğe kapılmadan kendisini düzeltmeye çalışmalıdır. İbadetteki eksiklikleri hafife almak doğru olmadığı gibi, bir insanı hatası sebebiyle bütünüyle değersiz görmek de doğru değildir. Nasihat, insanı aşağılamak için değil, iyiliğe davet etmek için yapılır.
İnsanın yaptığı her davranışın bir karşılığı vardır. Bazen bunun sonucunu dünyada görür, bazen de gerçek karşılığının ahirette ortaya çıkacağına inanırız. Fakat belirli bir kişinin ahirette ne yaşayacağını kesin biçimde söylemek bizim görevimiz değildir. Bizim görevimiz doğruyu anlatmak, yanlıştan sakındırmak, kendi nefsimizi hesaba çekmek ve Allah’ın rahmetini umarak güzel işler yapmaktır.
KORKUTMAK DEĞİL, İBRET ALMAK
Dinî sohbetlerde cehennem, hesap ve azap konuları anlatılırken ölçülü olmak gerekir. Güvenilir kaynaklara dayanmayan, insanları korkutmak amacıyla ayrıntılandırılan hikâyeler bazen dinin asıl mesajını gölgede bırakabilir. Özellikle hayvanlara yapılan muameleleri belirli günahların doğrudan karşılığı gibi anlatmak veya bu tür benzetmeler üzerinden dinî hükümler çıkarmak doğru değildir.
İslam ahlakı, insanın yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da merhametli olmasını gerektirir. Bir canlıya eziyet etmemek, ona gereksiz yere zarar vermemek ve gücümüz yettiğince şefkatle davranmak da ahlakımızın bir parçasıdır.
Bir vaazın amacı, insanı dehşete düşürüp çaresiz bırakmak değil; ona hakikati hatırlatıp kendisini düzeltmesine yardımcı olmaktır. Cehennemden sakınmayı anlatırken cennetin rahmetini, hesap gününü anlatırken tövbe imkânını, günahları anlatırken iyilik ve bağışlanma yollarını da hatırlatmalıyız.
İnsan bazen nefsine yenilir, bazen sabırsızlık gösterir, bazen de doğru bildiği yoldan uzaklaşır. Önemli olan, hatayı savunmak yerine fark edebilmek ve yeniden doğruya yönelmektir. Allah’a yönelen, samimiyetle tövbe eden ve elinden geldiğince haksızlıkları telafi etmeye çalışan kimse, rahmetten ümidini kesmemelidir.
İşte burada sabrın ve bekleyişin anlamı yeniden ortaya çıkar. Yusuf aleyhisselamın kıssasında gördüğümüz gibi, insanın önüne zor imtihanlar çıkabilir. Fakat sabır, yalnızca oturup beklemek değildir. Sabır; haramdan uzak durmak, doğru davranışta sebat etmek, elinden gelen gayreti göstermek ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Vuslata ulaşmak isteyen insan, önce kendi içindeki engelleri tanımalıdır. Nefsini arındırmaya çalışan kişi, başkalarının kusurlarını saymaktan önce kendi davranışlarını gözden geçirmelidir. Çünkü gerçek olgunluk, insanın kendisini kusursuz görmesinde değil, eksiklerini fark edip düzeltmeye çalışmasındadır.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Bir sonraki bölümde duaya, Allah’tan hakkı hak olarak gösterip ona uymayı istemeye ve vaazın kapanışına yer verilecektir.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAKKI TANIMAK, SABRETMEK VE VUSLATA YÖNELMEK
HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖREBİLMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, hak ile bâtılı birbirinden ayırabilmek ve doğruyu tanıdıktan sonra ona uygun yaşamaya gayret etmektir. Çünkü insan bazen kendi arzusunu hakikat zanneder, bazen de alışkanlıklarını doğru ölçü kabul eder. Nefis, kişinin kendi kusurlarını görmesini zorlaştırabilir. Bu sebeple insanın sürekli kendisini gözden geçirmesi, niyetini sorgulaması ve Allah’tan doğru yolu göstermesini istemesi gerekir.
Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için mutlaka hayırlı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir şeyin gerçekleşmesinin gecikmesi de onun kesinlikle kötü olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi bilgisi ve görüşüyle sınırlıdır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilendir. Bu nedenle kul, helal dairesinde gayret göstermeli, doğru kararlar almaya çalışmalı ve sonucu Allah’a havale etmelidir.
Yusuf aleyhisselamın kıssası bize sabrın, iffetin ve Allah’a güvenmenin önemini öğretir. O, zor şartlarda dahi doğru bildiğinden vazgeçmemiştir. İnsan da imtihanlarla karşılaştığında nefsinin isteklerine hemen teslim olmamalıdır. Bir arzunun gerçekleşmesini istemek başka, o arzuya ulaşmak için yanlış yollara başvurmak başkadır. Mümin, istediği sonuca ulaşmak uğruna haramı helal sayamaz; sabır ve gayretini doğru yolda göstermelidir.
VUSLATIN YOLU SABIR VE GAYRETTİR
Vuslat, insanın aradığına kavuşmasıdır. Ancak manevi anlamda vuslat yalnızca beklenen bir sonuca ulaşmak değildir. Aynı zamanda insanın Allah’a yakınlaşmak için nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve kulluk bilincini güçlendirmesidir.
Beklemek bazen insana zor gelir. İnsan bir kapının açılmasını, bir sıkıntının sona ermesini veya uzun zamandır arzuladığı bir hayra kavuşmayı ister. Fakat bekleyiş süresince insanın nasıl davrandığı da önemlidir. Sabır, sadece zamanın geçmesini seyretmek değil; beklerken doğruluktan ayrılmamak, elinden geleni yapmak ve ümitsizliğe kapılmamaktır.
Yusufluk da Züleyhalık da insanın zihninde farklı imtihanları çağrıştırabilir. Yusuf aleyhisselamın kıssasında iffet, sabır ve Allah’a bağlılık; Züleyha anlatısında ise arzu, pişmanlık ve dönüş gibi temalar üzerinde düşünülebilir. Ancak bu kıssadan çıkarılacak ders, insanları basit kalıplara ayırmak veya birini bütünüyle iyi, diğerini bütünüyle kötü ilan etmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi nefsini tanıması, yanlışından dönmesi ve Allah’ın razı olacağı bir hayat sürmeye çalışmasıdır.
Bir insanın kalbi değişebilir, hatasından ders çıkarabilir ve daha güzel bir yola yönelebilir. Bu yüzden insanları geçmişteki bir kusurlarıyla sonsuza kadar mahkûm etmek yerine, doğruya dönüş imkânını da gözetmek gerekir. Bununla birlikte tövbe, yalnızca sözle pişmanlık bildirmekten ibaret değildir. Kişi gücü yettiğince yanlışını terk etmeli, sebep olduğu zararı gidermeli ve aynı hataya dönmemek için gayret göstermelidir.
NEFSİNİ TANIYAN, YOLUNU DAHA İYİ BULUR
İnsan kendi nefsini tanıdıkça hangi konularda sabırsız olduğunu, hangi arzularının kendisini zorladığını ve hangi davranışlarının başkalarına zarar verdiğini daha iyi fark eder. Bu farkındalık, manevi gelişimin önemli bir adımıdır.
Nefis terbiyesi, insanın kendisinden nefret etmesi veya hayatın meşru güzelliklerini bütünüyle reddetmesi değildir. Asıl maksat, arzuları ölçülü hâle getirmek, helal ile haram arasındaki sınıra dikkat etmek ve insanın aklını, iradesini ve vicdanını doğru yönde kullanmasını sağlamaktır.
İbadetler, zikirler, dualar ve Kur’an okumak bu yolda insana yardımcı olur. Ancak bunların ahlaka yansıması da önemlidir. Zikir yapan insanın dili daha doğru, eli daha merhametli, davranışları daha adaletli olmalıdır. İbadet, insanı başkalarına karşı kibirli hâle getiriyorsa kişi kendi niyetini ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidir.
Bir başkasının manevi derecesi hakkında kesin hükümler vermek yerine, kendi kulluğumuzu geliştirmeye çalışmalıyız. Kimin Allah katında daha değerli olduğunu en iyi Allah bilir. Bizim sorumluluğumuz, niyetimizi temiz tutmak, ibadetlerimizi yerine getirmek, kul hakkından sakınmak ve insanlara elimizden geldiğince faydalı olmaktır.
SON SÖZ: ALLAH'TAN HAKKI İSTEMEK
Öyleyse vuslatı uzak görüp ümitsizliğe düşmeyelim. Bekleyişi de boş bir zaman olarak değerlendirmeyelim. Her günümüzü kendimizi düzeltmek, iyilik yapmak, yanlışlarımızdan dönmek ve Allah’a yaklaşmak için bir fırsat bilelim.
İnsan bazen ne istediğini bilir ama ona hangi yoldan ulaşması gerektiğini bilemez. Bazen de kendi istediğinin kendisi için hayırlı olup olmadığını anlayamaz. Bu nedenle yalnızca istediğimiz şeyin gerçekleşmesini değil, hakkın bize açıkça gösterilmesini ve o hakka uyabilecek iradenin verilmesini de istemeliyiz.
Bunun için şu duayı edelim:
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
Rabbimizden bizleri doğruyu tanıyan, tanıdığı doğruya uyan, nefsinin yanlış arzularına karşı sabreden ve insanlara karşı merhametli davranan kullarından eylemesini dileyelim. Bekleyişimizi hayırlı, gayretimizi bereketli, tövbemizi samimi ve sonumuzu hayırlı kılsın.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Onların dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.”
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ocak 2018 Çarşamba
Original Kar © glan
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
(Kar©glan'ın 2 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Lâ tahzen innallâhe me'anâ.
Meali:
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
(Sadakallahülazîm, Tevbe Suresi, 40. ayetten pasaj)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَىٰ ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَىٰ مِنْ ذَٰلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lem tera ennallâhe ya'lemu mâ fis semâvâti ve mâ fil ard. Mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksera illâ huve meahum eyne mâ kânû. Summe yunebbiuhum bimâ amilû yevmel kıyâmeh. İnnallâhe bikulli şey'in alîm.
Meali:
“Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur. Bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Sadakallahülazîm, Mücâdele Suresi, 7. ayet)
SEVR MAĞARASINDAKİ TEVEKKÜL
Hicret sırasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hz. Ebû Bekir, Sevr Mağarası'nda bulunuyorlardı. Hz. Ebû Bekir, kendilerini arayanların mağaranın yakınına kadar gelmesinden endişe ederek şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Onlardan biri eğilip ayaklarının dibine baksa bizi görebilir.”
Peygamber Efendimiz ise ona Allah'a güvenmesini hatırlatarak şu meşhur sözü söyledi:
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
Bu söz, zor zamanlarda müminin nasıl bir iman ve tevekkül içinde olması gerektiğini anlatır. İnsan elinden gelen tedbiri alır; ancak bütün sonuçların kendi kontrolünde olmadığını da bilir. Tevekkül, tedbiri terk etmek değil, gerekeni yaptıktan sonra Allah'a güvenmektir.
Peygamber Efendimizin bu sözü, insanın yalnız kaldığını düşündüğü zamanlarda da Allah'ın ilminden, kudretinden ve yardımından ümit kesmemesi gerektiğini hatırlatır.
(Rivayet için bk. İsfahânî, Delâil, s. 278)
SALÂT VE SELÂM
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Ey kardeşim! Bugünkü tefekkürümüzün konusu, iki kişinin üçüncüsünün Allah olmasıdır. Bu ifadeyi doğru anlamak gerekir. Allah'ın kullarıyla beraber olması, O'nun her şeyi bilmesi, görmesi ve hiçbir şeyin ilminden uzak kalmaması demektir. Bu beraberlik, Allah'ın insanlar gibi bir mekânda bulunması anlamına gelmez.
İnsan bazen kendisini yalnız zanneder. Bir sırrını kimsenin bilmediğini, bir davranışının görülmediğini veya bir sözünün hiçbir zaman ortaya çıkmayacağını düşünebilir. Oysa Mücâdele Suresi'nin yedinci ayeti bize Allah'ın her şeyi bildiğini hatırlatır. İnsanların birbirlerinden gizledikleri sözler de yaptıkları işler de Allah'ın bilgisi dışına çıkamaz.
Öyleyse hayatımızın her alanında bu bilinci taşımaya çalışalım. Konuşurken, yazarken, alışveriş yaparken, bir karar verirken veya kimsenin görmediğini düşündüğümüz bir yerde bulunurken Allah'a karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.
Bu bilinç insanı yalnızca korkuyla değil, aynı zamanda güven ve huzurla da yaşatır. Çünkü Allah'ın her şeyi bilmesi, yalnızca hatalarımızın bilinmesi demek değildir; samimi niyetlerimizin, çektiğimiz sıkıntıların, yaptığımız iyiliklerin ve kimsenin fark etmediği fedakârlıklarımızın da O'nun bilgisi dâhilinde olması demektir.
HER İŞTE DOĞRUYU VE GÜZELİ ARAMAK
İnsanlar arasında farklı karakterler, farklı yetenekler ve farklı tercihler vardır. Her insanın aynı şekilde düşünmesi, aynı işi yapması veya aynı hayatı seçmesi beklenemez. Önemli olan, insanın kendi kabiliyetini tanıması ve onu hayırlı işlerde kullanmasıdır.
Bazen bir işi yapmak diğerinden daha kolaydır. Bazen zor olanı başarmak daha fazla emek ve sabır ister. Ancak bir işin zor olması, onu yapan kişiyi kendiliğinden daha değerli hâle getirmediği gibi, kolay bir işi seçmek de insanı değersiz yapmaz. Değer, yalnızca zorlukta değil; niyette, gayrette, ahlakta ve yapılan işin hayra hizmet etmesindedir.
Bir insanın başarısını başkasının başarısıyla kıyaslamak yerine, kendi imkânları içinde ne kadar gayret gösterdiğine bakması daha doğrudur. Herkesin imtihanı farklı olabilir. Kimi sabırla, kimi ilimle, kimi hizmetle, kimi de ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirerek olgunlaşır.
Bu sebeple kardeşlerim, birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Kim daha doğru sözlü olacak, kim daha merhametli davranacak, kim emaneti daha iyi koruyacak, kim ihtiyacı olan bir insana daha fazla yardımcı olacak? Asıl kazanılması gereken yarış budur.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
İkinci bölümde yaratılış üzerine tefekkür, tabiatın farklılıkları, insanın tercihleri ve “Eğri mi, doğru mu daha hayırlıdır?” sorusu üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
İKİNCİ BÖLÜM
FARKLILIKLARIN İÇİNDEKİ HİKMETİ GÖREBİLMEK
Değerli kardeşlerim!
İnsan bazen bir olaya kendi bulunduğu yerden bakar ve kendi bakış açısını tek doğru zanneder. Hâlbuki hayatın içinde farklı şartlar, farklı kabiliyetler ve farklı ihtiyaçlar vardır. Bir insanın kolaylıkla yaptığı bir işi başka bir insan zorlanarak yapabilir. Birinin başarılı olduğu alanda diğeri başka bir alanda başarılı olabilir. Bu nedenle insanları yalnızca bir konuda gösterdikleri beceriye göre değerlendirmek doğru değildir.
Mesela araba kullanırken park etmenin bile farklı yöntemleri vardır. Kimi sürücü aracını iki aracın arasına paralel olarak park eder, kimi geri geri yanaşır, kimi de aracını dik bir şekilde park eder. Her yöntemin kendine göre şartları ve incelikleri vardır. Buradan çıkaracağımız ders, bir yöntemin diğerinden her zaman üstün olduğu değil, şartları doğru değerlendirmenin ve gerekli beceriyi kazanmanın önemli olduğudur.
Bu örnekleri insanların kadın veya erkek oluşuna göre üstünlük kurmak için kullanmamalıyız. İnsanların değeri cinsiyetleriyle, dış görünüşleriyle veya bir işi hangi yöntemle yaptıklarıyla ölçülmez. Allah katında asıl ölçü, takva, güzel ahlak ve salih ameldir.
Öyleyse birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Birbirimizi küçük düşürmek yerine birbirimize yardımcı olalım. Bir başkasının başarısını kıskanmak yerine ondan öğrenmeye çalışalım. Çünkü insanın olgunluğu, başkasını yenmesinden önce kendi nefsini terbiye edebilmesinde ortaya çıkar.
KÂİNATA BAKIP YARATILIŞ ÜZERİNE DÜŞÜNMEK
Aziz kardeşlerim!
İnsan kâinata dikkatle baktığında muazzam bir düzenle karşılaşır. Güneş, Ay, Dünya, yıldızlar, bitkiler ve canlılar… Her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, mevsimlerin meydana gelmesi, tohumların filizlenmesi ve canlıların yaşamlarını sürdürmesi insana yaratılış üzerine düşünme fırsatı verir.
Kur’an-ı Kerim’de göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ibretler bulunduğu bildirilir. İnsan bu işaretler üzerinde düşündükçe hem kendi bilgisinin sınırlılığını fark eder hem de kendisine verilen nimetlerin kıymetini daha iyi anlar.
Burada önemli bir hususu da belirtmek isterim: Kâinat hakkında düşündüğümüz her benzetmeyi bilimsel gerçek veya dinî hüküm olarak sunmamalıyız. Bir benzetme, insanın düşünmesine yardımcı olabilir; fakat astronomiyle ilgili bilgiler gözleme ve bilime, gayba ilişkin dinî bilgiler ise güvenilir dinî kaynaklara dayanmalıdır.
Örneğin Ay’ın evreleri yaklaşık yirmi dokuz buçuk günlük bir döngü içinde tekrar eder. Dünya’nın mevsimleri yaşamasında ise eksen eğikliği önemli rol oynar. Bu düzenleri incelemek, insanın Rabbimizin yarattığı âlem üzerine tefekkür etmesine engel değildir; bilakis, doğru bilgiyle yapılan tefekkür daha sağlam bir anlayış kazandırır.
Aynı şekilde insan ömrü, hayvanların yaşam süreleri, ağaçların büyümesi ve gök cisimlerinin hareketleri birbirinden farklıdır. Bunları tek bir sayı üzerinden açıklamaya çalışmak doğru olmaz. Cinlerin ömürleri veya gayb âlemindeki varlıkların kâinatta hangi yörüngelerde bulunduğu gibi konularda da kesin bilgimiz olmayan hususlarda hüküm vermekten kaçınmalıyız.
Müminin yapması gereken, bildiği yerde bilgisiyle konuşmak, bilmediği yerde ise haddini bilmektir. Çünkü insanın her şeyi bilmemesi bir eksiklik değildir; bilmediğini kabul etmemesi ise onu yanlış kanaatlere sürükleyebilir.
TOHUMDAN MEYVEYE: YARATILIŞ ÜZERİNE BİR TEFEKKÜR
Bir meyve ağacını düşünelim. Küçücük bir tohum toprağa düşer, uygun şartları bulduğunda filizlenir, kök salar, gövdesi ve dalları gelişir. Zaman içinde çiçek açar ve meyve verir. O meyvenin içinde de yeni bir hayatın başlangıcı olabilecek tohumlar bulunur.
İnsan bu sürece baktığında hayatın ne kadar dikkat çekici olduğunu görür. Tohumun gelişebilmesi için suya, uygun sıcaklığa, toprağa ve başka çevresel şartlara ihtiyacı vardır. Her bitkinin kendine özgü gelişme biçimi bulunur. Bir elma çekirdeğinden elma ağacı, uygun şartlarda bir armut çekirdeğinden de armut ağacı gelişir.
Bu örnek bize bir başka hakikati hatırlatır: İnsan da yetiştiği ortamdan, öğrendiklerinden, yaptığı tercihlerden ve kurduğu ilişkilerden etkilenir. Güzel söz, faydalı bilgi, sabır ve merhamet insanın iç dünyasını besler. Kibir, haset, öfke ve haksızlık ise insanın gönlünü karartabilir.
Ancak insan bir bitki gibi yalnızca çevresinin esiri değildir. Aklı, iradesi ve tercihleri vardır. Yanlış yaptığında hatasını anlayabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sebeple hiçbir insanı geçmişiyle bütünüyle mahkûm etmemeli, kimsenin de kendiliğinden kusursuz olduğunu düşünmemeliyiz.
İnsanların manevi gelişiminde ilim, güzel ahlak, ibadet, zikir ve samimi bir gayretin yeri vardır. Bir topluluğa veya yola mensup olmak da kişiye sorumluluk yükler. Kişi, mensubiyetini başkalarına üstünlük taslamak için değil, kendisini daha güzel ahlaklı ve daha faydalı bir insan hâline getirmek için değerlendirmelidir.
EĞRİ Mİ DAHA HAYIRLI, DOĞRU MU?
Kardeşlerim!
Şimdi sizlere üzerinde düşünülmesi gereken bir soru sorayım: Eğri mi daha hayırlıdır, doğru mu? Yaz mı daha hayırlıdır, kış mı? Gece mi daha hayırlıdır, gündüz mü?
Bu soruların cevabı, neyi kastettiğimize bağlıdır. Ahlak bakımından doğru olmak, dürüst davranmak ve adaletten ayrılmamak esastır. Haksızlığı doğru, doğruluğu da yanlış sayamayız. Fakat günlük hayatta her işi aynı yöntemle yapamayız. Bir aletin biçimi, kullanılacağı işe uygun olmalıdır. Bazı araçların belirli bir açıyla veya eğimli biçimde yapılması, görevlerini yerine getirmelerini sağlar.
Buradan çıkarılacak ders şudur: Doğruluktan ayrılmamak başka, katı ve anlayışsız davranmak başkadır. İnsan dürüst olmalı; ancak merhameti de elden bırakmamalıdır. Hakkı savunmalı; fakat bunu yaparken gereksiz yere kalp kırmamalıdır. Gerektiğinde kararlı davranmalı, gerektiğinde de karşısındaki insanın durumunu anlayıp uygun bir yol seçmelidir.
Halk arasında kullanılan bazı sözlerde, bir çivinin tahtaya girebilmesi veya bir tarım aletinin iş görebilmesi için biçiminin önemli olduğundan bahsedilir. Bu tür örnekler bize, her şeyin bir kullanım yeri ve amacı bulunduğunu anlatabilir. Fakat bu benzetmeleri ahlaki doğruluğun önemsiz olduğu şeklinde anlamamalıyız. İnsan ilişkilerinde ölçümüz dürüstlük, adalet, merhamet ve hikmet olmalıdır.
Yazın ayrı nimetleri vardır, kışın ayrı. Gece dinlenmeye, gündüz çalışmaya vesile olabilir. Bununla birlikte insanlar ve canlılar için her mevsimin ve her vaktin kendine özgü şartları vardır. Birini diğerinden mutlak biçimde üstün saymak yerine, her birinin hayatımızdaki yerini anlamaya çalışmalıyız.
Kadın ve erkek konusunda da aynı hassasiyet geçerlidir. Bir cinsiyeti diğerinden mutlak olarak üstün veya değersiz görmek doğru değildir. İnsanların kabiliyetleri ve sorumlulukları farklılık gösterebilir; fakat insanlık onuru ve Allah’a karşı sorumluluk bakımından herkes kendi amellerinden hesaba çekilir.
Öyleyse asıl soru şudur: Biz doğruyu arıyor muyuz? Bir konuda yanıldığımızı fark ettiğimizde hatamızı düzeltebiliyor muyuz? Haklı çıkmayı mı, yoksa hakikate ulaşmayı mı daha çok önemsiyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
HER İSTEDİĞİMİZ BİZİM İÇİN HAYIRLI OLMAYABİLİR
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
[Bakara Suresi, 216. ayetin ilgili bölümü]
Bu ayet, insanın her zaman kendi menfaatini bütünüyle bilemeyebileceğini hatırlatır. İnsan bazen çok istediği bir şeyin kendisine zarar vereceğini sonradan anlar. Bazen de başlangıçta hoşlanmadığı bir sorumluluğun kendisini olgunlaştırdığını fark eder.
Fakat bu ayeti yanlış yorumlamamak gerekir. Başımıza gelen her sıkıntının mutlaka bizim için iyi olduğunu veya acı çeken bir insanın yaşadıklarını sorgulamaması gerektiğini söyleyemeyiz. Hayatta imtihanlar, haksızlıklar ve insanın önlem almasını gerektiren durumlar da vardır. Mümin, sabretmenin yanında tedbir alır, çözüm arar ve elinden gelen gayreti gösterir.
Bizim görevimiz, her olayın bütün hikmetini bildiğimizi iddia etmek değil; doğru karar vermeye çalışmak, yanlışlarımızdan ders almak ve Allah’a güvenmektir. Bazen bir kapının kapanması başka bir yolun açılmasına vesile olabilir. Bazen de istediğimiz bir şeye ulaşmak için daha çok emek vermemiz gerekir. Her iki durumda da sabır, dua, akıl ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeliyiz.
Unutmayalım ki Allah’a tevekkül etmek, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Önce elimizden gelen doğru gayreti gösterir, sonra sonucu Allah’a havale ederiz.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Değerli kardeşlerim, bu bölümde kâinattaki düzene bakarak tefekkür etmenin, farklılıkları anlamanın ve doğruluktan ayrılmadan hikmetli davranmanın önemini ele aldık.
Bir sonraki bölümde kıskançlığın ve nefsin insanı nasıl yanlış yollara sürükleyebileceği, dünya hayatının geçiciliği ve kötülüğe karşı güzel ahlakla nasıl davranılabileceği üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
KISKANÇLIK, NEFS VE KARDEŞLİK HUKUKU
Değerli kardeşlerim!
İnsanlık tarihinden ibret almamız gereken olaylardan biri, Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssasıdır. Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi’nin 27-31. ayetlerinde anlatılan bu kıssa, insanın iç dünyasında büyüyen kıskançlığın nasıl ağır sonuçlara yol açabileceğini gösterir.
İki kardeş Allah’a birer kurban sunarlar. Birinin kurbanı kabul edilirken diğerininki kabul edilmez. Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyen kardeş, öfkesine ve kıskançlığına yenilerek diğerini öldürmekle tehdit eder. Diğeri ise Allah’tan korktuğunu bildirerek haksız yere elini kardeşine uzatmayacağını söyler. Fakat kıskançlığın ve öfkenin peşinden giden kişi, sonunda kardeşini öldürür ve büyük bir pişmanlıkla karşı karşıya kalır.
Halk arasında bu iki kardeş Kabil ve Habil isimleriyle anılır. Ancak Kur’an-ı Kerim, onların isimlerini açıkça bildirmez. Kıssanın asıl üzerinde durmamız gereken yönü, isimlerden ziyade taşıdığı derstir.
Bu kıssadan şunu öğreniyoruz: Başkasının iyiliğini kıskanmak, insanı kendi nefsinin esiri hâline getirebilir. İnsan, bir başkasının sahip olduğu nimeti kendisine verilmiş bir eksiklik gibi görmeye başladığında gönlünde haset büyüyebilir. Haset büyüdükçe insanın adalet duygusu zayıflayabilir ve kişi, normal şartlarda yapmayacağı yanlışlara yönelebilir.
Mümin, kardeşinin iyiliğine sevinmeyi öğrenmelidir. Bir başkasının duasının kabul olması, bir işte başarılı olması veya insanlar tarafından sevilmesi, bizim değerimizi azaltmaz. Allah’ın nimetleri için birbirimizle kavga etmek yerine şükretmeyi ve birbirimize hayır dilemeyi öğrenmeliyiz.
Ayrıca kıssada anlatılan ahlaki tutumu, her durumda kendimizi tehlikeye atmamız gerektiği şeklinde anlamamalıyız. Haksız yere cana kıymak haramdır; fakat insanın kendisini ve başkalarını korumak için meşru tedbirler alması da önemlidir. Şiddeti önlemek, gerektiğinde yardım istemek ve güvenli bir yere uzaklaşmak korkaklık değil, sorumluluk sahibi davranmaktır.
İNSANIN KIYMETİ DIŞ GÖRÜNÜŞÜYLE ÖLÇÜLMEZ
Kardeşlerim!
İnsan bazen başkasının dış görünüşüne, malına, makamına veya sahip olduğu imkânlara bakarak değerlendirme yapar. Kimi zaman bir insanı güzel bulduğu için ona değer verir, kimi zaman da görünüşünü beğenmediği birini küçümser. Oysa dış görünüş, insanın ahlakını ve kalbinin durumunu tek başına göstermez.
Bir insanın gerçek değerini anlamak için onun dürüstlüğüne, merhametine, emanete riayet etmesine ve insanlara nasıl davrandığına bakmak gerekir. Güzel görünmek, güzel ahlaklı olmakla aynı şey değildir. Mal sahibi olmak da insanı kendiliğinden üstün yapmaz.
İnsanların eş seçiminde ve aile kurarken de yalnızca dış görünüşe veya geçici heveslere göre karar vermemesi gerekir. Karşılıklı saygı, güven, sorumluluk, inanç ve ahlaki uyum sağlıklı bir aile hayatının önemli unsurlarıdır. Bir insanın kiminle evleneceğini kesin biçimde Allah adına bildiğimizi iddia edemeyiz. Kişi dua etmeli, araştırmalı, istişare etmeli ve sorumluluğunun bilincinde olarak karar vermelidir.
Hz. Yusuf’un kıssası da bu bakımdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hz. Yusuf, karşılaştığı ağır imtihanlar içinde iffetini korumaya çalışmış ve kendisini günaha çağıran durumdan Allah’a sığınmıştır. Onun kıssasından, insanın zor şartlarda bile ahlaki ilkelerini koruması gerektiğini öğrenebiliriz.
Buradaki mesele, insanların dış görünüşlerini karşılaştırmak veya kimin kime layık olduğunu kibirle belirlemek değildir. Asıl mesele, nefsin istekleri karşısında ahlakı koruyabilmektir.
DÜNYA HAYATI GEÇİCİDİR
Aziz kardeşlerim!
Dünya hayatı bize uzun görünebilir. İnsan gençliğinde önünde uzun yıllar bulunduğunu düşünür; zaman ilerledikçe günlerin ve yılların nasıl geçtiğini daha iyi anlar. Mal, makam, şöhret ve dünya nimetleri insanın elinde sonsuza kadar kalmaz. Bu nedenle insan, dünya hayatını yalnızca geçici menfaatlerin peşinden koşarak tüketmemelidir.
Kur’an-ı Kerim’de En‘âm Suresi’nin 32. ayetinde dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğu, ahiret yurdunun ise takva sahipleri için daha hayırlı bulunduğu bildirilir. Bu ifade, dünya hayatında hiçbir sorumluluğumuz olmadığı anlamına gelmez. Aksine dünya, iyilik yapmak, emek vermek, ailemize ve çevremize karşı görevlerimizi yerine getirmek için bize verilmiş bir fırsattır.
İnsan çalışmalı, helalinden kazanmalı, ailesine bakmalı, komşusunun hakkını gözetmeli ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmelidir. Dünya nimetlerinden yararlanırken ahireti unutmamalıdır. Ne dünyayı her şeyin amacı hâline getirmeli ne de dünya sorumluluklarını ihmal ederek dinî hayat yaşadığını zannetmelidir.
Önemli olan, sahip olduğumuz nimetleri nerede ve nasıl kullandığımızdır. Malımızı iyilik için kullanabiliyor muyuz? Bilgimizi insanlara fayda sağlamak için değerlendiriyor muyuz? Dilimizle insanları incitmek yerine onlara teselli verebiliyor muyuz? Elimizdeki imkânları haksızlık için mi, hayır için mi kullanıyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
KÖTÜLÜĞÜ İYİLİKLE KARŞILAMAK
Allah Teâlâ, Fussilet Suresi’nin 34. ayetinde şöyle buyurur:
Bu ayet, insanın öfkesine kapılıp kötülüğe kötülükle karşılık vermek yerine, mümkün olduğunda daha güzel bir davranış seçmesini öğütler. Bir insan bize kaba davrandığında biz de aynı kabalıkla karşılık verirsek anlaşmazlık büyüyebilir. Fakat sakin kalabilir, doğru söz söyleyebilir ve meseleyi adaletli bir şekilde çözmeye çalışabilirsek düşmanlığın azalmasına vesile olabiliriz.
Bununla birlikte ayeti, haksızlığa sessiz kalmak veya kendimizi her türlü tehlikeye açık bırakmak şeklinde anlamamalıyız. Kötülüğe güzel davranışla karşılık vermek, suçun üzerini örtmek veya zalimin zulmünü sürdürmesine izin vermek değildir. Gerektiğinde sınır koymak, hakkını meşru yollarla aramak ve başkalarını korumak da sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Güzel ahlak, güçsüzlük değildir. İnsan öfkelendiği hâlde kendisini kontrol edebiliyorsa, elinde imkân bulunduğu hâlde haksızlık yapmıyorsa ve haklı olduğu bir konuda bile ölçüyü koruyabiliyorsa nefsine karşı mücadele ediyor demektir.
Kur’an-ı Kerim’de kötülüğü en güzel davranışla savma öğüdünün ardından, arada düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olabileceği bildirilir. Bu, güzel davranışın ilişkileri iyileştirebileceğini anlatır; fakat her insanın mutlaka değişeceğine veya her düşmanlığın sona ereceğine dair bir garanti değildir.
Bizim görevimiz güzel ahlakı korumak, adaletten ayrılmamak ve sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğimizi bilmektir.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
Şimdi vaazımızın başındaki konuya tekrar dönelim: İki kişinin üçüncüsü Allah olursa ne demektir?
Allah’ın bizimle beraber olması, O’nun ilminden hiçbir şeyin gizli kalmaması ve her hâlimizi bilmesi demektir. Biz insanlar arasında gizli konuştuğumuzu düşünebiliriz; fakat Allah sözlerimizi, niyetlerimizi ve davranışlarımızı bilir.
Bu bilinç, insanı hem kötülükten uzaklaştırmalı hem de iyiliğe teşvik etmelidir. İnsan yalnızken de başkasının hakkını gözetmeli, kalabalıkta da dürüst olmalıdır. Bir insanı kandırma imkânı bulduğunda, kimsenin kendisini görmediğini düşünerek haksızlık etmemelidir.
Çünkü müminin ahlakı, yalnızca insanların yanında nasıl davrandığıyla ölçülmez. Asıl samimiyet, insanın kimse görmediğinde de doğru olanı yapmaya gayret etmesidir.
İki kişi bir mesele hakkında konuşurken Allah’ın kendilerini bildiğini hatırlarsa sözlerini daha dikkatli seçer. Bir anlaşmazlık sırasında Allah’ın adaleti gözettiğini düşünürse öfkesini kontrol etmeye çalışır. Bir başkasının hakkını yemeyi düşündüğünde hesap vereceğini hatırlarsa kendisini sorgular.
Bu anlayış insanı korkuyla felç etmek için değil, bilinçli ve sorumlu yaşamaya yöneltmek içindir. Allah’ın bizi bildiğini hatırlamak, aynı zamanda O’na dua edebileceğimizi, tövbe edebileceğimizi ve doğru yola yönelmek için gayret gösterebileceğimizi de hatırlatır.
Öyleyse kardeşlerim, birbirimizle konuşurken sözlerimize dikkat edelim. Birbirimizi yargılamadan önce anlamaya çalışalım. Kıskançlık yerine kardeşliği, kibir yerine tevazuyu, intikam yerine adaleti, kabalık yerine güzel sözü tercih edelim.
Birbirimizden üstün olduğumuzu ispat etmeye çalışmak yerine, bugün dünden daha iyi bir insan olmak için gayret edelim. Çünkü insanın en önemli mücadelesi, başkalarının kusurlarını saymak değil, kendi nefsini tanımak ve düzeltmeye çalışmaktır.
SON SÖZ VE DUA
Değerli kardeşlerim!
Bu vaazımızda Allah’ın her şeyi bildiğini hatırlamanın, kâinat üzerinde düşünmenin, farklılıkları anlayışla karşılamanın, kıskançlıktan uzak durmanın ve kötülüğe karşı güzel ahlakı korumanın önemini ele aldık.
Dileğimiz odur ki sözlerimiz yalnızca kulaklarımızda kalmasın; davranışlarımıza da yansısın. Doğruyu öğrendiğimizde ona uymaya, yanlışımızı fark ettiğimizde onu düzeltmeye, bir kardeşimizin sıkıntısını gördüğümüzde ona yardımcı olmaya gayret edelim.
Rabbimiz bizleri hakkı arayan, hakikati gördüğünde kabul eden, bâtıldan uzak duran ve insanlara faydalı olan kullarından eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da‘vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 2 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 2 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Lâ tahzen innallâhe me'anâ.
Meali:
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
(Sadakallahülazîm, Tevbe Suresi, 40. ayetten pasaj)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَىٰ ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَىٰ مِنْ ذَٰلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lem tera ennallâhe ya'lemu mâ fis semâvâti ve mâ fil ard. Mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksera illâ huve meahum eyne mâ kânû. Summe yunebbiuhum bimâ amilû yevmel kıyâmeh. İnnallâhe bikulli şey'in alîm.
Meali:
“Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur. Bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Sadakallahülazîm, Mücâdele Suresi, 7. ayet)
SEVR MAĞARASINDAKİ TEVEKKÜL
Hicret sırasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hz. Ebû Bekir, Sevr Mağarası'nda bulunuyorlardı. Hz. Ebû Bekir, kendilerini arayanların mağaranın yakınına kadar gelmesinden endişe ederek şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Onlardan biri eğilip ayaklarının dibine baksa bizi görebilir.”
Peygamber Efendimiz ise ona Allah'a güvenmesini hatırlatarak şu meşhur sözü söyledi:
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
Bu söz, zor zamanlarda müminin nasıl bir iman ve tevekkül içinde olması gerektiğini anlatır. İnsan elinden gelen tedbiri alır; ancak bütün sonuçların kendi kontrolünde olmadığını da bilir. Tevekkül, tedbiri terk etmek değil, gerekeni yaptıktan sonra Allah'a güvenmektir.
Peygamber Efendimizin bu sözü, insanın yalnız kaldığını düşündüğü zamanlarda da Allah'ın ilminden, kudretinden ve yardımından ümit kesmemesi gerektiğini hatırlatır.
(Rivayet için bk. İsfahânî, Delâil, s. 278)
SALÂT VE SELÂM
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Ey kardeşim! Bugünkü tefekkürümüzün konusu, iki kişinin üçüncüsünün Allah olmasıdır. Bu ifadeyi doğru anlamak gerekir. Allah'ın kullarıyla beraber olması, O'nun her şeyi bilmesi, görmesi ve hiçbir şeyin ilminden uzak kalmaması demektir. Bu beraberlik, Allah'ın insanlar gibi bir mekânda bulunması anlamına gelmez.
İnsan bazen kendisini yalnız zanneder. Bir sırrını kimsenin bilmediğini, bir davranışının görülmediğini veya bir sözünün hiçbir zaman ortaya çıkmayacağını düşünebilir. Oysa Mücâdele Suresi'nin yedinci ayeti bize Allah'ın her şeyi bildiğini hatırlatır. İnsanların birbirlerinden gizledikleri sözler de yaptıkları işler de Allah'ın bilgisi dışına çıkamaz.
Öyleyse hayatımızın her alanında bu bilinci taşımaya çalışalım. Konuşurken, yazarken, alışveriş yaparken, bir karar verirken veya kimsenin görmediğini düşündüğümüz bir yerde bulunurken Allah'a karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.
Bu bilinç insanı yalnızca korkuyla değil, aynı zamanda güven ve huzurla da yaşatır. Çünkü Allah'ın her şeyi bilmesi, yalnızca hatalarımızın bilinmesi demek değildir; samimi niyetlerimizin, çektiğimiz sıkıntıların, yaptığımız iyiliklerin ve kimsenin fark etmediği fedakârlıklarımızın da O'nun bilgisi dâhilinde olması demektir.
HER İŞTE DOĞRUYU VE GÜZELİ ARAMAK
İnsanlar arasında farklı karakterler, farklı yetenekler ve farklı tercihler vardır. Her insanın aynı şekilde düşünmesi, aynı işi yapması veya aynı hayatı seçmesi beklenemez. Önemli olan, insanın kendi kabiliyetini tanıması ve onu hayırlı işlerde kullanmasıdır.
Bazen bir işi yapmak diğerinden daha kolaydır. Bazen zor olanı başarmak daha fazla emek ve sabır ister. Ancak bir işin zor olması, onu yapan kişiyi kendiliğinden daha değerli hâle getirmediği gibi, kolay bir işi seçmek de insanı değersiz yapmaz. Değer, yalnızca zorlukta değil; niyette, gayrette, ahlakta ve yapılan işin hayra hizmet etmesindedir.
Bir insanın başarısını başkasının başarısıyla kıyaslamak yerine, kendi imkânları içinde ne kadar gayret gösterdiğine bakması daha doğrudur. Herkesin imtihanı farklı olabilir. Kimi sabırla, kimi ilimle, kimi hizmetle, kimi de ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirerek olgunlaşır.
Bu sebeple kardeşlerim, birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Kim daha doğru sözlü olacak, kim daha merhametli davranacak, kim emaneti daha iyi koruyacak, kim ihtiyacı olan bir insana daha fazla yardımcı olacak? Asıl kazanılması gereken yarış budur.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
İkinci bölümde yaratılış üzerine tefekkür, tabiatın farklılıkları, insanın tercihleri ve “Eğri mi, doğru mu daha hayırlıdır?” sorusu üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
İKİNCİ BÖLÜM
FARKLILIKLARIN İÇİNDEKİ HİKMETİ GÖREBİLMEK
Değerli kardeşlerim!
İnsan bazen bir olaya kendi bulunduğu yerden bakar ve kendi bakış açısını tek doğru zanneder. Hâlbuki hayatın içinde farklı şartlar, farklı kabiliyetler ve farklı ihtiyaçlar vardır. Bir insanın kolaylıkla yaptığı bir işi başka bir insan zorlanarak yapabilir. Birinin başarılı olduğu alanda diğeri başka bir alanda başarılı olabilir. Bu nedenle insanları yalnızca bir konuda gösterdikleri beceriye göre değerlendirmek doğru değildir.
Mesela araba kullanırken park etmenin bile farklı yöntemleri vardır. Kimi sürücü aracını iki aracın arasına paralel olarak park eder, kimi geri geri yanaşır, kimi de aracını dik bir şekilde park eder. Her yöntemin kendine göre şartları ve incelikleri vardır. Buradan çıkaracağımız ders, bir yöntemin diğerinden her zaman üstün olduğu değil, şartları doğru değerlendirmenin ve gerekli beceriyi kazanmanın önemli olduğudur.
Bu örnekleri insanların kadın veya erkek oluşuna göre üstünlük kurmak için kullanmamalıyız. İnsanların değeri cinsiyetleriyle, dış görünüşleriyle veya bir işi hangi yöntemle yaptıklarıyla ölçülmez. Allah katında asıl ölçü, takva, güzel ahlak ve salih ameldir.
Öyleyse birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Birbirimizi küçük düşürmek yerine birbirimize yardımcı olalım. Bir başkasının başarısını kıskanmak yerine ondan öğrenmeye çalışalım. Çünkü insanın olgunluğu, başkasını yenmesinden önce kendi nefsini terbiye edebilmesinde ortaya çıkar.
KÂİNATA BAKIP YARATILIŞ ÜZERİNE DÜŞÜNMEK
Aziz kardeşlerim!
İnsan kâinata dikkatle baktığında muazzam bir düzenle karşılaşır. Güneş, Ay, Dünya, yıldızlar, bitkiler ve canlılar… Her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, mevsimlerin meydana gelmesi, tohumların filizlenmesi ve canlıların yaşamlarını sürdürmesi insana yaratılış üzerine düşünme fırsatı verir.
Kur’an-ı Kerim’de göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ibretler bulunduğu bildirilir. İnsan bu işaretler üzerinde düşündükçe hem kendi bilgisinin sınırlılığını fark eder hem de kendisine verilen nimetlerin kıymetini daha iyi anlar.
Burada önemli bir hususu da belirtmek isterim: Kâinat hakkında düşündüğümüz her benzetmeyi bilimsel gerçek veya dinî hüküm olarak sunmamalıyız. Bir benzetme, insanın düşünmesine yardımcı olabilir; fakat astronomiyle ilgili bilgiler gözleme ve bilime, gayba ilişkin dinî bilgiler ise güvenilir dinî kaynaklara dayanmalıdır.
Örneğin Ay’ın evreleri yaklaşık yirmi dokuz buçuk günlük bir döngü içinde tekrar eder. Dünya’nın mevsimleri yaşamasında ise eksen eğikliği önemli rol oynar. Bu düzenleri incelemek, insanın Rabbimizin yarattığı âlem üzerine tefekkür etmesine engel değildir; bilakis, doğru bilgiyle yapılan tefekkür daha sağlam bir anlayış kazandırır.
Aynı şekilde insan ömrü, hayvanların yaşam süreleri, ağaçların büyümesi ve gök cisimlerinin hareketleri birbirinden farklıdır. Bunları tek bir sayı üzerinden açıklamaya çalışmak doğru olmaz. Cinlerin ömürleri veya gayb âlemindeki varlıkların kâinatta hangi yörüngelerde bulunduğu gibi konularda da kesin bilgimiz olmayan hususlarda hüküm vermekten kaçınmalıyız.
Müminin yapması gereken, bildiği yerde bilgisiyle konuşmak, bilmediği yerde ise haddini bilmektir. Çünkü insanın her şeyi bilmemesi bir eksiklik değildir; bilmediğini kabul etmemesi ise onu yanlış kanaatlere sürükleyebilir.
TOHUMDAN MEYVEYE: YARATILIŞ ÜZERİNE BİR TEFEKKÜR
Bir meyve ağacını düşünelim. Küçücük bir tohum toprağa düşer, uygun şartları bulduğunda filizlenir, kök salar, gövdesi ve dalları gelişir. Zaman içinde çiçek açar ve meyve verir. O meyvenin içinde de yeni bir hayatın başlangıcı olabilecek tohumlar bulunur.
İnsan bu sürece baktığında hayatın ne kadar dikkat çekici olduğunu görür. Tohumun gelişebilmesi için suya, uygun sıcaklığa, toprağa ve başka çevresel şartlara ihtiyacı vardır. Her bitkinin kendine özgü gelişme biçimi bulunur. Bir elma çekirdeğinden elma ağacı, uygun şartlarda bir armut çekirdeğinden de armut ağacı gelişir.
Bu örnek bize bir başka hakikati hatırlatır: İnsan da yetiştiği ortamdan, öğrendiklerinden, yaptığı tercihlerden ve kurduğu ilişkilerden etkilenir. Güzel söz, faydalı bilgi, sabır ve merhamet insanın iç dünyasını besler. Kibir, haset, öfke ve haksızlık ise insanın gönlünü karartabilir.
Ancak insan bir bitki gibi yalnızca çevresinin esiri değildir. Aklı, iradesi ve tercihleri vardır. Yanlış yaptığında hatasını anlayabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sebeple hiçbir insanı geçmişiyle bütünüyle mahkûm etmemeli, kimsenin de kendiliğinden kusursuz olduğunu düşünmemeliyiz.
İnsanların manevi gelişiminde ilim, güzel ahlak, ibadet, zikir ve samimi bir gayretin yeri vardır. Bir topluluğa veya yola mensup olmak da kişiye sorumluluk yükler. Kişi, mensubiyetini başkalarına üstünlük taslamak için değil, kendisini daha güzel ahlaklı ve daha faydalı bir insan hâline getirmek için değerlendirmelidir.
EĞRİ Mİ DAHA HAYIRLI, DOĞRU MU?
Kardeşlerim!
Şimdi sizlere üzerinde düşünülmesi gereken bir soru sorayım: Eğri mi daha hayırlıdır, doğru mu? Yaz mı daha hayırlıdır, kış mı? Gece mi daha hayırlıdır, gündüz mü?
Bu soruların cevabı, neyi kastettiğimize bağlıdır. Ahlak bakımından doğru olmak, dürüst davranmak ve adaletten ayrılmamak esastır. Haksızlığı doğru, doğruluğu da yanlış sayamayız. Fakat günlük hayatta her işi aynı yöntemle yapamayız. Bir aletin biçimi, kullanılacağı işe uygun olmalıdır. Bazı araçların belirli bir açıyla veya eğimli biçimde yapılması, görevlerini yerine getirmelerini sağlar.
Buradan çıkarılacak ders şudur: Doğruluktan ayrılmamak başka, katı ve anlayışsız davranmak başkadır. İnsan dürüst olmalı; ancak merhameti de elden bırakmamalıdır. Hakkı savunmalı; fakat bunu yaparken gereksiz yere kalp kırmamalıdır. Gerektiğinde kararlı davranmalı, gerektiğinde de karşısındaki insanın durumunu anlayıp uygun bir yol seçmelidir.
Halk arasında kullanılan bazı sözlerde, bir çivinin tahtaya girebilmesi veya bir tarım aletinin iş görebilmesi için biçiminin önemli olduğundan bahsedilir. Bu tür örnekler bize, her şeyin bir kullanım yeri ve amacı bulunduğunu anlatabilir. Fakat bu benzetmeleri ahlaki doğruluğun önemsiz olduğu şeklinde anlamamalıyız. İnsan ilişkilerinde ölçümüz dürüstlük, adalet, merhamet ve hikmet olmalıdır.
Yazın ayrı nimetleri vardır, kışın ayrı. Gece dinlenmeye, gündüz çalışmaya vesile olabilir. Bununla birlikte insanlar ve canlılar için her mevsimin ve her vaktin kendine özgü şartları vardır. Birini diğerinden mutlak biçimde üstün saymak yerine, her birinin hayatımızdaki yerini anlamaya çalışmalıyız.
Kadın ve erkek konusunda da aynı hassasiyet geçerlidir. Bir cinsiyeti diğerinden mutlak olarak üstün veya değersiz görmek doğru değildir. İnsanların kabiliyetleri ve sorumlulukları farklılık gösterebilir; fakat insanlık onuru ve Allah’a karşı sorumluluk bakımından herkes kendi amellerinden hesaba çekilir.
Öyleyse asıl soru şudur: Biz doğruyu arıyor muyuz? Bir konuda yanıldığımızı fark ettiğimizde hatamızı düzeltebiliyor muyuz? Haklı çıkmayı mı, yoksa hakikate ulaşmayı mı daha çok önemsiyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
HER İSTEDİĞİMİZ BİZİM İÇİN HAYIRLI OLMAYABİLİR
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
Alıntı:“Olur ki bir şey sizin için hayırlı olduğu hâlde siz onu hoş görmezsiniz. Olur ki bir şey de sizin için kötü olduğu hâlde siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
[Bakara Suresi, 216. ayetin ilgili bölümü]
Bu ayet, insanın her zaman kendi menfaatini bütünüyle bilemeyebileceğini hatırlatır. İnsan bazen çok istediği bir şeyin kendisine zarar vereceğini sonradan anlar. Bazen de başlangıçta hoşlanmadığı bir sorumluluğun kendisini olgunlaştırdığını fark eder.
Fakat bu ayeti yanlış yorumlamamak gerekir. Başımıza gelen her sıkıntının mutlaka bizim için iyi olduğunu veya acı çeken bir insanın yaşadıklarını sorgulamaması gerektiğini söyleyemeyiz. Hayatta imtihanlar, haksızlıklar ve insanın önlem almasını gerektiren durumlar da vardır. Mümin, sabretmenin yanında tedbir alır, çözüm arar ve elinden gelen gayreti gösterir.
Bizim görevimiz, her olayın bütün hikmetini bildiğimizi iddia etmek değil; doğru karar vermeye çalışmak, yanlışlarımızdan ders almak ve Allah’a güvenmektir. Bazen bir kapının kapanması başka bir yolun açılmasına vesile olabilir. Bazen de istediğimiz bir şeye ulaşmak için daha çok emek vermemiz gerekir. Her iki durumda da sabır, dua, akıl ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeliyiz.
Unutmayalım ki Allah’a tevekkül etmek, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Önce elimizden gelen doğru gayreti gösterir, sonra sonucu Allah’a havale ederiz.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Değerli kardeşlerim, bu bölümde kâinattaki düzene bakarak tefekkür etmenin, farklılıkları anlamanın ve doğruluktan ayrılmadan hikmetli davranmanın önemini ele aldık.
Bir sonraki bölümde kıskançlığın ve nefsin insanı nasıl yanlış yollara sürükleyebileceği, dünya hayatının geçiciliği ve kötülüğe karşı güzel ahlakla nasıl davranılabileceği üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
KISKANÇLIK, NEFS VE KARDEŞLİK HUKUKU
Değerli kardeşlerim!
İnsanlık tarihinden ibret almamız gereken olaylardan biri, Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssasıdır. Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi’nin 27-31. ayetlerinde anlatılan bu kıssa, insanın iç dünyasında büyüyen kıskançlığın nasıl ağır sonuçlara yol açabileceğini gösterir.
İki kardeş Allah’a birer kurban sunarlar. Birinin kurbanı kabul edilirken diğerininki kabul edilmez. Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyen kardeş, öfkesine ve kıskançlığına yenilerek diğerini öldürmekle tehdit eder. Diğeri ise Allah’tan korktuğunu bildirerek haksız yere elini kardeşine uzatmayacağını söyler. Fakat kıskançlığın ve öfkenin peşinden giden kişi, sonunda kardeşini öldürür ve büyük bir pişmanlıkla karşı karşıya kalır.
Halk arasında bu iki kardeş Kabil ve Habil isimleriyle anılır. Ancak Kur’an-ı Kerim, onların isimlerini açıkça bildirmez. Kıssanın asıl üzerinde durmamız gereken yönü, isimlerden ziyade taşıdığı derstir.
Bu kıssadan şunu öğreniyoruz: Başkasının iyiliğini kıskanmak, insanı kendi nefsinin esiri hâline getirebilir. İnsan, bir başkasının sahip olduğu nimeti kendisine verilmiş bir eksiklik gibi görmeye başladığında gönlünde haset büyüyebilir. Haset büyüdükçe insanın adalet duygusu zayıflayabilir ve kişi, normal şartlarda yapmayacağı yanlışlara yönelebilir.
Mümin, kardeşinin iyiliğine sevinmeyi öğrenmelidir. Bir başkasının duasının kabul olması, bir işte başarılı olması veya insanlar tarafından sevilmesi, bizim değerimizi azaltmaz. Allah’ın nimetleri için birbirimizle kavga etmek yerine şükretmeyi ve birbirimize hayır dilemeyi öğrenmeliyiz.
Ayrıca kıssada anlatılan ahlaki tutumu, her durumda kendimizi tehlikeye atmamız gerektiği şeklinde anlamamalıyız. Haksız yere cana kıymak haramdır; fakat insanın kendisini ve başkalarını korumak için meşru tedbirler alması da önemlidir. Şiddeti önlemek, gerektiğinde yardım istemek ve güvenli bir yere uzaklaşmak korkaklık değil, sorumluluk sahibi davranmaktır.
İNSANIN KIYMETİ DIŞ GÖRÜNÜŞÜYLE ÖLÇÜLMEZ
Kardeşlerim!
İnsan bazen başkasının dış görünüşüne, malına, makamına veya sahip olduğu imkânlara bakarak değerlendirme yapar. Kimi zaman bir insanı güzel bulduğu için ona değer verir, kimi zaman da görünüşünü beğenmediği birini küçümser. Oysa dış görünüş, insanın ahlakını ve kalbinin durumunu tek başına göstermez.
Bir insanın gerçek değerini anlamak için onun dürüstlüğüne, merhametine, emanete riayet etmesine ve insanlara nasıl davrandığına bakmak gerekir. Güzel görünmek, güzel ahlaklı olmakla aynı şey değildir. Mal sahibi olmak da insanı kendiliğinden üstün yapmaz.
İnsanların eş seçiminde ve aile kurarken de yalnızca dış görünüşe veya geçici heveslere göre karar vermemesi gerekir. Karşılıklı saygı, güven, sorumluluk, inanç ve ahlaki uyum sağlıklı bir aile hayatının önemli unsurlarıdır. Bir insanın kiminle evleneceğini kesin biçimde Allah adına bildiğimizi iddia edemeyiz. Kişi dua etmeli, araştırmalı, istişare etmeli ve sorumluluğunun bilincinde olarak karar vermelidir.
Hz. Yusuf’un kıssası da bu bakımdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hz. Yusuf, karşılaştığı ağır imtihanlar içinde iffetini korumaya çalışmış ve kendisini günaha çağıran durumdan Allah’a sığınmıştır. Onun kıssasından, insanın zor şartlarda bile ahlaki ilkelerini koruması gerektiğini öğrenebiliriz.
Buradaki mesele, insanların dış görünüşlerini karşılaştırmak veya kimin kime layık olduğunu kibirle belirlemek değildir. Asıl mesele, nefsin istekleri karşısında ahlakı koruyabilmektir.
DÜNYA HAYATI GEÇİCİDİR
Aziz kardeşlerim!
Dünya hayatı bize uzun görünebilir. İnsan gençliğinde önünde uzun yıllar bulunduğunu düşünür; zaman ilerledikçe günlerin ve yılların nasıl geçtiğini daha iyi anlar. Mal, makam, şöhret ve dünya nimetleri insanın elinde sonsuza kadar kalmaz. Bu nedenle insan, dünya hayatını yalnızca geçici menfaatlerin peşinden koşarak tüketmemelidir.
Kur’an-ı Kerim’de En‘âm Suresi’nin 32. ayetinde dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğu, ahiret yurdunun ise takva sahipleri için daha hayırlı bulunduğu bildirilir. Bu ifade, dünya hayatında hiçbir sorumluluğumuz olmadığı anlamına gelmez. Aksine dünya, iyilik yapmak, emek vermek, ailemize ve çevremize karşı görevlerimizi yerine getirmek için bize verilmiş bir fırsattır.
İnsan çalışmalı, helalinden kazanmalı, ailesine bakmalı, komşusunun hakkını gözetmeli ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmelidir. Dünya nimetlerinden yararlanırken ahireti unutmamalıdır. Ne dünyayı her şeyin amacı hâline getirmeli ne de dünya sorumluluklarını ihmal ederek dinî hayat yaşadığını zannetmelidir.
Önemli olan, sahip olduğumuz nimetleri nerede ve nasıl kullandığımızdır. Malımızı iyilik için kullanabiliyor muyuz? Bilgimizi insanlara fayda sağlamak için değerlendiriyor muyuz? Dilimizle insanları incitmek yerine onlara teselli verebiliyor muyuz? Elimizdeki imkânları haksızlık için mi, hayır için mi kullanıyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
KÖTÜLÜĞÜ İYİLİKLE KARŞILAMAK
Allah Teâlâ, Fussilet Suresi’nin 34. ayetinde şöyle buyurur:
Alıntı:“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav.”
Bu ayet, insanın öfkesine kapılıp kötülüğe kötülükle karşılık vermek yerine, mümkün olduğunda daha güzel bir davranış seçmesini öğütler. Bir insan bize kaba davrandığında biz de aynı kabalıkla karşılık verirsek anlaşmazlık büyüyebilir. Fakat sakin kalabilir, doğru söz söyleyebilir ve meseleyi adaletli bir şekilde çözmeye çalışabilirsek düşmanlığın azalmasına vesile olabiliriz.
Bununla birlikte ayeti, haksızlığa sessiz kalmak veya kendimizi her türlü tehlikeye açık bırakmak şeklinde anlamamalıyız. Kötülüğe güzel davranışla karşılık vermek, suçun üzerini örtmek veya zalimin zulmünü sürdürmesine izin vermek değildir. Gerektiğinde sınır koymak, hakkını meşru yollarla aramak ve başkalarını korumak da sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Güzel ahlak, güçsüzlük değildir. İnsan öfkelendiği hâlde kendisini kontrol edebiliyorsa, elinde imkân bulunduğu hâlde haksızlık yapmıyorsa ve haklı olduğu bir konuda bile ölçüyü koruyabiliyorsa nefsine karşı mücadele ediyor demektir.
Kur’an-ı Kerim’de kötülüğü en güzel davranışla savma öğüdünün ardından, arada düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olabileceği bildirilir. Bu, güzel davranışın ilişkileri iyileştirebileceğini anlatır; fakat her insanın mutlaka değişeceğine veya her düşmanlığın sona ereceğine dair bir garanti değildir.
Bizim görevimiz güzel ahlakı korumak, adaletten ayrılmamak ve sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğimizi bilmektir.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
Şimdi vaazımızın başındaki konuya tekrar dönelim: İki kişinin üçüncüsü Allah olursa ne demektir?
Allah’ın bizimle beraber olması, O’nun ilminden hiçbir şeyin gizli kalmaması ve her hâlimizi bilmesi demektir. Biz insanlar arasında gizli konuştuğumuzu düşünebiliriz; fakat Allah sözlerimizi, niyetlerimizi ve davranışlarımızı bilir.
Bu bilinç, insanı hem kötülükten uzaklaştırmalı hem de iyiliğe teşvik etmelidir. İnsan yalnızken de başkasının hakkını gözetmeli, kalabalıkta da dürüst olmalıdır. Bir insanı kandırma imkânı bulduğunda, kimsenin kendisini görmediğini düşünerek haksızlık etmemelidir.
Çünkü müminin ahlakı, yalnızca insanların yanında nasıl davrandığıyla ölçülmez. Asıl samimiyet, insanın kimse görmediğinde de doğru olanı yapmaya gayret etmesidir.
İki kişi bir mesele hakkında konuşurken Allah’ın kendilerini bildiğini hatırlarsa sözlerini daha dikkatli seçer. Bir anlaşmazlık sırasında Allah’ın adaleti gözettiğini düşünürse öfkesini kontrol etmeye çalışır. Bir başkasının hakkını yemeyi düşündüğünde hesap vereceğini hatırlarsa kendisini sorgular.
Bu anlayış insanı korkuyla felç etmek için değil, bilinçli ve sorumlu yaşamaya yöneltmek içindir. Allah’ın bizi bildiğini hatırlamak, aynı zamanda O’na dua edebileceğimizi, tövbe edebileceğimizi ve doğru yola yönelmek için gayret gösterebileceğimizi de hatırlatır.
Öyleyse kardeşlerim, birbirimizle konuşurken sözlerimize dikkat edelim. Birbirimizi yargılamadan önce anlamaya çalışalım. Kıskançlık yerine kardeşliği, kibir yerine tevazuyu, intikam yerine adaleti, kabalık yerine güzel sözü tercih edelim.
Birbirimizden üstün olduğumuzu ispat etmeye çalışmak yerine, bugün dünden daha iyi bir insan olmak için gayret edelim. Çünkü insanın en önemli mücadelesi, başkalarının kusurlarını saymak değil, kendi nefsini tanımak ve düzeltmeye çalışmaktır.
SON SÖZ VE DUA
Değerli kardeşlerim!
Bu vaazımızda Allah’ın her şeyi bildiğini hatırlamanın, kâinat üzerinde düşünmenin, farklılıkları anlayışla karşılamanın, kıskançlıktan uzak durmanın ve kötülüğe karşı güzel ahlakı korumanın önemini ele aldık.
Dileğimiz odur ki sözlerimiz yalnızca kulaklarımızda kalmasın; davranışlarımıza da yansısın. Doğruyu öğrendiğimizde ona uymaya, yanlışımızı fark ettiğimizde onu düzeltmeye, bir kardeşimizin sıkıntısını gördüğümüzde ona yardımcı olmaya gayret edelim.
Rabbimiz bizleri hakkı arayan, hakikati gördüğünde kabul eden, bâtıldan uzak duran ve insanlara faydalı olan kullarından eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da‘vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 2 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
SON YENi KONULAR
FORUMA GiR
FORUMDA ARA
SUPPORT
Calendar
Members
Forum Team
Forum Statistics
» En Son Üye:
» Toplam Konular: 8,023
» Toplam Yorumlar: 9,283
DEVAMINA BAK 
